Anasayfa » DÜNYA » Trump ve Biden: Kasım 2020 seçimleri Amerika’ya ve dünyaya ne getirecek?

Trump ve Biden: Kasım 2020 seçimleri Amerika’ya ve dünyaya ne getirecek?

ABD emperyalist-mali oligarşik burjuvazisi içindeki iki çelişkin eğilim ve güç mücadeleleri, himayeciler ile küreselleşmeciler arasında yaşanıyor.

Aslında bu iki çelişkin eğilim yalnızca ABD emperyalist kapitalizmine özgü değil, emperyalist kapitalist küreselleşmenin (ve neoliberalizm, vbnin) bir sınıra dayanmaya başlamasıyla, tüm emperyalist kapitalist güçler arasında ve içinde, bağımlı kapitalist ülke burjuvazileri içinde, özetle uluslar arası burjuvazi içinde yaşanıyor. Örneğin Almanya ve Çin gibi “dış fazlası” olanlar, ağırlıklı olarak küreselleşme-entegrasyon süreçlerinin devamından yana; ABD ve Britanya gibi “dış açığı” büyüyenlerde ise himayeci ile küreselleşmeci burjuva sınıf kesimleri arasındaki çatlak daha derin görünüyor. (Britanya’da Brexit krizi, ABD’de de başlıbaşına bir krize dönüşen Trump yönetimi, vb).

Trump, Pandemi ve George Floyd isyanı süreçlerinde ilk elde ciddi oy ve taban kaybetti. Kasım 2020 seçimlerinin ertelenmesini istemesi, mail ile oy verme sisteminin önemli bir halkası olan Posta Hizmetleri kurumunda yapmaya çalıştığı operasyon, Demokrat Parti’yi şimdiden seçim hilebazlığı ile suçlaması, kendisi giderse “Amerika’yı iç ve dış terörist mihrakların, Amerika düşmanlarının, komünist güçlerin ele geçireceği” türünden iç savaş kışkırtıcısı propangası, seçim sonuçlarını (kaybederse) tanımayacağı türünden açıklamaları bunun göstergesi. Ancak Kasım 2020 seçimleri “olağan koşullarda” değil, ciddi bir ekonomik-toplumsal-siyasal kriz, artan gerilim, çatışma, kutuplaşma ve sarsıntılar koşullarında gerçekleşiyor oluşu düşünülürse, Amerika’da mevcut kriz ve sarsıntıları büsbütün şiddetlendirebilecek bir de “seçim krizi” olasılığı az değil.

ABD emperyalist kapitalizminin Kasım 2020 başkanlık seçimlerini şekillendiren başlıca dinamikler; ağır ekonomik kriz ve üstüne binen (ölüm sayısının 200 bine yaklaştığı) Pandemi krizi, dış politika ve emperyalist hegemonya krizi ve irtifa kaybı, içerde işçi sınıfı, ezilenler ve genç kuşakların artan eylem ve direnişleri, radikalleşmesi ve antikapitalist eğilimleri. Bu koşullarda “seçim krizi”nin de, aslen arka planındaki tüm bir sınıflar arası, ezen/ezilen arası, burjuva mali oligarşik sınıf klikleri arası, uluslar arası kriz, çelişki ve çatışmalar bütünü ile birlikte, ABD burjuva mali oligarşik, neoliberal muhafazakar demokrasisinin de derinleşen kriz ve çürümesinin ifadesi olduğunu görmek gerekiyor.

ABD emperyalist burjuvazinin başkanlık seçimleri dolayındaki başlıca iki kritik meselesi şunlar: Birincisi, içte, kapitalist-ırkçı mali oligarşik düzen ve sistemi sorgulayışı ve değişim istek ve mücadeleleri giderek radikalleşen kitleleri nasıl zapturapt altına alabileceği. İkincisi, dışta, emperyalist kapitalist dünya patronajının gerilemesinin nasıl durdurulup tersine çevrilebileceği.

Trump’ın ilk soruya yanıtı, bir dönem daha yönetimde kalabilirse, kendi şefliğinde faşist bir rejim dizaynına doğru eğilim. İkinci soruya yanıtı ise, agrasif himayeciliği artıran, ABD emperyalist kapitalizminin tekçi ve kısa erimli çıkarlarını korumaya dönük aşırı pragmatist “dış politika” çizgisinin devamı.

Bidencilerin bu sorulara yanıtı ise, içte toplumsal muhafelet güçlerine, dışta ABD emperyalizminin rakipleri ve muarrızlarına karşı daha fazla baskı ve güç kullanmayı, orta sınıf liberalizmi ve liberal (liberal halkçı) solu da yedekleyecek “anti-otoriterizm” kılıklı “STK demokrasisi” vitriniyle birleştirerek, içerde ve dışarda sosyal yıkım ve emperyalist kapitalist küreselleşme programlarını, ABD patronajında yeniden “sürdürülebilir” hale getirmek ve hızlandırmak.

Seçim krizi, aslen Amerikan kapitalizminin, emperyalist kapitalist hegemonyasının ve establishment’ının (müesses nizam/kurulu düzen) krizi olarak, seçimleri Trump veya Biden’in hangisi kazanırsa kazansın, seçim sonrasında da her koşulda derinleşerek devam edecek.

Bu yılın bahar aylarında, üniversite eğitimi gören 18-29 yaş aralığında, aynı zamanda yüzde 69’u ücretli işçilik yapan, yüzden 15’i iş arayan gençler arasında yapılan kapsamlı bir araştırmaya bakmak yeterli bir fikir verecektir: Gençlerin yüzde 49’u Amerika’daki mevcut siyasal sistem (ve düzen partilerinin) ülkenin sorunlarını artık çözme yeteneğine sahip olmadığını düşünüyor. Yüzde 51’i sorunları çözmek için mevcut kurumların reforme edilmesi gerektiğini, yüzde 39’u ise mevcut kurumların değiştirilmesi ve yeni kurumların yaratılması gerektiğini düşünüyor. ABD başkanlarına hiç ya da çok az güven duyanlar yüzde 33 (her zaman ya da çoğu zaman güven duyanlar yüzde 31). Güvensizlik Kongreye karşı yüzde 68’e, Wall Street’e karşı yüzde 77’ye, milyarderlere karşı yüzde 83’e çıkıyor. Trump ve Biden’in her ikisini de onaylamayanlar, onaylayanlardan fazla. Kendilerini “Demokratik Sosyalist” olarak tanımlayanların oranı yüzde 26, Sosyalist olarak tanımlayanların oranı yüzde 15.

Daha yeni araştırmalar, Biden’in (siyah ve kadın) Harris’i başkan yardımcısı adayı yapmasından sonra siyahlar içinde Biden’e oy verecek olanların yüzde 49’dan yüzde 72’ye çıkmasına karşın, siyah gençlerin yüzde 30’unun hiçbir biçimde oy vermeyeceğini, düzenden hiç bir beklentisinin olmadığını gösteriyor.

Bu araştırmalar; ABD mali oligarşik kapitalist establishment’ının başının, yalnızca ezilen kesimlerden işçi ve yoksul gençlerle değil, eğitimli gençlerle ve yeni işçi kuşaklarıyla da fena halde belada olduğu gösteriyor. Tüm göstergeler, Kasım 2020 seçimlerinde Trump veya Biden’den hangisi kazanırsa kazansın hafiflemeyecek, kaldığı yerden derinleşmeye devam edecek bir rejim ve sistem krizine işaret ediyor.

Seçimleri ola ki yine Trump kazanırsa veya az bir farkla kaybettiği halde seçim sonuçlarını tanımadığını ilan edip yönetimini fiilen sürdürmeye kalkışırsa; Amerika’da George Floyd isyanından daha büyük isyan ve direniş dalgalarının yaşanması olasılık dahilindedir. Pandemi süreci ve George Floyd isyanı sürecinde yer yer belirimleri görünen, iç savaşı çağrıştıran çatışma dinamikleri şiddetlenebilir.

ABD emperyalist burjuvazisi içinde Trump’ı destekleyenlere karşı Biden’i destekleyen mali oligarşik kapitalist güçlerin sayısı artmış görünüyor. Geleneksel olarak petrol-enerji tekelleri (Shell, BP, Koch Industries, vd) muhafazakarları-Trump’ı desteklerken, en büyüklerin en üstüne çıkmış olan teknoloji platformu devleri (Apple, Amazon, Microsoft, Google) demokratları-Biden’i destekliyor. (Facebook ve Twiter ise ya ikili oynuyor ya da Trump’ı destekliyor.) Şimdiye kadar ABD’nin 400 civarında dolar milyarderinin 100 kadarı Biden kampanyasını desteklediğini açıkladı. Trump kampanyasını destekleyenler biraz daha az görünmekle birlikte, henüz kimin kampanyasını finanse edeceğini açıklamayanlar veya gizli tutanlar ile bu dengeler son ana kadar değişebilir.

ABD askeri ve istihbarat aygıtlarının (Pentagon ve CIA) bir dizi temel kurumunun ise ağırlıklı bir eğilim olarak Trump’ın karşısında yer alması ve Biden’i desteklemesi, Trump’ın askeri-istihbarat aygıtlarını tam kontrol edemiyor olması, Trump’ın bir “seçim darbesi” olasılığını, yapmaya kalkışsa bile başarılı olma olasılığını azaltıyor. (Nitekim Biden, Trump seçimleri kaybettiği halde yönetimi bırakmazsa, “Beyaz Saray’dan çıkarken kendisine ordunun eşlik edeceğini” alayla söylerken, Pentagon’un desteğinden emin görünüyordu.) Trump’ın dayandığı blok bir Parti de yok. Cumhuriyetçi Parti’nin “MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak-bn) Cumhuriyetçileri” denilen en aşırı-faşizan sağ kanadına dayanıyor. Cumhuriyetçi Parti elitlerinin belli bir bölümü de bu seçimlerde Trump’ın karşısında yer alıyor, Biden’i destekliyor.

Tüm bunlar, asıl halk çoğunluğunun aktif desteğini yitirmiş görünen, Trump’ın alanını daraltıyor. Ancak ABD gibi devasa bir emperyalist kapitalist devlette, sayısız başka resmi, yarı-resmi, gayrı-resmi silahlı baskı, operasyon, darbe teşkilatı ve tabii ki (Çay Partisi, Klan, Boongaloo, Proud Boys vb dahil) sayısız paramiliter çeteler var. Devlet başkanlarının da (bazılarını en üsttekiler dışındaki devlet yetkililerinin bile bilmediği) “gizli” olağanüstü yetki ve karanlık ilişki ağları var.

