Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Yeni sağlık kampanyaları: Sağlık Bakanlığı “bizi” mi düşünüyor?

Yeni sağlık kampanyaları: Sağlık Bakanlığı “bizi” mi düşünüyor?

Ağustos ayında, krizin pençesindeki Yunanistan’daki sosyal yıkıma ilişkin haberlere dehşet dolu bir yenisi eklendi. Atina Tabip Odası, onlarca kanser hastasının muayene sonrası paraları olmadığı için hastanelere gidemediğini, kurtulabilecek durumda olanların bile bu yüzden ölümlerini beklediğini açıkladı. Aynı açıklamada, doğumevine verecek 800 euro’su ve sigortası olmayan hamile kadınların kendilerinin ve bebeklerinin yaşamını tehlikeye atma pahasına deyim yerindeyse sokakta doğurmayı göze aldığı, katarakt nedeniyle görme yetisi yüzde 10′lara düşmüş yaşlı hastaların ameliyat olamadığı da yer aldı. (12 Ağustos, gazeteler). Atina Tabip Odası, kurdukları bağımsız bir merkezde gönüllü çalışarak hastalara teşhis koyduklarını, ancak tedavi için gereken yardımı yapamadıklarını ve tıbbi, sosyal ve ahlaki bir çıkmazla karşı karşıya olduklarını belirtti. Hekimler, “Bu bir insanlık krizi. Tüm hastanelere insanlık ve dayanışma çağrısı yapıyoruz. Birçok insanın hayatını kurtarabilirler. Ameliyat ve hastanede tedavi masraflarını üstlensinler. Her insanın hayatı değerlidir” çağrısını yaptılar.

Aynı günlerde, sağlık alanındaki yıkıma çoktan imza atmış olan -her fırsatta da kendisini “komşu”nun kriz koşulları ile karşılaştırarak övünen- Türkiye tekelci burjuvazisi hükümetinin Sağlık Bakanlığı’nın gündemi farklıydı! “Sınırlı sayıda Türk vatandaşının da hizmet alacağı” açıklanan Sağlık Serbest Bölgelerinin oluşturulmasında son aşamaya gelindi. Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye’de en hızlı gelişen sektör olduğunu açıkladığı sağlık turizmi, vites büyüttü. Bunun yanında, 2010-2014 yıllarını kapsayan “Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı”nın tanıtımına medyadaki kamu spotları ile hız verildi. Neredeyse eş zamanlı olarak TÜSİAD, “Sürdürülebilir Sağlık Sistemi İçin Kronik Hastalık Yönetiminde Elektronik Sağlık Kayıtlarının Rolü” raporunu açıkladı. Aynı paralelde, dünyanın önde gelen üniversitelerinden UCL’nin (University College of London) Eylül ayında “Türkiye’de Sağlığın Dönüşümü: 21. Yüzyıl Fırsatları” başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, Türkiye’de bulaşıcı olmayan ve kronik hastalıklarla mücadeleyi konu ediniyordu.

