Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » TÜSİAD’ın Yeni Türkiye’si ve işçi sınıfı…

TÜSİAD’ın Yeni Türkiye’si ve işçi sınıfı…


Zaman gazetesinin AKP Hükümetine, referanduma, neoliberalizme güzellemeler düzen “Yeni Türkiye” röportajları dizisinde Tüsiad başkanı Ümit Boyner de sahne alıyor. Boyner’in Zaman’daki yazısı, aynı zamanda, referandum öncesinde kısmı bir gerilim ve kayıkçı dövüşü yaşayan Tüsiad ile AKP Hükümeti arasındaki, aslında burjuvazinin hemen tüm kesimleri arasındaki sağlanan programatik mutabakat çerçevesinin bir belgesi niteliğinde.

Tüsiad’ın “Yeni Türkiye” değerlendirmesi, aynı zamanda, bağımlı tekelci burjuvazinin yakın dönem programının köşe taşlarını da veriyor. Bunlar bağımlı tekelci burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün yeni biçimi olan neoliberal burjuva demokrasisi ve istediği devlet yapılanması ve yeni anayasanın gerekleri; bölgesel ve uluslar arası sermaye birikimi içinde yer tutma çabaları, bölge gücü olarak da bölgesel konum ve etkisini artırması; ilk ikisinin de hem nedeni ve hem de sonucu olarak işçi sınıfı ve emekçilere yeni saldırı programı…

Referandum öncesinde anayasa değişikliğine kısmen mesafeli görünen ve solda bile açık-örtük kuyrukçularını bulan “evet ama yetmez” burjuva sloganının asıl mimarı olan Tüsiad, şimdi burjuva referandumun muhalefet parti ve dinamiklerinde çözülmeyi hızlandırmış olmasının rahatlığıyla AKP’nin “ileri demokrasi” demogojisini de “ileri demokrasi yolunda dinamiklerin gelişmeye açıklık” biçiminde tashih edip yeni neoliberal anayasa programına bağlayıveriyor.

Tüsiad’ın yeni neoliberal anayasadan dem vurduğu her yerde, yapılış biçimi açısından da neoliberal yönetişimciliğin altını çizmesi, bir burjuva rutin haline gelmiş durumda. Bunun anlamı şu cümlede saklı: “Türkiye’yi bölen, kutuplaştıran kimlikler, özgürlükler ve kuvvetler ayrılığı sorunları yeni anayasada bu toprağın üzerinde yaşayan herkesi birleştiren unsurlar haline gelmeli.” Yani, yeni anayasanın neoliberal içeriği kadar yapılış biçimi de, toplumsal-siyasal muhalefet güç ve dinamiklerini daha fazla çözecek ve burjuvazinin yeni sınıf egemenliği biçimine, burjuvazinin iç mutabakat programına yedekleyip içerecek tarzda olmalı! Ki bu zaten, neoliberal demokrasinin temel düsturlarından biri: Kürtleri, kadınları, alevileri, toplumsal muhalefet dinamiklerini sisteme özümsemek, geniş bir toplumsal reservi bağımlı kapitalizmin kendini daha geniş bir toplumsal temelden sömürü ve egemenlik olarak yeniden üretmesinin ve “uluslar arası rekabet gücü”nün dinamiği haline getirmek…

“Türkiye’yi bölen, kutuplaştıran kimlikler, özgürlükler ve kuvvetler ayrılığı sorunları … yeni anayasada herkesi birleştiren unsurlar haline gelmeli.” Şu yeni anayasa, hangi sihirle ezilen ulus ile ezen ulusu, ezilen cins ile ezen cinsi, ezilen mezhep ile ezen mezhepi, ve laikçilik ile dinciliği, yürütme ile yasama ve yargıyı birleştirecek? Tabii ki burjuvazinin sınıf diktatörlüğünden başka bir şey olmayan burjuva demokrasisinin «genel olarak demokrasi, herkes için demokrasi» olarak lanse edilmesiyle! Burjuvazinin yeni anayasa mutabakatının, burjuvazinin daha önce ulusları, mezhepleri, cinsleri nedeniyle dışlanan kesimlerinin de şu veya bu düzeyde dahil edilip sebepleneceği burjuva demokrasisinin, işçi sınıfı üzerinde diktatörlük oluşunun perdelenişiyle! Sermaye için demokrasisinin, ezilen ulus, cins ve mezhepten proleterler ve yoksul emekçiler için demokrasi olmadığının, onların ağzına çalınan bir parmak «genel demokrasi” balının, iki kat sömürülme ve ezilmelerini sürdürmenin yolu olduğunun perdelenmesiyle! En başta da temel bölünme, kutuplaşma ekseni olarak uzlaşmaz sınıf karşıtlığının perdelenişiyle!