Trump başkanlığı döneminde federal polis kuvvetlerini doğrudan kendisine bağlı paramiliter kuvvetlerle kütlesel olarak genişletti ve iç içe geçirdi. Bunlar arasında Göç ve Gümrükler İcra birimleri (ICE), Gümrükler ve Sınır Koruma birimleri (CBP), İç Güvenlik Soruşturma (HSI) birimleri var ve hepsi SS benzeri Seyyar Muhafız teşkilatları niteliğinde. Bunların yanısıra Oath Keepers, Three Percenters, Patriot Prayer, Proud Boys, Klan, Konfederasyoncular gibi, polis desteğinde göstericilere karşı seferber edilen sayısız paramiliter ırkçı-faşist “şok ve dehşet” birliği, çetesi ve ağı var. (Clyde W. Barrow, Donald Trump: A New Emperor of the Lumpenproletariat? Socialistproject.ca, 30 Ağustos 2020).

Tüm kapitalist devletlerde olduğu gibi, bu işlerin duayeni ABD’de de polis ve istihbarat teşkilatları sivil paramiliter ırkçı-faşist çeteler ağı ile yakın ve derin organize ilişkiler içinde. ABD’de çeşitli araştırmalar, en basit kırsal şerif ofislerinden en büyük eyalet polis departmanlarına kadar, çok sayıda polisin bireysel olarak “sivil” paramiliter ırkçı-faşist grupların üyesi olmakla kalmadığını; çok sayıda “sivil” ırkçı-faşist çetenin bizzat polis teşkilatları tarafından eğitildiğini, organize edildiğini ve yönlendirildiğini; dahası çok sayıda ırkçı-faşist paramiliter grubun bizzat polis teşkilatları içinde örgütlü olduğunu gösteriyor. (Will Carles ve Michael Corey, To Protect and Slur. Revealnews.org. 14 Haziran 2020) Polisin iç içe olduğu paramiliter çete ve ağlar arasında; Neo-Naziler, Pinochet hayranları, Konfederasyoncular (köleciler), beyaz üstünlükçüler, dazlaklar, MAGAcılar (“Büyük Amerika”cılar), göçmen düşmanlığı, kadın düşmanlığı, lgbti düşmanlığı, müslüman düşmanlığının hepsini kapsayan veya birinde uzmanlaşmış sayısız grup ve ağ var.

Çok sayıda polisin Ku Klux Klan üyesi olduğunun açığa çıkması gibi skandallar üzerine, FBI bile 2006 ve 2016’da, “aşırı sağ gruplar ve beyaz üstünlükçülerin” polis teşkilatlarına görülmemiş “sızma” düzeyi üzerine raporlar yayınlamak zorunda kalmıştı. “Sızma” kavramı, sanki polis yapısal olarak ve misyonu gereği ırkçı değilmiş de, “polise ırkçılık dışardan sızıyormuş” gibi gösteriyor olsa da, bu raporlar çokça sabunlanmış biçimiyle, resmi ve paramileter çetelerin iç içe geçme düzeyin Bush’tan itibaren büyük bir sıçrama yaptığını gösteriyor. (Alice Speri, The FBI Has Quietly Investigated White Supremacist Infıltration of Law Enforcement. Theintercept.com. 1.31.2017) Obama döneminde, “polis reformu” adı altında, polise “insan hakları” kursları verilmesi dışında tabii ki, bu konuda da hiç bir şey yapılmadı.

Kuşkusuz kontrgerilla da, polis-istihbarat teşkilatlarının “sivil” paramiliter çeteler organize etmesi ve kullanması da yeni bir şey değil. Ancak ABD’nin duayeni olduğu, kapitalist devlet yapılarının son 30-40 yıllık “neoliberalizm” denilen evresindeki dönüşümü açısından görece “yeni” denilebilecek olan, bu gibi yarı-resmi ve yarı-özerk paralel güç şebekelerinin (ırkçı-faşist, tarikat, cemaat, vd) devletin temel kurumları içinde de kolayca örgütlenip yayılabilmesi. (Bkz. Fuat Filizler, Neoliberal Kapitalizmde Demokrasi ve Faşizm. İndependent. Academia.edu/fuatfilizler.) Bu yarı-resmi paralel güç şebekeleri, yalnızca yasa ve kuralları değil yeri geldiğinde ilgili kurum bürokrasisini de baypas edebilecek fiili hareket kapasitesi geliştirebiliyor ve iplerini kimler ellerinde tutuyorsa, olanaklı olduğunda saray darbeleri bile gerçekleştirebiliyorlar. Yasal-hukuki düzlemin yasallık ile fiililiği iç içe geçiren “gri alanı” alabildiğine genişleten muğlaklaştırılması; devlet başkanlığının kendi özel istihbarat aygıtına sahip olması ve parlamento ve hatta bürokrasinin bile bilmediği “gizli olağanüstü yetkiler alanı”nın genişletilmesi de bunu kolaylaştırıyor ve pekiştiriyor.

ABD’de de devlet içindeki etki ve nüfuzu bilinen bu “paralel” güç şebekelerinden biri, dinci (evanjelik) aşırı sağ Ulusal Politika Konseyi (UPK) cemaati. Texaslı petrol milyarderi T. Cullen Davis tarafından 1981’de kurulan, şirket lobicilerini, eski Ku Klux Klan şeflerini, emekli generaller ve istihbarat şeflerini vb kapsayan bu karanlık oligarşik güç şebekesinin, özellikle Bush ve Trump gibi aşırı muhafazakar yönetimler döneminde, bakanlık dahil devletin kilit mevkilerinde üyeleri olduğu biliniyor. Örneğin Trump’ın İç Güvenlik Bakanı (federal birlikleri faşist “sivil” çetelerle iç içe geçirerek sokak eylemcilerinin üzerine göndermişti) Chad Wolf ve Eğitim Bakanı (okulları özelleştiriyor, yığınsal korona bulaş ve ölümleri sırasında okulları açıyor) bu cemaatin üyeleri arasında. ABD emperyalizminin Irak ve Somali işgalleri sırasında Delta Kuvveti generali Jerry Boykin, ABD emperyalizminin İran ve Suriye operasyonlarında danışmanlık yapan Güvenlik Politikası Merkezi’nin kurucusu Frank Gaffney, Çin’e karşı yeni soğuk savaş stratejilerinin mucidi Dünya Politikası Enstitüsü kurucusu Jon Lenczowski, Trump’ın dış politika uzmanları arasında yer alan Amerikan Dış Politika Konseyi kurucusu Herman Pirchner (bu “Konsey” Ukrayna’da faşist Sosyal Milliyetçi Parti ile doğrudan ilişki içinde darbe organizasyonu içinde yer aldı), Groundswell Network’ün kurucusu (aynı zamanda Yüksek Yargıç Clarence Thomas’ın eşi) Virginia Thomas (Groundswell, yüksek yargı gibi kilit devlet kurumlarında lobi ve organizasyonlar yapıyor, temel kurumlar içinde Başkanlık politikalarına uymayanları soruşturup kovulmasını sağlıyor) UPK’nın üyelerinin sadece bilinebilen birkaçı. “Yüksek Cemaat”in aynı zamanda yoksulluk yardımlarını dinci-gerici toplum mühendisliği, kürtaj, eşcinsellik, ateizm ve islam düşmanlığı ile birleştiren çok sayıda dini vakfı var. (Max Blumenthal, This is the Full Membership List of the Christian Right’s Secretive and Powerful Council for National Policy. Thegrayzone.com. 30 Ağustos 2020)

Resmi ve paramiliter ırkçı-faşist çetelere karşı direniş

Trump, George Floyd isyanı sırasında orduyu halka karşı sokağa indirmeyi başaramayınca, genellikle Demokratların inisiyatifinde olan ve gösterilerin daha yoğun olduğu eyaletlerde İç Güvenlik Bakanlığına bağlı federal birlikleri kitlelerin üzerine sürdü. Askeri üniformalı bu birlikler, Amerikan yasalarına aykırı biçimde yaka numarası taşımıyordu, eylemcileri sivil arabalara atıp kaçırıyordu. Bu birlikler içinde asker üniforması altında, doğrudan Başkan’a bağlı olarak hareket eden çok sayıda ICE ve CBP’den ve sivil faşist paramiliter çetelerden unsurun olduğu tespit edildi. Başta Portland olmak üzere federal birliklerin ve asker üniforması altında paramiliter sivil faşist çetelerin yasa dışı kullanılması üzerine, yeniden canlanan gösteriler, 15 gün boyunca süren çatışmalar ve büyüyen kamuoyu tepkisi üzerine, bu birlikler de Portland ve diğer eyaletlerden geri çekilmek zorunda kaldı.

Ancak Trump yönetimi bu kez de, doğrudan polisle birlikte hareket eden, veya hangi il ve eyalette eylemler varsa oraya sevkedilen sivil faşist çeteleri, eylemlere karşı uzun namlulu ağır silahlarla donanmış biçimde daha yoğun olarak seferber etmeye başladı.

23 Ağustos’ta Wisconsin’de polisin bir silahsız siyahı daha arkasından 7 kurşunla vurması, ardından bir Trump fanatiği sivil faşistin polisin yanıbaşından uzun namlulu silahla iki göstericiyi öldürmesi (ve ardından polis arabasıyla oradan uzaklaşıp başka bir eyaletteki evine dönmesi), buna karşı yeniden alevlenen çatışmalarda, göstericilerin Portland’da bir polis karakolunu daha yakması, Atlanta’da bir polis karakoluna girerek dağıtması, Louisville’de siyahların silahlı gösteri yapması, bir dizi kentte polis ve polis destekli silahlı sivil faşist çete ile göstericiler arasında çatışmaların şiddetlenmesi, 3 Kasım 2020 seçimlerine doğru toplumsal-siyasal kutuplaşma, gerilim ve çatışmaların giderek tırmanabileceğini gösteriyor.

Trump’ın doğrudan kendine bağlı ve polisle iç içe paramiliter sivil faşist çeteleri seferber ederek, fiili durum yaratarak, seçimleri baypas etmeye çalıştığı veya seçimleri engelleyemeyip kaybetse bile bir saray darbesinin olanaklarını yaratmaya çalıştığı konuşuluyor. Trump’ın silahlı Neo-Nazilere, faşistlere, beyaz üstünlükçülere “harika insanlar” diye gaz verip durduğu ve iç savaş imalarında bulunduğu biliniyor:

“Polisin desteğine sahibim, ordunun desteğine sahibim, Trump seyyar güçlerinin desteğine sahibim- zorlu insanlarım var, ama henüz zor kullanmıyorlar- belli bir noktaya gelinceye kadar, o zaman çok kötü, çok kötü olur.” (David Jackson, Donald Trump Stirs Controversy with Breitbart Interview About His ‘Tough’ Supporters. USA Today, 15 Mart 2019). (Türkiye’de Erdoğan’ın “yüzde 50’yi zor tutuyoruz” açıklamalarını ve sonrasını kim hatırlamaz?)

