Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » TÜSİAD: “Türkiye’nin başarı hikayesi kalmadı!”

TÜSİAD: “Türkiye’nin başarı hikayesi kalmadı!”

TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısı, burjuva medyada çarşaf çarşaf yer aldı. TÜSİAD’ın AKP Hükümeti’ne açık örtük eleştirilerin de olduğu toplantının sonuçları, TÜSİAD’ı ileri demokrasi havarisi ve AKP’ye her türlü muhalefeti demokratik ittifak öğesi gören sol kesimlerde TÜSİAD’dan yeni beklentilere yol açar mı bilemeyiz. Ancak TÜSİAD gibi bir büyük bir kapitalist gücün neyi neden söylediğinin işçi ve emekçiler için açılmasında yarar var.

Ekonomi

TÜSİAD başkanı Muharrem Yılmaz, küresel finansal balonun sönmeye başladığı bir dönemde büyüme hızının artırılması, yüzde 6’ya çıkarılması gerektiğini söylüyor.

Sermayenin aşırı birikim krizinin sonucu olan küresel finans balonu sönüyor mu? Sönmesinin iki yolu var: Ya şiddetli bir sermaye değersizleşmesi ve yıkımı, yani daha şiddetli bir ekonomik çöküntü. Ya da aşırı kredi birikiminin, daha yüksek karlı yeni değerlenme alanları bulması; bir bütün olarak artıdeğer sömürüsü kapasitesini yükseltmesi. Kriz sürecinde batan sayısız küresel tekel ve bankanın kurtarılması, sermaye değersizleşmesini engelliyor. Krizi ortadan kaldırmayıp yayıldıkça yayılmasına yol açıyor. 6 yıldır süregiden küresel “uzun durgunluğun” nedenlerinden biri bu. Dünya çapında kredi faizlerinin FED’den başlayarak yükselmesi ise, aşırı finans birikiminin tüm küresel yağmacılık ve el koyarak birikim iştahasına karşın, istediği düzeyde yeni, yüksek karlı değerlenme alanları bulamadığını, açamadığını gösteriyor. Yağmalanan, el konularak yeni azami karlı sermaye birikim alanına çevrilenin ise neler olduğunu iyi biliyoruz: İşçi ve emekçilerin bir nebze yararlanabiliyor olduğu eğitim, sağlık, doğa, kentsel yaşam alanları, vb. Faizlerin yükselmesi, özellikle de sanayide artıdeğer sömürüsünün yükseltilmesinin daha zorlanımlı ve riskli hale geldiğini gösteriyor. Nitekim Türkiye’de sanayi odası başkanları da, bankaların sanayiciye kredi vermek için çok ağır şartlar koştuğunu, getirisi daha hızlı ve kolay olan kentsel rant ve ticaret kredilerinin ise bol bulamaç verildiğinden yakınıyorlar.

TÜSİAD bunlardan bahsetmiyor tabii. Büyüme hızının artırılması dediği şeyin de, sermaye birikiminin, yani artıdeğer üretiminin/sömürüsünün tam da bu daha zorlanımlı koşullarda hızlandırılıp büyütülmesinden başka bir şey olmadığını da söylemiyor!

TÜSİAD’ın bunun için istediği paket ise şu: “Üç alanda cesur ve kararlı adımlar atılmalı: Bunlar, iç tasarruf oranlarının GSYH’ye oranının 3 puan artırılması, arz yönlü bir dizi yapısal reform, çözüm sürecinin başarıya ulaşması…”

