Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yeni Türkiye: Karanlık bir gelecek

Yeni Türkiye: Karanlık bir gelecek

“Yeni Türkiye” Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yeni Başbakan’ın kim olacağı ve hangi vasıflara sahip olması gerektiği üzerine yürütülen tartışmalarda ”emanetçi, kukla başbakan, Cumhurbaşkanına kayıtsız-koşulsuz biat edecek biri” şeklinde bir portre çiziliyordu. Nihayetinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Başbakanlığa getirildiğinde Cumhurbaşkanı’nın sözünden çıkmayacak kişi bulundu diye yorumlanmıştı. Burjuva siyasetini hep kişiler ve onların politik tercihleri üzerinden yorumlayan kesimlerin yeterince anlayamadığı nokta o politik tercihleri yapmaya iten şeyin bizzatihi maddi ekonomik-toplumsal-siyasal ilişkiler yani sınıf mücadelesi olduğu ve sınıflar mücadelesinin sermaye iktidarı ve onların tercihlerini de belirlediğidir. Tabi bu ilişkide sermaye sınıfının iktidarda olan politik kesimlerinin ideolojik-siyasal tutumları bu tercihlerin, yani sermaye sınıfının çıkarlarının ona uzlaşmaz karşıtlık içindeki işçi sınıfının çıkarlarıymış gibi gösterilmesinde bir yanılsama yaratması açısından belirleyiciliği olsa da bu sadece ”algıları yönetme opersyonundan” başka bir anlama gelmez.

Davuoğlu’nun göreve gelir gelmez tüm toplumsal alanları “yeni bir ahlaki formasyonla buluşturacağız” demesi de bu algıları yönetme operasyonlarının toplum mühendisliği şeklinde devam edeceği anlamına gelmektedir. Türkçesi “yeni ahlaki formasyon”, işçi sınıfı ve emekçileri hem ezilen hem sömrülen sınıflar kategorisinde tutarken buna kitlelerin “gönüllü ve bilinçli” katılımlarını sağlamakan öte bir şey olmayacaktır. İşçi ve emekçilerin yaşadığı her sorun dinsel paketlemelerle “çözülecek”, sermayeye biat etmiş, yönetilebilir bir toplum inşa edilmiş olacaktır.