Pandemi ve George Floyd süreçleri karşısında Trump yönetiminin zemin kaybıyla şimdi “o nokta” gelmiş görünüyor. Nitekim Trump Wisconsin’de iki barışçıl göstericiyi katleden polis yetiştirmesi ve Trump fanatiği sivil faşisti kınamayı reddetti, hatta (Demokrat Parti’yi yönetimindeki eyaletlerde yapmamakla suçladığı!) “yasa ve düzen” sağlayıcısı olarak aklayıp bir nevi “ulusal kahraman” ilan etti!

“O nokta”nın tersinden önemi işte buradadır: Pandemi sürecindeki fiili işçi grev ve direnişleri, ve George Floyd isyan ve direnişi, sıkışan Trump yönetimi ve arkasındaki sermaye kesimlerinin faşist yönelimlerini (henüz devlet iktidarının daha kilit halkalarını tam kontrol edemiyorlarken) açığa çıkardı ve onları güç mücadelelerinin bu kritik dönemecini maskesiz oynamaya zorladı.

Daha önemlisi ise şudur: Sokaklar faşizme bırakılmadı! Trump, yönetime geldiğinden beri bir çok kez, Pandemi ve George Floyd direnişleri sürecinde ise daha sık ve daha açık biçimde “sokakları domine etme” hedefini ilan etti ama bunu hiç bir zaman tam başaramadı. Trump’ın ilk yılında sivil faşistler (o zamanki “Çay Partisi”) bir dizi sokak terörü girişiminde bulundular, antifaşistler tarafından sert çatışmalarla dağıtıldılar. Trump’ın Pandemi direnişi karşısında “ekonomiyi açmak” için silahlı sivil faşist gruplara (Demokrat Parti yönetiminde olan) eyalet devlet binaları önünde gövde gösterisi yaptırması, büyük tepkiler ve özellikle sağlık ve eğitim işçilerinin direnişi ile karşılaştı. Trump’ın George Floyd isyanı karşısında orduyu sokağa indirme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı, ulusal muhafızı da Washington D.C.’den çekmek zorunda kaldı. Ardından İç Güvenlik Bakanlığına bağlı “Federaller” diye, asker üniforması giydirilmiş ne idüğü belirsiz birlikleri sokağa sürdü. Trump’ın sokağı her “domine etme” ve (paramiliter) sokak terörü hamlesinde olduğu gibi bu da sokak eylemlerini yeniden canlandırdı. Özellikle Portland’da Temmuz ayının ikinci yarısında tam 15 gün süren çatışmalardan sonra, “Federallere” karşı büyüyen tepki ve direniş ülke çapında yeniden yaygınlaşmaya başlayınca, Federalleri de geri çekmek zorunda kaldı.

Eylemlerin ilk ayındaki muazzam kitleselliği bugün epey azalmış olmasına karşın, bir çok kentte polis ve polis destekli sivil faşist terörüne karşı eylemler yeniden canlanıyor ve çatışmalar sürüyor. Bir çok kentte polis korumasında gövde gösterisi yapan, barışçıl göstericilere, siyahlara, göçmenlere saldıran “sivil” faşist çeteler cevabını alıyor. Bir araştırmaya göre, aşırı sağcı ve beyaz üstünlükçü grup üyelerinin yüzde 30’u askeri eğitime sahip olmalarına karşın, polis koruması olmadan genellikle kitlelerin sokaklarda kalan militan öncü ve savaşımcı kesimleri, siyah öz savunma grupları ve antifaşistler karşısında sokaklarda pek tutunamıyor. Bazı siyah gruplar da silahlı gösteriler yapıyor, siyahlar içinde silahlı öz savunma gruplarına sahip militan örgütler olduğu gibi polis ve “sivil” çetelerin artan saldırılarına karşı silahlı öz savunma grup ve organizasyonlarının arttığı da görülüyor.

Trump durmaksızın “güç kullanmak”tan, “sokakları temizlemek”ten bahsetmesine, barışçıl gösterilere karşı silahlı saldırıları kışkırtmasına, polisin barışçıl gösterilere karşı kullandığı şiddet çok artmasına karşın; sokakları bir türlü “domine” edemiyor; işyerlerindeki, okullardaki, sokaklardaki tepki ve direnişleri durduramıyor.

Trump, polis ve paramiliter çetelerin “sokakları domine etme” histerisi ve terörü giderek artarken, takır takır barışçıl göstericileri vurmaya varmışken; Demokratlar, Liberaller ve orta sınıf liberal reformist solcular ise kitlelere durmaksızın “itidal”, “sükünet” ve aslında sokaklardan çekilme çağrısı yapıyorlar. Tüm yaptıkları Trump, polis despotizmi ve faşist çetelerle bunlara karşı mücadele eden sokak eylemcilerini aynı kefeye koymak, tüm söyledikleri “aman seçimlere halel gelmesin, Trump seçimlerle gidecek, her şey çok güzel olacak”tan ibaret.

Bu ikili kıskaca (ırkçı-faşist polis ve paramiliter çetelerin sokak terörü ile neoliberal/liberal parlamentarizm) karşı sokaktan çekilmemek, kitlelerin öncü kesimlerinin meşru ve fiili savaşımı ve savaşım taleplerini sürdürmesi kritik öneme sahip. Daha önceki dünya çapındaki isyan dalgalarının deneyimlerinden görüldüğü gibi, kitleler sokak savaşımlarında yenilgiye uğrayarak ve/veya burjuva seçimlere bel bağlayarak (ki bu ikisi bir bütündür) sokaklardan çekilirse, mücadele burjuvazinin ipleri yeniden eline aldığı ve kitlelerin istemlerinin içini boşaltıp kendi çıkarlarına ve iktidarını yeniden pekiştirmesine bağladığı, burjuva seçimlere ve parlemantarizme sıkışır ve boğulur. Bu yüzden, eylemlere katılım düşse bile, kitlelerin öncü kesimlerinin sokak eylemlerini sürdürmesi, polis-paramiliter saldırılarına karşı her seferinde yeniden canlanması, polis ve paramiliter çetelere meydanı boş bırakmaması, isyan taleplerinden vazgeçmeden meşru ve fiili mücadelenin önünü açık tutması son derece önemlidir.

Liberal pasifikasyona karşı mücadele

Yenilgilerin ikinci bir nedeni, eylemlerin pasifleşmesidir. Eylemler, devlet güçlerine karşı ilk militan yükseliş temposunu kaybedip barışçıllaşmaya başladığı anda, burjuva-orta sınıf liberalizmin harekete nüfuz etme, kontrol altına alma, içini boşaltıp manipule etme, parlemantarizmin yedeğine çekme yeteneği artar. Tipik örnek, 27 Ağustos’ta Black Lives Matter’ın Demokrat Parti bağlantılı liberal tasfiyeci yönetim kastının (Al Sharpton, vb) Martin Luther King’in ünlü “Bir Düşüm Var” konuşmasının yıldönümünde organize ettikleri 100 bin kişilik liberal reformist ve pasifist yürüyüş ve mitingtir. Bu Al Sharpton, Jesse Jackson ve benzerleri, Ferguson isyanında kitlelerin militan eylemlerinin önüne barikat kurup, siyah hareketin tabanını pasifist mitinglere kaydıran, siyah gençlerin “bizi daha ne kadar satacaksınız!” diye bağırdığı aynı liberal siyah establisment kastıdır.

Bu mitingte Martin Luther King’in düşü, seçimlere, Biden’e ve parlamenter reformizm hayallerine havale ediliverdi. Black Lives Matter’ın ve siyahların burjuva-orta sınıf liberal reformist kastı, böyle bir pasifizm ve parlamenter reformizm mitingini, George Floyd isyanının sert çatışmalar ve militan eylemlerle yükselen ilk ayında yapmaya cesaret edememişti. Mitingte, Martin Luther King’in bu konuşmasına, “King bir (düzen içi-bn) düş gördüğünü söylüyor, biz ise hergün kabus görüyoruz” diye yanıt vermiş olan Malcolm X’in adı hiç geçmedi. Martin Luther King entegrasyoncu pasifist “sivil haklar” hareketinin önderiyken, ondan ileri doğru kopmuş olan, siyahların kurtuluşu için militan devrimci Kara Panterler hareketinin adı hiç geçmedi. Martin Luther King’in son döneminde kendisinin de Kennedy’den beklentilere dayalı sivil hakların yetersizliğinden ve sosyalizmden bahsetmeye başladığı için öldürüldüğünden hiç bahsedilmedi. (Bkz, kitap çalışmamızın “Siyah Ulusalcılığı” ve “Black Lives Matter” bölümleri.)

ABD’de Demokratların, Liberallerin ve Black Lives Matter gibi hareketleri kuşatan büyük sermaye sponsorlu liberal insan hakları vb vakıf ve STK’ların isyanlara, kitlelerin militan şiddetine karşı başlıca referans kaynağı, “Sivil Direniş Neden İşe Yarar: Barışçıl Mücadelenin Stratejik Mantığı” kitabıdır. (Erica Cheoweth ve Maria Stephan, Why Civil Resistance Works: The Stratejik Logic of Nonviolent Conflict. Colombia University Press, 2012)

68 hareketinin yenilgisinden sonra, 1975-2011 dönemi boyunca, Amerika’da “non-profit industry” (kar amaçlı olmayan endüstri, sermaye ve devletin doğrudan veya dolaylı yönetim ve sponsorluğundaki “insan hakları” kurumları, “yoksulluk yardımı” vakıfları, dini vakıflar, akademik “siyah sosyolojisi” kurumları, liberal STK’lar, lobi kurumları, vd) siyah toplulukları ve hareketlerini ağ gibi sarmaya başladı. Siyah hareketlerinin bu uzun dönem boyunca liberalize edilerek kontrol altında tutulmasının temel araçlarından biri de pasifist, yani “insan hakları”na dayalı liberal-reformist “mücadele” anlayışının bir dogma haline getirilmesiydi.

“Barışçıl sivil toplum kampanyaları daha etkilidir” dogmasının son halkası, “Sivil Direniş Neden İşe Yarar” kitabı, 2008-9 krizinin hemen ardından, Amerika’da kitle eylemlerinin yeni bir yükseliş momenti gösterdiği koşullarda ortaya çıktı. Black Lives Matter, MeToo, ekoloji, kent, öğrenci muhalefet hareketlerinde orta sınıf liberallerin gözdesi oldu, sayısız aktivististin “eğitim materyali” olarak kullanıldı, çeşitli toplumsal hareketlerin “içerden” pasifikasyonu için kullanıldı. Kitap, sayısız tarihi çarpıtma ve istatistik yalan ile, Soroz tipi “renkli devrimler”, Gandi pasifizmi vb gibi gerici-uzlaşmacı örneklerle barışçıl/pasifist mücadelelerin ve sivil itaatsizliğin, “her zaman daha etkili olduğunu”, militan devrimci mücadelelerin “hep başarısız olduğunu” kanıtlamaya çabalar. İlginç bir ayrıntı, kitabın yazarlarından Stephan’ın ABD Savunma Bakanlığı ve NATO’da görev almış olması, her iki yazar-akademisyenin de establishmentla “derin” bağlantılarıdır. (Peter Gelderloos, Debunking the myths around nonviolent resistance. Roarmag.org. 22 Ağustos 2020. Ayrıca bkz.Peter Gelderloos, How Nonviolence Protects The State. Detritus Books, 2018).

