Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Taksim: Direniş, özgürlük, sosyalizm!

Taksim: Direniş, özgürlük, sosyalizm!

Toplumsal direniş hareketi, günlerce süren çatışmalar sonrasında devleti geri adım atmaya zorlamış, kendisine kapatılmak istenen meydanları, parkları ele geçirmiş ve özgürleştirmiştir. Onlarca yıldır alınan çok sayıda yenilginin ardından gerçekleştirilen bu kazanım, yenilgilerin yarattığı “Uğraşıyor, mücadele ediyoruz ama hiçbir sonuç alamıyoruz, kazanamıyoruz” biçimindeki yenilgi psikolojisini ve gerilemeyi de yıkmış, bundan sonraki eylemler için de moral, güç ve cesaret kazandırmıştır. Erdoğan’ın polis teröründe sınır tanımayan pervasız hükümeti, valileri ve belediye başkanları, üçüncü gün içerisinde direnişin hızla büyümesi karşısında inisiyatifi kaybetmişler, nihayetinde Taksim meydanını ve diğer alanları terkederek çekilmek zorunda kalmışlardır. Devlet kitle hareketine yenilmiştir. Bundan sonra farklı konularda ve farklı kesimler tarafından gerçekleştirilecek eylemlere baştan “sonuç alamayız” düşüncesi ve yenilgi psikolojisiyle değil, kazanma güç ve iradesiyle girilecektir. Burjuvazi, devlet ve AKP hükümeti için ise tersi bir durum söz konusudur. Despotik saldırganlığın ve polis terörlü, biber gazlı demokrasinin sürdürülemeyecek olması, sürdürülürse olayların giderek daha boyutlanıp yön değiştirebileceği korkusuyla, despotik yönetim tarzı ve burjuva demokrasisinin kapsamı tartışmasıyla birlikte yeni bir ayar çekilmeye başlanmıştır.

Toplumsal direniş hareketi İstanbul’da durulurken Ankara’da direngenlikle sürüyor. Aynı zamanda İstanbul ve pek çok ilde semtlere, çeşitli kentlere doğru yayılma ve genişleme özelliği gösteriyor. Bir yandan hedefini gerçekleştirmiş olarak durgunlaşıp geriye çekilmeye başlar, diğer yandan işçi hareketinin sendikalarla birlikte iki günlük genel grevle devreye girmesi, alanlara çıkılması başka bir yönden ivme kazandırırken, tetikleyici olabilecek yeni gelişmelere bağlı olarak sıçrama potansiyelini de bağrında taşıyarak sürmektedir. Ki hızla genişleme ve büyüme, bir konu ve hedefe ulaştıktan sonra geri çekilme, bugünkü -son dönemlerdeki- hareketlerin bir dizi farklı özelliğinden biridir. Sürekliliğin sağlanması ve yeni sıçramaların olabilmesi bunun kavranışıyla mümkündür.

BU HAREKET BİR SİYASAL ÖZGÜRLÜK HAREKETİDİR
Ezberler bozulmalıdır. Bu hareket, yeni bir okuma ve “dizin bozma” ihtiyacını ortaya çıkartmış, bir zorunluluk olarak önümüze koymuştur.

Bu hareket bir siyasal özgürlük hareketidir. Bununla birlikte dili, üslubu, gelişme biçimi öncekilerden, alışılagelenlerden farklıdır. En önemlisi, kendisini yeni bir toplumsal ilişki biçimi içerisinden koymaktadır.

