Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Türün Varlığı Mı Kapilazim Mi? Erol Zavar-Mahmut Soner

Türün Varlığı Mı Kapilazim Mi? Erol Zavar-Mahmut Soner

Uzun süren hücre arkadaşlığının arkasından, 15 Temmuz sonrası ayrı hapishanelere sürgün edilen ve tecrit koşullarına rağmen birlikte üretmeye devam eden Erol Zavar ve Mahmut Soner tarafından gönderildi bu yazı. 30 Mayıs- 18 Haziran tarihleri arasında pandemiyle birlikte daha da ağırlaşan tecrit koşullarına rağmen, tecrit duvarlarını yıkarak beraber kaleme aldıkları bu yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Türün Varlığı Mı Kapilazim Mi?

Haber bültenlerinden yayılan korkunç görüntüler; tenha sokaklar, maske takmış insanlar, karantinaya alınmış bölgeler, binalar, askeri araçlarla taşınan tabutlar, bilim kurgu film setine dönmüş bir dünya…Pandeminin başındaki bu dehşet havası “yavaşça” dağıldı, yumuşadı. Hergün açıklanan hasta ve ölü sayıları, bir basketbol maçının scoreboardu kadar etki yaratıyor artık. Oysa ölüler sayı değildir. Her birinin ardında bir öykü, sevdiklerinin gözyaşı yatar.

Virüsün bulaşma hızı ve ölüm oranlarındaki yükseklik; kapitalist devletlerin sürece kar odaklı bakışının sonucu bir çok ülkede sağlık sektörünün çöküşüyle birlikte, tablo 8 milyar insan için korkutucu, terörize edici oldu. Sık sık haber bültenlerinde görülen, önlemsizlik aldırmazlık içindeki kalabalıklar, esasta bu korku yüzünden böyle davranıyorlar.

Kapitalizmin süreci yönetememesinin görünürlüğünü örtmek için, ilk zamanlarda ortaya atılan komplo teorileri de etkili olamadı. Gerçekler, tablo ağırlaştıkça, kendisini daha büyük bir basınçla dayatmaya başladı.

Temel gerçek, hiçbir kapitalist devletin salgın ya da diğer felaketlere karşı etkin bir örgütlenmesinin, hazırlığının olmadığıdır. Onların tek hazırlığı “yangında ilk kurtarılacak olan” burjuva sınıfın en seçkin kesimine yöneliktir. Kapitalizmin doğasıdır bu. Burjuvazi dışındaki insanların yaşaması, çalışıp artı değer yarattıkları sürece önemlidir. Kapitalizmin temel örgütlenmesi, bu durumun korunup, devamının sağlanması üzerine kurulmuştur. İşçiye üç kuruş zammı ölüm kalım meselesi yapan kapitalistler, düzenin devamı için milyarlar akıtır. İşçi ve emekçiklerin her türlü araçla bastırılması için, milyarları teknik ve ideolojik araçlara yatırmaktan kaçınmaz. Eğer meta üretimi dolayısıyla artı değer için yeterli sayının çok üzerinde işçi nüfusu olmasaydı, maske, koruyucu ekipman, solunum cihazı, ilaç sıkıntısı dünyanın hiçbir yerinde yaşanmazdı. Çünkü her yerde büyük bir fazla nüfus, geniş bir sanayi ordusu olduğundan, ölen bir işçinin yerini dolduracak binlercesi vardır. Böylece ne kadar işçi ölürse ölsün, artı değer üretimi kesintisiz sürecektir. Bu durumda burjuvazi için her an hazır olan her tür sağlık gereci işçi ve emekçiler için yeterli sayıda olmayacaktır hiçbir zaman. Dünya üzerinde yaşanan felaketlerin büyük çoğunluğu kapitalizmin bu üretim ve örgütlenmesinden kaynaklanıyor.

Artı değer oranını yükseltmek, kar kitlesini büyütmek için tarım ürünlerinin genetiğiyle oynayarak, sadece o ürünlerin değil, genel olarak tüm çevrenin, doğanın evrimi kaba müdahale ile yolundan saptırılıyor. Altın, elmas vb madenlerin ihtiyacın çok üzerinde ve doğaya zarar veren yöntemlerle çıkarılmasıyla, HES’lerle su kaynakları kurutuluyor. Bu genellikle, sadece insanlık açısından tartışılıyor oysa bölgede yaşayan tüm hayvan ve bitki türleri, insanlardan daha fazla olumsuz etkileniyor. Kaldı ki, insan merkezli bir bakışla dahi bu durumun insan türüne de zarar vereceği görülebilir. İnsanı doğadan, diğer canlı türlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bir türün yok olmasının bütün türlere şu ya da bu ölçüde etkisi vardır. Belli bir süre bu etki hissedilmese bile nicel birikim muhakkak, nitel bir etki gösterecektir. Bugün canlı türlerinin yokolmasına neden olan doğanın tahribatının sonuçlarını insanlık da günlük yaşamda yakıcı olarak hissetmeye başlamıştır.