Burjuvazinin yüzyıllık rüyasıdır bu. Akademik çalışmlarında Osmanlı İmparatorluğuna hayranlık içinde başı dönmüş ve anakronizme düşme kaygısı bile duymadan o egemenlik ilişkilerini bugünün Türkiye’sine vizyon olarak tanımlayan bu zat Erdoğan’ın, AKP’nin izlediği politikaların da mimarlarından biridir aslında. Özellikle dış politikaya yön veren, güç, egemenlik, hegemonya ilişkilerini yeterince dikkate almadan, dinsel-tarihsel ilişkiler üzerinden emperyalist hayaller kuran bu vizyon nereye elini attıysa başarısız olmuş, günümüzün emperyalist kapitalist ilişkilerinin duvarına çarpıvermiştir. Bu politikalardan çark etmek, varlığını ve iktdarını bütünüyle buraya bağladıkları için mümkün olmadığından bir yönetememe krizine girmişlerdir ve artık buradan iktidarda kalarak çıkmaları mümkün görünmemektedir. Yeni Başbakan’ın “emanetçiliği” tam buradadır. Emanet, Türkiye mali oligarşisinin azami güç yoğunlaşmasıyla bölgelesel güç olma ve bunun iç siyasal, toplumsal, ekonomik ilişkilere yansıması olan politik tutumlardır. Son üç-dört yılda ivmelenen ve artık geri dönmek, manevra yapma olanağı iyice ortadan kalkan politikaları ısrarlı biçimde savunabilecek bir karakter arayışıdır. Ki somut durumda doğal olarak bunun Davutoğlu’ndan başkası olması da beklenemezdi. Değişik bir isim bütün bu politik yönelimden çark anlamına geleceği gibi AKP-RTE şahsında cisimleşmiş politikaların yenilgisi ilan edilmiş olacaktı. Ortada bir yenilgi var ama bu henüz kabul edilmiyor, direniliyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de üzerinde yükseltildiği slogan “Yeni Türkiye”ydi. Hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan sık sık bu slogana atıfta bulunarak ülkeyi yeniden formatlayacaklarını söylüyorlar. Bu güne kadar izledikleri politikaları bir üst konuma taşıyıp ideolojik meşreplerince bir toplum yaratacaklar. Hedef bu. Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz! İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşamını cehenneme çeviren, doğayı ve kentleri rant uğruna talan eden bu anlayışın nasıl bir ahlaka sahip olduğunu Soma’da görmüştük. İşçi ve emekçilerin özlem ve taleplerine yaklaşım tarzları ahlakları hakkında bize yeterince kanıt sunmuştu. Evrensel insani değerleri tanımlayan “etik” yerine “ahlak” kavramına sarılmaları ve emekçi halk kesimlerine “ahlaklı olmayı” dayatmaları bize şunları anlatıyor: İşçi sınıfı için iyi ahlaklı olabilmek sermaye sınıfının daha fazla kazanması için gerektiğinde canını vermek ve bundan şikayet etmemektir. Emekçiliğin fıtratı böyledir zira! Kürt halkı için eşit özgür bir dünyada varlığı tanınmış bir Kürt olarak yaşamak için mücadele etmemek, verilen kırıntıları boynunu büküp kabul etmektir! Kadın için ahlak evinden-erkeğin otoritesinden çıkmamak, toplum içinde gülmemektir; “türban özgürlüğüdür”! Gençlik için, dindar nesilin tornacısı olan imamhatiplerin tedrisatından geçmektir! Aleviler için, sunni islamın egemenliğini kabul etmek, çocuklarına zorunlu sunni islam derslerinin verilmesine ses çıkarmamak, efendi efendi sazını çalıp türkü söylemektir! Her toplumsal kesime biçilen rollerin iç bağlarının kurulması ve kurumsallaşması demek olan “Yeni Türkiye” formatına karşı çıkmak, vatana ihanettir!!. İdeolojik dinsel parametrenin temelinde biat kültürü olduğu için ezilen sömürülen tüm kesimlerden koşulsuz itaat beklemektedirler. İşçi sınıfı ve emekçilere dayatılan toplama kamplarındaki bir yaşam biçimidir. Çalışmak, itaat etmek özgürleştirir! Ama sizi değil sermaye sınıfını, egemen kesimleri!..
İç toplumsal yapıya dönük bu ideal-dindar-toplum fantazisi dış politikada da boyundan büyük konuşmayı doğurdu ( terside doğrudur). Büyük güçlerin oyunlarında figüran olmaktansa kendi oyunumuzu kurarız diye düşündüler. Gelinen durum ortada. Burjuva politikası açısından da büyük bir beceriksizlik ve hesapsızlık olduğu çok açık. Doğu ve güney sınırlarında yaşananlar malum. İstikbalini Irak ve Suriye’de sunni mezhep kartına tamamen bağladıkları için tüm güçleriyle yükleniyor ve yeni bir sunni devlet için alttan alta çalışıyorlar. Yeni sunni devlet yeni sorunlar demek olsa da onlara bir nefes alma molası verceğini hesap ediyorlar. Esad’a ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine ciddi darbe vurmuş, Ortadoğu’daki sunni ittifakın elini güçlendirmiş olacağını düşünüyorlar. Genelde Ortadoğu’da özelde Suriye’de bu politikaların iflas ettiği malum. Suriye’de emperyalist ve bölgesel gerici güçlerle birlikte Esad rejimini devirmek için her türlü kirli oyun sergilendi ve yaratılan cadı kazanından IŞİD adlı bir çete doğdu. Bu katiller sürüsü çetenin tüm pratiği Suriye’yi karıştıran emperyalist güçlerin eseridir ve en başta Türkiye devletinin mezhepçi dış politikasının ürünüdür. Sunni mezhepçi dış politika yönetilemez oldukça nasıl Suriye ve Irak’ta IŞİD adlı karanlık, insanlık düşmanı bir çetenin ortaya çıkmasına neden olduysa aynı süreç Türkiye’nin iç toplumsal ilişkilerinde de “sivil” karşı devrimci grupların palazlanmasıyla yaşanacaktır.

