Anasayfa » BASINDAN » Üniversitede Sendikal Mücadele ve Bilgi Üniversitesi Deneyimi

Üniversitede Sendikal Mücadele ve Bilgi Üniversitesi Deneyimi

Doç. Dr. HAKAN MIHÇI* – 17/02/2011 – Evrensel

Üniversite çalışanlarının sendikal örgütlü mücadele tarihi geçtiğimiz yüzyılın son on yılının başlarına kadar geri götürülebilmektedir. 1990’lı yılların ortalarına doğru ÖES (Öğretim Elemanları Sendikası) ve EĞİTİM-SEN (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) genel olarak eğitim işkolunda özel olarak da üniversite çalışanları arasında ilk ciddi örgütlü sendikal mücadeleyi yürüten sendikalar olmuşlardır. Bu dönem aynı zamanda kamu emekçilerinin de ülke tarihinde belki de ilk kez işçi sendikaları gibi sendikal bir yapı altında bir araya gelebildikleri ve hak arama mücadelelerini en radikal ve en örgütlü bir şekilde ortaya koymayı becerebildikleri bir dönemdir. KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) bu süreç içerisinde oluşmuş, sendikaların direngen ve kararlı tutumu, kamu çalışanlarının fiili olarak dayattıkları örgütlenme hakkını, eksiklikleriyle birlikte de olsa, zaman içerisinde yasal bir temele dayandırılmasını zorunlu kılmıştır. Farklı bir anlatımla, “hak verilmez alınır zafer sokakta kazanılır” yaklaşımının ülke tarihindeki en somut ürünü kamu çalışanlarının sendikal örgütlü mücadelesinin yasal bir zemine kavuşturulması olmuştur. Başlangıçtan itibaren eğitim ve bilim emekçileri bu sürece katkı sunan en önemli özneler olarak göze çarpmaktadır.
İçinde bulunduğumuz yeni yüzyılın ilk yıllarından başlayarak, farklı etkenlerin (bürokratikleşme, toplu sözleşme, grev hakkının elde edilmesi gibi somut sendikal kazanımların gecikmesi, farklı siyasi çevrelerin sendika içi egemenlik kurma mücadelesi, siyasal otoritenin hasmane tutumu, v.b.) devreye girmesiyle birlikte, eğitim işkolundaki örgütlü mücadele başlangıç ivmesini yitirmiş, iktidar yanlısı, tutucu, gerici ve milliyetçi eğilimleri içinde barındıran almaşık örgütlenmeler kamu çalışanları arasında etkisini giderek arttırmıştır.

VAKIF ÜNİVERSİTESİNDEKİ ARTIŞ

2000’li yıllar aynı zamanda devletin iktisadi yaşama müdahale alanlarının daraltıldığı, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi geleneksel olarak kamunun sorumluluk alanına giren hizmetlerin parasallaştırıldığı ve piyasada alınıp satılan bir metaya dönüştürüldüğü bir zaman dilimidir. Eğitim hizmetleri arasında en hızlı dönüşüme uğrayan alan da üniversiteler olmuştur. İlk örneğine 1984 yılında kurulan Bilkent Üniversitesi’yle rastladığımız vakıf üniversitelerinin sayısı özellikle 2000’li yıllarda hızla artmıştır. Günümüzde 156 üniversitenin 52’si vakıf üniversitesi statüsünde etkinlik gösterirken, bu üniversitelerde 10.000’in üzerinde öğretim elemanı (yaklaşık bir o kadar da idari personel ve destek elemanı) istihdam edilmektedir. Devlet üniversitelerinde çalışan öğretim elemanlarının sayısı ise 90.000’e yaklaşmıştır. Benzer şekilde, devlet üniversitelerinde 900.000 civarı öğrenci okurken vakıf üniversitelerinde bu sayı 90.000’e ulaşabilmektedir (İstatistikler MEB’in Yükseköğretim Genel Müdürlüğü Web sayfasından -http://yogm.meb.gov.tr/- alınmıştır). Devlet üniversitelerindeki “piyasa dostu dönüşümleri” deAstekleyen diğer gelişmeleri (artan harçlar, ikili öğretim, yaz okulları, danışmanlıklar, projecilik, v.s.) göz ardı etsek bile, sadece yukarıda belirtilen sınırlı istatistiki bilgilere dayanarak, Türkiye’deki üniversite eğitiminin ulaştığı ticarileşme boyutunu kavramak mümkündür. Ek olarak, vakıf üniversitelerinin üniversite sisteminin ihmal edilemez bir parçası haline geldiği anlaşılmaktadır.

ÖRGÜTLENMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Bu koşullar altında, üniversitelerdeki sendikal örgütlü mücadeleye sadece devlet üniversiteleriyle sınırlı yaklaşmanın mücadelenin bütünselliği açısından sıkıntılar yaratabileceği öne sürülebilir. Bununla birlikte vakıf üniversitelerindeki sendikal örgütlenmenin devlet üniversiteleriyle karşılaştırıldığında ciddi yapısal zorlukları bulunmaktadır. Herşeyden önce, vakıf üniversitesi çalışanlarının, kamu emekçisi olmadıklarından dolayı, devlet üniversitesi çalışanlarıyla aynı sendikal çatı altında örgütlenmeleri olanaksızdır. Vakıf çalışanları ancak eğitim iş kolunda etkinlik gösteren işçi sendikalarında örgütlenebilmektedirler. İşçi sendikalarındaki örgütlenme ve iş yerinden (üniversiteden) yetki elde etme süreçleri kamu çalışanlarına göre çok daha karmaşık ve zordur. Vakıf üniversitesinde bir sendikaya üye olmak için üyelik formunun doldurulup noter huzurunda imzalanması gerekmektedir. Üyelik işlemleri için notere yaklaşık 40 TL ödenmektedir. Benzer şekilde, üyelikten ayrılma işlemleri de noter aracılığıyla gerçekleştirilmekte ve işlemler için 115 TL ödenmektedir.

Öte yandan, sendikanın iş yerinden toplu iş sözleşmesi (TİS) yapma yetkisi alınana kadar işveren (üniversite yönetimi) üzerinde herhangi yasal bir yaptırımı bulunmamaktadır. Bir sendikanın TİS yetkisi alabilmesi için, Türkiye genelindeki üye sayısı kendi işkolunda çalışanların toplamının en az yüzde 10’u kadar olmalıdır. Ayrıca TİS yapılacak işyerindeki çalışanların yarısından bir fazlasının (yüzde 50+1) da sendikaya üye olması zorunludur. Bütün bu koşulların birlikte sağlanması hiç de kolay gözükmemektedir.

Bu yasal güçlüklerin yanısıra vakıf üniversitelerindeki iş güvencesinin ne kadar zayıf ve üniversite çalışanlarının da işverenden gelen baskılara ne kadar açık olduğu da sendika üyeliği söz konusu olduğunda hesaba katılması gereken önemli unsurlardır. Özellikle akademik çalışanların işçi statüsünde örgütlenme zorunluluğu da üstesinden gelinmesi gereken ayrı bir “duygusal sorun” olarak hesaba katılmalıdır.

BİLGİ DENEYİMİ

Bütün bu güçlüklere rağmen, bir vakıf üniversitesi olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde son dönemde yürütülen sendikal örgütlenme çalışması yakından incelenmesi gereken bir vaka olarak karşımızda durmaktadır. Sosyal-İş sendikası öncülüğünde Bilgi Üniversitesi’nde yürütülen sendikal çalışma pek çok açıdan kamu çalışanlarının ilk dönem mücadele yöntemlerini akla getirmektedir. “Hak verilmez alınır” yaklaşımı Bilgi Üniversitesi özelinde ilk kez Türkiye’deki bir vakıf üniversitesinde hayat bulmuş gözükmektedir. Üniversitede örgütlenen Sosyal-İş Sendikası’nın üye sayısı toplam çalışanların yüzde 50’sine oldukça yaklaşmıştır. Öte yandan, sendikanın Türkiye genelindeki üye sayısı kendi işkolunda çalışanların yüzde 10’undan fazladır (“İstanbul Bilgi Üniversitesi Sendikalaşma Sürecinde Sıkça Sorulan Sorular”, Sosyal-İş Sendikası Yayınları, Mayıs 2010, sayfa: 30).

