Yaşam Kazanacak

AKP hükümeti için bir önceki sayımızda fena halde sıkmışlardır ve sıkmaktadırlar bu toplumun dinamiklerini, demiştik. Geride bıraktığımız ayda yaşananlar, neoliberal muhafazakâr bir deli gömleğinin zorla giydirilmeye çalışılmasının toplumsal yapıda patlatmaya başladığı dikişleri bir kez daha gösterdi.

Sınıflı toplumda kadına iki kez yaşatılan baskı ve eşitsizliğin sürdürülemezliği, Özgecan’ın canını alan alçakça saldırının karşısında sonunda patlayarak kendiliğinden bir şekilde kendisini gösterdi. Gezi direnişinden bu yana, ülke genelinde önce Soma katliamında, ardından da Kobané direnişinde harlanan sokak ateşi bu kez kadınların isyan çığlıklarıyla güçlendi. Yasaklar, kafadaki sınırlar gencecik bir kadına reva görülen bu vahşet karşısında kifayetsiz kaldı. Eylemlerin yaygınlığı, kitleselliği, samimiyeti kadını yok saymanın, yok etmenin, etkisiz, evde köle, işte köle kılmanın beyhude çabasının er veya geç boşa düşmeye mahkûm olduğunu bir kez daha gösterdi. Kadınlar sokakta ve sosyal medyada on binler oldular, kendi cinsel yaralarını, kahredici ezilme ve nesneleştirilme deneyimlerini açık yüreklilikle, korkusuzca paylaştılar. “Bir daha olmasın, bir daha yaşanmasın, artık yeter!” çığlığını büyütürken yalnız olmadıklarını, güçsüz olmadıklarını, aslında çaresiz olmadıklarını gördüler.

KADININ GÜNCEL-TARİHSEL ÇIĞLIĞI: Erkeğe ve çocuğa bağımlı ve köle olmadığım, ailenin şu alıştığımız prangaları hiç mi kalkmaz ortadan?

Bezirgânın kafası böyle işliyor işte! Devleti bir şirket olarak yönetmeye alışmış, kendini herkesten uyanık sanan AKP eliti kadın sorununda da, tıpkı Kürt sorununda, tüm demokratik sorunlarda yaptığı gibi tüccar uyanıklığıyla davranıyor. Pazarlığı en aşağıdan açıp ortada bir yere bile gelmeden, ne kadar ucuza kapatırsa kendini o kadar karlı sayıyor. Tarihinde Osmanlı gericiliğinden sıyrılıp yukarıdan aşağıya uygulanan reformlarla pek kısmi haklar elde etmiş kadın hareketi, AKP döneminde kuluçka makinesiymişçesine aile görevleri başa yazılan, toplumsal hayatta biçimsel olarak “namusunu” gösteren dini simgelerle part-time işçiliğe sürülen, kadın değil ancak bir “ana”, bir “bacı” olarak var olabilen bir konuma layık görülüyor.

KADININ GÜNCEL-TARİHSEL ÇIĞLIĞI: Kadın doğduğum için ne zaman suçlu olmaktan, suçlu sayılmaktan kurtulacağım? Kimliğimizin mavi ya da pembe olmadığı bir toplum olanaksız mı?

Oysa bir ve aynı anda, neoliberalizm dediğimiz günümüz kapitalizminin sosyal kodları kadın ile erkek arasındaki bu kaba ve bariz eşitsizliğin sürdürülebilmesinin koşullarını daraltıyor. Kadınlar eskisi gibi yönetilmek istemiyor, erkekler de kadınları eskisi gibi yönetemiyor! Kurşunlar bu yüzden patlıyor! Neomuhafazakârlık kadını paçasından aşağı çekerken, kadın hareketi AKP çözüldüğünde gelecek olan liberal düşlerle “çalışma özgürlüğüne” fit olsun isteniyor. Ölümü göstererek sıtmaya rıza ettirmek bu işte… Eşitsizliğin sabitlenmesi için en pervasız yeniden üretimi olan taciz, tecavüz ve cinayetlere karşı militan bir varoluş mücadelesine, kadının öz savunmasına ve ailenin çözülmesine evrilebilecek bu dinamik, “en azının” ve “en gecikmiş” şekilde egemen erkekler tarafından “verildiği” bir düzmeceyle ehlileştirilmek isteniyor.

KADININ GÜNCEL-TARİHSEL ÇIĞLIĞI: Cinsellik ve aşka yüklenen tüm bu bedellerin olmadığı bir hayat hayal mi yahu?

Bu dönemde kadın bakanlığının adı boşuna aile bakanlığı olarak değiştirilmedi. Çünkü melanetin başı ailedir. Kadın sorunu aile sorunuyla iç içedir ve kadının kurtuluşu için ailenin ortadan kalkması şarttır. Düşlerimizi hücreye hapsetmeyelim. Düş değil bu, hayal de değil, derin sorunlar ancak bir devrimle çözülebilir: Bizim komünizmimizde kadını, erkeği, çocuğu birbirine bağımlı ve köle kılan kapitalist üretim ilişkilerinin en hücresel şirketi, kurumu aileye yer yoktur. Komünist bir toplum demek, kimliğinin mavi ya da pembe olmaması demektir. Sadece bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenliği ve sömürüsünün değil, erkeğin kadın üzerindeki sömürü ve egemenliğinin de olmaması, cinsiyete dayalı en küçük bir ayrım ve üstünlüğün olmaması demektir. Komünizmin amacı, her türlü cinsiyet ayrımı ve ayrıcalığının, ailenin, işbölümünün ve emek-değer ölçütünün de ortadan kaldırılmasıyla aşılması, cinsellik ve aşk ilişkisinin de hiçbir zorunluluk, bağımlılık olmadan özgür birliktelikler olarak yaşanmasıdır.