Sonuçları popüler kampanyalar ve projelere taşınan bu raporların arka planında Dünya Sağlık Örgütü’nün ilk kez 2000 yılında gerçekleştirdiği “Küresel Hastalık Yükü” araştırması ile Türkiye’de ilk olarak 2004′te yapılan “Türkiye Hastalık Yükü” çalışmasındaki veriler yer alıyor. Ortak noktalarını ise, dünyada ve Türkiye’de kronik ve bulaşıcı olmayan hastalıkların özellikle orta yaş ve üstünde yol açtığı ölüm ve işlev kayıplarının gündemleştirilmesi oluşturuyor. Kalp damar hastalıkları, kanser, hipertansiyon, diyabet, obezite, ruh hastalıkları gibi rahatsızlıklara ilişkin bu odaklamanın bir dizi gerekçesi bulunuyor. Bu gerekçelerden biri, dünya ve Türkiye’deki sağlık ve hastalık tablosundaki değişim. Türkiye’de bebek ve çocuk ölümleri, tabip odalarının da belirttiği üzere, hala ortadan kalkmamakla birlikte anlamlı ölçüde azaldı. Bebek ölümleri 100 binde 150′den 100 binde 10′a düşürüldü. Yeni mikrop ve hastalıkların (SARS, deli dana, kuş gribi, domuz gribi, vd.) hızla küreselleşmesine, keza Türkiye’de sıtma, kuduz, kısa süreli de olsa su ve besinlerle bulaşan hastalık salgınlarının yaşanmasına rağmen, aşılama yoluyla önlenebilen hastalık (kızamık, boğmaca, difteri, polio, tüberküloz, tetanoz gibi) vakalarında ciddi bir düşüş de yaşandı. İnsanların en basit hastalıklardan dolayı yaşamını yitirdiği 1800′lerin başında 40 olan ortalama yaşam süresi uzadı. Kentleşme ile birlikte doğum oranı da düştü. İleri kapitalist ülkelerde yaşam beklentisi 80′e yaklaşırken, Türkiye’de de 1970′ten bu yana yaşam süresi 25 yıl uzadı. 65 yaş ve üzeri nüfus yüzde 7′ye ulaştı. Bu oranın 2050′de yüzde 14′ü bulması bekleniyor.

Türkiye tekelci kapitalizminin orta ve giderek orta-ileri düzeye ulaşması temelindeki ekonomik, toplumsal, siyasal ve demografik değişimler, ülkedeki sağlık tablosunu da doğrudan etkiledi. Bulaşıcı olmayan ve kronik hastalıklar ve ölümler, bulaşıcı hastalıklara bağlı olanların önüne geçti. Kuşkusuz bu gerçeklik, hastalık ve ölümün de sınıfsallıkla yüklü olduğu gerçeğini ortadan kaldırmak bir yana, sağlık alanındaki neoliberal dönüşümle birlikte daha da derinleştirdi: “Ölüm hızı ile sosyo-ekonomik düzey arasında ters orantı devam etmekte, ölüm hızı sınıflara göre farklılaşmaktadır.” (Postmodern Çözülüş ve Sağlık, Zafer Cihrinlioğlu) Bir başka ifadeyle, dinci kaderci söylemin aksine “kefenin” de cebi var! Aynı sınıfsal-sosyal temelde, dünyada her gün 30 bin çocuk önlenebilir hastalıklardan dolayı yaşamını yitiriyor. Bununla birlikte, gerçekten de, hastalık ve ölüm listesinde ağırlık, çocuklara dek inmiş olan kalp damar hastalıkları, KOAH, kanser, tip 2 diyabet, obezite, depresyon gibi hastalıklarda yoğunlaşmış bulunuyor. Şimdiden söyleyebiliriz ki, önceki yüzyıllardan devralınan bulaşıcı hastalıklar mevcut sağlık bilgi ve teknolojileri ile büyük ölçüde yenilse bile, sosyalizme -elbette ki yeni mikroplarla birlikte- bulaşıcı olmayan ve kronik hastalıklardan oluşan bir toplumsal sağlık tablosu ve mücadele gündemi devrolacak! İşçi sınıfının toplumsal sağlık ve iyilik haline ulaşabilmesi için amansız bir sınıf mücadelesini gündemleştirmesi, bilim ve teknolojinin gelişiminin tekelci kapitalizmin hakimiyetinden sosyalist devrim yoluyla çıkarılması gerekecek!

Tekelci kapitalizm Dr. Mengele rolünde

Bulaşıcı olmayan ve kronik hastalıklar, küresel tekelci kapitalizm tarafından ortak gündem olarak ele alınıyor. İşçi sınıfı ve kent yoksulları sağlığın neoliberal dönüşümü koşullarında tedavi ve bakım yükünün altından kalkamayacakları bu hastalıklarla mücadele gücünü bulmak bir yana, daha hafif atlatabilecekleri sağlık sorunlarını bile biriktiredururlarken, tekelci kapitalizm, bizi bizzat kendisinin sorumlu olduğu bu tabloya ilişkin ürkütücü bir rakam bombardımanına tabi tutuyor.

