Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » TÜSİAD’da yönetim kurulu değişikliğinin anlattıkları

TÜSİAD’da yönetim kurulu değişikliğinin anlattıkları

TÜSİAD’daki başkan ve yönetim kurulu değişimleri her zaman geleceğe dönük önemli bir politik göstergedir. Bağımlı Türkiye büyük burjuvazisinin iç dengeleri ve ekonomik-siyasal programının gelişim yönüne dair önemli ipuçları taşır. Bu yüzden içinden geçtiğimiz tarihsel sürecin ve sınıf mücadelesinin nereye doğru evrilmekte olduğunu görebilmek için devletin içinde neler olup bittiği kadar, hatta ondan önce büyük burjuvazinin duruş yönünün bir göstergesi olarak TÜSİAD’daki değişimlere bakmak gerekir.

TÜSİAD’ın önceki yönetiminde yönetim kurulu başkanlığını Doğan grubu, başkan yardımcılığını Boyner grubu, geleneksel başkanlar konseyi adına istişare konseyi başkanlığını da Koç grubu yürütüyordu. Bu, Türkiye büyük burjuvazisinin açık ara en büyük iki sermaye grubu olan Koç ile Sabancı arasındaki başta olmak üzere büyük burjuvazi içi güç dengelerini, yine Koç, Sabancı, Boyner gibi gruplarla organik bağlantıları da olan Doğan grubunun başdöndürücü yükselişini, yanısıra Doğan grubu elinde merkezileşmiş medyanın burjuvazinin siyasal-ekonomik-toplumsal-kültürel sınıf egemenliği içinde artan güç ve etkisini de yansıtıyordu. Doğan grubunun başkanlığı, aynı zamanda, çözülmekte olan faşizm ile neoliberal demokrasi geçişliliğindeki TÜSİAD içindeki ve TÜSİAD ile diğer sermaye örgütleri arasındaki güç dengelerini, ara duruş ve ikili oynamayı da gösteriyordu.

Doğan grubu, bir yandan TÜSİAD’ın neoliberal çizgisini izlerken diğer yandan Ergenekonculuğa da yaslanarak AKP Hükümeti ile girdiği güç mücadelesini kaybetti. Tekelci büyük burjuvazi içindeki güç, iktidar ve yeniden paylaşım mücadelelerinde, daha önce de Ergenekonculuğa yaslanarak ve yer yer bayraktarlığını üstlenerek politika yapan -her biri medya gücü içinde de önemli yer tutan- Uzan grubu, Korkmaz Yiğit grubu, Çukurova grubu gibi, bu savaşımdan büyük bir sarsıntı yaşayarak ve gerileyerek çıktı. Doğan medya grubu içinde Hürriyet gazetesi ağırlıklı olarak “derin devletçi” bir çizgi izlerken Radikal gazetesi de neoliberal demokrasi bayraktarlığını yapıyordu. Radikal gazetesinde son dönemdeki değişim, bir çoğu neoliberal burjuva demokrasisi yöneliminin “kanaat önderleri” pozisyonundaki liberal aydın kadrosunun adım adım tasfiyesi ve yerlerini eski faşistlere vb bırakması, Doğan grubu içindeki ağırlık kaymasını, asıl olarak da neoliberal demokrasi doğrultusundaki lokomotif misyonunun tamamlandığı anlamına geliyordu. Bayrağı Radikal gazetesinden devralan ve daha radikal bir burjuva liberal çizgi izleyen, her gün yeni bir darbe planını ifşa ederek orduyu çizen Taraf gazetesinin tirajı 100 bine doğru çıkarken, Radikal gazetesininkinin 15 bine düşmesi de bunun göstergesidir. Sonuçta Radikal gazetesi neoliberal demokrasi bayrağını Taraf gazetesine devrederken TÜSİAD başkanlığında da Doğan grubu bayrağı Boyner grubuna devrederek geri çekildi. Ertuğrul Özkök Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğinden şutlanırken, Milliyet, Vatan gazeteleri ve Star Tv, Haber Türk’ün sahibi AKP yanlısı bir sermaye grubunun eline geçmiş oldu.

Tüm bunlar devlet ve her bir kurumu içinde süregiden güç mücadeleleri ve operasyonlar paralelinde gelişmelerdir. Siyasal iktidar içinde daha önce kesin, tek hakim ve belirleyici konumundaki TSK çizik üstüne çizik yiyerek irtifa kaybederken, burjuva medyada da uzunca bir süredir adeta tek hakim ve belirleyici hale gelen Doğan grubu, şu veya bu düzeyde Ergenekonculuğa yaslanarak yayın yapan diğer gruplar gibi konum kaybetmiştir. Aslında yeni dünya, bölge ve Türkiye durumuna; ekonomik ve siyasal plandaki hızlanan dönüşüme yeterince ya da bir noktasından sonra ayak uyduramaz hale gelen; ekonomik ve siyasal güç ilişkilerindeki önceki konumuna, şu veya bu alandaki önceki mutlak tekel konumuna güvenen; ayaklarının altındaki zemin kaydıkça da şu veya bu düzeyde Ergenekonculuğa da sarılarak önceki durumunu sürdürmeye çalışan sermaye grupları da birbiri ardına daha şiddetli gerilemeler yaşamaktadır.