KADININ GÜNCEL-TARİHSEL ÇAĞRISI: Gerçek ve asıl özgürlük budur! Kurtuluş komünist bir devrimdedir!

*****

AKP’nin yöntemi şimdiye kadar başı sıkıştığında sandıktan güç devşirmek, burjuva seçim sistemini pragmatist amaçları için kullanarak aldığı yüksek oyla toplumsal meşruiyet iddiasını sürdürebilmek oldu. Fakat bu seçim süreci ise sistemin bekası açısından en dengesiz, en kararsız dönemlerden biri olarak şekilleniyor. AKP’nin devlet olanaklarından sunduklarıyla beslenen ağ dışında kalan burjuvalar da, emperyalist piyasalar da yeni bir arayış içerisinde. Ortada bir ceset var, kimin kaldıracağı belirsiz…

AKP sertleşmek dışında, Erdoğan’da merkezileşmemiş bir çıkar yol bulmakta zorlanmaktadır. İç Güvenlik Yasası da bundandır. Son dönemde kitlelerden rıza devşirilmesinde önemli bir etmen olan “istikrar” mumla aranır hale geldi; istikrarsızlık, belirsizlik ve çatışma kural olmaya başladı. Kürt sorununa burjuva reformist çözüm belli adımlar atılsa da istenen tempoda değil, muallakta, gecikiyor. AB hedefinden epeydir kopuldu, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin stratejik güncellemesi olarak “yeni anayasa” hedefi çoktandır yalan oldu. Her atılan adımla, her yeni güncel gelişmeyle Türkiye’deki geri tipte burjuva demokrasisinin mevcut hali bir krize doğru ilerliyor. “Haziran seçimlerine kadar sıkalım, sonra bakarız” hesabı bu kez o kadar kolay tutmayabilir.

Haziran’a giden yolda önümüzde 8 Mart, Newroz, 1 Mayıs duruyor. Sıkıştırılmış, ötelenmiş, bastırılmış toplumsal sorunların hangisinin nereden patlayacağı belli olmadığı için korkuyorlar.

Varın grevleri “milli güvenlikle” ilişkilendirerek yasaklamakla, ekonomik krizin faturasını ona buna fırça atıp başkasına havale ederek ödemekten kaçabileceğinizi sanmakla, Kürtleri oyalamakla, her gün beş işçiyi öldüren burjuvaziyi “fıtrat” diyerek aklayabileceğinizi düşünmekle, gazete adını verdiğiniz pespaye paçavralarınız ve kendi kendinize gaz verme amaçlı çakma dizi ve filmlerinizle, kadınları öldürenleri “iyi halden” kollayıp dışarı salmakla, “aman canım siz de mini etek giymeseydiniz” deyip kadını “anaya, bacıya” hapsetme çabanızla, her sıkıştığınızda sefilce yıkılmış “Büyük Osmanlının” ruhunu çağırmakla, hamaset, hırsızlık ve şatafatla yükselen ak saraylarınıza taşınacak kadar karaktersiz olanlara ulufe dağıtmakla, bezirgân zihniyetiyle minik burjuva demokratik reformları bile sıka sıka, kuş edip bahşedebileceğinizi sanmakla sıyrılabileceğinizi zannedin bu yıkımdan bakalım…

Oysa daha yaşam, sokak, fabrika, ofis, toprak, makine ve klavye doğru dürüst sözünü söylemedi bile. Bu daha başlangıç: İlk adımların karşısında bile titremenizi saklayamıyorsunuz. Oysa gördükleriniz henüz hiçbir şey, yeni yeni konuşmaya, yerinden doğrulmaya, hareketlenmeye başlıyor büyük insanlık.

Siz varın korkuyla titreyerek diri yaşamı boğmak için geçmişin hayaletlerini yardımınıza çağıradurun, en fazla hızımızı kesersiniz, o kadar. Siz ruh çağırmaya, cin çarpmaya, geçmişin hayaletlerini bugünü zapt etmek için işe koşmaya devam edin, şunu iyi belleyin ki geleceği değiştiremezsiniz, değiştiremeyeceksiniz:

Burnu havada yürüyen, küçük dağları ben yarattım diyerek böbürlenenler, geçmişte yaşayanlar, geçmişi pazarlayanlar, sizler burjuvazinin aleti, köhnemiş devletin, TOMA’ların ve ihalelerin yürütücüsü olmayı saygınlık ve güç sananlar:

Er geç sapır sapır döküleceksiniz. Günü gelecek, kaçacak delik arayacaksınız. Ölü yaşam, canlı yaşam karşısında elbet yenilecek, biz kazanacağız, yaşam kazanacak, işçi sınıfı ve emeğin sade ve öz kuvveti kazanacak; geçmiş değil gelecek kazanacak!

*****

Yaşar Kemal öldü. İnce Memed hiç ölür mü?

İşçi Meclisi’nin 55.sayısında yayınlanmıştır

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*