Burjuvazinin teknokratik dili, bunların iç yüzünün işçiler tarafından anlaşılmaması içindir. İşçilerin anlayacağı biçimde tercüme edersek: Burjuvazi niye daha fazla “iç tasarruf” istiyor? Çünkü küresel faizlerin yükselmesi nedeniyle bol bulamaç dış kredi ve borçlanmaya dayalı sermaye birikimi sonuna doğru yaklaşıyor. İşçileri daha fazla sömürebilmek için ihtiyaç duyduğu yatırım vb kredilerini de yine işçilerden çıkarmak için daha fazla boğazlarına çökmeyi istiyor. “İç tasarrufun artırılması” demek, işçilerin tüketiminin kısılması demektir. Bu, işçi kitlelerin zaten mevcut yaşam standartlarındaki asgari geçim koşullarını sağlayamadığı halde, ya faizleri yükselterek belli tüketimlerini erteleyip paralarını bankaya çekerek, ya da dolaylı vergileri artırarak yapılabilir. Her iki durumda doğrudan ya da dolaylı kemer sıkma paketi anlamına gelir! Sermaye için ucuz kredi olarak kullanabileceği “iç tasarrufu” artırmanın bir diğer yöntemi de, işçilerin hak edilmiş kıdem tazminatlarına, “fon” adı altında el koymaktır.

TÜSİAD’ın “arz yönlü yapısal reform” dediği ise, bizzat üretim sürecinde azami artı değer sömürüsü için yapılacak yapısal düzenlemelerdir. Bunların başında ise “ulusal istihdam stratejisi” denilen, esnek güvencesiz kölece çalışmanın yaygınlaştırılması gelir.

Dış ve iç politikada sıkışmış Hükümet’in başına bir de yığınsal militan işçi grev ve mücadeleleri cephesi açmamak için, ne zamandır gündeminde olan sermayenin “arz yönlü yapısal düzenleme” istemlerini ağırdan alıyor. Kıdem tazminatı gaspını rafa kaldırıyor, en esnek ve ucuz çalıştırılacak kadınlara bu geçişi yaptırmak için doğum izni, işe dönme güvencesi gibi bir iki hak kırıntısı öngörüyor, vb. İşte TÜSİAD’ın Hükümete asıl eleştirisi budur: Hükümetin işçi sınıfına daha vahşi ve daha yıkıcı bir saldırıyı, seçimler vb kaygısıyla ağırdan alarak, sürece yayarak, perdeleyerek yürütmeye çalışmasınadır.

TÜSİAD’ın Kürt sorunundaki neoliberal demokratik müzakere ve barış sürecini de, tamamen ekonomik karlılık kapsamında; krize karşı sermayenin birikimini (sömürü kapasitesini) büyütme kapsamında değerlendirmesi de, başka söze yer bırakmıyor. Kürdistan’da büyük sermayeye yeni azami karlı değerlenme, yağma, el koyma, yatırım ve en ucuz işçilik alanları açılması: “İleri demokrasi” havarisi olarak görülen TÜSİAD’ın Kürdistan’a bakışı bundan ibarettir! Sermaye birikiminin ve sömürü kapisitesinin genişletilmesi ve derinleştirilmesi!

Demokrasi

TÜSİAD başkanı Muharrem Yılmaz, şunları söylüyor: “Türkiye’nin uzun bir faili meçhul veya aydınlatılmamış siyasi suikastler ve kıyımlar listesi var. Hrant Dink’in ailesinin umutsuzluk haykırışlarına duyarsız kalmak mümkün değil. Türkiye’nin demokratikleşme paketini, yeni anayasayı, Kürt sorunun çözümünü konuştuğu bir dönemde, karanlıkta kalan bu acı olayları aydınlığa kavuşturarak, bu ağır yükten de kurtulması gerektiğini belirtmek isteriz. Toplumu yoran, ayrışma ve kutuplaşma kaygıları yaratan sert söylem ve gerginlikten kaçınılması gerektiğini söylemek isteriz.”