Bu ve benzeri pasifikasyon kitapları ve el kitapları, Amerika’da bir dönem boyunca toplumsal hareketler ve aktivistler içinde peynir-ekmek gibi okunup, mücadelelerin pasifikasyonunda rol oynasa da, son dönemde sol içinde liberalizm ve liberal-reformist pasifikasyonculuğa karşı yükselen mücadele sevindiricidir. Örneğin son yıllarda pasifizm ve STK kontrollü kampanyalar dogmasına karşı, kapitalist devlet zorbalığına karşı kitlelerin meşru zorunu savunan bir dizi kitap ardarda yayınlanıyor.

Bu aynı zamanda kitlelerde, özellikle genç kuşaklarda değişen ruh halinin ve radikalleşmenin bir göstergesi. Daha önce değindiğimiz araştırmanın bu yöndeki bulguları da çarpıcı: 18-29 yaş grubunun yüzde 35’i, 30-44 yaş grubunun yüzde 20’si, 45 yaş üstü olanların ise yüzde 10’u zenginlere karşı “bazan şiddet kullanmanın meşru olduğu”nu düşünüyor.

Tüm bunlar, George Floyd isyanının da, Trump-polis-paramileter çeteleri ile Demokrat-Liberal-Orta sınıf liberal-reformist pasifikasyonun daralan kıskacında boğma çabalarına karşı, (ve seçimlerin sonuçları ne olursa olsun), kitlelerin savaşım yeteneğini ve isyan potansiyelini koruması ve geliştirmesi açısından önemli. Çünkü liberalizm ve pasifizme karşı mücadele edilmeden faşizme (ve polis, istihbarat, paramiliter çete terörüne) karşı mücadele edilemez.

Pentagon-CIA Demokratları

Pentagon ve CIA’nin, son dönemde Demokrat Parti’ye daha fazla yığınak yapmalarının başlıca nedenini, Trump’ın dış politikasını (özellikle Rusya, Çin ve Ortadoğu, yani Avrasya jeostratejisinde, ve ABD-AB ile Rusya-Çin arasındaki çatlaklara oynayıp yer yer ABD’den özerk davranan bağımlı rejimler konusunda) fazlacana istikrarsız, çekinik ve “uzlaşmacı” bulmaları. Örneğin 2018 ara seçimlerinde, Demokrat Parti’nin 50 Kongre ve Senato adayının 34’ü, askeri, askeri-polis ve istihbarat aygıtlarından gelen, bir çoğu ABD’nin dünya çapındaki askeri-istihbari operasyonlarında (Irak, Afganistan, Suriye, Libya, Ukrayna, Nikaragua, Kolombiya, Venezuella, vd) kilit konumlarda yer almış, seçim kampanyaları için küreselleşmeci sermaye kesimlerinden en büyük fonları almış, subay ve ajan emeklilerinden oluşuyordu. 2018 Ara seçimlerinde Demokrat Parti’den Kongre mensubu olanlara bir kaç örnek:

Jason Crow, Irak işgalinde şok müfrezesi komutanı, Afganistan işgalinde Ordu Ranger Özel Kuvvetleri komutanı. Andy Kim; Afganistan’da ABD ordu komutanlarının özel danışman ve stratejik planlayıcısı, Irak’ta Ulusal Güvenlik Konseyi yöneticisi. Elaine Luria; Ortadoğu açıklarındaki ABD donanma komutanı. Max Rose; Afganistan’da ordu muharebe subayı. Elissa Slotkin; Irak’ta 3 dönem CIA üst yöneticilerinden, Bush ve Obama dönemlerinde Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi, Ulusal İstihbarat başkan yardımcısı, daha sonra Savunma Bakanlığı müsteşarı. Abigail Spanberger; Avrupa’da 10 yıldır CIA operasyon subayı.

2018’de Kongreye giren ve giremeyen ordu-askeripolis-istihbarat aygıtı uzmanlarının tamamına yakını, daha geniş bir ordu-istihbarat aday bileşimi ile birlikte, Kasım 2020 seçimlerine de giriyorlar. Bunlar arasında kazanacağına kesin gözüyle bakılanlar: Dan Feehan; Irak işgalinde iki dönem keskin nişancı timi komutanı, daha sonra Savunma Bakanlığında danışman ve bakan yardımcılığı. Gina Ortiz Jones; Irak işgalinde Hava Kuvvetleri istihbarat subayı, daha sonra ABD’nin Latin Amerika, Güney Sudan ve Libya operasyonlarında hükümet danışmanlığı, ve ABD Ticaret Bürosunun dış yatırım ve ticaret işlerinde Ulusal Güvenlik danışmanı. Sara Jacobs; Nijerya ve Afrika’da “anti-terör” uzmanı. Sri Preston Kulkarni; Ortadoğu’dan Rusya’ya kadar ABD’nin çeşitli gizli operasyonlarında yer almış. Jackie Gordon; Irak’ta muharebe subayı, Afganistan’da askeri polis müfrezesi komutanı, Guantanomo’da operasyon subayı… (Patrick Martin, The CIA Democrats in the 2020 elections. Wsws.org, 20 Ağustos 2020)

Cumhuriyetçi Parti’den eski Savunma Bakanı Senatör Chuck Hagel’in Savunma Bakanlığının eski 72 üst düzey yetkilisi birlikte, Trump’a karşı Biden’i destekleyeceğini resmi bir deklarasyonla açıklaması bir diğer gösterge (Oma Seddiq, All the top Repuclicans who say they won’t vote for Trump in 2020. businessinsider.com, 22 Ağustos 2020).

Tablo Biden’in dış politika vaat ve sloganları ile tamamlanıyor: “Amerika neden dünyaya yeniden liderlik etmeli”; “Trump’tan sonra ABD’nin dış politikasını kurtarmak”. Bunlar Biden’ın Foreign Affairs dış politika stratejileri dergisine bizzat yazdığı “dış politikada başkanlık vizyonu” yazısının başlığı ve alt başlığı. Trump’ın sloganları “ABD’yi Yeniden Büyük Yapmak” ve “Önce Amerika”ydı. Biden’in sloganları “ABD’yi Yeniden Dünya Lideri Yapmak” ve “Orta Sınıflar için Dış Politika”.

Biden, başkan olursa, ABD’nin “Rusya’ya karşı en önemli kurum olmaya devam edecek NATO”ya yeniden yatırım yapmaya başlayacağını, Çin’e karşı “(Kanada ve AB ile) birleşik savunma hattı kurulacağı”, “gerektiğinde güç kullanmaktan vazgeçmeyeceğini”, “ABD ekonomisinin başta Çin’e karşı olmak üzere rekabetçi gücünün artırılması ve yeni teknoloji çalışmalarına yatırımların artırılması” vb diyor.

Dil ağrıyan dişe gidermiş. Biden’in de emperyalist vizyonunun başlıca derdi, ABD emperyalist kapitalizminin dünya patronajındaki belirgin gerileme ve irtifa kaybını durdurmak ve tersine çevirmek! Biden bunun için, ABD’nin yeniden patronluğunu üstleneceği emperyalist kapitalist küreselleşme cephesi oluşturarak, küreselleşmeyi yeniden egemen ve sürdürülebilir hale getirmeyi, himayeci eğilimleri geriletmeyi vaat ediyor.

Efendim, bunun için, ABD tarafından bir “Küresel Demokrasi Zirvesi” organize edilecek, burada “Dünya demokrasileri” bir araya gelecek, Zirveye “dünya çapında demokrasiyi savunmanın ön cephesinde bulunan Sivil Toplum Kuruluşları” da davet edilecekmiş! Başka deyişle, ABD Almanya-AB ile bozulan ilişkilerini onarmaya çalışarak, yeniden kendi patronajında – dünya çapındaki faşist, faşizan, aşırı muhafazakar despotik/himayeci rejimlere karşı tepkileri de yedeklemeye çalışacak “küresel demokrasi cephesi” kılıfı altında- emperyalist kapitalist küreselleşmeyi yeniden sürdürülebilir hale getirme ve kökleme planı! “Demokrasi” lafzı kimseyi yanıltmasın, emperyalist kapitalist güçlerin çoğuna kendi ön ayak oldukları faşist darbeciler, aşırı despotik ve faşist rejimlerin işçi sınıfı, emekçiler ve muhalifleri ezmesiyle hiç bir sorunu yoktur; demokrasi emperyalist/mali oligarşik sermaye için azami kar ve azami egemenlik demokrasisidir.

Pentagon-CIA Demokratları’nın “Küresel Demokrasi Zirvesi”nde, kitle grev ve direnişi dalgaları karşısında yüzde 12’ye düşen desteği ile başkanlığını sürdüren Macron’u, Brexitci Jonhnson’u, Pinochet halefi Pinera’yı, faşist darbeci Brezilya ve Bolivya başkanlarını, her yıl yüzlerce muhalifin katledildiği Kolombiya başkanını, Venezuella’da faşist darbe girişimcilerini, vb vb görmek şaşırtıcı olmayacak!

Biden: Fanatik neoliberal kemer sıkmacı, yontulmamış ırkçı ve emperyalist savaş borazancısı

Biden, yontulmamış bir ırkçı, bir emperyalist savaş kışkırtıcısı ve (ABD ve dünya çapında) neoliberalizm ve kemer sıkma paketlerinin ilk başlatıcılarından ve ezeli savunucularındandır. 1972’te Senatoya girer girmez bir kamu bütçesi kesintisi şahinine dönüşmüş, 5 yıl sonra Federal Harcamaları Kontrol Yasasını gündeme getirerek tüm federal kamu harcamalarının budanmasının önünü açmış, 1980’de Reagan’ın seçim zaferini “benim peşine düştüğüm bütçe operasyonu şimdi daha tavizsiz uygulanabilir” diye kutlamıştı. 1980 sonrasında da Kamu Sağlık Hizmetleri ve Sosyal Güvenlik Federal harcamalarını kısılması için uğraşmış ve yeni yasa tasarıları gündeme getirmişti. Obama dönemindeki başkan yardımcılığını, Cumhuriyetçilerle pazarlık elemanı olarak yapmış, Obama’nın büsbütün kuşa çevrilen Sağlık Hizmeti programının (Medicare), Sosyal Güvenlik dahil diğer sosyal programlardan 4 trilyon dolarlık kesinti “karşılığında” onaylanmasını büyük zafer diye yutturmaya çalışmıştı. (Glen Ford, Biden Offers Nothing But More War, Austretiy and White Supremacy-Without Trump. Blackagendareport.com. 27 Ağustos 2020)

Trump yönetimi sırasında Kongredeki Demokratlar, Trump’ın şirket vergilerini dramatik biçimde indirmesini, askeri harcamaları artırmasını, Trump’ın doğrudan kendine bağlı sınır terörü-göçmen katliamı silahlı özel birimleri kurmasını, Pandemi krizinde yoksulların ve emeklilerin ölümlerin günde bin kişiyi bulduğu bir kesitte büyük şirketlere görülmemiş finansal kurtarma fonları akıtmasını desteklemiş olduklarını, not edelim.

