Anasayfa » GÜNDEM » Yıl 2000, Aralık’ın on dokuzu

Yıl 2000, Aralık’ın on dokuzu

10 günlük açlık daha önce olmadığı kadar uyku sorunu yaratıyor nedense o gün. Kesik kesik uyuyorum. Kısa sürelerle dalıyor sonra en ufak seste tekrar uyanıyorum. Acaba kalkıp birşeyler mi içsem diye geçirirken içimden, yeniden dalmışım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, birden slogan sesleriyle uyanıyorum. “Operasyon” diyor arkadaşlar “askerler!..” Tarih 19 Aralık 2000! Ulucanlar’ın ardından, 1 yıl sonra yine bir kan dönümüne uyanıyorum. Daha yataktan çıkmaya fırsat bulamadan ilk gaz bombası düşüyor içeri…

O kadar çok gaz bombası atılıyor ki koğuşun içine, ortalığı gri, kesif kokulu gaz kaplıyor. Uykunun orta yerinde ne olduğunu anlamaya çalışırken genzimizi, gözlerimizi yakan gaz, görüşü tamamen sıfıra indiriyor. Her taraftan kusma ve öksürme sesleri geliyor. Kimi arkadaşlar pencerelere tırmanıp nefes almaya çalışıyorlar, ama daha oradan inin demeye kalmadan birer birer aşağı düşüyorlar. Gaz bombaları patladığı anda etrafa yayılıp, yükseliyor koğuşta, sonra da pencerelerden dışarı çıkıyor. Temiz havanın az da olsa bulunduğu zemine yakın durmak yerine pencereye tırmananların bu durumu farketmeleri uzun sürmüyor.

…Dört asker, her biri bir bacak ve kolumdan tutarak dışarıya çıkarıyorlar. Önce koğuştan sonra maltadan geçerek bahçeye çıkıyoruz. Bahçede yüzüme çarpan temiz havanın etkisiyle yarı baygın halden çıkıp kendime geliyorum. Tam o anda -bu manzarayı unutmam mümkün değil! – artık onlarca mı, yüzlerce mi, sayılarını bilmiyorum, robokop kılıklı askerler üzerime doğru “allah, allah” hönkürmeleriyle koşuyorlar. Saat sabahın 5′i gibi olsa gerek. Şafak daha yeni yeni kendini gösteriyor. Deniz kokusuyla karışık bir ayaz soğuğu yüzümde bedenimde dolaşırken bu hamamböceği kılıklı güruhun böyle ellerindeki copları sallayarak üzerime doğru koşmaları tarifsiz bir duygu benim açımdan. Sabah serinliğiyle yaşamın güzelliğini duyumsarken “buraya kadarmış” diye geçiriyorum içimden. Bu insanları hiç tanımadıkları bir insanı linç etmeye kalkıştıran bilinç-duygu nasıl bir şey acaba? Oraya bir kamera koysak, tek tek yüz ifadelerini fotoğraflayıp “bu anda ne düşünüyordun?” diye sorsak, ne derler acaba?…