aaDevrimci güçler, kararlılıklarını ve sokak savaşı tecrübelerini katarak direnişin içerisinde yer aldılar. Son 1 Mayıs’ta yasağa karşın Taksim ısrarı, bir önceki 1 Mayıs’a katılan kitlelerin katılımında belirgin bir düşüş yaratmış olsa da Gezi parkı direnişinin de önünü açmıştır. Taksim’in yasaklanmasının bir seferlik geçici bir durum olmadığı, emekçilere 1 Mayıs alanı olarak Taksim’in ve şehrin merkezinde yer alan bütün meydanların kapatılması anlamına geldiği, emekçilerin sadece kentlerin merkezine dâhil olan yaşam alanlarından değil meydanlardan, parklardan da kovulmak istendiği açığa çıkmıştır. Meydanı emekçilere kapatanlar, tekelci kapitalist planlara göre Gezi parkında ağaçları söküp yerine AVM’leri dikmeye kalkışınca giderek büyüyen bir direniş tetiklendi. Devrimci güçlerin bu eylemlere ikinci büyük katkısı, sokak savaşı tecrübesinin direnişin içerisine akıtılması oldu. Eğer bu olmasaydı pasif eylem çizgisinde gelişecek, sivil itaatsizlikler biçimindeki bir hareket bu denli gelişmez ve sonuç alıcı olamazdı. Hareket bu açıdan kitlelerden kopmayan ve kitlelerin de uzak durmadıkları direniş kararlılığını ve cesareti büyüten doğru bir eylem çizgisine oturdu. Direnişin kitleselliği, çok farklı kesimlerden direnişe katılım ve verilen destek, cadde ve sokaklarda taş ve barikatlarla yürütülen çatışmaların meşruiyetini büyüttü. Bununla birlikte devrimci güçler, hızla büyüyen ve bir halk direnişine dönüşen eylemlere politik olarak önderlik edebilmekten, harekete geçen kitlelerle ilişki, hatta iletişim kurmaktan uzaklar. Bugünkü düşünüş, örgütlenme ve hareket biçimleri içerisinde kalmaya devam edildikçe de bu eyleme taze bir soluk getiren ve gücünü oluşturan yeni kuşaktan uzak kalmaya devam edeceklerdir.

Eylemlere, bugüne dek örgütlerle ve politikayla hiç ilgisi olmayan güçler yığınlar halinde katılmışlardır ve bu hareket, önceki düşünüş, örgütlenme ve hareket biçimlerini tümden değiştirmeye adaydır. Buna yönelmeyen, sabit ve donmuş kalmaya devam eden örgütler, özellikle harekete kitleler halinde katılan yeni kuşakla -bırakalım ilişki kurmayı- iletişim dahi kuramayacaklardır. Nitekim gelişmelere bakıldığında kitlelerle bize göre daha içiçe ve etkileşim halinde olan yapılar, toplumsal değişim ve kitle hareketindeki farklılaşmayı kitlelerden gelen basınçla hissederek pragmatist geçişlerle nispeten bağ kurmayı başarırken sabit ve donmuş örgütsel yapılar bunu gerçekleştiremiyorlar. Devrimcilerin öncekine göre oldukça azalmış örgütlü güçlerinin ve çevre güçlerinin eylemlere katılımı, eski yapıda örgütlenmiş CHP’li kitlelerin ilerleyen günlerde artan katılımı, önceki sol kuşakların eylemlerde yer alışı bu gerçeği değiştirmemektedir ve bir yanılsama yaratmamalıdır. Açıkça söylemek gerekir ki, biz ve diğer devrimci güçler alanda etkisiz politik güç durumundadırlar. Ve bu sadece dil ve uslup sorunu değildir. Bu eylemler, politik mücadele algısı dâhil her şeyi değiştirmeye adaydır. Ki bu eylem, şehrin merkezindeki büyük meydanlarda özgürce toplanma hakkını fiilen kazanmayla demokratik bir hakkı fiilen söküp alırken, tekellere karşı meydanların-parkların halkın olduğunu meydan okuyarak göstermiş, parkı savunmakla başlayan eylem kentin tekelci kapitalist planlanmasına karşı derinleşme dinamiklerini içinde barındıran antikapitalist bir eylem olarak gerçekleşmiştir.