Fosil yakıtlarla enerji üretimi, hava kirliliği, ormanların tarıma, tarım alanlarının yapılaşmaya açılması ve diğer pek çok yöntemle doğanın talanı sonucu oluşan iklim değişikliğinin sebep olduğu yangınlar, seller, aşırı sıcak ve soğuk hava dalgaları hepsi aynı zamanda birbirini tetikliyor ve şiddetlendiriyor. Tüm yaşamı alt üst etme noktasına ulaştı. Bunun yaratıcısı kapitalizmdir ve bu onun seçiminin ürünü değildir. Başka türlüsü kapitalizmde mümkün olmadığından böyle olmaktadır. Yani kapitalistler doğayı yıkıp talan etmeyecek, onunla alabildiğine uyumlu bir yönetimi isteseler de yürütemezler, zira bu kapitalizmin doğasına aykırıdır. Onun doğası durmaksızın artı değer üretmek, bu yolla sermayenin duraksız büyümesini koşullar. Doğayı korumak için yapılacak sermaye yatırımı, kendini büyüterek yeniden üretmeyeceği için üretim maliyetlerini yükselten, ölü yatırımlardır. Bu yolla doğanın, çevrenin bozulması, hava kirliliğinin olmaması, su kaynaklarının kurumaması, kapitalistler için dolaylı bir etkendir ve kar hesabına yazılmaz. Onun için esas olan sermayenin hızla büyümesidir. Yani bir kapitalist, kasasına dolaysız giren kara bakar. Dolaylı, tüm insanlığın “karı” onun için düşünülmez, akla gelmez olduğu gibi kendisi için dolaysız zarar, bu tür düşünenler de “komünist saçmalığı/yıkıcılığı”dır. Aynı zamanda üretim anarşisi demek olan kapitalizm, doğayı dizginsizce talan etmeden onun kaynaklarını sonuna dek sömürmeden bir dakika bile ayakta kalamaz, çöker. Fakat insanlığın kaynak tüketimi de belli bir zaman içinde çöküşüne neden olacaktır, ancak tüm yaşamı da beraberinde yok edecektir.

Artık doğanın tahribatında, bu sistem altında, geri dönüşsüz nokta çoktan geçilmiştir ve doğanın bir parçası olan insan türü de tehdit altındadır. Seller, yangınlar, kuraklıklar ve bunların yarattığı hastalıklar, iklim değişikliği ve yerleşime açılan veya madencilik gibi faaliyetlerle bozulan yeni yerlerde evrimi hızlanan yeni türeyen bakteri ve virüslerin yol açtığı, salgına dönüşen yeni hastalıklarla insanlık kapitalizm koşullarında mücadele edemez haldedir. Bizzat sistem mücadelenin önündeki en büyük engeldir.

Sıklıkla tekrar edildiği gibi, kapitalizm yedikçe acıkan bir sistem olduğu için doğayı koruyacak üretim tarzına yatırım yapmadığı gibi, her türlü felakete, salgın hastalıklara karşı da bırakın üst düzeyde bir hazırlık yapmayı, en alt düzeyde bir hazırlık dahi yapamamaktadır. Yaşadığımız son salgında bunu görüyoruz. Bütün ülkelerde devletlerin birkaç yıl öncesinden uyarıldığı ve iç yazışmalarında yeni bir hastalık nedeniyle oluşacak bir salgına karşı hazırlık yapılması gerektiğinin belirtildiği ortaya çıktı. Ancak hiç bir hazırlık yapılmadığı da, 70-80 nüfuslu ülkelerden tutun, 200-300 milyon nüfuslu ülkesine dek bir çok ülkenin sağlık örgütlenmelerinin 50 bin hasta ve birkaç bin yoğun bakım hastası karşısında çökme noktasına gelişinden belli oldu. Gerekli hazırlığın yapılmamasının nedeni, bunun ekonomik olmaması ve kapitalizmin anti-hümanist niteliğidir.

Belli bir sayıdan fazla solunum cihazı; aşı, ilaç ve dezenfektan üreterek, gereçlerin tutulması ölü yatırımdır kapitalist için, zira bir salgına dek yatırılan sermayeyi çoğaltmayacaktır. Ayrıca bunların normal dönemlerde bile yeter miktarda olması, salgın döneminde talep artışı yüksek olacağından fiyatları çok fazla arttıracaktır.