Tüsiad, Kürt sorununu da örtük olarak kapsayan “bölgesel eşitsizliği” dahi burjuva programa şöyle yerleştiriveriyor: “Türkiye’nin değişik bölgelerinde gördüğümüz dinamik, atılımcı, girişimci gücü tüm Türkiye’ye kazandırmak da yine demokrasinin bir gereğidir.” Yani tekelci burjuvaziye bölge kapılarını daha fazla açacak Kürt sermayesinin yedeklenmesi ve Kürdistan’daki dev çaplı yoksulluk ve işsizliğin ucuz işgücü sömürüsüne çevrilmesi de burjuva “demokrasinin bir gereğidir”!…

Bağımlı tekelci burjuvazi, devletinin bölge gücü olarak yeniden konumlanışının, ekonomik olduğu kadar askeri, politik, diplomatik etkisini artırışından da pek hoşnut. «Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasının, tüm parametrelerin ve dengelerin değişmekte olduğu bu dönemde uluslararası mimarinin yeniden oluşturulması ihtiyacını ve yeni yükselen aktörlerin beklentilerini karşılama hedefini gözeten bir yaklaşıma sahip olduğu gözlenmektedir..» Tabii hemen ardından «evet ama yetmez» diyor, bu açıdan da bölgede değişen dengeleri daha fırsatçı bir bağımlı bölge gücü politikaları ile değerlendirme açısından vites büyütülmesini istiyor. Bölgedeki kanla karışık akan enerji hatlarındaki payını artırmayı ve alt alanlardaki ticaret ve yatırımlarda daha agresif bir hat izlemeyi başa yazıyor. Eh günümüzde aşırı birikimin akacağı ve sömürü alanının genişletileceği «yeni pazarlar» orta gelişmişlikte bağımlı burjuvazilere de lazım!

Eh geriye maskenin tamamen düştüğü, işçi sınıfına ve emekçilere ekonomik-sosyal saldırı programı kalıyor. Doğrusu, «kamu borçlarının kapsamlı özelleştirmeler, mali disiplin, denk bütçe uygulamaları ile çevrilebilir hale gelmesi, yani işçi sınıfı ve emekçilere çevriltilmesi ne hoştur! Ancak şu işçi ve emekçilerin, yüksek işsizlikle birlikte daha düşük ücretlerle daha az tüketirken sermaye için daha fazla tasarruf yapmayı da öğrenmesi gerekecektir! Makro yeniden yapılanmaların, «ulusal istihdam stratejisi» adı altında, daha fazla esneklik, taşeronlaştırma, güvencesizlik, hak gaspları, daha düşük ücret ile tamamlanması lazım değil midir? Referandumdan yalnızca 2 gün sonra toplanan «ekonomik koordinasyon kurulu»nun işçi sınıfına yeni saldırı kararları da boşuna değildir. Bunun için daha ucuz, daha esnek, daha güvencesiz, daha parçalanmış bir işgücü de «demokrasinin gereğidir», değil mi efendim!?

Ek: Tüsiad başkanı Ümit Boyner’in Zaman gazetesindeki yazısı

Demokratikleşmenin önü referandumla açıldı

Türkiye bugün demokratikleşme sürecinde çok önemli bir eşikte duruyor. 2001’den beri AB Kopenhag siyasi kriterlerine uyum anlayışıyla başlayan süreçte yaklaşık 10 demokratikleşme paketi devreye girdi. Reform sürecinin zaman zaman kesintiye uğraması, uygulama zafiyetlerine rağmen, demokratikleşme paketleri ve 12 Eylül referandum süreci Türkiye’nin iç dinamiklerini daha ileri bir demokrasi olma yolunda değişime açık hale getirdi. Demokrasi söylemi ve talebi toplumun her kesiminde daha fazla dile getirilir hale geldi. Demokratikleşme sürecinde geldiğimiz bugünkü noktada kutuplaşmaları giderme, demokrasi açıklarını kapatma ve tüm farklılıklarımızla daha özgür, müreffeh bir toplumun eşit vatandaşları olarak yaşama mutabakatını sağlayacak yeni bir anayasa üzerinde çalışmalıyız. Anayasanın içeriği kadar, yapılma süreci de daha katılımcı, uzlaşmacı ve empatinin öne çıktığı bir toplum olma yolunda önemli bir fırsat olacaktır.