Biden’in kampanya şeflerinden Ted Kaufman, Wall Street Journal’a verdiği bir röportajda açık konuşuyor:

“Biz geldiğimizde kiler boş olacak. Trump’ın bütçe açığına yaptığını gördüğünüzde… Covid-19’u unutun, tüm açıkları inanılmaz vergi indirimleri ile yaptı. Bu yüzden biz de çok kısıtlanacağız.” (Aktaran: Margaret Kimberley, Freedom Rider: Democrats are Officially Republicans. Blakcagendareport, 26 Ağustos 2020)

Bir diğer örnek, Kongrede çoğunlukta olan Demokratların, Pandemi sürecinde işsiz kalan milyonlarca işçi ailesi için işsizlik ödeneklerinin uzatılmasını reddetmesiydi. Kiralarını ödeyemez hale gelen milyonlarca işsiz aile, evlerinden atılma tehlikesi altında kaldı. Evlerinden mahkeme kararları ve polis zoruyla atılan çok sayıda işsiz aile parklarda çadır kampları kurdu, yine polis saldırısıyla parklardan atılmaya karşı direnişler yaptılar. Trump ise, bu gelişmeler karşısında, tabii ki seçimleri gözeterek, kiralarının ödeyemeyen ailelerin evlerinden çıkarılmasını yıl sonuna kadar askıya alan bir karar açıkladı. Bu bile Biden ile Trump arasındaki oy farkının birkaç puan kapanmasını sağladı. Ama kiralarını ödeyemeyen ailelerin mülk sahipleri tarafından polis zoruyla evlerinden atılması bir yandan fiilen devam ediyor!

Biden geldiğinde, vahşi sömürü, baskı ve sosyal yıkımın aynen ve aslında (kriz koşullarında) artarak devam edeceğinin göstergesidir bu gelişmeler. Amerika’da gıda yetersizliği yaşayan ve gıda yardımının önünde yüzlerce metrelik kuyruklar oluşturan 29 milyon kişi, sigortasız çalışan 89 milyon kişi, kirasını ödeyemeyip evden atılmak/evsiz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya olan 44 milyon kişi, işsizlik ödeneklerinin süresi dolmuş 30 milyon işsiz için hiçbir şey yapılmayacak, ve bunlara milyonlarca yenisi eklenecek. Bunlar, seçim sonrasında, 2021’in yeni fırtınalara gebe olduğunu gösteriyor.

Biden iflah olmaz bir ırkçıdır, bunu ırk sorunlarına ucundan değinen her konuşmasında göstermekten kaçınmaz. George Floyd isyanı ve seçim sürecinde ırkçı dilini biraz kontrol altına almaya çalışsa da, başkanlık programında ırksal sorunlara yaklaşımda değişime ilişkin tek bir kelime bile yoktur.

Biden bir savaş çığırtkanıdır. Tam da ABD emperyalist savaş makinesinin, Pentagon ve CIA’in istediği tarzda Rusya’yı en büyük kötülük kaynağı ilan ediyor, AB’yi de yanına çekerek, Rusya’yı Doğu Avrupa, Kafkasya ve Ortadoğu’da geriletip ABD’nin bu alanlardaki egemenliğini geri almayı, başkanlık dış politika “vizyonu”nun başına yazıyor.

Pentagon, CIA ve diplomatlardan üst düzey 7 kişilik bir grup, Trump yönetiminin ABD’nin Ortadoğu’daki savaşlarda ve Rusya ve Çin ile olan çelişkilerinde yeterince kararlı ve caydırıcı olmadığını açıklıyor. Eski NATO genel sekreteri Rose Gottemoeller, Trump’ın Rusya ve Çin’e karşı hiç caydırıcı olmadığını, onun yönetiminin ABD’nin rakip ve muarrızlarını daha güçlü ve pervasız hale getirdiğini söylüyor. Cumhuriyetçi Parti’den eski başkan Bush ve eski Genel Kurmay Başkanı Colin Powell (Irak ve Afganistan işgali kasapları) benzer gerekçelerle Trump’a karşı Biden’i desteklediklerini açıklıyor. Eski CIA ve Ulusal Güvenlik Ajansı başkanı ve eski Savunma Bakanı Michael Hayden, Savunma Bakanlığı, Ordu ve İstihbarattan üst düzey yetkililer ile birlikte, Trump’ın NATO’yu zayıflattığını, eski müttefikleri (AB) ile arasını bozup yalnızlaştırdığı, Amerika’nın “dünya liderliğine ciddi biçimde zarar verdiğini” deklare edip, Trump’a karşı daha güçlü bir dış politika çizgisi izleyecek Biden’i desteklediklerini açıklıyorlar.

Tek bir örnek yeterli olacaktır: Filistinli Amerikalılar hareketinin önemli isimlerinden Linda Sarsour, faşist olarak tanımladığı Trump’a karşı, Amerikalı müslümanlara Demokrat Parti/Biden’e oy verme çağrısı yapınca, Biden ekibi ve Demokrat Parti’de tam bir panik yaşandı. Biden’in sözcüsü hemen şu açıklamayı yaptı:

“Joe Biden İsrail’in güçlü bir destekçisidir ve BDS’nin (Filistinli Amerikalıların Filistin’e Boykot, İşgal ve Ambargoya karşı mücadele platformu) görüşlerini lanetlemektedir.” (Ali Harb, Biden campaign’s attacks on Linda Sarsour. Middleeasteye.net. 19 Ağustos 2020)

Biden’in başkan yardımcısı adayı “siyah ve kadın” Kamala Harris ise, neoliberal kimlikçilik kozmetiğinden ibaret. Daha önce valilik yaptığı eyaletlerde, siyahları ve yoksulları katleden polislerin yargılanmasını engellemesi, kitlesel tutuklama ve köleci hapishane sistemine tam destek vermesi, tam bir “yasa ve düzen” fanatiği olması ile meşhur. Ancak ne yazık ki Biden’e bu “siyah kozmetik” bile, net bir sınıfsal tutumu olmayan, liberal ve kimlikçi burjuva/orta sınıf ağları ile sarılmış Black Lives Matter benzeri hareketler üzerinden etkili olabiliyor; Biden’in Afro-Amerikalı seçmenler içinde George Floyd isyanı sırasında yüzde 49 olan desteği, Harris’i başkan yardımcısı adayı yapmasıyla yüzde 72’e yükseliyor. Ezilencilik ve dışlanancılık, sınıf bilinci perdelendiğinde, mülti milyoner servete sahip ve katil ırkçı polis-köleci hapishane yardakçısı bir siyah kadın muazzam pazarlama kampanyaları eşliğinde establishment içinde yükseltildiğinde, onunla özdeşleşip bunu bir ilerleme olarak algılayıp daha fazla beklentiye girebiliyor. (Ahjuma Umi, Kamala Harris: Class Struggle and the Illusion of Identity in Capitalism. Blackagendareport.com. 19 Ağustos 2020)

Bu kırılganlaşmada, siyah hareketini içinden çözmeye dönük, Angela Davis gibi liberal halkçı “kanaat önderleri”nin yönlendirmesinin payı var. Davis, Biden’in Harris’i başkan yardımcısı olarak seçmesini “tarihsel bir olay” diye niteliyor:

“Heyecanlandım. Kamala Harris’in geçmişinde sorunlu yanlar olmadığını söylemiyorum. Ama feminist yaklaşımın bu çelişkilerle çalışabileceğini, müzakere edebileceğini düşünüyorum. Bu bağlamda çok heyecanlandığımı söyleyebilirim.”

Biden’in adaylığı çevresinde oluşturulan “Demokratik Ulusal Konvensiyon” içinde en sağdan küçük burjuva liberal halkçılığa, liberterlere, “demokratik sosyalistler”e kadar kimi ararsanız var: Cumhuriyetçi Parti’nin önemli isimleri, eski savunma ve dış işleri bakanları, eski başkan Irak ve Afganistan işgalcisi/katliamcı Bush, Colin Powell, Pentagon ve CIA Demokratları, Demokrat Parti’nin sol vitrininden Warren, Sanders ve Ocasio-Cortez, liberter Noam Chomsky, Jacobin, Sanders ve “Demokratik Sosyalistler”in ağırlıklı kesimi, WFP (Çalışan Aileler Partisi), CPD (Halk Demokrasisi için Merkez), Roots Action (Köklerin Eylemi), “İlerici Enternasyonal”ciler…

Liberal sol görev başında

Solun Biden’i desteklemede tipik argumanları (John Bachtell, Prominent left veterans say vote Biden-Harris, then keep organising. Peoplesworld.org. 20 Ağustos 2020):

“Bu ülkedeki temel kurumları gerçekten özgürlüğe doğru dönüştürmek için bizi en iyi konuma getirecek olan nedir? Donald Trump’a karşı, o giderek daha fazla otoritaryan iktidar kurarken, yaşama savaşımı vermeye devam etmek midir? Yoksa Biden yönetimi altında müzakere etmek, basınç yapmak ve örgütlenmek midir?” (CPD lideri Jennifer Epps-Addison)

“Trump altında bir dört yıl daha, bizi insan toplumunun yaşamsallığının derin biçimde tehlikeyi girdiği bir aşamaya götürür. Trump’tan kurtulmalı, Biden’e basınç yapmalıyız, Sanders ve arkadaşlarının yaptığı gibi. Bu kararın kritik halkası yaşamda kalmanın önündeki en büyük engel olan Beyaz Saraydakinden kurtulmaktır.” (Noam Chomsky)

Bu argumanlarda, yapısal olarak siyah, göçmen, kadın, doğa ve emek düşmanı olan kapitalizmin, emperyalist kapitalizmin esamisi bile okunmuyor. Tüm kötülüklerin biricik kaynağı olarak, öncesi ve sonrası olmayan biçimde, tek bir kişi, Trump gösteriliyor. Trump çürüyen emperyalist kapitalizmin ve yapısal krizinin bir ürünü değilmiş de, durgun gökte çakan şimşekle insanlığa varoluşsal bir tehdit olarak gökten inmiş bir şeytan gibi tarih-dışılaştırılıyor ve her türlü ekonomik, toplumsal, siyasal sorun ve çelişki de onun eteği altına süpürülüveriyor. Tüm sorun ve varoluşsal tehdit Trump’a indirgenince, sınıf diktatörlüğü, sermayenin emperyalist/mali oligarşik diktatörlüğü, ve asıl iktidar mekanizmaları olarak devasa kapitalist bürokrasi, savaş, istihbarat, polis makinaları gözden kayboluveriyor.