TÜSİAD da eski TÜSİAD değildir. Ordunun devlet içindeki tekçi hakimiyetini yitirmesi gibi, TÜSİAD da ekonominin tekçi ve mutlak hakimi olmaktan çıkmaktadır. Hem TÜSİAD içindeki, hem de TÜSİAD ile palazlanıp, tekelcileşen diğer sermaye kesim ve örgütleri arasında önceki dengeler durmaksızın bozulmakta, yeni dengeler oluşmaktadır. Zaten bu da Türkiye’de faşist rejimin çözülme, geri düzeyde bir neoliberal burjuva demokrasisinin gelişme sürecinin dinamik ve göstergelerinden biridir. Kuşkusuz bu TÜSİAD’ın bağımlı Türkiye kapitalizmi ve devletinin ağırlık merkezinde olmaktan çıktığı veya çıkacağı anlamına gelmez. TÜSİAD da, Türkiye’deki hızlanan ekonomik-siyasal dönüşümün hem büyük bir öznesi ve stratejik-taktik yönlendiricisi hem de nesnesi olarak hızlanan bir dönüşüm içerisindedir. TÜSİAD zaten çok önceden rotayı neoliberal ekonomi ve siyasete çevirmişti, yönetim kurulu ve başkanlığındaki değişim de bu çerçevede, bu rotanın daha bir belirginleşmesidir.

Boyner ve neoliberal demokrasi

TÜSİAD başkanlar konseyinin yönetim kurulu başkanlığı için Ümit Boyner’de karar kılması, siyasal plandaki gelişimin yönünü de biraz daha belirginleştirmektedir. Faşist rejimin son dönemde iyice artan sarsıntı, gelgitler ve karmaşa içinde çözülüşünün ve yerini neoliberal burjuva demokrasisine bırakış sürecinin hızlanacağının bir diğer belirtisidir. Ümit Boyner TÜSİAD başkanlığına, siyasal planda da, ilk elde kısmi anayasa değişikliği, seçim ve partiler yasası değişikliği, AB sürecinin yeniden canlandırılması ve hızlandırılması, Kürt, Ermeni, Kıbrıs, alevi, kadın vd konularda neoliberal dönüşümün hızlandırılması gibi bir programla gelmektedir.

TÜSİAD’ın kurucularından Boyner grubunun sahibi Cem Boyner, daha önce Özal’ın son dönemlerinde TÜSİAD başkanlığı yapmıştı. Özal’ın Kürt sorunundaki neoliberal açılım girişimine destek vermiş, liberal söylem ve açıklamalarıyla burjuvazi içinde bile epey bir şaşkınlık ve tepki yaratmış, daha sonra da Yeni Demokrasi Hareketi adı altında Türkiye’nin ilk burjuva liberal partisini kurmaya çalışmıştı. Fakat neoliberal ekonomik dönüşümün henüz gelişim sürecinde olması, Kürdistan’da savaşın tırmanması, Refah Partisi’nin yükselişi gibi bir dizi nedenle, bu girişim bırakalım devletini, bir ara buna eğilim gösterir gibi görünen TÜSİAD içinde bile güçlü bir zemin bulmamış, bu erken neoliberal siyaset doğumu Cem Boyner’in gözaltında ifadesinin alınmasıyla sonlanmıştı. Bugün ise Kürt sorununda Özalcı neoliberal yaklaşımın daha da geri bir versiyonunun uygulamaya geçmesiyle de hızlanan biçimde, devletin sara nöbeti geçirirmiş gibi sarsıldığı ve alt üst olduğu tam da böyle bir dönemeçte, Tüsiad başkanlığına yine bir Boyner’in gelmesi raslantı değildir. Nitekim Ümit Boyner’in Tüsiad başkanlığı kesinleştikten hemen sonra, Cem Boyner karakolda biten YDH girişiminden itibaren kestiği sesini, bu kez Sabancı, Zorlu, Kibar gibi en büyük sermaye grupları tarafından hararetle alkışlanan burjuva liberal açıklamalarıyla yeniden açmaya başlamıştır. Dün burjuva liberaller, liberal aydınlar gözaltına alınıp tutuklanırken, şimdi onları gözaltına aldırıp tutuklatanlar gözaltına alınıp tutuklanmakta, polis operasyonlarına konu olmaktadır. Neoliberal demokrasi burjuvazi içinde giderek daha baskın, son ekonomik-siyasal kriz ile yeni bir itilim de kazanan bir yönelim haline gelirken, “ulusalcı” faşizm burjuvazi içinde de muhalefet konumuna düşmektedir. İşçi sınıfı ise her kımıldadığında şimdi en liberal demokrasi savunucusu haline gelen patronlarından gaz ve cop yemeye devam etmektedir ve onun için tek değişen şey neoliberal demokrasi altında iki kat daha vahşice sömürülmesidir.