Her neyse, ben “hadi bakalım Ercan arkadaş, buraya kadarmış” diye içimden geçirir, gelecek ilk darbeye kendimi hazırlarlamaya çalışırken bir subay güruhla arama girip saldırmalarını engelliyor. Küfredip bağırıp çağırarak, hatta bazılarını coplayarak uzaklaştırıyor. Acaba bunu niye yaptı diye düşünürken ayağa kaldırıp ellerimi arkadan kelepçeliyor ve bahçedeki ring araçlarına götürüyorlar. Arka kapısı açık ringin içine doğru resmen fırlatıp atıyorlar beni. Benden önce getirilmiş olan arkadaşların yardımıyla toparlanıp bir yere oturabiliyorum. Ringin içi bir süre sonra üzerlerimize sinmiş gazın kokusundan dayanılmaz hale gelse de, marşlar söylemeye, sloganlarımızı haykırmaya devam ediyoruz. 10 gündür açlık grevindeyiz. Onun da etkisiyle sürekli bir kusma hali karşısında çok zorlanıyorum. Orada bir kaç saat o şekilde bekletildikten sonra teker teker ringten alınıp “doktora” götürülüyoruz. Daha ringin kapısında ismimizi soruyorlar, söylemiyor, hiç bir soruya cevap vermiyoruz. Saldırıyla kırmaya çalışıyorlar bu tutumumuzu, ama bu da onlar açısından bir işe yaramıyor. Zaten bir süre sonra isim sormayı bırakıp her dışarı aldıklarına direkt saldırıyorlar. Ring ile doktorun olduğu nizamiye girişindeki tek katlı yapı arasında 10-15 metrelik bir mesafe var. O mesafeyi her taraftan gelen cop, tekme, dipçik, hakaret arasında geçtikten sonra binanın önündeki çeşmeye bağladıkları bir hortumla, tazyikli suyla iyice bir ıslatıyorlar hepimizi, günlerden Aralık ayının on dokuzu! Bütün bunları geniş penceresi olan binadan izliyor doktor müsveddesi. İçeri alıyorlar, şöyle bir bakıp “tamam” diyor, “sevke gidebilir” raporu veriyor. Burası tıp eğitimi tartışmanın yeri değil, onun için “senin gibi doktorun…” diyorum. Getirdikleri gibi yine saldırarak ring aracına götürüyorlar. Sonrası varış noktası Sincan F olan uzun ve zorlu bir sürgün yolculuğu…

19 Aralık operasyonlarının üzerinden tam 12 yıl geçmiş. O günleri düşününce yukarıda aktardıklarıma benzer bir çok anı geliyor gözlerimin önüne. Açlık grevleri, ölüm oruçları, operasyon anında yaşananlar, işkenceler, sürgün sevk, Sincan F’de hoşgeldin karşılaması. Sonra hücreler, kaos, kargaşa içinde geçen ilk hafta. Dinmeyen sloganlar, hücre pencerelerinden komşu hücrelerle bağlantı kurma çabaları. Tanışmalar, dost ve yoldaş seslerinin kucaklayıcı etkisi. Yoldaşlarına seslerini duyurmaya çalışan tutsakların hançerelerini yırtarcasına bağırmaları. Sevinç, keder, öfke bütün duygular üst üste binerek omuzlarınıza çökmüş sanki. Psikoloji bilimi galiba bu hale “travma sonrası stres bozukluğu” diyordu. Biz tutsakların bu tanımlamaya ne kadar uyduğumuzu bilmiyorum. Bir karşılığı olsa da, yaşadıklarımız hayat serüvenimizde başımıza gelen bir trafik kazası değil sonuçta. Durgun gökte çakan şimşek değil. Bunun olacağını biliyorduk. Daha bir yıl önce en azından ben bunu pratikte yaşamıştım, neyle karşılaşacağımın farkındaydım. Ona rağmen tecrübe de bir yere kadar. Yaşanılan vahşet karşısında tutsağı ayakta tutacak olan şey tecrübe değil, sosyalist bilinç ve direnme iradesi, sınıf kinidir. İşte bunu tecrübe ettik!…

Açlık grevlerinin 10. günündeyken yaşadık operasyonu. Ayrıca ölüm orucunda olan yüzlerce tutsak vardı. ÖO’larında kimse hayatını kaybetmesin diye “hayata dönüş” operasyonlarıyla ülkenin 20 hapishanesine birden saldırdılar. Operasyonun adına bakıp, devlet kuvvetlerinin doktor, hemşire, ambulans, vitamin vd. lerinden oluşan “ikna” güçlerinden olduğunu düşünmeyin. Tutsakları “hayata döndürmek” isteyen güçler tepeden tırnağa silahlı, tüm askeri teçhizatla donatılmış onbinlerce kişiden oluşan bir orduydu! (Rivayete göre, T.C.’nin Kıbrıs İşgali’nden sonraki en büyük operasyonuymuş.) 19 Aralık sabahı, karekterlerine uygun olsun diye karanlıkta geldiler, olabildiğince sessiz olmaya çalışarak. Gecenin o saatinde derin uykuda olan tutsakları gafil avlamaktı niyetleri. Herşey tam bekledikleri gibi olmasa da öngördükleri direnişle karşılaştılar! Eşitsiz güçler karşı karşıyaydı. Bir yanda savaş teknolojisinden sonuna kadar yararlanmış, tam teçhizat bir askeri güç, diğer yanda açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında zayıflamış çıplak bedenleri dışında, kendilerini savunacak, saldırıyı püskürtecek araçlardan yoksun, buna karşılık teslim olmak gibi bir fikri zihinlerinde barındırmayan tutsak kitlesi.