TÜSİAD’ın demokrasisi bundan ibaret! 12 Eylül askeri faşist darbesi ve başlıca katilleri ve planlayıcıları arasında yer aldığı geçmişteki katliam, cinayet, işkencelere dair ucundan kıyısından vitrinlik bir cila atılması. Değindiği tek olgular da uluslar arası planda gündem olmuş Hrant Dink ve Fasıl Say davaları. Gezi, Gezi’de polisin katlettikleri ve sakat bıraktıkları, “kahraman polisi” alkışlayan TÜSİAD’ın “demokrasi paketinde” tabi yer almıyor. Gezi’ye değinen TÜSİAD YİK başkanı Erkut Yücaoğlu oluyor: Gezi’de artarak devam tepkinin ve yaratılan gerilimin “şiddete eğilimli bazı gruplar tarafından istismar edilip çevreye zarar verildiğini” söylüyor. Aynı polis ağzı, aynı demogojik söylem. Ve tabii, TÜSİAD ve diğer sermaye kesimlerinin her yıl iş cinayetlerinde katlettiği 1500’den fazla işçi, 100 binleri aşan sakat ve hasta işçiler ordusunun, örgütlenen direniş yapan işçilere karşı polisin gazlı panzerli, TÜSİAD’ın taşeron çetelerinin satırlı, demir çubuklu saldırılarının da konuyla bir ilgisi yok. Öldürülen, ezilen kadınlar da yok. Neoliberal burjuva jargon ve yaklaşımda tüm sorun “toplumu yoran, ayrışma ve kutuplaşma kaygıları yaratan sert söylem ve gerginliklerden kaçınma” olarak görülür veya gösterilir. Bunların temelindeki vahşi sömürü ve baskılar, özgürlüksüzlük, sınıfsal-toplumsal çelişki ve çatışmalar böylece perdelenmeye çalışılır.

TÜSİAD YİK toplantısında bir de “burjuva-demokrasi ilişkisi ve AB üyeliği” konusu ele alınmış. İçeriğini bilmiyoruz, fakat başlık yeterli: Burjuva demokrasisinin yaşadığı krizi, ve yalnız Türkiye’de değil AB vbde de sınırlarının daralması, kitleler nezninde daha fazla teşhir olmaya ve artan kitle tepki ve mücadelelerine konu olmaya başlaması, TÜSİAD’ı telaşlandırıyor. Onun derdi, kendisinin de bir parçası ve bileşeni olduğu AKP Hükümeti’nin kıyıcılığı değil, kitlelerin buna karşı artan tepki ve mücadelesinin kendisini ve kapitalizmi vuracağından duyduğu korku! Bu yüzden demokrasi lazımsa onu da tekelci burjuvazi ve mali oligarşisi, -yani TÜSİAD ve AB, vb- getirir, çürümüş söylemine sarılmaktan başka çare bulamıyor.

Bölge

Mısır’daki darbe metazori kınanıyor, Suriye helikopterinin vurulması metazori “haklı” diye alkışlanıyor. Ardından hükümetin “dış politikadaki sert konuşma uslubu, esneklikten uzak ve çatışmalara kapı açan tutumu, savaşın tarafı ve savaş yanlısı görünmesi” eleştiriliyor. “Dış politikada denge ve esnekliği elden bırakmamamız, özellikle silah kullanımına dayalı her türlü müdahalenin dışında kalmaya özen göstermeliyiz” deniyor.

TÜSİAD’ın AKP Hükümeti’nin pervasız, tekçi, en saldırgan dış politika tarzından “kaygısı” biliniyor. Bu kaygı, Türkiye burjuvazisinin bölgesel yayılımına en fazla ihtiyaç duyan kapitalist güç ve dinamiklerden biri kendisi olsa da, bunun geri tepmesinin eldekinden de (küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşinin bölge üs ve merkezlerinden biri olma) olmayı getirebileceği korkusu. Nitekim TÜSİAD’ın Hükümetin en saldırgan ve palas pandıras dış politikasına, bunun tıkandığı ve geri tepmeye başladığı apaçık hale gelmeden sesini çıkarmaması ve altına imza attığını, böyle daha kolay sonuç alabileceğini düşündüğü içindir.