Trump ABD’nin son dönem tarihinin en korkunç başkanlarından biri olabilir; ama Reagan, Clinton, Bush, Obama hepsi bir öncekinden daha korkunç değil miydi? Her biri döneminde güç, iktidar ve servet daha fazla, ve daha da fazla yukarıya doğru ve daha küçük bir mali oligarşik azınlığın elinde yoğunlaşır ve merkezileşirken, kitleler için sömürülme, sefalet, yıkım, şiddet, ezilme, gericilik, emperyalist savaş ve darbeler, tek kelimeyle “işçi sınıfına, ezilenlere ve doğaya karşı varoluşsal tehdit” büyümedi mi?

Tüm sorun ve varoluşsal tehdit Trump’a indirgenince, tüm “mücadele” ve “çözüm” de, onun seçimlerle gitmesi ve Amerika’nın pek demokratik ve insansever tanrısı (yani emperyalist burjuvazisi ve devasa askeri-istihbarat aygıtı) tarafından, yerine “demokrasi meleği”, “seçilmiş kişi”, “yüce kurtarıcı” Biden’in gönderilmesiymiş gibi görünüyor! Tabii Biden-Harris ikilisinin de mültimilyoner neoliberal kapitalist-emperyalist şahinler olmaları, ABD emperyalist kapitalist savaş, ve istihbarat makinalarıyla daha uyumlu, kapitalist mali oligarşik establisment’ın çekirdekten yetişme unsurları olma vb vb gibi “ufak tefek kusurları” vardır ama; bunlar “insanlığa varoluşsal tehdit” sayılmaz, “demokratik olarak müzakere edilebilecek” şeylerdir!?

Tarihin sınıf körü küçük burjuva liberal/halkçı sola ironisi şu: Bu solun genişçe bir kesimi eskiden neoliberalizm ve küreselleşmeye karşı mücadele ediyordu. Bugün tam da o neoliberalizm ve emperyalist kapitalist küreselleşme, faşizmi ve himayeciliği veya liberal jargonda “otoritarizm” denilen şeyi doğurduktan sonra, şimdi bu aynı küçük burjuva sol, liberalizmle daha fazla iç içe geçmiş olarak, faşizme veya “otoritarizm”e karşı mücadele adı altında, neoliberalizm ve emperyalist kapitalist küreselleşmeyi savunur veya ona yedeklenir duruma gelmiş durumda! Sınıf körlüğünün ve kapitalizmin bilimsel-eleştirel bir analizinden yoksunluğun doğurduğu korkunç bir belkemiksizlik!

ABD emperyalist burjuvazisi ve devasa askeri-istihbarat makinesinin ağırlıklı bir kesimi tarafından desteklenen Biden-Harris kampanyasının aslen iki hedefi var. Birincisi, ekonomik-toplumsal-siyasal kriz, Pandemi krizi ve George Floyd isyanı krizi koşullarında son derece keskinleşen uzlaşmaz sınıf çelişkisi ve ezen/ezilen çelişkisini örtmek, büyüyen hoşnutsuzluk ve mücadeleleri, küçük burjuva liberal solun da tam desteğiyle, yeniden establishment’e soğurmak. İkincisi, Amerika’da ve dünya çapında (liberal jargonda) “otoriterizm” denilen rejimlere karşı büyüyen kitle tepkilerini, “küresel demokrasi cephesi” adı altında, yeniden emperyalist kapitalist küreselleşme ve neoliberal teknokrasi ve despotizme yedeklemek.

Şu “otoritarizm/otoriter devlet” terimine gelince. Aslen liberal ütopik-reformist bir devlet anlayışının ifadesi, ancak ne yazık ki Marksizm iddiasındaki küçük burjuva sol aydın ve akademisyenlerinin de (Althusser’in devlet ve faşizm kuramı dolayımıyla) eleştirel olmayan biçimde benimsediği ve “Marksizm” adı altında realize etmeye çalıştıkları bir kavram. (Althusser’in yaklaşımının kısa bir eleştirel değerlendirmesi için bkz. Fuat Yücel Filizler, Neoliberal Kapitalizmde Demokrasi ve Faşizm. İndependent.academia.edu/fuatfilizler) Sanki devlet sınıf diktatörlüğünün ta kendisi değilmiş ve hele ki günümüzde çok daha dolaysız kapitalist mali oligarşik devlet değilmiş de, “otoriter-olmayan” bir devlet mümkünmüş gibi.

Engels, Kökenler’de kapitalist sınıflı toplum devletinde, en düşük rütbeli polis memurunun bile, ilk komünal toplumlardaki geçici önderlerden (kitleler üzerinde) daha fazla yetki ve otoriteye sahip olduğunu söyler. “Otoriter devlet” ifadesi, sanki, (emperyalist) kapitalizm koşullarında kitlelerin katılabilecekleri ve kendi istemlerini müzakere edebilecekleri, “otoriter olmayan” bir devlet liberal ütopik-reformist hayali yaymaktan başka bir işe yaramaz.

Biden’in göstermelik farkı, en fazla, zaten sermaye ve devletin doğrudan ve dolaylı kontrolündeki liberal STK’ler ile vitrin düzenlemek olabilir. Ama geniş kitleler açısından, bırakalım devletin en tepesine çöreklenmiş kapitalist mali oligarşik güçleri, en temel hak istemiyle yapılan grev ve eylemlerde en basit polis memuruna bile “dert anlatma”, “müzakere” şansı olmayacaktır.

Biden-Harris ikilisinin misyonu, Amerika’da ve dünya çapında bir sınıra dayanan işçi sınıfına karşı sermaye saldırganlığı; emek, insan ve doğa üzerindeki yıkım ve yağmayı, ve tabii ABD emperyalist kapitalist gücünün dünya hegemonyasını “sürdürülebilir” kılmak ve yoğunlaştırmaktır. Biden Beyaz Saray’a gelirse, mali oligarşik burjuva sınıf diktatörlüğü Trump’ınkinden daha az “otoriter” olmayacaktır. Hatta daha “otoriter” olacaktır, çünkü Trump’ın ne yapacağı öngörülemez tutumları ABD iktidar makinesinde sık sık çatlaklara ve yalpalamalara yol açarken, Biden durumunda ABD emperyalist burjuvazisinin ağırlıklı kesimi, Pentagon-CİA ve bilimum savaş ve baskı makineleri daha kurumsal ve sistematik bir “güç yükseltimi ve yoğunlaşması” hattı izleyebilecektir.

Burada liberalizmin devlet/diktatörlük anlayışındaki bir diğer acizliği görürüz. Liberalizm diktatörlükten yalnızca kişilerin keyfi diktatörlüğünü anlar; kapitalizmin işyerlerindeki ve yaşamdaki her günkü şiddetini, zorbalığını, despotizmini, kapitalist devlet bürokrasisini, orduyu, istihbaratı, polisi, ve bunların hiç bir yasa, kural, ilkeyle sınırlanmamış her günkü kirli, karanlık, kanlı icraat ve operasyonlarını diktatörlükten saymaz. Wall Street’in emperyalist kapitalist küreselleşmeci kesimlerinin, Pentagon ve CIA’in kucağında oturan bir Biden yönetiminin daha kurumsal olacağı kesindir; ama bu kurumların sınıfsal, siyasal, fiili, güç ve zora dayalı karakterini görünce, bunun (vitrinlik olanın dışında) “yasalar ve hukuk” veya “kamuoyu dilekleri” ile sınırlandırılmış bir iktidar olacağı beklentisine çocuklar bile güler!

Günümüz çürüyen kapitalizm ve krizi koşullarında, mali oligarşik sermayenin fiili ve güce/zora dayalı birikim ve yönetimi (yani diktatörlüğü) daha fazla açığa çıkmış ve keskinleşmiş durumdadır. Burjuva demokrasisinin günümüzde daha da geriye doğru çözülmüş, burjuva mali oligarşik neoliberal despotik demokrasi formuyla faşizm arasındaki sınırlar da daha fazla incelmiş ve iç içe geçmiştir. Biden de, Amerika’da ve dünya çapında aşırı şefçi-bağnaz ve/veya faşist rejimlere karşı kitlelerin büyüyen tepkilerini yedeklemek için yapılacak, sözde “anti-otoriter” (Chomsky’nin kulakları çınlasın!) ve “demokratik” kozmetikler ne olursa olsun, giderek daha yukarı doğru ve daha az sayıda elde yoğunlaşan ve merkezileşen mali oligarşik sermayenin fiili ve zora dayalı birikim ve diktatörlük çizgisinin devamcısı ve pekiştiricisi olacaktır.

Demokrat Parti’yi de aşırı sağ domine ediyor

Lenin’in söylediği gibi emperyalist kapitalizm, derinleşen sömürü ve yağmayla birlikte, yaşamın her alanında artan baskı, şiddet ve gericilik anlamına gelir. Bunlar günümüzün tüm kapitalist devletlerini de daha da koyulaşan biçimleriyle şekillendiren öğeler olduğu gibi; düzen partileri arasındaki şu eski liberal (ya da sosyal liberal/sosyal demokrat vb) ile muhafazakar ayrımını aşırı sağa/gericiliğe doğru çoktan silinmiş durumda. Türkiye’de CHP’nin giderek daha fazla, AKP-MHP’lileşmesi gibi; Amerika’da da Demokrat Parti giderek daha fazla Cumhuriyetçi Parti’ye benziyor. Demokrat Parti ve Biden kendi sol vitrinlerindeki Sanders’in adaylığına karşı verdikleri sert mücadelenin onda birini bile Cumhuriyetçi Parti’ye karşı vermiyor. Tam tersine Cumhuriyetçi Parti’deki Trump muhalifleri ile ittifak adı altında, (işçi sınıfı ve ezilen kesimler yerine) Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakar tabanından oy kazanmaya çalışıyor. Aynı yöntemi 2016’da Hillary Clinton Trump’a karşı kullanmaya çalışmış, “Bir mavi yakalı Demokratın oyunu kaybetsek yerine 2-3 ılımlı Cumhuriyetçinin oyunu kazanarız” demiş ve kaybetmişti. Demokrat Parti bu sefer Trump’ın karşısına Kont Dracula’yı aday çıkarsa bile kazanacağına güveniyor olabilir, ama kesin olan, Trump’ın oylarının düştüğü kadar (işçi, öğrenci ve ezilen gençler tabanından) oylarını artıramadığıdır.