Sağlık toplumsal bir hak olmaktan çıkıp da parayla sunulan bir hizmete dönüştüğünde, sağlık kuruluşu da kapitalist işletme olur ve kapitalizmin mantığı çalışır. Böyle bir durumda, ister hekim olsun, ister olmasın kuruluşun sahibi sermayedar, yatırdığı parayı karşılayıp çoğalsın diye daha çok insanın hasta olmasını umacaktır. Salgınlarda alabildiğine çok hastayı garanti eder, umulandan da fazlasını…

Dünden bugüne işçi ve emekçilerden toplanan vergilerin esas kısmı tekellere aktarılırken; bir kısmı sağlık, belediye hizmetleri gibi alanlarda kullanılıyordu. Elbette bu alanlarda kullanılırken de hizmet alımı, araç-gereç alımı vb yollarla aslan payı yine tekellere akıyordu. Bugün ise bu alanlarda kazanılmış haklar daraltılmakta, sosyal güvence fonları da tekellere devredilerek, tekellerin güvencesi işçi ve emekçiler için güvencesizlik haline getirilmektedir. SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı sistemlerinin tasfiyesi için Bireysel Emeklilik sistemi (BES) dayatılarak ABD ve İngiltere sistemi esas alınıyor. Oysa pandeminin daha başında çöken sağlık sistemleri bu ülkelerindi.

Ülkemizde pandemi sürecinde belli bir sağlık başarısı görünüyorsa, bu, rakamlarla oynanmasının yanısıra, henüz emekçiler için kazanımlar içeren sistemin tamamen tasfiye edilmemiş olmasındandır. Ancak daha şimdiden BES çalışmaları hızlandırılmış, sistemin başına da Bank Asya fonlarını yönetmiş birisi atanmıştır. Artık ülke, bir sonraki salgına daha hazırlıksız yakalanacak, yük daha çok bireylere yıkılacaktır.

“İlerde çıkıp çıkmayacağı, belli olmayan-aslında bellidir- bir salgın için bunca cihaz üretip, onların depoda çürümesi elbette israftır” diyor kapitalistler. Aynı kapitalistler, ileride çıkıp çıkmayacağı belli olmayan savaşlar için her yıl milyarlarca dolar harcamayı israf görmüyor. O savaş gereçleri depolarda çürümesin diye durmadan çalıştırılır ve maliyeti katlar. Tüm bunlar, burjuva sınıf için israf değildir. Zira bu gereçler esasta dış savaş için değil içte işçi ve emekçileri bastırmak içindir ve bu sınıfın başkaldırısının olup olmayacağı hiç de belirsiz değildir. Son örnek polisin adeta sadist bir zevkle, boğazına diziyle bastırarak öldürdüğü George Floyd’u öldürmesine karşı kitlelerin ayaklanmasıdır. Düzenli ordu ve polis gücü emekçiler için sürekli gözdağı ve baskı işlevi görürken, insan gücünü de emekçilerden oluşturduğu için ideolojik etki de yapar. Bu yanıyla burjuva egemenliği için tabiki israf değilken, savaş gereçlerine harcanan paranın yüzde birini üstelik tek seferde solunum cihazlarına harcamak büyük israf sayılır. Burjuva sınıfla işçi sınıfı arasındaki karşıtlık burada da bu şekilde kendini gösterir. Pandemi sürecindeki açıklanan ekonomik paketler bu karşıtlığın ifadesidir. Bütün ülkelerde ilan edilen rakamların en çok yüzde 10’u işçi ve emekçilere yüzde 90’ı tekellere ayrılmış ve işçiler için ayrılan yüzde 10’da tam olarak dağıtılmamıştır. Normal dönemlerde zorda kalan şirketler için yurt dışından yüksek faizle borçlar alınırdı. Bu israf sayılmamış bilhakis borcun faizinin ne kadar tutacağı hesap konusu dahi olmamıştır. Ancak 2-3 bin hasta çocuğu kurtaracak ilaç söz konusu olunca, birden bunun ne kadar maliyetli olduğu ve devletin bu maliyeti karşılayamayacağı akla gelir, söylenir.