HALK HAREKETİ PARLAMENTO DIŞI TOPLUMSAL BİR MUHALEFETE DÖNÜŞMEYE BAŞLAMIŞTIR
Toplumsal hareketin gelişme biçimi, sınırlı bir talepten ortaya çıkması ve heterojen bir sınıfsal toplumsal bileşime sahip olması, içerden ve dışardan her politik gücün toplumsal direnişi kendi çıkar ve amaçları doğrultusunda biçimlendirmesine de açık hale getirmektedir. Ki her büyük yığınsal hareket için bu yönlü tehlike ve tehditler her zaman var olacaktır.

taksim1haziranEylemler dolaysız bir politik önderliğe sahip değildir. Kendiliğinden bir gelişme göstermiştir ve halen de bu özelliğini büyük ölçüde sürdürmektedir. Bununla birlikte, ağırlığını kent orta sınıflarının oluşturması nedeniyle bu sınıfsal toplumsal kesimlerle daha doğrudan bağlantısı olan ve daha kolay ilişki kurabilen; iki, genç kuşak bağlarına daha fazla sahip olan; üç, esnek ilişki kurabilen politik güçler eylemlerin ilerleyişi içerisinde daha etkin olmaya başlamışlardır.

Eylemlere katılanlar arasında çok sayıda genç işçi, kısa süreli çalışan işçiler de bulunmaktadır. Fakat sınıf hareketi olarak sınıf gücüyle ilk günlerde eylemlere katılım olmadığı gibi, DİSK, KESK vd. sendikaların ilan ettiği bir-bir buçuk günlük genel grev, Ankara gibi şehirlerde KESK’li emekçilerin eylemcilerle alanda buluşması gibi sınırlı birleşmeler oluştursa da, rutin ve silik bir genel grev olmanın ötesine geçmedi. Mücadeleyi yükseltecek, kendisini genel direnişle birleştirecek bir perspektifle başlaması gerekirken, sendika yöneticileri onu en geri düzeyde reformist kulvara hapsettiler. Sürmekte olan THY grevi, greve çıkmaya hazırlanan Birleşik Metal-İş ve birikmiş sorunlarıyla işçi sınıfı hareketi için militan grevler örgütlemenin ve grevleri toplumsallaştırabilmenin imkânı tepiliyor. Birleşik Metal-İş masabaşı görüşmelere gömülüp kalmak yerine gecikmeden greve çıkıp direnişle kendisini bütünleştirmesi ve direnişin gücünü arkasına alması gerekirken eylemlere katılmadı bile. Bu mevcut biçimiyle sendikal hareketin ömrünü doldurduğunun yeni bir ilanı oldu. Yeni bir sendikal hareket örgütlenmeden, işçi sınıfı hareketi öncü işçi kurulları ve işçi meclisleriyle yeni bir temelde örgütlenmeden, sınıfın bağrındaki bu ur sökülüp atılmadan işçi hareketi gelişemez.

Eylemlerin ilk döneminde seremonik bir katılım ve destek içerisinde olan CHP, izleyen gün ve saatlerde gövdesiyle eylemlerin içerisine girerek hükümete karşı toplumsal muhalefeti arkasına almaya yönelmiştir. CHP’ye oy veren kitlelerin yoğun olduğu kent ve bölgelerdeki güçler doğrudan harekete geçmişlerdir. CHP’yle de içiçe geçmiş olarak sol milliyetçi ve Ergenekoncu güçler, dinsel muhafazakârlığa karşı Kemalist laiklik ve modernist yaşam tarzıyla içiçe geçirdikleri Türk egemen ulus milliyetçiliğini dini neoliberal muhafazakârlığın karşısına çıkartarak, egemen Sünni mezhepçiliğine karşı ezilen Alevi mezhepçiliğini yedekleyerek etkili olmaya, toplumsal desteklerini büyütmeye, kaybettikleri mevzileri geri almaya çalışmaktadırlar.