Sendikal örgütlenme sürecinin bu noktaya gelmesi son derece sancılı olmuştur. 2010 yılının Mart ayında DİSK’e bağlı Sosyal-İs Sendikası örgütlenme çalışmalarına başlamış, 1 Mayıs 2010 mitingine Bilgi Üniversitesi çalışanlarının kitlesel katılımı sağlanmış, 2 Mayıs’da universite yerleşkelerinden birinde (Santral Yerleşkesi) gerçekleştirilen ve 400’den fazla kişinin katıldığı bir piknik düzenlenmiş, ahşap atölyesinde çalışan 3 sendikalı işçinin işten atılması sonucunda, işten atılanların geri alınması talebiyle başlatılan ve 82 gün sonunda 2 işçinin işlerine geri dönmesiyle sonuçlandırılan “oturma eylemi” gerçekleştirilmiş, 2010 Mayıs sonundan itibaren üniversite öğretim üyelerince verilen “açık hava dersleri” üniversite bileşenlerinin bir araya gelmesini sağlamıştır.

Vakıf üniversitesindeki bu öncü sendikal etkinlik üniversite yaşamının ve çalışanlarının kendine özgü sorunları hesaba katılarak yürütülmeye çalışılmıştır. Değişen üniversite yönetiminin tam zamanlı akademik personele yönelik olarak hazırladığı sözleşmelerin sözleşme süresi, görev kapsamı ve çalışma saatleri açısından içinde barındırdığı belirsizliklere dikkat çekilmiş, esnek çalışma koşullarının dayatılmasına karşı bütün çalışanlar uyarılmıştır (“Bilgi’de Yeni Dönem ve Akademik Emek: İnsan Kaynakları Yönetimi Teknikleri, Bireysel Sözleşmeler, Esnek İstihdam”, Sosyal-İş Sendikası Yayınları, Aralık 2010).

ÜCRET SENDİKACILIĞI AŞILDI

Bununla birlikte yürütülen sendikal örgütlenme dar kapsamlı ücret sendikacılığı üzerine oturtulmamış, kurumsal gelişimi öne çıkaran, ücretliler arasındaki farklılaşmalara ve yüksek niteliğe sahip işgücünün duyarlılıklarına önem veren almaşık bir sendikal anlayışa vurgu yapılmıştır. Üniversitenin geleceği ve bu gelecek içinde bütün çalışanlarının özlük haklarına özel bir önem atfedilmiştir. Son dönemde hazırlanan bir broşürde, “akademik, idari ve destek personel gibi kendi içinde ve arasında farklılaşan öğeleri aynı çatı altında bir araya getirmenin, başarılabildiği taktirde çok heyecan verici bir demokratik tecrübe teşkil edeceği (…); üniversitenin gidişatı ve geleceğiyle ilgili kaygılarla, çalışma ve ücret şartlarına ilişkin konuları mevcut mevzuat içinde birlikte ele almanın teknik olarak mümkün olduğu (…)” vurgulanarak alternatif bir üniversite modeli içerisinde alternatif bir sendikacılık hedefi ön plana çıkartılmıştır (“Bilgi’de Yeni Dönem ve Akademik Emek: İnsan Kaynakları Yönetimi Teknikleri, Bireysel Sözleşmeler, Esnek İstihdam”, Sosyal-İş Sendikası Yayınları, Aralık 2010, sayfa:14-15).

BİLGİ DENEYİMİNDEN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN
Sendikal mücadelenin işleyiş süreçlerindeki tıkanıklıkları çalışanların ortak payda ve demokratik katılımları üzerinden aşmayı hedefleyen ve bugüne kadarki uygulamalarıyla bu alanda ciddi mesafe kaydeden bu görece “yeni” sendikal anlayışın, sadece vakıf üniversiteleri üzerinde değil, kamu emekçilerinin mevcut sendikal yapılarının yeniden yapılandırılmasına da ışık tutabilecek ve üniversitelerdeki örgütlü mücadelenin geliştirilerek özgürlükleri baskı altında tutan otoriter yönetim anlayışlarının çözülmesine katkı sunabilecektir. Farklı bir ifadeyle, ister vakıf ister devlet üniversitesi olsun, tüm üniversite çalışanlarının geniş bir platform içerisinde ortak hedefler doğrultusunda birlikte hareket etmelerinin sağlanması, üniversitelerdeki mevcut sendikal hareketin gücünü arttırma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli gerçekliğe dönüştürmek için, Bilgi Üniversitesi çalışanlarının çabalarına daha fazla destek verilmesi zorunlu gözükmektedir.

*Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*