Testi kırıldıktan, bu şekilde yüretemeyeceklerini apaçık hale geldikten, ve zaten yukarıda, emperyalist kapitalist güçler arasındaki yeni dengeler belirginleşip bunun belirleyiciği netleştikten sonra, TÜSİAD’ın kendini ayırıp “öyle yapılmamalıydı” diye ortaya çıkması, aşırı pragmatist burjuva politikasının bir klağidir.

Genel olarak ve sonuç yerine: “Türkiye’nin başarı hikayesi kalmadı”

TÜSİAD’ın “batıyla çatışıp doğu’da karşılığını bulamıyoruz”, “eğitim yap-boz’a döndü” gibi daha bir çok eleştirisi var. Ancak son sözü, hepsini kapsayan bir hüküm cümlesi oluyor. TÜSİAD YİK başkanı Yücaoğlu, Türkiye’nin gelinen noktada, siyaset, ekonomi ve dış politika alanlarında anlatacak yeni bir hikayesinin hemen hemen kalmadığını belirterek şöyle diyor: “Oysa ekonomi, siyaset ve toplumsal gelişme umut istiyor, olumlu hikaye istiyor.”

TÜSİAD, Türkiye kapitalizminin son 10 yıldaki ekonomik, siyasal, bölgesel yükseliş istikrar ve imajının sonuna geldiği; ekonomik, siyasal, toplumsal, bölgesel süreçlerin her birinde ve bütününde bir tıkanmanın başgösterdiğini, bu şekilde giderse hep beraber altında kalacakları bir kırılmaya da dönüşebileceğini, pek nazik biçimde söylemiş oluyor: “Türkiye’nin ekonomik, siyasal, toplumsal, dış politik olarak anlatacak bir başarı hikayesi kalmadı!”

TÜSİAD, AKP ve diğer sermaye kesimi gibi bir “sonradan görme” değil, onyılların aşağı doğru, kitleleri yönetme ve yukarı doğru emperyalist güçlerle ilişki tecrübesi olan stratejik kapasitesi daha yüksek bir kapitalist güçtür. Bu yüzden onun Gezi’den, Kürt müzakere sürecindeki ve dış politikadaki tıkanmalardan, emperyalist kapitalist oligarşinin tutum ve tepkilerinden çıkardığı sonuçlar, daha farklı olacaktır. O, Türkiye kapitalizmi açısından tüm yönlü bir tıkanma ve kırılganlaşma sinyali veriyorsa, bunun kendisinin AKP Hükümeti ile kimi ihtilaflarından gelen pragmatist yönleri ne olursa olsun, dikkate alınması gerekir.

TÜSİAD “Türkiye’nin anlatacak yeni bir başarı hikayesinin kalmadığını, ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak olumsuzluk ve umutsuzluğun arttığını” söylerken, en başta Gezi’ye, artmakta olan sınıfsal-toplumsal isyan ve direnişlere atıfta bulunmuş oluyor, ve bundan korkusunu dile getiriyor. Kürt müzakere sürecinde, Kürt halkının artan güvensizlik, beklentisizlik, tepkisine atıfta bulunmuş oluyor, ve yeni bir Kürt isyan dalgasından korkusunu dile getiriyor. Türkiye kapitalizmi, neoliberal demokrasisi ve hükümetinin bir dönem Ortadoğu halkları nezdinde yükselen beklenti ve imajının da derin biçimde kırıldığını, Ortadoğu halklarının da Türkiye denince yeni bir düşman olarak algılamaya başlamasına atıfta bulunmuş ve bundan korkusunu dile getiriyor. En sonu bir dönem için Türkiye kapitalizminin sırtını sıvazlayan yatırım yapan emperyalist ve bölgesel güçlerin, Türkiye’de artan istikrarsızlık ve palas palandıraslık ile “balans ayarları” çekmesi, karar süreçlerinde devre dışı bırakması ve daha mesafeli yaklaşmasınına atıfta bulunmuş ve bundan konum artışını kaybetme ve küme düşme korkusunu dile getirmiş oluyor.