Gerçekleşen halk hareketinin sokakta süreklilik kazanarak parlamento dışı toplumsal bir muhalefete dönüşmeye başlaması, farklı boyutlar kazanabilecek derinleşebilme dinamiklerini içinde barındırıyor oluşu, başta Erdoğan’ın despotik tutumları olmak üzere hükümete ayar çekme yönlü baskıları artırıyor. Tüm bağlantılarıyla Ortadoğu’nun emperyalist tekelci kapitalist yeniden yapılandırılmasında ılımlı İslam modeliyle rol model olarak gösterilen Erdoğan AKP’sinin despotik Ortadoğu tarzı ve faşizmden devralınmış polis terörü ile model olarak gösterildiklerine benzemesi ve çekim gücünü kaybetmeye yüz tutmasına dışardan bir tazyikle hizaya getirme politikası uygulanmaktadır.

Kürt sorunu neoliberal çözüm sürecine sokulmuşken yaşanan olaylarla siyasal ve toplumsal istikrarsızlığın başka bir yönden büyümesi, emperyalist ülke ve tekellerin planlarıyla çelişmektedir. Politik toplumsal istikrarsızlık Suriye başta olmak üzere Türkiye’den geliştirilmek istenen müdahaleleri zora sokmaktadır. ABD’nin ardı ardına yaptığı açıklamalar, AB’nin açıklamaları, borsadaki sert düşüş, uluslararası tekelci medyada gelişmelere ilişkin haberlerin verilişi ve yorumlar, uluslararası reklâm tekellerinin harekete geçerek merkez medya üzerinde yayın yapmaları yönünde baskı kurmaları bunun göstergeleridir. Onlarla birlikte Türkiye’deki bazı tekel grupları da harekete geçmiş, tekellerin merkez medyası da bir anda olayları duymaya, görmeye ve yayınlamaya başlamışlardır. Başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümetine ayar çekmeye girişilmiştir. Ki gelişmeler AKP içerisindeki Gül-Erdoğan ayrımını ve AKP’ye destek veren Fethullahçı kesimlerle arasındaki çatlağı büyütmüş, iç dengelerini zorlayan yeni bir tartışma başlamıştır.

Dayandığı egemen sınıfın, emperyalist ülke ve tekellerin gözardı edilmesiyle ve kitlelerin geri bilincinden de yararlanılarak hedefe sadece Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin çakılması, farklı politik güçlerin -emperyalistlerin, CHP’nin, Ergenekoncu İşçi Partisi çetesinin, sol milliyetçi TKP nin, vd. – bunun üzerinden politika yapmasını ve toplumsal hareketi kendi hedefleri yönünde kanalize etmesini kolaylaştırmaktadır.