Demokrat Parti’nin, mücadele ve radikalleşme eğilimi güçlenen işçi sınıfı ve gençlik yerine, orta sınıf liberaller ve muhafazakarlardan taban kazanmaya çalışması, sadece basit bir seçim taktiği değil. Biden başkan olduğunda, nasıl bir toplumsal tabana yaslanarak (orta sınıf liberal-muhazakar “Amerikan rüyası”nı korumaya ve geri getirmeye çalışanlar), kimlere (işçi sınıfına ve ezilen kesimlerden işçi ve yoksul gençlere) saldıracağını açıkça gözler önüne seriyor. Zaten Pentagon ve CIA’in son 2 yılda Demokrat Parti’ye artan bir yığınak yapmasının bir nedeni de (yalnızca Trump değil, asıl) bu. Emperyalist kapitalist establisment, işçilerin, ezilen kesimlerden genç işçi ve yoksulların, eğitimli genç kuşak işçilerin artan radikal değişim istemi ve bu doğrultuda büyüyen örgütlenme ve mücadele arayışını, “en büyük tehdit” olarak algılıyor. Demokrat Parti’nin sosyal liberal sol vitrinini bile bu koşullar ve kitle basıncı altında “sola kayma” tehditi olarak algılıyor; Demokrat Parti’yi eski geleneksel mavi yakalı işçi ve eğitimli gençlik tabanından daha fazla geriye ve gericiliğe, neoliberal muhafazakarlığa demirliyor.

Biden’in kazanması, dünya çapında emperyalist kapitalist küreselleşmeci, ABD-ABci, neoliberal büyük sermaye kesimlerinin elini güçlendirecek, orta sınıf liberal sol’un Trump, Johnsonn, Bolsonaro, Modi, Duterte, Orban, Erdoğan gibi aşırı muhafazakar despotik ve/veya faşist yönetimlere muhalefeti ABD-AB emperyalizminden medet ummaya bağlama cevvaliyetini artıracaktır. Sandersgillerin “İlerici Enternasyonali” de bu eğilimin biraz daha liberal-halkçı sol soslu payandası olacaktır.

Biden, özünde ABD establishment’ından (müesses nizam/kurulu düzen) başka bir şey değildir ve Trump’a karşı tüm vaat ettiği Amerika’da ve dünya çapında “normalizasyon”, yani emperyalist kapitalist küreselleşme ve neoliberalizm dehşetinin ve zayıflayan establishment’ın restorasyonu, yeniden sağlamlaştırılması ve güç ve vites büyütmesidir.

Trump’ın yükselişi, tam da bu establisment’a karşı toplumsal hoşnutsuzluk ve tepkilerin büyüdüğü koşullarda, “anti-establisment” görünmesi, ondan görece özerk davranması ve onu aşırı sağdan eleştirip değiştirmeyi vaat etmesiyle gerçekleşti. Aynı dönemde (2016 seçimleri), Sanders de establishment’ı soldan eleştirerek ve değiştirmeyi vaat ederek büyük bir çıkış gösterdi, Demokrat Parti’den başkanlık adaylığını Hillary Clinton’a karşı kıl payı kaçırdı. O dönemki tüm kamuoyu araştırmaları, Trump’ın karşısında Sanders’in çıktığı durumda kazanacağını gösteriyordu. Başka deyişle establishment’ı sağdan eleştiren ve değiştirmeyi vaat eden Trump’ı başkanlığa taşıyan, karşısına iliğine kadar (kitlelerin büyüyen tepki duydukları) establishment temsilcisi bir adayın çıkarılması oldu.

Sanders: Yamanın yaması

2019-2020’deki Demokrat Parti ön adaylık seçimlerinde ise, Sanders’in establishment’a karşı “bağımsız” ve “isyankar” görünümlü çıkışlarından, işçi sınıfının ve radikalleşen gençliğin değişim özlemlerine seslenmesinden, establishment’ı soldan eleştirme ve değiştirme vaatlerinden eser kalmamıştı. Wall Street’e, büyük banka ve şirketlere, “yüzde 1”e, neoliberalizme eleştirilerini bile geri çekmişti. Demokrat Parti’nin ana seçim stratejisi çerçevesinde, tüm sorunu Trump’tan ibaret gösteriyor, establishment ve adaylarına karşı her türlü ciddi eleştirinin “Trump’ın elini güçlendireceği”ni ileri sürüyor ve kendi taraftarlarına da establishment’ın soldan eleştirisi ve değiştirilmesi istemini adeta yasaklıyor, Demokrat Parti’den rakipleri neoliberal sağcı Biden ve liberal sağcı Warren’ı bile eleştirmiyor, tüm Demokrat Parti elitlerini ve establishment’ını “arkadaşlarım” diye sahipleniyor, “hangimizin kazanacağının önemi yok, önemli olan Trump’ın gitmesi için birlik ve beraberliğimizdir” söylemini tuttururken, establishmentla arasına en ufak bir ayrım koyma gereği bile duymuyor, büsbütün keskinleşmiş sınıfsal-siyasal çelişkileri örtüyor ve bir yana bırakılmasını istiyordu.

İşçilere asgari ücret artışı, sendikal-sosyal hak ve güvenceler ve evrensel parasız sağlık hizmeti vaatlerinden eser kalmamıştı. Hitap ettiği toplumsal sınıf ve kesimleri, grev ve mücadeleleri yükselen işçi sınıfı, yoksullar, radikalleşen eğitimli gençlik ve “bağımsızlar” (Amerika’da iki büyük establishment partisini benimsemeyen ve oy vermeyen kesimler) olmaktan çıkarıp, Demokrat Parti’nin geleneksel statükocu orta sınıf tabanı ve beyaz yakalı orta ve üst-orta kesimlerden liberal sol’a doğru değiştirmişti. Söylemini de sosyal demokratik sınırlar içindeki bir sınıfsallık ve siyasallıktan, orta ve üst sınıf ve kesimlere hitap eden bir liberal kimlikçilik ve çevreciliğe doğru değiştirmişti.

Sonuç, 2016’da establishment yıldızı Clinton’ı ciddi biçimde zorlamış Sanders’in, 2020’de daha sönük establishmet adayı Biden karşısında erken bir hezimete uğraması oldu. Orta ve üst-orta sınıf liberal sol’dan oylarını bir miktar artırdı, ama işçi sınıfından, bağımsızlardan, ve hatta gençliğin daha radikalleşmiş kesimlerinden büyük çaplı oy kaybetti. “Anti-estahblishmet” görünümünü, establishment’ı soldan eleştirmeyi ve değiştirme vaadini terketmiş, tüm derdi (kitlelerin eşit derecede nefret ettikleri) establishment’ı Trump’ın elinden kurtarma ve restore etme haline gelmiş, neoliberal sağcı Biden’den bile ayrımını koymaktan kaçınan Sanders’e işçiler, bağımsızlar, daha fazla radikalleşen gençlik kesimleri niye oy versindi ki? Dahası Sanders’in Demokrat Parti’nin geleneksel statükocu/establishmentcı orta sınıf ve elitist tabanına oturduğu koşullarda, onlar da damardan establishment şahinliğini milyon kez kanıtlamış Biden varken, neden Sanders’e oy versinlerdi ki?

Sanders’in popülaritesi Amerikan solu ve eğitimli gençliği içinde Biden’den halen daha yüksek olmakla birlikte, geniş kitleler içinde 2019’dan itibaren (yukarıda belirttiğimiz nedenlerle) düşüşe geçmiş durumda. Pandemi sürecinde, “anti-establishment” göründüğü dönemin kalıntısı “politik devrim” söylemini de terketmesi, George Floyd isyanı sürecinde milyonların genel talebi haline gelmiş olan “polisin fonlarının kesilmesi ve siyah-göçmen-yoksul toplulukların sosyal ihtiyaçlarına aktarılması”na bile karşı çıkması, hatta polis maaşlarının artırılmasını istemesi, kitlelerin gözünden düşüşünü hızlandırdı.

Dolayısıyla ABD 3 Kasım 2020 başkanlık seçimleri, müesses nizam adayı Biden ile müesses nizama aşırı sağdan karşı görünen, ondan özerk hareket ediyor ve ona saldırıyor, onu değiştirmek istiyor görünen Trump arasında bir görünüm kazandı. Pandemi ve Georg Floyd süreçlerindeki sınıf ve kitle mücadeleleri Trump’ın gerçek faşist yüzünü daha belirgin olarak ortaya çıkarmış ve ona ciddi zemin/oy kaybettirmiş olmasına karşın Biden’in (Sanders, Ocasio-Cortez vbnin koşulsuz desteğine karşın) oylarını aynı ölçüde artıramamasının en önemli nedeni bu: Kitlelerin genişleyen kesimlerinin (radikalleşme eğilimi de artan) değişim istem ve özlemine karşın, Biden’in kemik establishment’ın kemik temsilcisi olması; establishment’ı Trump’ın elinden kurtarmanın dışında, bırakalım onda az buçuk kitlelerin yararına en ufak bir reform yapmayı, yeniden güçlendirerek “sürdürülebilir hale” getirmekten başka bir vaadi olmaması. Bu yüzden, yer yer iç savaş kıvılcımları dahi gösterebilen toplumsal kutuplaşma seçimlere katılımı artıracak olsa bile, Biden’e oy verecek olanların önemli bir bölümü de Biden’den hemen hiç bir beklentileri olmadan, salt Trump gitsin diye verecek.

Başkanlık seçimi hiç bir sorunu çözmeyecek

Sonuçta Biden ve Trump’tan hangisi kazanırsa kazansın, başkanlık seçimleri, işçi sınıfı, ezilenler ve gençlerin hiç bir ekonomik, toplumsal, siyasal, ekolojik sorununu çözmeyecek, daha da derinleştirecek. Biden kazanırsa, orta sınıf liberalizmi ve liberal solun kitle pasifikasyonunda elini güçlendirecek bir iki kırıntı liberal-reform kozmetiği dışında yine çözmeyecek, derinleştirecek.

Amerika’da 180 bin kişinin öldüğü, halen günde bin kişinin ölmeye devam ettiği Pandemi krizini çözmeyecek.

Her biri kendi başına bir toplumsal kriz öğesi olan, toplamda ise geometrik olarak büyüyen ve bir toplumsal-siyasal buhrana doğru giden işsizlik, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, konut-kira, altyapı, gıda, hane halkı borçları, güvencesiz despotik ve (artan bir kesim için artık gıdaya bile yetmeyen) düşük ücretli çalışma koşulları sorunları çözülmeyecek.