TÜSİAD’ın yeni yönetim kurulu

TÜSİAD yönetim kurulunda Koç, Sabancı, Doğan gruplarının temsilcileriyle birlikte yer alacak yeni isimlerin de bağımlı kapitalizmin içsel dönüşümüne; ekonomik krizle birlikte yeni bir kapsam, hız ve derinlik kazanan yeniden yapılandırma programlarına; tekelci sermaye birikiminin yeni bileşimine dair söyledikleri vardır:

Ümit Boyner (TÜSİAD yönetim kurulu başkanı):
Boyner grubu, Beymen gibi lüks hazır giyim ürünlerinin üretildiği, 2 bin işçinin sömürüldüğü Altınyıldız Mensucat fabrikasının sahibidir. Altınyıldız öncü ve deneyimli işçilerin sürekli işten atılmasına, yerlerine genç ve deneyimsiz işçilerin alınmasına karşın, işçilerin mücadele geleneğini sürdürdüğü ve tekstil sektöründe öncü konuma sahip olduğu bir fabrikadır. Altınyıldız’da en son 1998, 2000, 2003, 2007 yıllarında işten atmalara, hak gasplarına, sözleşmelerde dayatılan düşük zamlara, sendika patronlarına karşı direnişler yaşandı. 2007 yılında işçiler Teksif’in 7 tekstil fabrikasında tıkanan TİS’ler için Altınyıldız önünde grev kararını açıklamasını beklerken sözleşmenin satıldığını öğrenince sendikayı bastılar ve sendika patronlarını tartakladılar. Altınyıldız fabrikasında öncü işçilerin işten atılması, hak gaspları, durmaksızın ağırlaştırılan çalışma koşulları, işçiler üzerinde yoğun baskılar, sendikal örgütlülüğün içinin boşaltılması ve satılan sözleşmeler, Boyner grubunun şampiyonluğunu yaptığı neoliberal burjuva demokrasisinin, işçi sınıfı için kölelikten başka bir anlamına gelmediğinin, aynı Boyner’in sahibi olduğu fabrikadaki uygulamalı bir örneğidir.

Haluk Dinçer (TÜSİAD yönetim kurulu başkan yardımcısı ve Parlamento işleri komisyonu başkanı):
Sabancı grubu CarefourSA ve perakende grubu yöneticisi. TÜSİAD’ın her dönemki yönetiminin değişmez üyesi Sabancı grubunun temsilcisi olarak yönetim kurulunda yer almaktadır.

Tayfun Bayazıt (TÜSİAD yönetim kurulu başkan yardımcısı ve Mali işler komisyonu başkanı):
Koç grubunun ortağı olduğu Yapı Kredi Bankası’nın yöneticisi. TÜSİAD’ın her dönemki yönetiminin değişmez üyesi Koç grubunun temsilcisi olarak yönetim kurulunda yer almaktadır. Koç ve Sabancı’yı işçi sınıfına anlatmaya gerek var mı?

Volkan Vural (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Dışişleri ve AB uyum komisyonu başkanı):
Doğan grubunun temsilcisi olarak yönetim kurulunda yer almaktadır. Daha önce, Avrupa’da büyükelçilik ve Türk-Alman İş Konseyi yöneticiliği yaptı. En son, “devlet Ermenilerden özür dilemeli” açıklamasıyla ve Ertuğrul Özkök’e “faşist” demesiyle gündeme gelmişti.

Cansen Başaran Symes (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Şirket işleri komisyonu başkanı):
Symes-PriceWaterhouse’ın Türkiye şubesi sahibi ve ceosudur. Bu, emperyalist bir kamu denetim ve danışmanlık şirketidir. Kamu alanının neoliberal yeniden yapılandırılması doğrultusunda projeler hazırlamakta, Dünya Bankası, AB ve diğer emperyalist kurumların kamuda dönüşüm programlarının uygulanmasını denetlemekte, raporlandırmakta, enerjiden suya, sağlıktan ormanlara, eğitimden belediyelere çeşitli özelleştirme uygulamalarına danışmanlık yapmakta ve yönlendirmektedir. Kamu alanına dair hazırladığı diğer ülkelerle karşılaştırmalı “derecelendirme ve verimlilik” raporları, özelleştirme ve neoliberal dönüşüm program ve uygulamalarının denetlenip yönlendirilmesinde ve hızlandırılmasında, bağımlı kapitalizm ve devletinin buna dönük kredilebilitesinde önemli bir etkide bulunmaktadır. Bu şirket kamu alanı için tam bir leş kargasıdır. Onun TÜSİAD yönetim kurulu üyeliğine kadar yükselmesi, önümüzdeki süreçte kamu harcamalarının başta kamu çalışanları ve emeklilerin ücret ve haklarının budanması, çalışma koşullarının ağırlaştırılması, kamu istihdamının daraltılması ve kuralsızlaştırılması, kamudaki binbir türlü özelleştirme program ve uygulanması olmak üzere kamuda neoliberal yeniden yapılandırma harekatında topyekün vites büyütülmesi anlamına gelmektedir.