Kürt ulusal hareketi ise, kendiliğinden katılımlar dışında Batıda patlayan bu toplumsal direnişin dışında kalmayı tercih etmiştir. Bu olayların arkasında barış sürecini sekteye uğratacak farklı güçlerin olabileceği, CHP’nin, sol milliyetçiliğin ve Ergenekoncuların güçlenebileceği, AKP hükümetinin gitmesinin barış sürecini sekteye uğratacağı yönündeki görüş ve kaygılar, konspiratif düşünüşle birleşerek toplumsal demokratik direnişle birleşmek yerine ondan uzak durmaya neden olmuş; çözüm ve diyaloğun sürdürülmesi adına her türlü gerici risk üstlenilirken, Kürt halkının kazanımlarını daha ileriye taşımanın ittifakına AKP’yle diyalog ve çözüm adına sırt çevrilmiştir. Selahattin Demirtaş tarafından yapılan “eylemde yer almıyoruz” açıklaması Arınç tarafından teşekkürle karşılanmıştır. Öteden beri haklı olarak eleştirilen Batı’daki hareketsizlik hızla büyüyen toplumsal hareketle değişirken, haklı eleştirinin sahipleri, bu hareketi doğru okumak yerine girdikleri uzlaşı sürecinin gözlükleriyle bakmışlardır. Demokrasi ile barışın karşı karşıya koyulmasının yanlışlığı ve birlikte ele alınması gerektiği sonucuna ulaştığı söylenen Ankara Konferansı kararının üzeri daha üzerinden iki hafta geçmeden barış süreci kaygısıyla demokratik toplumsal bir harekete sırt çevrilerek çizilmiştir. Bu bir anlık karar verememe ya da bir anlık hata değil, emperyalistlerle, tekelci kapitalistlerle, Türkiye devleti ve AKP hükümetiyle kurulan ilişkilerin temel ve belirleyici olması nedeniyledir. Sokak çatışmalarında ve siperlerde kardeşlikle emekçiler arasındaki şovenizmin ve dar ezilen ulus milliyetçiliğinin etkilerinin kırılması ve bizzat bu mücadelelere devrimci güçlerle yan yana katılarak Ergenekoncu çetelerin etkisizleştirilmesi imkânı yerine egemen sınıflarla sorun çözme politikasını tercih etmiştir. Ki bu şekilde elde edilebileceğin ne olduğu belliyken, hala yeni anayasada Kürt sözcüğü dahi geçmezken, aşağıdan yükselecek demokrasinin birleşik bir gücü olarak demokrasi toplumsallaştırarak tam hak eşitliğini gerçekleştirerek ulusal sorunu çözme ve Kürt halkının özgürleşme imkânı artarken, buna sırt çevrilmektedir. Kürt halkı ve gençliği çeşitli bölgelerde sessiz kalmayıp direnişlere katıldılar. Doğru olan, bunu sürdürmek; Batıdaki hareketle birleşerek, bu hareketi büyüyen bir özgürlük hareketine çevirmek, daha üst düzeyden demokratik hak ve özgürlükleri kazanmaktır. Kürt burjuvazisinin devlet ve AKP ile uzlaşı politikasından, güvenceyi AKP’nin hükümette kalmasında aramaktan vazgeçilmelidir. Son yapılan KCK açıklaması da AKP hükümetinin antidemokratik tutumunu eleştirirken Kürt halkını direnişlere aktif katılma çağrısı yapmamasıyla ikircimli bir tutum almaktadır. Hal böyleyken bir ezilenler ittifakı ile aşağıdan mücadelelerle demokrasi mücadelesi yürütme iddiasındaki EMEP, ESP gibi partilerin uydu suskunluğu, bir eleştiri dahi yöneltmemeleri de nasıl bir tabiyet ve erime ilişkisi içerisinde olduklarını gösteriyor.

POLİS MÜDÜRLERİ, VALİ, BELEDİYE BAŞKANI GÖREVDEN ALINMALI, HÜKÜMET İSTİFA ETMELİDİR
Direnişin taleplerinden birisi, sorumluların görevden alınmasıdır. Bu talep olarak sürüyor olmakla birlikte, direniş henüz bir polis müdürünün dahi görevden alınmasını da gerçekleştirebilmiş değildir. Bununla birlikte, bu istemin arkasında, sesi de yükselterek kararlılıkla durulmalıdır. Türkiye’nin siyasal, sınıfsal ve toplumsal değişim dinamikleri karşısında Erdoğan’ın despotik Ortadoğu tarzı yönetim şekli artan bir tahammülsüzlük ve nefret oluşturmaya başladığı gibi, bu dinamikler, muhafazakârlık elbisesi giydirilen, tekellerin çıkarlarıyla sınırlanmış geri düzeyde burjuva demokrasisine sığmamaktadır. Faşizmin polis terörünü biber gazıyla devam ettiren bu geri düzeydeki demokrasi, tam da Kürt hareketinin özgürlük mücadelesinin neoliberal barış sürecine sokularak etkisizleştirilmeye çalışıldığı bir zamanda, toplumsal sınıfsal istemlerle aşağıdan bir saldırıya uğramıştır. Bu aşağıdan saldırının hedefi olarak halen büyük bir kitle tarafından destekleniyor olsa da büyüyen bir nefretin hedefi haline de gelen despot Erdoğan’ın, içişleri bakanının, polis müdürlerinin, vali ve belediye başkanının, emekçi sınıfların sınıfsal ve toplumsal istek ve özlemleri ile açıkça karşıt olan neoliberal muhafazakâr geri düzeyde burjuva demokrasisinin uygulayıcısı hükümetin alaşağı edilmesi bu eylemin kazanımlarından biri olacaktır.