Siyahların, Latinlerin, yerlilerin, göçmenlerin, yoksulların, kadınların, lgbtilerin, evsizlerin ezilmesi; polis, istihbarat, paramiliter çete despotizmi ve seri cinayetleri, yığınsal tutuklamalar, köleci hapishaneler, sınır duvarları ve terörü, Nazivari göçmen toplama kampları, taciz ve tecavüzler; ırkçılık, beyaz üstünlükçülüğü, şovenizm, temel devlet kurumları içinde bile cirit atan paralel karanlık güç şebekeleri, ataerkillik, bağnazlık, ırkçı-faşist paramiliterizm ve çetelerin dal budak sarması sorunları çözülmeyecek.

Küresel ısınma, doğa yıkımı, aşırı şiddetli hava olayları (Amerika’da yalnızca son 2 ay içinde toplamda 10 binlerce kişinin evini kaybettiği 2 büyük orman yangını, bir büyük sel baskını, bir fırtına yaşandı), bir çok bölgede su ve enerji krizleri, milyonlarca kişinin faturaları ödeyemediği için elektrik ve sularının kesilmesi sorunları çözülmeyecek.

Sömürgecilik (Haiti, Porto Riko), işgalcilik (Irak, Afganistan, Somali, Suriye, vd), darbecilik (yalnızca son dönemde Honduras, Ukrayna, Brezilya, Bolivya’da darbeler, Venezuella ve Belarusya’da darbe girişimleri), devasa emperyalist savaş-operasyon makinesi, dünya çapında yüzlerce askeri üs, namütanahi emperyalist savaşlar ve katliamlar, dünyanın geri kalanın toplamından fazla silah/savaş harcaması, ve giderek büyüyen daha büyük bir emperyalist savaş tehlikesi sorunları çözülmeyecek.

En büyük 3 kapitalistin servetlerinin nüfusun alt yüzde 50’sinin toplamından (160 milyon kişi!) daha fazla olması; gıda bankaları ve yoksulluk yardımları önünde kuyruklar uzarken, tüm üretim, teknoloji, bilgi, güç ve iktidar olanaklarının giderek daha küçük bir mali/tekelci oligarşik kapitalistler grubunun elinde yoğunlaşması ve merkezileşmesi sorunları çözülmeyecek.

Çözülmeyecek, çünkü mali oligarşik sermaye diktatörlüğü olduğu gibi (ve Trump’tan devraldığı daha fazla gericilik, şiddet ve despotizmle) devam edecek.

Ve derinleşecek, çünkü Biden’in tüm vaadi aslında kapitalist sistemin zorunlu işleyişini, yani sermaye birikiminin mutlak genel yasasını (bir kutupta görülmemiş sermaye birikimi/kendi emeklerini kapitalistlere sermaye olarak üretenlerin tarafında görülmemiş sefalet birikimi) ve kar oranlarının düşmesine karşı mutlak ve göreli sömürü ve yağma şiddetini artırma yasasını, Amerika’da ve dünya çapında yağlamaktan başka bir şey değildir.

2008 kriziyle yönetime gelen Obama dönemine bakmak yeterli olacaktır. Obama döneminde ne olduysa çok daha fazlasının Biden durumunda yaşanacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Obama en azından “polis reformu, sağlık reformu, sendikal haklar reformu” vb vaatleriyle yönetime geldi. Tabii hiçbirini gerçekleştirmedi, yönetime gelir gelmez daha da budadığı ve “insan hakları” liberalizmine havale ettiği reform kırıntıları da, Cumhuriyetçi Parti’ye bile kalmadan Demokrat Parti establishmentına takılıp eriyip gitti. Ama Obama’nın “ilk siyah başkan” olarak “insan yüzlü/sosyal/çok kimlikli” kapitalizm/neoliberalizm/emperyalizm vaatlerinden beklentiler, kriz ve artan saldırılar koşullarında birkaç yıl bile sürmedi! 2000’li yılların ilk büyük işçi grevleri, işsiz eylemleri, Occupy, Ferguson-Baltimore-Dallas isyanları, Standing Rock direnişleri, eğitimli gençliğin radikalleşmesi, Obama döneminde yaşandı. Biden ise karşısında Trump gibi rakibinin olmasının rahatlığıyla, işçi sınıfına ve siyahlara, göçmenlere, kadınlara, gençlere bir reform vaadi verme gereği bile duymuyor. Kitleleri değil ama kitleleri boğan ve yağmalayan establishment’ı Trump’ın elinden kurtarma vaadi dışında, Amerika’da artık milyonlarca aile açısından ölümcülleşen Pandemi, sağlık, konut, borçlar, istihdam, işçi hakları, polis despotizmi, paramiliter çeteler, emperyalist savaş gibi konularda dahi, reform vaatleri üfürme gereği bile duymuyor. Yani her şey daha açık, Biden durumunda, sınıf savaşımlarının yükselişini sürdürmesi ve sertleşmesi için bir kaç yıl beklemek bile gerekmeyebilir.

Burada önemli bir nokta da, Amerika’da 2016 yılından itibaren başta eğitimli işçi/işçileşen gençlik, eğitim ve sağlık işçileri, mavi yakalı ve güvencesiz işçiler ve “bağımsızlar”ı beklenti içinde tutmuş olan Sanders ve şürekasının (keza “Demokratik Sosyalistler”in) “anti-establishmentcı” sol kulvarı boşaltıp kendilerini Biden’in yaması olmaya adamış olmaları. (Yani yamanın yaması: Biden’in Amerika’da ve dünya çapında çürüyen burjuva demokrasisine ve çürüyen kapitalizme “yama” olabilmesi için, ona da liberal sol ve “ilerici enternasyonal” yamaları lazım!)

Biden durumunda establisment’a karşı tepkiler ve savaşım (Trump ile kaldığı yerden) artacaktır. “Anti-establishment” ve daha da radikalleşen bir sola doğru büyüyen bir vakumun çekim etkisinin de artmaya devam etmesi yüksek bir olasılıktır. Nitekim Amerika’da 2010’lu yıllarda başta eğitimli işçi/işçileşen genç kuşaklar, güvencesiz işçiler, ezilen kesimlerden işçi ve yoksullar olmak üzere belirgin bir “sola kayma” ve radikalleşme süreci yaşandığı, Trump döneminde bunun hızlandığı, Pandemi ve George Floyd süreçlerinde yeni bir itilim kazandığı biliniyor. Sosyalist, anarşist, radikal sol ağırlıklı parti, örgüt ve platformların bir çoğu, son yıllarda üye, sempatizan ve okur kitlelerini belirgin biçimde artırdı. Daha önceki bölümlerde işaret etmeye çalıştığım gibi, halen bir dizi bulanıklık ve eklektizmle de olsa, Marksist, komünist devrimci eğilimlerin ipuçları da görünmeye başladı.

Pandemi direnişleri ve George Floyd isyanı sürecinde ise, bu establishment’ın büyük banka ve şirketler, iki büyük düzen partisi, başkanlık, kongre, polis ve diğer cinai baskı aygıtları, köleci hapishaneler gibi temel kurumlarının reforme edilmesini istemleri daha geniş zemin bulmakla kalmadı, bunların reforme edilemez olduğunu, değiştirilmesi ve kaldırılmasını isteyen daha radikal eğilimler de daha fazla güç toplamaya başladı.

Bu istemler sınırlı bir devrimci kesim dışında henüz sermaye diktatörlüğünün yıkılması ve devrim hedefiyle birlikte ileri sürülmese de, çalışma yaşam ve yönetilme koşulları itibarıyla, yalnızca Trump’la ve polis ile de sınırlı olmayan, Wall Street’i vb de kapsayan, bir “diktatörlük” algısı kitlelerin öncü kesimlerinde gelişiyor; establisment’ın mali oligarşik kapitalist temelleriyle birlikte yıkılması istencinin bazı dinamikleri kendini gösteriyor.

Burjuva demokrasisine (ki establishment’ın diğer adıdır) güven giderek azalıyor. Kitlelerin artık varoluşsal hale gelen dilek ve istemlerinin burjuva demokrasisi tarafından gerçekleştirilebileceği inanç ve beklentisi giderek azalıyor. Büyük kriz koşulları, zaten burjuva demokrasisinin son kalıntılarını da çözüyor. Bu durumda ne olur? Bu durumun içinden bir faşist kutup çıkar ve zaten kitlelerin geniş bir kesiminin nefret eder hale geldiği can çekişen burjuva demokrasisine son tekmeyi atmaya yönelir. O zaman iki seçenek ortaya çıkar: Can çekişen burjuva demokrasisini savunmak adı altında liberaller, reformistler, kitlelerin düzene tepkisini sermayenin diğer kliğine ve kitlelere saldırı demokrasisine yedeklemeye bakar. Bu faşizm tehlikesini ortadan kaldırmadığı gibi, “faşizm tehdidi” adı altında burjuva demokrasisinin kalıntıları daha da geriye, gericiliğe, despotikliğe doğru çeker. Örneğin Biden durumunda Trump gidecek, ama onun yarattıkları dahil, toplumda ve üstyapıda faşizme meğil eden bir çok mekanizma dokunulmadan kalacaktır. Ama uzlaşmaz çelişkinlik içindeki aynı durumun içinden bir devrimci kutup da ortaya çıkabilir ve çıkmalıdır; işçi sınıfının, ezilen kesimlerden işçilerin ve yoksulların, işçi ve işçileşen eğitimli gençlerin gerçekten özneleşmesi ve özgürleşmesinin, sermaye diktatörlüğünün yıkılması temelinde yeni ve gerçek bir demokrasinin yolunu gösterebilir ve göstermelidir.

Önemli olan ipuçları görünen gerçek Marksist, komünist devrimci dinamiklerin, kitleler, eğitimli genç işçi/işçileşen kesimler, güvencesiz işçiler, ezilen kesimlerden işçi ve yarı-proleterler içinde bu daha radikal sola doğru vakum etkisini ne kadar değerlendirebileceğidir. Ezilenler içinde “insan hakları”, liberalizm, liberal halkçılık, ezilenci toplumculuk, komünalizm; sosyalist iddialı hareketler içinde örtük beyaz üstünlükçülük, ezilen ırk/ezilen ulus/cins/lgbti/ekoloji sorunlarını umursamama ve emperyalist ekonomizm; eğitimli genç işçiler/işçileşenler içinde anarşizm, “demokratik veya liberal sosyalizm” gibi hegemonik etki ve akımlarla da uzlaşmaz mücadele içinde, ezilenler sorun ve mücadelelerini de proleter ve yarı-proleter tabanlarından kapsayıp ileriye çekerek, bağımsız, birleşik, militan, gelişkin bir sosyalist devrimci sınıf hareketinin nasıl örgütleneceği ve önderleşeceğidir.

Bir sonraki bölümde, ezilen kesimlerden bileşenleriyle birlikte Amerikan işçi sınıfının ve sertleşme eğilimi gösteren sınıf savaşımının geleceğini tartışacağız.

Not: Hazırlanmakta olan “Amerika’da sınıf savaşımları ve George Floyd isyanı” başlıklı E-Kitaptan bir bölüm taslağıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*