Her hapishanede değişen süre ve şiddette direnildi. 21 Aralık’ta en sonunda son hapishanede düşünce ortaya çıkan tablo görmek isteyene çok şey anlatır. Yakılıp yıkılmış 20 hapishane, öldürülmüş 28 devrimci, yüzlerce yaralı; dışarıda estirilen sıkıyönetim hali, katliamı protesto etmeye çalışan herkesi gözaltına alıp, tutuklama; hapishane önlerinde günlerce tedirgin bir şekilde bekleyen analar, babalar, kardeşler… Onların yüzüne, yüreğine yerleşmiş derin üzüntü, acı hali ve en çok Bayrampaşa’da diri diri yakılan kadın tutsaklar. O gözlerinden insan sevgisi pırıltısı eksik olmayan güzel insanların kömürleşmiş bedenleri!…

Öfke, hesap sorma isteğinin insanın genzini yakar hale gelmesi. Hesaplaşma gününe kadar göz pınarlarımızın kuruma hali!

Ne demişti dönemin Başbakanı Ecevit “IMF programını uygulayabilmemiz için bu operasyonları yapmamız gerekiyordu.” IMF programıyla hapishanelerin ne alakası olabilir diye soruyor musunuz? Kriz ve yeniden yapılanmanın iç içe geçtiği, tekelci burjuvazinin artık sürdürülemez hale gelmiş eski rejimi neoliberalizme uygun olarak yeniden stratejik bir temelde değişime soktuğu bir dönemde yapıldı bu saldırı. Neoliberalizm içerde, dışarda her yerde yaşamı hücreleştirmek demektir. O, toplumu, sınıfları bireye doğru parçaladığı, herşeyi kutsal bireyle başlatıp onunla bitirdiği, “sınıf ve toplum diye bir şey yoktur” dediği için hapishaneler de bu ideolojik, siyasal yapıya uygun olarak hücreleştirildi. F’ler sadece, basitçe bir mimari yapı değişikliği değildir. O, ideolojik, siyasal hattına uygun bir mimari ve yardımcı tretman araçlarıyla tutsakları dönüştürecek, teslim alacaktı. Kürt ulusal hareketi devrimci paydadan reformist paydaya alınmış, o kesitte Kürt sorunu çatışmasız bir alana çekilmiş; dağıtıcı ve tasfiyeci bir dönem açılmıştı. Tekelci sermayenin neoliberal dönüşüm için önündeki en büyük engel olarak Türkiye devrimci hareketi (TDH) kalmıştı. “Hayata dönüş” TDH’yi tasfiye operasyonu olarak devreye sokuldu. Böylece TDH’nin direnme ve savaşma kapasitesinin önemli dayanaklarından biri ortadan kaldırılmış olacaktı. Hesaplar bu yöndeydi.

Devrimci tutsaklar olarak bizler direndik, direniyoruz. Devletin tüm gücüyle karşı koyması, rejim krizini biraz da hapishaneler üzerinden aşmaya çalışması işimizi zorlaştırdı. Büyük, eşi benzeri olmayan bir çarpışma yaşadık, ölüm oruçlarında yıllar devrildi. Yüzün üzerinde arkadaşımızı kaybettik, yüzlerce arkadaşımız sakat kaldı. Karşımızdaki duvarı yıkamasak bile direnişimizle yıprattık. Direnmek bile başlı başına tasfiyeci havayı kısmen temizlemeye yetti. F’ler kurumlaşıp kalıcılaşsa da, devrimci iradenin kendini buralarda da üretebileceğini ortaya koyduk. Buradan ilerleyeceğiz!….

ERCAN AKPINAR – Sincan F Tipi Cezaevi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*