Buna göre:

Türkiye’de bulaşıcı olmayan hastalıklardan ölümler, tüm ölümlerin yüzde 70′ine, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümler ise yüzde 40′ına ulaşmış durumda. Kadınlarda koroner kalp hastalığı Avrupa’daki en yüksek oranı oluşturuyor. Tip 2 diyabette son 13 yıl içinde iki kattan fazla artış var. Nüfusun dörtte birinde yüksek kolesterol, üçte birinde klinik açıdan önemli hipertansiyon var ve bunların çoğu tedavi görmüyor. Tip 2 diyabetlerin yarısı ise durumlarından bile habersiz. Toplumun yüzde 10′u ruhsal bir hastalığın pençesinde.

TÜSİAD raporu, kapitalist ülkeler için büyük oranda benzerlik taşıdığını belirttiği bu olguları, elektronik kayıt sistemi sayesinde tüm verilere ulaşılan ABD’deki sağlık tablosu ile birleştiriyor. TÜSİAD’ın burada başvurduğu temel bir kavram, DALY. DALY, “engelliliğe uyarlanmış yaşam yılı”; günlük dilimize çevirirsek yaşamın hastalık odaklı olarak seyretmesi ve sistem ve birey açısından verimsizliğe doğru ketlenmesi anlamına geliyor. Bunun karşıtına ise QALY, yani “kaliteye uyarlanmış yaşam yılı”, sağlıklı ve verimli geçirilen bir yıl, yerleştiriliyor. QALY’nin temel varsayımı, “bir yıllık tam iyilik halinin aynı dönemde acı dolu ya da yatağa bağlı yaşamdan daha fazla değerinin olduğu” şeklinde açıklanıyor. Örneğin 1 yıl sağlıklı yaşamak 1 QALY ise, 1 yıl orta dereceli migren ile yaşamak = 0,75, 1 yıl felç sonrası yatağa bağımlı yaşamak = 0,35 QALY gibi.

Bu sayısallaştırmanın vardığı yer ise, her sınıf bilinçli işçinin sezebileceği üzere, tıbbın sağlık tanımındaki gibi “insanın tam ve bütüncül bir iyilik haline ulaşması”, insanlığın imkanlarını bunun için seferber etmesi değil, tekelci kapitalizmin verimlilik ve performans hesapları! TÜSİAD, tam da bunun altını çizecek ve raporundaki tezini güçlendirecek tarzda, etkin bir elektronik kayıt sistemine sahip olan ABD örneğine başvuruyor. Rapora göre, bulaşıcı olmayan hastalıklarda her yüzde 10′luk artış, yıllık büyümede yüzde 0,5′lik azalmaya, makro ve mikro -bu “mikro” birey ve hane bazında biz işçi ve emekçiler oluyoruz!- yüke yol açıyor. Diyabet, ABD’de 174 milyar, OECD ülkelerinde 345 milyar dolar, hipertansiyon yine ABD’de 76,6 milyar dolarlık sağlık harcamasına neden oluyor. Bu iki alandaki tasarrufla 1,6 ila 3,1 milyar dolarlık yükten kurtulunacağı belirtiliyor. Keza pek çok hastalığa ve ölüme kaynaklık eden obeziteyle mücadele harcamaları da ileri kapitalist ülkelerde sağlık harcamalarının yüzde 2-7′sine ulaşmış durumda. Dünyadaki obez sayısı 2015′te 700 milyona, kilolu insan sayısı 2,3 milyara varacak. Çocuk obezitesi, ABD’de yüzde 16′yı, İspanya’da yüzde 35′i buluyor.