ethemBu hükümet, faşist diktatörlüğün yerine, ondan devralarak geldikleri polis terörüyle biber gazı demokrasisini geçirmiştir. Burjuva demokrasilerinde temel bir hak olan toplantı ve gösteri özgürlüğünü hiçe sayan, bilimi, kültürü, toplumsal yaşamı din örtüsü altına almaya girişen bu örümcek kafalar gitmeli; bu biber gazı hükümeti yıkılmalıdır! Bu hükümetin halk direnişiyle gitmesi halkın yeni bir kazanımı olacak, yerine gelecek olan polis terörünü aynı pervasızlıkla uygulamaya, yasakçı zihniyetle meydanları kolaylıkla kapatmaya cesaret edemeyecektir. Meydanları özgürleştiren halkın direnişi ilerleyerek hükümeti yıkma, bu olmuyorsa belirgin geri adımlar attırma yönünde kazanımlar elde ederse, polis müdürleri, vali, belediye başkanı, bakan görevden alınır, hükümet istifa etmek zorunda kalırsa bu daha yüksek bir kazanım olacak ve kitlelerin özgüven ve cesareti de artacaktır.

Bununla birlikte sadece despotik Erdoğan hükümetinin gitmesi yönlü bir talep ve arkasındaki sınıf dayanaklarından ayrılmış olarak hedefe sadece onun çakılması, AKP içinde ve dışında yeni burjuva siyasal kombinasyonların yolunu açmış olur. Bunun yolunu kapatmak, polis müdürlerinin, valinin, bakanların görevden alınması, hükümetin istifası hedefini gözardı etmeden, hedefe tüm bu tekelci kent planlanmasından da sorumlu olan kapitalist sınıfın çakılmasıyla mücadele büyütülmelidir. Ki tekelci kapitalistleri hedefe çakarak yürümek, onları polis müdürlerini, valilerini, bakanlarını, hükümetlerini geminin bordasından atarak kendilerini kurtarmaya sevkedecektir.

BÜYÜYEN ÖZGÜRLÜK İSTEĞİ, GERİ DÜZEYDE BURJUVA DEMOKRASİSİNE SIĞMIYOR
Siyasal, sınıfsal, toplumsal değişim dinamikleri, bireylerin özgür yaşam istekleri, Ortadoğu tarzı despotik, hükmedici yönetim tarzına büyüyen bir tepkiyi ortaya çıkarttığı gibi, büyüyen özgürlük isteği neoliberal muhafazakâr geri düzeydeki burjuva demokrasisine de sığmamaktadır. Bunun bir, din örtülü muhafazakârlık; iki, neoliberal biçimde oluşu; üç, geri düzeyde olmasına karşı, yer yer kesişen, sınıfsal toplumsal bileşenleri farklı olan bir tepki vardır ve genişlemektedir.