Ali Kibar (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Hizmetler ve tarım komisyonu başkanı):
Hyundai-Assan grubunun sahibi. 30 şirketinde 10 bin işçi çalıştıran Kibar Holding, metal ve otomotiv sektörlerinde Koç ve Oyak’tan sonra 3. büyük tekel durumundadır. Erdemir’in özelleştirilmesini Oyak’a kaptırınca, Rusya’nın en büyük demir-çelik tekeliyle ortak olarak Türkiye’nin ikinci büyük demir-çelik tesisi yatırımına girişti. Assan Alüminyum fabrikası, her yıl birkaç işçinin öldüğü, çok sayıda işçinin kolunun bacağının kırıldığı, parmaklarının koptuğu, iş cinayet ve kazalarının en yoğun olduğu fabrikalardan biridir. En son geçen Ağustos ayında 3 işçi yanarak öldü. 2 bin işçinin çalıştığı Hyundai-Assan fabrikasında sendika yoktur, işçiler 700-950 lira arasında ücret almaktadır. Şirkete bağlı bir otomotiv yan sanayi fabrikasındaki işçiler sendikalaşma girişiminde bulununca fabrikayı başka bir şirkete ayırarak sendikayı tasfiye etmiştir. Hyundai-Assan’da geçtiğimiz yıl 450 işçiyi de, işten attı. 2 yıldır ücretlerine zam alamayan işçiler, geçtiğimiz Ekim ayında yüzde 10 zam uygulamasına karşı direniş yaptı. Ali Kibar, en son, bir gazetecinin “Kürt açılımı tıkanmaya devam ederse ne yapmayı düşünüyorsunuz” sorusuna, “TÜSİAD’ın her bir üyesinin yüzlerce bayisi, temsilciliği, tedarikçisi var. Bunları harekete geçiririz” tarzındaki yanıtıyla gündeme gelmişti. Aynı Kibar’ın fabrikalarındaki işçilerin durumu ise, burjuva demokrasisinin sınıf karakterini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Mehmet Ali Aydınlar (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Sosyal işler komisyonu başkanı):
Acıbadem Hastaneleri zincirinin sahibidir. Özel tıp fakültesinden tıbbi araştırma labaratuarlarına, özel sağlık sigortasından tıp merkezi ve hastaneler zincirine tam bir entegre sağlık tekelidir. Her biri aynı hacimdeki birer modern sanayi fabrikası kadar kar getiren 21 büyük tıp merkezi ve hastanesi vardır ve hastaneler zincirine her yıl 3-4 yeni hastane daha eklemektedir. Sağlık ve sosyal güvenlikte özelleştirme ve neoliberal dönüşüm programlarıyla birlikte Acıbadem grubunun 15 yıl gibi bir sürede küçük bir semt hastanesi iken Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından biri haline gelmesi ve TÜSİAD yönetim kurulu üyeliğine kadar yükselmesi, sağlık, eğitim gibi önceki kamu hizmeti alanlarının bugün nasıl bir azami kar ve tekelci sermaye birikimi alanı haline geldiğini göstermektedir. Ve tabii, sağlık, eğitim gibi alanlarda da bir kutupta sermaye birikimi, yoğunlaşması ve merkezileşmesi, diğer kutupta, işçi sınıfı ve emekçiler nezdinde büyüyen sağlıklıksızlık, diplomalı işsizlik birikimi ve yoğunlaşması anlamına gelmektedir. Sağlık ve eğitim işçileri açısından ise daha düşük ücretlerle daha ağır koşullarda sendikasız ve güvencesiz çalışma ve işsizlik anlamına gelmektedir. Acıbadem grubunun TÜSİAD yönetim kuruluna girmesi, başlıbaşına birer azami kar alanı haline gelen sağlık, sosyal güvenlik, eğitim gibi alanlarda özelleştirme, sermayeleştirme ve neoliberal dönüşüm uygulamalarının yeni bir itilim kazanacağını göstermektedir.

Lucien Arkas (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Yurtdışı iletişim komisyonu başkanı):
Arcas Taşımacılık Grubunun sahibidir. Arcas grubu, demiryolu, kara, deniz ve hava taşımacılığı ve liman işletmeciliğinde sayısız şirket ile, Avrupa’nın en büyük taşımacılık şirketleriyle de ortaklıkları olan Türkiye’nin en büyük ve entegre taşımacılık tekelidir. 100’lerce demiryolu yük vagonu, 300 civarında tırdan oluşan kara taşımacılığı filosu, 27 büyük konteynır taşıma gemisi, tersanesi, 3 büyük limanı, kargo uçakları, lojistik üsleri ve sayısız başka şirketi vardır. En son İstanbul Ambarlı liman işletmesindeki 500 liman işçisinin sendikalaşma mücadelesiyle gündeme gelmiş, jandarmayı sonra da fedailerini silah ve demir çubuklarla öncü işçilerin üstüne saldırtmış, 3 işçi yaralanmıştı. İşçilerin bir ay süren grev ve direnişi sırasında yalnızca Ambarlı limanı değil, tedarik ve nakliyat zincirleri kopan Beko gibi bir dizi büyük fabrikada da üretim durma noktasına gelmişti. Ulaşım ve taşımacılık Dünya Bankası’nın son raporunda ayrı başlık altında incelenen tek sektördür. Sanayide uluslar arası tedarik zincirleri entegrasyonu ile birlikte, taşımacılıkta da uluslar arası entegre kara, hava, deniz, demir yolları ve liman zincirleri ortaya çıkmaktadır. Türkiye de, Marmaray’dan hızlı trenlere, Avrupa’dan Çin’e uzanan entegre taşımacılık koridorlarına, Mersin’in Avrupa’nın en önemli limanlarından biri haline gelecek olmasına kadar halen milyarlarca dolarlık onlarca büyük taşımacılık projesinin sürdüğü, önümüzdeki 10 yılda da 20 milyar dolarlık yatırımın daha öngörüldüğü entegre kara-hava-deniz-demir yolu-liman bağlantıları ile uluslar arası bir ulaşım ve taşımacılık üssü haline getirilmektedir. Arcas grubunun TÜSİAD’ın yönetim kuruluna girmesi, ulaşım ve taşımacılık sektörünün bağımlı tekelci burjuvazi açısından en stratejik ve karlı sektörlerden biri haline gelmesi ve bu alanda milyarlarca dolarlık yatırımlar ve yüzlerce ülke içi ve uluslar arası ulaşım ve taşımacılık projesiyle dev çaplı bir yeniden yapılandırma programının kapsam ve hız kazanarak yürütülüyor olmasıyla ilişkilidir. Kuşkusuz tüm bunlar, kamu ulaşım ve taşımacılığı başta olmak üzere geleneksel ulaşım ve taşımacılık biçim ve hatlarının özelleştirilmesi, tasfiyesi, işgücünün de yeniden yapılandırılması paralelinde gelişmektedir. Özelleştirilen Ambarlı ve Mersin limanlarında sendikalaşma direnişleri, BTS’li demiryolu işçilerinin grevleri, THY’de sık sık grev ve direnişlerin gündeme gelmesi, Sabiha Gökçen havalimanında taşeron depo işçilerinin direniş ve örgütlenmesi, ambar, kargo şirketlerindeki direnişler, büyük tekellerin taşeronlaştırılmış depo ve taşımacılık kollarındaki direnişler, ulaşım ve taşımacılığın son yıllarda sınıf mücadelesinde öne çıkan alanlardan biri olduğu ve olmaya devam edeceğini göstermektedir. Arcas’ın TÜSİAD yönetim kuruluna gelişi, bu alanda özelleştirme ve yeniden yapılandırmanın hız kazanacağının ve sınıf mücadelesinin de giderek kızışacağının bir göstergesidir.