Yine rapora göre bulaşıcı olmayan hastalıklardan ölümlerin yüzde 80′i, orta ve geri kapitalist ülkelerde gerçekleşiyor -dahası Dünya Sağlık Örgütü, bu veriye dayanarak, 2008 raporunda orta ve düşük gelirli ülkelerde yoksulluğun en büyük nedeninin kronik hastalıklar olduğu şeklinde gülünç bir teze de imza atmış durumda -yani hasta olduğumuz için yoksuluz! TÜSİAD raporu, Türkiye’de 65 yaş üzeri ölümlerin yüzde 7′sinin bu hastalıklara bağlı olduğunu, ABD’de 2050 yılında aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 30′a çıkacağını belirtiyor. Bu rakam bombardımanından, giderek TÜSİAD’ın ve dünya tekelci kapitalizminin asıl meramına geliyoruz. 2020 yılında kalp damar hastalıkları (vb) için risk grubunu oluşturan 40 yaş ve üzeri nüfus, bugüne göre yüzde 40 artacak. Bu ise nöro psikiyatrik vakalarla birlikte toplam 8 milyar dolarlık (GSYİH’nın yüzde 8-10′u) DALY kaybı demek: İşgücü performansı, verimlilik kaybı, pençelerini yeni işçi kuşaklarına geçirmesine rağmen, kapitalist üretimin zorunlu olarak karşı karşıya kalacağı sağlık harcamalarında artış demek! TÜSİAD’ın proje yöneticiliğini Acıbadem Sağlık Grubu’nda çalışmış bir hekimin yaptığı raporunda, çocuklarda bile metabolik ve damar hastalıklarında belirgin bir artıştan, yüksek kolesterol, tansiyon, tip 2 diyabet vd. gibi hastalıklardan döne döne söz ediliyor ve önlenebilecek DALY kayıplarını, su ve hijyen, düşük oranda meyve ve sebze tüketimi, fiziksel aktivite yetersizliği, yüksek kolesterol, sigara kullanımı ve yüksek tansiyon olarak sıralıyor.

TÜSİAD’ın “hastaya bütüncül yaklaşım” ve“koruyucu hekimlik”, hastanın bütün sağlık bilgilerinin sadece merkezi sistemlerde toplanmayıp (MEDULA, saglik.net vd.) değil hastane ve hekimlerin de paylaşımına açılması dahil elektronik kayıt sistemini (keza uygulamaya halihazırda girmiş olan elektronik reçeteyi) gündemleştirdiği ve “hasta merkezli model” gibi kavramlarla gerekçelendirdiği raporunu, elbette ki demografik değişimin işgücü üzerindeki etkisi ile birlikte okumamız gerekiyor. Dünya ölçeğinde ortalama emeklilik yaşı 60′a, birkaç ülke dışında AB-25′te ise 65′e çekilmiş durumda. Dahası Japonya, Meksika gibi bir dizi ülkede resmi emeklilik yaşı 65 iken, gerçek emeklilik yaşı ise 70′i geçebiliyor. Emekli maaşlarını “topluma yük”, sosyal harcamaları “kara delik” -makro yük!- olarak gösteren ve emeklilik yaşı şahsında tüm işçi kuşaklarının geleceklerini kilitleyen küresel tekelci kapitalizm, işçi kuşaklarından en yüksek artıdeğeri emebilmek için onların verimliliğini etkileyebilecek unsurları sürdürülebilir kılmayı hedefliyor. Karşımızda, midemizden bağırsağımıza, damarlarımızdan kilomuza varana dek inceleyip, bizi yaşayan son hücremize dek sömürmek üzere yanımıza yaklaşan bir Doktor Mengele duruyor!