Değişen ve çeşitlenen toplumsal yapı, farklı toplumsal grupların varlığı, kent yaşamıyla birlikte yaşam tarzındaki çeşitlenmeler, sınıf taleplerinin doğrudan ya da dolaylı biçimlerle ortaya çıkması, 9–12 saat çalışma, artan güvencesizlik ve yoksullaşma, Kürt halkının özgürlük talebinin birey hakları ve yerel yönetim özerkliği kıskacına sokulması, sermaye, hükümet ve devlet üzerinden pay alma ve konum elde etme mücadelesi içerisinde AKP’yi destekleyen dinci kesimler ve toplum kesimlerinin yukarıdan ve aşağıdan ayrışmaya başlamaları, geri düzeydeki bugünkü demokrasi kalıplarına sığmamakta ve onu her bir yönden zorlamaktadır. Bu kesimlerin itirazları ise farklı farklıdır; bazıları, muhafazakârlık kısmına karşıdırlar, bazıları neoliberal niteliğine; içiçe geçiş ve kesişmelerle birlikte faşizmden devralınmış polis terörü yöntemleriyle sürdürülen geri düzeyde olma niteliğine karşı çıkış ise daha fazladır ve giderek de büyümektedir. Bu muhafazakâr ve geri düzeyde örgütlenmiş demokrasi, tek biçimlileştiriciliği ve bir kalıba sokma girişimleriyle, muhafazakâr bir yaşam tarzı dayatmasıyla ötekileri kapsamak bir yana dıştalamakta, burjuva demokrasisini ona istikrar kazandıracak geniş bir temele oturtmak yerine daraltmakta, üstelik en tepeye de despotik şeflik tarzını dikip basit yönetişim ilişkilerini dahi bir yana itmesiyle toplumsal tabanını daha daraltmakta ve karşı çıkanları ise çoğaltmaktadır. Sesi çok çıkan liberal eleştiriciler itirazlarını sadece demokrasinin bu denli muhafazakâr kalıba sokulmasına, gazın ölçülü değil de tonlarca kullanılmasına yöneltmekte, demokrasinin bir nebze daha genişletilerek kapsayıcı kılınmasını istemekte, egemenliğin, baskı ve terörün asıl kaynağını, tekellerin, bankaların, onların sahip olduğu plaza, villa ve AVM’lerin egemenliğini ise örtbas etmektedirler.

kanyonKitle hareketi, AKP hükümetini götüremese dahi Erdoğan’ın başkanlık isteği kolay onarılamayacak bir darbe almıştır ve sadece dışındaki değil içindeki çelişkilerin de büyümeye yüz tutmasıyla AKP’nin istikrarlı hükümet dönemi bitmiştir. Aynı gücünde sürmeyecek bile olsa bazen geriden bir basınçla ve yaratmış olduğu korkuyla, bazen sıçramalı gelişmelerle toplumsal sınıfsal muhalefet, dışarıdan yeni bir aktör olarak siyaset alanına girmiştir. Büyüyen özgürlük isteği ile geri düzeydeki burjuva demokrasisi karşıtlığı açığa çıkmıştır ve bu her konuya doğru genişleyerek daha da büyüyecektir. Aşağıdan gelişen toplumsal hareketin basıncı ve devamı ile, diğer yandan AKP içi ve dışı burjuva siyasal kombinasyonlarla gelişmelerin ne yönde olacağı, Kürt hareketinin bundan sonraki seyrine de bağlı olarak burjuva demokrasisinin hangi biçimi alacağı önemli olmakla birlikte, toplumsal direniş hareketinin ortaya çıkarttığı bir diğer önemli sonuç, bu hareketin burjuva demokrasisiyle de karşıtlaşma dinamiklerinin varlığıdır.

SÖMÜRÜNÜN OLDUĞU YERDE ÖZGÜRLÜK YOKTUR. TEKELCİ KAPİTALİST EGEMENLİĞİ YIKMADAN ÖZGÜRLEŞEMEYİZ.
Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesiyle başlayan ve meydanların fiilen özgürleştirilmesine doğru sıçrayan toplumsal isyanın bundan sonraki seyri, işçi sınıfının ve bütün emekçi sınıf kesimlerinin sınıfsal toplumsal ve bireysel istem ve özlemlerini açık bir şekilde ortaya koyarak ve büyütüp genişleterek ilerlemek olmalıdır. Ancak bu şekilde devam edersek, eylemlerin sadece despotik AKP hükümetine ayar çekilmesi, karizmasının çizilmesi veya yerine farklı bir bileşimde yeni bir hükümetin geçmesi, birkaç polis müdürü, bakan ve bürokratın değiştirilmesi ile sınırlı kalmayıp diğer burjuva partileri de, burjuvaziyi de karşımıza almamızı sağlayacaktır.