Erman Ilıcak (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Bilgi toplumu ve yeni teknolojiler komisyonu başkanı):
Türkiye’nin ikinci büyük, dünyanın 61. büyük inşaat ve müteahhitlik tekelinin sahibidir. Rusya’da küçük bir inşaat şirketi olarak kurduğu şirket, karanlık bağlantılarla kısa zamanda 15 bin işçinin çalıştırıldığı, Rusya’nın en büyük müteahhitlik tekeli haline geldi. Rusya’da kriz üzerine 10 bin işçiyi işten atıp, Suudi Arabistan, Bahreyn, Libya’da aldığı milyarlarca dolarlık ihalelerle Ortadoğu pazarına girdi. Türkiye’de 22 şehirde birden Optimum Outlet alışveriş merkezleri zincirini kuruyor.

Muharrem Yılmaz (TÜSİAD yönetim kurulu üyesi ve Meslek örgütleri ile ilişkiler ve Bölgesel gelişme komisyonu başkanı):
Sütaş grubunun sahibidir. Tarladan sofraya tekelci kapitalist entegre gıda zincirlerinin bir temsilcisi olarak TÜSİAD yönetim kurulundaki yerini aldı. Süt ve süt ürünleri üretiminde “ottan süte, sütten sofraya” sloganıyla, 10 bine yakın sözleşmeli çiftçi, 300 süt toplama merkezinde, büyük damızlık çiftliklerinde, 2 büyük üretim ve paketleme fabrikasında, lojistik ve dağıtım ağında binlerce işçi çalıştırıyor. Tarıma dayalı gıda sanayi önceki geleneksel biçimiyle, emek yoğun, düşük karlı bir sektördü. Tarım ve gıda sektöründe özelleştirmeler, temel gıda ürünlerinde devlet sübvansiyonların kalkması, geleneksel küçük tarım üreticilerinin yığınsal tasfiyesi veya büyük gıda tekellerine taşeronlaştırılması, biyoteknolojinin tekelci kapitalist kullanımı, tekelci tarım-gıda organizasyonun yarattığı kıtlık, tekelci fiyatlama ve markalaşma, tekelci entegre tarım-gıda zincirleri organizasyonu temelinde yeniden yapılandırılan gıda sektörünü, yeniden bir azami sömürü ve kar alanı haline getirdi. Türkiye burjuvazisi de tarıma dayalı gıda, tekstil, konfeksiyon sektörlerinde bir dönemki geleneksel emek-yoğun sermaye birikimindeki dünya şampiyonluğu nostaljisinden kurtulup orta vadede bölgesel üretim üssü olmayı hedefliyor. Marka, moda, tasarım, ürün geliştirmede Türkiye’de uzmanlaşırken, entegre üretim tesislerini aşırı ucuz işçilik temelinde Kürdistan’da kurmayı istiyor. Diğer kutupta ise küçük üreticilerinin yığınsal mülksüzleşmesi, en büyük istihdam tutan bu geleneksel emek yoğun sektörlerin çöküntü ve tasfiyesi ile işsiz kalan 1 milyon vasıfsız işçi, işçi ve yoksul emekçi kitlelerinin yetersiz ve kanserojen beslenmesi, yanısıra tekelci kapitalist genetiği değiştirilmiş organizma sanayinin bir sonucu olarak deli dana, kuş gribi, domuz gribi gibi dünya çapında binlerce emekçinin ölümüne yol açan salgın hastalıkları yaygınlaştırıyor.