İki ayrı sağlık tablosu

Tekelci kapitalizm, her konu gibi tıbbı da sınıfsallığından soyundurmaya özel bir önem verir. Oysa kapitalist toplumda iki ayrı sağlık tablosu, iki ayrı hasta, iki ayrı hastane, tedavi ve bakım süreci vardır. Bu karşıtlık, akut vakalarda, salgınlarda, Yunanistan’daki gibi kriz koşullarında karşımıza son derece çıplak bir tarzda çıkar. Belki daha vahim olanı ise, bulaşıcı olmayan ve kronik hastalıkların işçi sınıfı, kır ve kent yoksulları üzerindeki etkisidir. İşçi sınıfının bugün yaşını almış eski kuşakları bu tür hastalıklarda sahip oldukları sınıfsal kazanımlara bağlı olarak hala nispi bir güvenceye sahiptirler. Bu sayede ücretsiz muayene, binlerce TL’yi bulan ilaçları “katkı payı” ödemeden alma, yatakta tedavi olma, yoğun bakım için ücret ödememe vb. imkanları bulunmaktadır. Neyin karşılığında? Bir bölümü 8 saatlik mesai dahil “düzenli” çalışma ve kısmi iş güvencesi koşullarına sahip olmuş, artıdeğer sömürüsü ile birlikte yaşam yükünün ağırlığı altında da ezilerek erkenden yıpranmışlardır. Hangi yaşta olursa olsun yeni işçi kuşaklarının karşısına ise sağlığın neoliberal dönüşümü altında tam bir yıkım dikilidir. En küçük sendikal-sosyal haklarından bile yoksun olarak 12-14 saati bulan mesailerde tükenmekte, gün günden ağırlaşan yaşam yükü altında erken yaşlanmaktadırlar. Tekelci kapitalizm, işçilerin iç organlarını, duyularını, ruh sağlığını tüketmekte, fiziksel, zihinsel, toplumsal bakımdan hala aktif olabilecekleri yaşları da kölece çalışma organizasyonlarına bağlayarak onları genç yaşta birer cenazeye çevirmektedir.

Sigarayı bırakmaktan obeziteyle mücadeleye, dengeli beslenmeden kolesterol, tansiyon, kanser, diyabet taramalarına dek (sosyalizmin de toplum sağlığı için bundan bin kat fazlasını önüne koyup gerçekleştireceği, ama en temelde sağlığı tehdit eden sınıfsal-sosyal etmenleri ortadan kaldırmış olacağı) bir dizi kampanya, işçi ve emekçilerin içinde bulunduğu kölece çalışma ve yaşam koşulları karşısında bu yüzden etkisini ancak kısmen gösterebilir. Bütün o toplumsallık iddiasına, “kamu spotu” vb.ne rağmen, işçi sınıfı ve kent yoksulları bu kampanyaların sağlıktaki neoliberal dönüşümün ağır yıkımı altında ve onu sürdürülebilir kılmak için yapıldığının farkında olmalıdırlar. Bize dengeli beslenmeden söz edenler, ev kadınlarının obezitede yüzde 30,7 ile önde gittiğine işaret edenler, obezite ile mücadele için kadın programları dahil hedefler koyanlar, okul öncesi ve ilkokul öğrencilerinin en az 2 saat, toplamda 4-5 saat televizyon izlendiğinden şikayet edenler! Bizzat sizin istatistiklerinize göre işçi ve emekçiler günlük enerjilerinin yüzde 58′ini ekmek ve tahıl ürünlerinden alıyor. Temel ücret haline getirdiğiniz asgari ücretlerimizle kafamıza her gün kaktığınız gibi günde 5 değil 1,5 porsiyon meyve sebze tüketebiliyorlar. 12-14 saatlik mesailerden bitmiş halde geldiklerinden, “hareketli” değil, fiziksel ve zihinsel bakımdan ancak bitkisel hayat sürebiliyorlar. Onlar 2006’da imzaladıkları ‘Avrupa Obezite ile Mücadele Şartı’ uyarınca 500’den fazla işçinin çalıştığı işyerlerine spor merkezi kurma zorunluluğu getirirken, işçiler, kendilerini yeniden üretmek için bıraktığınız zamanı uyumakla, tükenmiş beden, zihin ve duygularını ertesi günkü sömürü için bir nebze toparlamakla geçiriyorlar. Emekçi kadınlar, dışarda ücretsiz fiziksel aktivite imkanlarına sahip olduklarında kullanmaktan artık kaçınmıyor, fakat bir evin bütün yükü içinde dönenerek ancak belirli fiziksel yetilerini kullanabiliyorlar. İşte bu yüzden 40 yaşın üstündeki hemen her işçi, kendisini ya da bir yakınının durumunu tarif ederken, bizzat bu çalışma ve yaşam koşullarının kaynaklık ettiği (ve sigara tekellerinin de pekiştirdiği) hastalıkları ifade ediyor. Pek çoğuyla en azından erken yaşlarda tanışması engellenebilir hastalıkları çaresizce, yaşama dolu dolu, tüm sosyal, siyasal, kültürel varlığı ile katılmasını engelleyen bir faktör olarak görüyor ve tanımlıyor.