ABD’de yüzde 10-15’i halka dağıtılacak 2 trilyon dolarlık paket açıklanmış, bununla şirketlerin kurtarılacağı ilan edilmiştir. Öte yandan salgının yayılmasının önlenmesi için gerekli yaygın testin yapılması pahalı bulunmuştur. Yine birçok eyalete acil olarak gereken solunum cihazlarının yüzde 5-10’u gönderilmiş, hekimler bu yüzden hangi hastayı ölüme terk edeceklerine karar vermek zorunda kalmışlardır. Tüm bu cihazların maliyeti 100 milyar doları dahi bulmazdı oysa bir eyaletin valisi gerekli sağlık harcamalarının ekonomiye vereceği zararı görmektense ölmeyi yeğleyeceğini, yaşlı insanların ekonomi zarar görmesin diye seve seve ölmeyi kabul etmeleri gerektiğini söylemekten çekinmemiştir. Kapitalizmin doğasını bundan daha iyi anlatmak mümkün olmazdı.

Salgın daha sürecin başında yaygın ve etkin önlemlerle bir aylık zamanı bulmadan kontrol altına alınabilirdi. Bunun yerine hem fazla test harcaması yapmamak hem de fabrikaları çalışır tutmak için kitle bağışıklığı (kapitalistler buna sürü bağışıklığı diyor, zira işçi ve emekçiler onlar için insan değil sürüdür) oluşsun istediler ve hemen her ülkede önlem alınmasın diye baskı oluşmaması adına vaka sayılarını gizlediler. Sürü bağışıklığı tezi işe yaramayınca peyder pey önlemleri genişlettiler. Daha baştan 15-20 günlük sokağa çıkma yasağı ve nüfusun tümüne olmasa da 20-25 milyon insana test uygulayarak hasta insanlar belirlenip yalıtılabilir ve hızla tedavi edilebilirdi. Ancak bunu yapmak için yaşam organizasyonuna sahip olmak gereklidir. Burjuvazi yaşatmak için değil, bastırmak, bastıramadığını da öldürmek üzere organize olduğundan, böylesi bir yaşam organizasyonu asla gerçekleştirmez. Böylesi bir organizasyonla ölen 4800’ün üzerindeki insanın ( ki rakamın bunun çok üzerinde olduğu düşünülmektedir) çoğu hastalanmazdı bile. Ölenlerin bir kısmı “ilk vaka görüldü” denilen 11 Mart’tan bir ay önce hastalığa yakalanmıştır. Yani bırakalım önlem almayı hastalığın ülkede olduğu gizlenmeseydi bile bir çok insan hastalığa yakalanmazdı. Ancak ekonomik durum insan yaşamına yeğlenmiştir. Sonrasında hastalık gizlenemez hale gelince küçük esnafın işyerleri kapatılmış ancak fabrikalarda üretim işçilerin canı pahasına sürdürülmüştür. Böylece yüzbinlerce esnaf yıkım yaşarken tekeller en küçük zarar dahi görmemiştir. Üstelik küçük küçük esnafın yaşadığı yıkım pandemi sonrası tekeller için büyük kazançlar oluşturacaktır. Kapitalizmin özelliğidir bu; küçüklerin yıkımı, büyüklerin karı…

Pandemi süreci iki sınıf arasındaki farkı kalın çizgilerle belirlemiştir. Burjuva devletler bu süreçte tekellerin çıkarına göre sokağa çıkma yasakları ve denetimler uygulayarak kitle kontrolünde de ayrı bir tecrube kazanmışlardır. Aşı ya da ilaç bulunana kadar pandemi, yeni dalgalar yaratarak sürecek gibi görünüyor. Bu da işçi ve emekçilerin daha korunaksız olacakları anlamına gelir.

Ancak pandemi boyunca işçi ve emekçilerde tecrube kazanmıştır. Özellikle yaratılan yerel dayanışma pratikleri gelecek için umut vericidir. Bu dayanışmaları yerelden genele yaymak ve sistemli hale getirmek yeni pandemi dalgalarında hasarı azaltacaktır. Ayrıca kapitalizmin içsel dinamiği nedeniyle işçi ve emekçi sınıflar için bundan böyle durmadan yıkımlar getireceğini bilince çıkarmak yaşamsal önemdedir. Dayanışma pratikleri yalnızca ekonomik boyutta kalmamalı siyasi niteliğe de kavuşturulmalıdır. Çünkü kapitalizmi aşmayı hedeflemeyen hiç bir dayanışma günü az hasarla atlatmak dışında işlev görmez. İşçi sınıfının ise günü az da olsa hasarla atlatmaya değil, günü kazanmaya ihtiyacı vardır. Bunun dışında yaşama şansı giderek zorlaşmaktadır.

Erol Zavar Bolu F Tipi Hapishanesi

Mahmut Soner Elazığ 2 No.lu Yük. Güv. Hapishane

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*