Tüm bunlara başta Koç ve Sabancı olmak üzere adeta tüm büyük sermaye gruplarının üşüştüğü enerji sektöründe özelleştirme ve yeniden yapılandırma, yine Türkiye’de Koç’un başını çektiği otomotiv sektöründe şiddetli krizin ardından dünya çapında yeniden yapılandırma, vb eklenebilir.

TÜSİAD’ın yönetim kurulundaki yeni isimlerle, “coğrafi açılım” mesajları da veriyor. Symes-PriceWaterhouse ile, ilk kez emperyalist bir tekelin Türkiye temsilcisi, TÜSİAD yönetim kurulunda yer almaktadır. Rönesans İnşaat ise Rusya merkezli, Türkiye’den çok Rusya, Ukrayna, Ortadoğu’da faaliyet yürüten bir şirkettir. Yanısıra Arcas, İzmir merkezli; Sütaş, Balıkesir merkezli tekellerdir. Daha önce bir Kürt burjuvasını üyeliğe kabul buyuran TÜSİAD, bu kez de Doğu ve Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Dernekleri yönetim kurulu başkanı Tarkan Kadooğlu’nu yönetim kurulu yedek üyeliğine getirmiştir. Bunlar, birincisi, emperyalist sermaye ile bağımlı tekelci sermaye arasındaki iç içe geçme düzeyine, ikincisi, Türkiye burjuvazisinin bölge gücü olmaya dönük bölge açılımlarına; üçüncüsü, İstanbul merkezli sermaye ile Anadolu sermayesi arasındaki çelişkileri yumuşatmaya dönük bir entegrasyon ve yönetişim uygulamasına; dördüncüsü, TÜSİAD’ın da kendi Kürt açılımını yapıp Kürt burjuvazisinin alt düzeyden içerilmesine dair işaretlerdir. Tümünün toplam sonucu ise, sermayenin küresel planda, bölgesel planda, Türkiye’de İstanbul merkezli sermaye ile Anadolu sermayesi arasında, Türk sermayesi ile Kürt sermayesi arasında, Güney ve Kuzey Kürdistan arasında ayrımları içinde daha geçişli hale gelmesidir. Bağımlı Türk tekelci burjuvazisinin de dışlayıcı ve tekçi hakimiyet anlayışından, sermaye kesimleri arasında daha kapsayıcı bir neoliberal yönetişim/demokrasi politikasına geçtiği; biricik uzlaşmaz karşıtlığın tüm kesimleriyle sermaye ile tüm kesimleriyle işçi sınıfı arasında olduğudur.

Sınıf mücadelesi açısından çıkartacağımız bazı sonuçlar

Burjuvazinin ekonomik ve siyasal yeniden yapılandırma programları birbirinden ayrılamaz. Bunlar iç içedir ve stratejik-bütünsel bir program dahilindedir. Altyapıdaki, üretim ilişkilerindeki dönüşüm ile üstyapı arasında bir noktaya kadar eşitsiz gelişme olabilir. Fakat bu noktadan sonra, üstyapının altyapıdaki dönüşümün engeli haline gelmesi, başlıbaşına şiddetlenen bir kriz faktörü olur. Üstyapıdaki sarsıntılar şiddetlenir. Bugün devletin tüm kurumlarının, hükümetin, ordunun, polisin, MİT’in, yargının, Meclisin, diğer düzen partilerinin, ki buna medya vb de ayrıca eklenebilir, her birinin kendi içlerinde ve birbiriyle yaşadıkları çelişkilerin şiddetlenmesi, her birinin birbirinin içinde bu çelişkilere dayanarak operasyon yürütmesi, şiddetlenen güç çatışmaları ve bu temelde hızlanan ve büyüyen dönüşüm sarsıntıları, bunun en açık göstergesidir. Rejim krizi rejimin yalnızca kendi içinde tıkanıp kilitlenmesi değil kapitalizmin içsel dönüşümünü tıkaması ve bu temelde sarsıntılarla, şiddetlenen güç mücadeleleriyle yeniden yapılanmasının birliğidir. Siyasal gelişmeleri, devletin sara nöbeti geçirirmiş gibi titrediği, silkelendiği rejim krizini kendinden menkul bir şey gibi görmek, burjuvazinin ekonomik ve siyasal gelişimini birbirinden koparmak, oportünizmin en tipik tezahürlerinden biridir. Emperyalist kapitalizm ve bağımlı kapitalizmi, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel ilişkiler sistemi bütünlüğünde ve iç çelişkileri ve bu temeldeki içsel dönüşümü yönünden kavramamak, kaçınılmaz olarak oportünizme götürür. Burjuvazinin ekonomik ve siyasal yeniden yapılanma program ve uygulamalarını birbirinden koparmak, sistemik içsel dönüşüm yönünden kavramamak, bir yanda dar siyasal muhalifliğe diğer yanda ekonomizme yol açmakta, sınıfsal sistemik uzlaşmaz karşıtlık düzleminden bir mücadele yürütmek yerine, sistemin şu yönüne karşı bu yönüne doğru geri kırılmaya ve erimeye yol açmaktadır. Sorun ya AKP hükümeti ile ya da çözülmekte olduğu görülmeyen faşizm ile sınırlı görülmekte, arkasındaki asıl sınıf aktörü görülmeyen gelişmelerde faşizme karşı neoliberalizme, neoliberal dönüşüme karşı ulusalcılığa yem olmaktan kurtulunamamaktadır. Üretim ilişkilerini yeniden yapılandırma program ve uygulamaları karşısında çeşitli işçi kesimlerinin kesitsel direnişlerinin de, bu aynı yeniden yapılandırmanın zeminini kaydırdığı burjuva kesimlerinin ayak diremesinden, burjuvazi içi güç ve yeniden paylaşım mücadelelerinden ayrıştırılamamasına, buna yedeklenmesine yol açmaktadır. Çelişkiyi uzlaşmaz sistemik sınıf karşıtlığı ekseninde değil de, kapitalizmin önceki durumu ile yeni durumu arasında görmek, kaçınılmaz olarak burjuvazi içi güç mücadelelerine yedeklenmeye yol açmaktadır.