Hastaya “bütüncül yaklaşım”dan, “hasta merkezli” tedaviden söz eden tekelci kapitalizme bakın siz! Psikolojik desteği, her koşulda anadilinde iletişimi gerektiren en ağır hastalık tablolarında bile, hekime tanıdığınız, akut ve basit vakaların çözümünü öne çıkaran performans odaklı 10-15 dakikalık süre içinde hangi hastaya yönelik hangi “bütüncül yaklaşım”dan bahsediyorsunuz? Ne de olsa, yatakta tedavi, ameliyat vb. dışındaki süreci her yönüyle aileye ve özellikle de emekçi kadına yıkmış, sağlığı da hastalığı da bireyselleştirmiş olmanın keyfini sürüyorsunuz! Sağlığa ayırdığınız bütçe yüzde 6′larda sürünürken, güvenlik adı altında işçilere, komşu halklara saldırı bütçesi şiştikçe şişerken, 100 bin kişi başına 160 hekim, 140 hemşire düşerken, hekim sayısı 120 bini bile bulmazken, sırf şu son 10 yılda bile polis sayısını 122 binden 230 bine çıkarmışsınız. İşçi ve emekçileri şifa adı altında türlü otların peşinde döndürüp dolaştırıyorsunuz. “Hastanelerin kapısını herkese açtık” dediğiniz yerde, sağlık harcamalarımız ABD’deki 7-8 bin dolara karşılık 500 dolar civarında geziniyor. Bırakalım ilaç almayı, ona gelmeden 15,5 TL’lik muayene ücretleriniz biz işçileri hastaneye gitmekten caydırıyor. Birinci basamak diye şişirdiğiniz aile hekimliği kronik hastalıkların pençesindeki çoğu işçi ve emekçi için ilaç yazdırma adresi bile olamıyor. Dahası, cinayet demenizi de geçtik, “iş kazası” diye bir sınıflandırmanın dahi bulunmadığı -binlerce işçinin yaşamının aniden solmasının işaretlerine belki bir “düşmeler” kategorisinde rastlanabilecek- istatistiklerinizde biz yokuz! Her şeyin metalaşmasını, yavaş yavaş öldürücü çalışma ve yaşam koşullarını, işsizlik korkusunun, aşağılanmanın, patlayamayan öfkenin yarattığı stresi… gizlemenizi de anlıyoruz. Fakat bırakalım, en temel sınıfsal sebebi işçileri çalışarak öldüren sisteminiz olan bu sağlık tablosunda, neoliberal dönüşüme kapitalist “sosyal devlet” anlayışıyla karşı çıkanların çözüm olarak gösterdiği, en fazla darbe aldığınız “koruyucu hekimlik” ihtiyacını bile bu kampanyalarla ortadan kaldıramayacaksınız! Bir parça ilgi görebilmek için, televizyonlardaki sağlık programlarının karşısından ayrılmayan, bu programlardaki sağlık pazarlamacısı hekimlere dil döken, her taraftan bilgi ve dezenformasyon bombardımanına tutulmuş emekçi kadınların gözlerinin açılmasını da engelleyemeyeceksiniz… Obeziteye karşı mücadele için kadın programlarında verilecek yemek tariflerine dek hedefler koyduğunuzu müjdelerken, kantinlerde satılmasını yasakladığınız kola ve cipsi daha okullar açılmadan serbest bırakmanız arasındaki çelişki de… “toplum oryantasyonu”nuz da sizin olsun!