Kürt halkının Rojova kazanımı tehdit altındayken Serhıldana durması karşısında IŞİD’ın Türkiye muadillerinin harekete geçmesi, geçirilmesi bir ve aynı sürecin iki yüzüdür. AKP hükümeti artık içte ve dışta sürdürülemez hale gelmiş politikalarında ısrar edecektir. Çünki bu onun için hayat-memat meselesi durumundadır. İçte ve dışta kuşatılmış, neredeyse karanlık çete güçleri dışında hiç bir ulusal, uluslararası “meşru” güçlerle bir ittifak ilişkisi kalmamıştır. Kobane Serhıldanına nasıl intikamcı, gözüdönmüş bir şekilde para-militer dinci-faşist çetelerini devlet güçleri yanında sokaklara sürdüğü görülmüştür. Tıkanan neoliberal muhafazakar, sunni islam gericiliği soslu politikalarında ısrar ettikçe oluşan tepkileri şiddetle bastırmaya yöneleceğini göstermektedir. Özellikle Kürtlere ve alevilere dönük ”sivil” saldırıların, linçlerin zemini döşenmekte, iç savaş ortamı yaratılmaktadır. Kobane Serhıldanı karşısında sanki varolan yasalar yetmiyormuş gibi polisin-askerin elini tamamen serbest bırakacak, 90′ ların karşı devrimci kontra saldırılarının önünün yeniden açılacağının işaretlerini vermektedir. Yönetemedikçe çaresizleşen AKP iktidarı uzun yıllardır iktidarda olmanın getirdiği olanaklarla polisi ve askeri kendi ideolojik meşrebince bir kalıba sokmuştu. Şimdi o güçleri de daha aktif olarak kullanarak bir hükümet darbesinin koşullarını oluşturmakta, faşizmin çözülme sürecini tersine çevirmeye çalışmaktadır. Tüm gelişmeler karşı devrimci şiddete karşı ,devrimci meşru öz savunma güçleri oluşturmanın bir zorunluluk olduğunu işaret etmektedir.

“Yeni Türkiye” , “yeni ahlaki formasyon” gibi kavramlar demetiyle oluşturmaya çalıştığı toplumsallığın izleyeceği rota bu olacaktır. Bunun bir hükümet darbesiyle mi yoksa başka bir biçimde mi olacağının çok bir önemi yok, lakin içine girdikleri maddi ilişkilerin doğal seyri hükümeti tüm toplumsal güçleri baskı altına almaya, meşru-hukuki zeminleri ulusal, Uluslar arası yasalarla tanımlanmış hakları ortadan kaldırmaya doğru itekleyecektir. Bunu başarabilir mi, ya da ne kadar başarabilir bunu tayin edecek şey sınıf mücadelesinin (işçi sınıfı, devrimci-demokratik güç ve toplulukların tavrı) seyridir.

Neoliberal muhafazakar kapitalizme karşı büyüyen öfke Gezi’den bu yana akacak kanal arıyor. Özgürlük ve demokrasi elle tutulur somut bir varlık olarak ortadayken onun yokluğunu kitlelere yaşatmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Sosyalist işçi demokrasisinin acil bir ihtiyaç olarak kendini dayattığı bu koşullarda Türk-Kürt bütün işçi ve emekçilerin talepleri ancak böylesi bir programda ortaklaşabilir. Birleşik, militan bir mücadele hattıyla ancak bugünki özgürlük ve demokrasi talepleri karşılanabilir. Gezi Direnişi uykularını kaçırmıştı, Kobane serhıldanı kabuslar görmelerini sağladı. İkisinin birleşik, militan, devrimci, sosyalist bir kanalda birleşmesi, ortaya çıkacak sinerji nelere kadir olur, varın onu da siz düşünün, hayal edin!…

Ercan Akpınar
1 No’ lu F Tipi Hapishanesi
B1-53
Sincan /Ankara

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*