TÜSİAD kuşkusuz ikili politika yapmaktadır. AKP hükümeti ile kimi ihtilafları, gerilimleri ne olursa olsun, AKP hükümetinin başlıca bileşenidir, içindedir, yönlendiricisidir. AKP hükümetleri sürecinde, işçi sınıfı ve emekçilere, Kürt emekçi halkına, Bölge halklarına karşı kan güdücü, saldırgan, yıkıcı politika varsa hepsinin altında imzası vardır. Fakat Türkiye kapitalizminin bu “yükseliş ve istikrar dönemi” ve imajının olduğu 10-12 yıllık dönemin sonunda, tıkanma, sarsılma ve sınıfsal, toplumsal, siyasal, uluslar arası tepkilerin de artmasıyla: Bir yandan AKP hükümetini karşısına kalmadan suyuna gitmeye (çünkü çıkarları bağlıdır) diğer yandan da kendini ondan ayrı göstermeye, ona karşı artan tepkileri,yine “ileri demokrasi ve barış havarisi” olarak ortaya çıkarak, kendine yedeklemeye çalışıyor.

Buna karşın, TÜSİAD gibi ağır çeken bir kapitalist gücün; Türkiye kapitalizminin sözde refah, demokrasi, barış, bölgesel ve uluslar arası itibar artışı gibi hiçbir vaadini gerçekleştirmediği gibi, “gelinen noktada” işçi sınıfı ve kitleler, Kürt halkı, bölge hakları nezdinde anlatacağı bir başarı hikayesi de kalmayan bir tepki ve umutsuzluğa yol açtığını itiraf etmek durumunda kalması dikkat çekicidir. TÜSİAD’ın bunu tam da siyasal-toplumsal gerilimin yükseldiği ve 3 seçim ve anayasanın belirleneceği bir süreçte yapması, desteğini çekmediği AKP Hükümetine bir “balans ayarı” yapma ve tekelci kapitalist çıkarlarını realize etme çabası anlamına da geliyor. Hükümete, tamam senin döneminde belki bir Özal hariç, hiçbir dönemde olmadığı kadar ihya oldum, seni desteklemeye de devam ediyorum, ama bu bir sınıra dayanmaya, benim de başlıca stratejik çıkarlarımının zeminini daraltmaya başladı, kitlelerin canı burnunda, benim istediklerimi yapmazsan, böyle gitmeye devam edersen ben yine “ileri demokrasi ve barış havarisi” olarak ortaya çıkıp bu tepkilerden fazla etkilenmem hatta yedekleyiveririm, altında sen kalırsın, mesajı veriyor. TÜSİAD bunu söylemekle de kalmıyor. Geçtiğimiz aylarda Kürt sermayesi ve BDP ile yaptığı toplatıda olduğu gibi icra da ediyor. Yani bir yandan da AKP’nin boşluklarını doldurarak, ona olan tepki ve umutsuzluğa yine sistem içinde ve kapitalist barış, demokrasi vbne dönük beklenti kanalları açarak özümseme rolünü de oynamış oluyor.

Sınıf bilinçli işçilerin TÜSİAD’dan hiçbir beklentisi olamaz. Fakat “Türkiye’nin anlatacak, kitlelerde beklenti yaratacak başarı hikayesi kalmadı” sözüne karşı da söyleyeceği şudur: Doğru, fakat Türkiye kapitalizmi için. Ve biz de zaten bu yüzden sizin yol açtığınız umutsuzluğa ve geleceksizliğe karşı kendi umudumuzu, başarımızı, geleceğimizi Gezi isyan ve direnişiyle sokaklarda yaratmaya başladık. Ve çıkarlarımız uzlaşmaz karşıt olduğundan sizin başarısızlığınız bizim başarı hikayemizdir, size başarısızlığınızı itiraf ettirmek zorunda bırakan da zaten Gezi’nin başarı hikayesidir. Bizim artık artan sayıda direnişimizde anlatacağımız başarı hikayemiz var, ve bu daha başlangıç. Gerisini siz düşünün.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*