Bizi; vatandaşları, birey olarak öne koyan yeni bir anayasa için hem yurttaşlar, hem sivil toplum kuruluşları, hem de siyasi partiler nezdinde gerekli motivasyonu tesis etmeliyiz. Türkiye’yi bölen, kutuplaştıran kimlikler, özgürlükler ve kuvvetler ayrılığı sorunları yeni anayasada bu toprağın üzerinde yaşayan herkesi birleştiren unsurlar haline gelmeli. Yeni anayasanın yapılış yöntemi, sürecin katılımcı ve çoğulcu bir yaklaşımı haiz olması da demokrasimizin kalitesini yükseltecektir. Ayrıca yeni anayasanın içeriğindeki ilke ve kurumların 21. yüzyılın şeffaflık, hesap verebilirlik ve erklerin kuvvet-denge mekanizmalarındaki ayrılığı özelliklerine uygun olması sağlanmalıdır. Katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiye ulaşmakta yeni bir anayasa kadar parlamentoda temsil adaletini sağlayan bir seçim sistemi şarttır. Herkese demokrasi ilkesini benimsiyorsak, siyasi partiler içi demokrasiyi sağlamak; siyasi parti yapılarını dinamik ve lideri değil, seçmenleri temsil edecek ve onlara hesap verecek yapıya kavuşturmak da önceliklerimiz olmalıdır.

Türkiye son on yıldaki kazanımlarıyla, dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmelerin de etkisiyle, dünyanın en etkili ülkelerinden biri olma fırsatını yakalamıştır. Zaman, otoriter ve vesayetçi bir siyasi yapıdan, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye geçerek, tüm vatandaşlarının yaşam kalitesini gelişmiş ülke demokrasilerindeki seviyeye çıkarmak zamanıdır.

Geçmişte askeri-stratejik-güvenlik boyutu ön planda olan Türk diplomasisinde 80’lerle birlikte kültür-ekonomi boyutu ön plana çıkmış durumdadır, bu açıdan Türk dış politikası bir nitelik değişimi göstermiş, soft-power’a dayalı bir açılım gerçekleşmiş ve Türkiye’nin bölgedeki etkisi artmaya başlamıştır.

Öte yandan geçmiş dönemle karşılaştırıldığında, dış politikada belli bir süreklilik gözlemlenmekle beraber, aynı anda günümüzün ihtiyaçlarına yanıt verme anlayışı ön plana geçmektedir. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Dünya çok kutuplu bir düzene doğru büyük bir dönüşüm içindedir. Son yaşanan küresel mali kriz bu süreci hızlandırmıştır. Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasının, tüm parametrelerin ve dengelerin değişmekte olduğu bu dönemde uluslararası mimarinin yeniden oluşturulması ihtiyacını ve yeni yükselen aktörlerin beklentilerini karşılama hedefini gözeten bir yaklaşıma sahip olduğu gözlenmektedir. Türkiye bu dengeleri gözeten, hatta büyük güçlerin arasında yer almayı hedefleyen bir dış politika yürütmeye çalışmaktadır. Almanya-Fransa-İtalya hattının doğusuyla Rusya-Çin-Hindistan hattının batısında Afro-Avrasya bölgesinin en büyük ekonomisi olan ve 2023’e kadar dünyada ilk 10 büyük ekonomi arasına girmesi beklenen Türkiye açısından, büyük bir dış ticaret ve enerji ihtiyacı olacaktır. Dolayısıyla bölgeselliği de aşan küresel bir perspektife sahip olunması gerekliliği aşikardır.

Finansal krize karşı sağlam durduk

Son on yılda başarı hikayesi olarak üzerinde durulması gereken en önemli unsurlardan bazıları, 2001 krizi sonrasında kararlılıkla sürdürülen “mali disiplin”, tesis edilen “bütçe dengesi” ve hayata geçirilen kapsamlı özelleştirmeler sonucunda “kamu borçlarının çevrilebilirliği endişesinin” ortadan kaldırılmasıdır. 2009 krizi hem küresel hem de yerel sonuçları itibariyle kötü bir yıl olsa da, bu dönemde sevinilmesi gereken en önemli kazanımlardan biri, Türkiye’nin Finans Sektörü’nün sergilediği güçlü duruşu olmuştur. Ayrıca Türkiye girişimcileri dünyadaki değişen ticaret dengelerine hızla ayak uydurup, yeni pazarlar geliştirmekte başarı kaydetmişlerdir. Küresel krizin atlatılmasından sonra dünya ekonomisi normalleşirken, yeni dengelerin, kriz öncesinden farklı olması bekleniyor. Dünya ekonomisinin görünümüne daha düşük büyüme oranları, daha yüksek işsizlik, daha temkinli finansal politikalar, daha az kredi kullanımı, daha çok tasarruf, daha az tüketim ile tarif edebileceğimiz ‘yeni normal’ hakim olacaktır. Bu konjonktürde ancak makro reformları yatırım ortamını iyileştirecek mikro yapısallarla tamamlamak Türkiye’nin rekabet gücünü arttırabilir, yeni ve doğrudan yatırım getirir (sıcak para tehlikesine en iyi çare budur) ve kaliteli istihdam imkanı sağlayabilir. Bölgesel gelişmişlik farklılıklarının giderilmesi de en önemli konulardan biridir. Türkiye’nin değişik bölgelerinde gördüğümüz dinamik, atılımcı, girişimci gücü tüm Türkiye’ye kazandırmak da yine demokrasinin bir gereğidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*