Bu bulanıklıktan sıyrılmak için, devlet içindeki karmaşa ve güç mücadelelerinin hükümet, ordu gibi aktörleri kadar ve ondan önce sınıf aktörüne bakmak gerekir. İkincisi, bu sınıf aktörünün, burjuvazinin, ve onun ağırlıklı kesiminin ekonomik ve siyasal gelişim doğrultusunu sistemik bütünlüğü ve dönüşümü içinde doğru kavramak gerekir. Burjuvazinin ekonomisini ve politikasını birbirinden koparmak, siyasal gelişmeler karşısında işçi sınıfını bir yana bırakan dar siyasal muhalefetçiliğe, işçi sınıfının direnişleri yanında bu kez siyasal mücadeleyi bir yana bırakan dar ekonomik-sendikal muhalefete, her iki durumda da sistem içileşmeye yol açmaktadır. Tüsiad’ın ise stratejik olduğu kadar taktik-güncel, siyasal olduğu kadar ekonomik yeniden yapılandırma plan ve programları çok açıktır ve bir bütündür. Ne devletin bir yandan neoliberal demokrasiye geçişinin diğer yandan işçi sınıfının kazanılmış haklarını da içeren kamu alanının çözülmesinin hızlandırılmasıyla yeniden yapılandırılmasında vites büyütülmesi, ne de dev çaplı ekonomik-toplumsal yeniden yapılandırma programlarında vites büyütülmesi, burjuvazinin keyfi tercihi değildir. Burjuvazinin ekonomik ve siyasal krizinin şiddetlenmesiyle yeni bir itilim kazanan, stratejik zorunluluğudur.

Burjuva demokrasisi işçi sınıfı üzerinde burjuva diktatörlüğü, burjuvazi için demokrasidir. Neoliberal demokraside, ilk bakışta Kürtler, Ermeniler, aleviler, islamcılar, kadınlar, herkes için onları sistem içine çekmek ve kontrol altında tutmak, sistemin yeniden yapılanmasının payandası kılmak için bir şeyler vardır. Fakat işçi sınıfı için sömürü ve tahakkümün artması dışında hiçbir şey! Neoliberal demokrasi, Boyner’in Altınyıldız fabrikasında bir marka takımı bir günde üreten işçinin onu satın alabilmek için bir ay çalışmasının demokrasisidir. Arcas’ın Ambarlı limanında sendikalaşma mücadelesi veren işçilere, demir çubuklarla saldırılması, işçilerin burnunun, kollarının, bacaklarının kırılması demokrasisidir. Direnişteki Tekel ve İtfaiye işçilerine gaz ve cop demokrasisidir. Bursa’da maden ocağında patrona her ay 200 bin lira kazandıran işçilerin hepsi 200 bin lira ederinde gaz ölçüm, havalandırma ve hızlı tahliye sistemi olmadığı için katledilmesi demokrasisidir.

İşçi sınıfının tarihsel mücadele kazanımlarını da içeren kamu istihdam ve güvencelerinin çözülmesi hızlandırılırken, bunun yerini işçi sınıfını bölüp parçalayan, direndiğinde yine sırtından copu, gazı eksik etmeyen, burjuvazinin diğer kesimlerine ve orta sınıflara, örneğin Kürt burjuvazisi ve orta sınıf kadınlara sunduğu kırıntılarla bunun siyasal-toplumsal tabanını da oluşturup (örneğin “özgürlük, demokrasi, emeğin hakları” söylemiyle kendine “İslamcı sol” diyen bir akım bile ortaya çıkmaktadır) işçi sınıfını da buna yedeklemeye çalışan yeni neoliberal kontrol mekanizmaları kurulmaktadır.