Yeni bir sağlık tablosu için yeni bir yaşam

Biz işçiler, hele ki emekçi kadınlar, giderek uzayan fakat ücretli kölelik altında “hiç yaşamamış gibi”, en yakınlarımız dışında yarına en küçük bir iz bırakmadan geçen yaşamlarımızı etkinleştirmek ve sağlıklı geçirmek için elbette ki sorumluluk duyacağız. Sınıfsal sağlık genetiğimize yazılı zayıflıklara karşı uyanık olduğumuz gibi, yaşam alışkanlıklarımızı da, akıntıya karşı yüzerek, fiziksel ve zihinsel bakımdan aktif, yaşamı son anına dek dolu ve etkin yaşayan, geleceği olan bir sınıfın bireyleri olarak şekillendireceğiz. Sosyalizm ve sınıfsız toplum için kavgada yaşamımızı esirgemezken, öte yandan yaşam tarz ve alışkanlıklarımızı sosyalist geleceğimize amansızca yürüyecek tarzda kuracak, imkansızlıklarımızı, yoksunluklarımızı da bireysel bir sorun değil, sınıf mücadelesinin konusu haline getireceğiz.

Sağlık sınıf mücadelesinin önde gelen alanlarından biri olarak işçi sınıfının kır ve kent yoksulları ile, küçük burjuvazinin çözülen kesimleri ile buluşma ve onlara önderlik etme gündemlerinden biri olarak yer alacaktır. Türkiye koşullarında biriken yoksunluklar bir yana, tek başına Atina Tabip Odası’nın çağrısı bile bunun en yakıcı işaretlerinden biridir. Tabii ki, mücadelenin tek unsuru, işyerlerindeki taşeron, güvencesiz işçilerin durum ve koşulları değildir. Sağlık alanındaki mücadelede temel bir bileşen olmakla birlikte, salt buraya daraltılmış tarzda yürütülmesiyle yol alınamaz. Mücadele bütünseldir. Burada sınıfsal konumları farklılaşmış olan hekimlerin çözüm olarak 1960 sonrası sosyalizasyon yasasını ve onun demografik olarak kırsal ağırlıklı, eğitim düzeyi düşük bir toplumda uygulanışını göstermeleri, hasta-hekim ilişkisini o yıllardaki gibi kurma özlemleri de hem siyasal hem de tarihsel bakımdan doğru değildir. Sağlıkta neoliberal yapısal dönüşümün hekimleri hedef tahtasına çakmasına karşı durulurken, hasta-hekim ilişkisi de, tarihsel, toplumsal, sınıfsal koşullarla uyumlu bir tarzda kurulmak zorundadır.

Bunun bir örneği, sosyalist Sovyetler Birliği’nin sağlık politikasında bulunabilir:

Sovyetler Birliği sağlık modelinin temel özellikleri şöyle özetlenebilir:
• Herkese ve gereksindiği ölçüde hizmet sunulması ayırıcı özellikti. Model içinde işçi sınıfına bile ayrıcalık tanınmadı ve çalışma yaşamına dayalı bir örgütlenme yapısı oluşturulmadı;
ancak toplum içinde farklı risk gruplarını oluşturan yaşlılar, çocuklar, kronik hastalar, işçiler gibi kesimlere özgü örgütlenme birimleri temel örgüt modeline monte edildi.
• Ücretsiz hizmet temel alındı, maliyet genel bütçe gelirlerinden karşılandı. Ayaktan hastanın ücret ödeyerek ilaç alımı, protez vb. harcamalara katkı, modelde yer almasına karşın, sağlık giderlerinde önemli bir pay oluşturmadı.
• Tek elden, devlet tarafından hizmet sunumu örgütlenmenin ana yaklaşımı oldu. Hizmet, en küçük toplum yapılanmasından (uçastok) başlayarak planlandı, Birlik düzeyindeki merkezsel plana (GOSPLAN) ulaşana dek diğer etkinliklerle uyumu sağlandı.
• Bütüncül yaklaşım, sağlık kavramının koruma / geliştirme / sağaltma / esenlendirme anlayışına uygun olarak ilk basamaktan başlayarak kuruldu, dikey olarak tüm örgütte egemen oldu.
• Ekip çalışması anlayışı uçastoktan başlayarak her aşamada uygulandı.
Halkın sağlık hizmetini denetimi ve eleştirel katılımı yaygın olarak sürdürüldü.
” (Sovyetler Birliği Özelinde Sosyalist Ülkelerde ‘Sağlık Reformu’, Toplum ve Hekim, 2003)

Yeni bir toplumsal sağlık tablosu için, yeni bir yaşam mücadelesi durmaksızın büyümek zorundadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*