Muazzam işçi kitlelerinin bağımsız sınıf bilincinin, örgütlenmesinin ve militan mücadelesinin geliştirilmesi için, hedefe burjuvaziyi, burjuvazinin siyasal-toplumsal sınıf egemenliğinin bütününü çakmak gerekir. Neoliberal demokrasinin gelişiminin karşısına ulusalcılığa yaslanarak değil, proleter sosyalist demokrasi mücadelesiyle çıkmak gerekir. Tekel işçilerine gazla copla saldıranın, onları gerekirse öldürerek tasfiye etmek isteyenin yalnızca AKP hükümeti değil, tam da TÜSİAD başkanlığını devralma konuşmasında “darbe anayasasının değiştirilmesi” gerektiğini söyleyen Boynerlerin, TÜSİADların ve burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve egemenliğini derinleştirme programları olduğunu görmek gerekir. Burjuvazinin dev çaplı ekonomik, toplumsal, siyasal yeniden yapılanma harekatının doğurduğu işçi sınıfının mücadele dinamiklerini, çıkarları önceki üretim ve egemenlik ilişkilerinde olan burjuva kesimlerin mücadelesinden net biçimde ayrıştırmak, ve üretim, emek ve bilginin bu yeni ve daha yüksek toplumsallaşma düzleminden burjuvaziye uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninde birleştirmek gerekir. Örneğin 1 milyondan fazla işçinin çalıştığı ulaşım ve taşımacılık sektöründe, kamu taşımacılığındaki istihdam ve kazanımların çözülmesine karşı direnen demir ve hava yolu taşımacılığı işçilerinin direnişlerini, özelleştirmenin tamamlandığı Ambarlı ve Mersin limanlarındaki işçilerin örgütlenme mücadeleleriyle birleştirebilmek gerekir. Örneğin sağlıkta neoliberal dönüşüm saldırılarına karşı direnen kamu sağlık emekçilerinin mücadelesini devlet ve tıp fakültesi hastenelerinde yine bu dönüşümün bir sonucu olan taşeron sağlık emekçilerinin mücadelesiyle, daha önemlisi, Acıbadem hastaneleri zincirinde çalışan çoğunluğu stajyer ya da devlet hastanelerinden devşirilmiş 5 bin sağlık emekçisinin mücadelesiyle birleştirebilmek gerekir. Burjuvazinin yeniden yapılandırma programlarının derinleştirdiği sınıf karşıtlığı içinden bunun dinamikleri de doğmakta, gelişmekte ve bugünden küçük küçük de olsa esinleyici birleşik mücadele ve örgütlenme örnekleri yaratılmaktadır.

TÜSİAD’ın yeni yönetim kurulu, başlıbaşına burjuva sınıf programının deklare edilmesi gibidir ve zaten burjuvazinin stratejik yeniden yapılandırma programının dönemsel-taktik uygulanması doğrultusundadır.

TÜSİAD’ın yeni yönetim kurulu bileşimi, öncelikle burjuvazinin ekonomisi ile politikasının birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğunu göstermektedir. İşçi sınıfı neoliberal demokrasiye karşı mücadele etmeden ekonomik-toplumsal plandaki dev çaplı neoliberal yeniden yapılanma programlarına karşı mücadele edemez. Ancak işçi sınıfının burjuva demokrasisine karşı mücadelesi, ondan geriye, burjuvazinin çözülmekte olan önceki egemenlik biçimlerine sarılarak değil, ileriye doğru, proleter sosyalist demokrasi ekseninde olmak zorundadır. Diğer taraftan işçi sınıfı, ekonomik-toplumsal yeniden yapılandırma saldırılarına karşı mücadele etmeden neoliberal demokrasiye karşı mücadele edemez. Ancak işçi sınıfının ekonomik-toplumsal yeniden yapılandırma programlarına karşı mücadelesi, ondan geriye, burjuva kamuculuğa sarılarak değil, ileriye, tam da bu yeniden yapılandırma programlarının doğurduğu üretim ve emeğin daha ileri toplumsallaşma düzleminden, sosyalist sınıf bilinciyle olmak zorundadır. İşçi sınıfının mücadele programı ve taktiği de TÜSİAD’ınkine uzlaşmaz karşıt eksenden ekonomik, toplumsal, siyasal mücadele bütünlüğünü taşımalıdır.

TÜSİAD yönetim kurulu bileşiminin gösterdiği bir diğer nokta, sermayenin küresel, bölgesel, İstanbul-Anadolu, Türkiye-Kürdistan geçişliliği ve kombinasyonlarının artmakta oluşudur. İşçi sınıfının da küresel, bölgesel, İstanbul-Anadolu, Türkiye-Kürdistan geçişliliğinde mücadelesini geliştirebilmesi gerekir.

Bir diğer nokta, yönetim kurulu bileşiminde enerji, metal, otomotivin çok belirgin ağırlığı ile birlikte, ulaşım-taşımacılık, sağlık (ve eğitim) stratejik sektörler ve yeniden yapılanma alanları olarak öne çıkmasıdır. Gıda ve inşaat sektörleri de yeni bir temelde yeniden önem kazanan sektörlerdir. Tümü uluslar arası ve bölgesel bir karaktere sahip, tekelci sermaye birikiminin en hızlı sürdüğü ve yoğunlaştığı, yeniden yapılandırmanın vites büyüttüğü, önümüzdeki süreçte sınıf mücadelesinin yoğunlaşacağı ve öncelikle konumlanılması gereken sektörlerdir.

Kahrolsun burjuva diktatörlüğü, kahrolsun TÜSİAD demokrasisi!
Sermaye için değil işçiler için demokrasi, yaşasın sosyalist işçi demokrasisi!
Sınıfa karşı sınıf, krize karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!
Kölece çalışmaya kölece yaşamaya hayır!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*