Meydanların özgürce kullanılabilmesinden istediği yaşam tarzı ile özgürce yaşayabilme hakkına, kentin plazaların, AVM’lerin, villaların egemenliği altında yokedilmeye hayır demekten despotik bir yönetim altında kölece yönetilmek istememeye kadar her konu ve sorun demokrasi ve özgürlük sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Topluma giydirilmiş olan neoliberal muhafazakâr, geri düzeydeki burjuva demokrasisi ile kitlelerin sınıfsal ve toplumsal ihtiyaçları, özgürce yaşama istekleri çelişmekte ve giderek büyüyen bir karşıtlık oluşturmaktadır. Kitleler günlük yaşamlarına kadar her konu ve soruna müdahale eden, dışlarında ve üstlerindeki bir gücün despotik kararları altında yaşamak istemedikleri gibi, yaşamları ve yaşam alanları ile ilgili kararların kendilerine sorulmadan alınmasına, neoliberal muhafazakâr yaşam tarzının giydirilmek istenmesine isyan etmekte, yaşamları ve yaşam alanlarıyla ilgili kararların kendileri tarafından verilmesi hakkını istemektedirler. Faşizmden devralınmış polis terörü, biber gazı saldırganlığı ve Erdoğan’da simgelenen despotik yönetim tarzı büyüyen bir öfke ve tepkinin tetikleyicisi olmuştur. Bu ilk elde demokrasi ve yaşam biçimiyle ilgili modernizm-muhafazakârlık çatışması olarak değerlendirilebilir olsa da, emekçi sınıfların, toplumun ve bireylerin öz yaşamları, yaşam alanları ve gelecekleriyle ilgili kararları kendilerinin vermesi özlem ve isteği bu sınırlara sığmamaktadır. Neoliberal tekelci kapitalizm, krizlerle içiçe geçen yeniden yapılanma süreçleriyle işçi sınıfı, kent ve kır yoksulları, gençlik için büyüyen bir yıkım oluşturuyor. Gençliğini dahi yaşayamadan çalışmak zorunda kalan, emek gücü yarı zamanlı çalışma vd. ile sömürülen bir genç kuşak vardır ve eylemlerde yer almaktadırlar.

taksim_5941Kadınlar, her sınıfsal toplumsal kesimden kadınlar, neoliberal muhafazakâr burjuva demokrasisine karşı büyüyen öfkeleriyle bu eylemin en etkin öznelerinden oldular. “Kırmızılı kadın”, “siyahlı kadın”, yalnızca Gezi Parkı direnişinin değil, aynı zamanda, yaşamının erkek egemenliği ve muhafazakârlıkla boğulmasına karşı harekete geçmiş, hoşnutsuz milyonlarca emekçi kadının çığlığının simgesi oldu. Gezi Parkı direnişi, yaşamının hücreleştirilmesine, kürtaj ve hemen her konuda vesayet, kontrol ve himaye altında tutulmaya çalışılmaya karşı yeni bir kadın durumunu ortaya çıkardı. Direniş, kadın ile erkeği eşitledi. Cinsiyetçiliğe, eşcinsellerin ezilmesine, aşağılanmasına, cinsiyetçi küfür ve kodlara karşı da yeni ve daha gelişkin olanı kurmaya girişti.

Toplumsal direniş hareketi, orta sınıf ağırlıklı olmakla birlikte, önceki sınıfsal toplumsal konumları kayba uğrayan, işçileşmiş ve işçileşmekte olan, öfke ve tepkisinin – radikalliğinin temelinde de bunların bulunduğu bir toplumsal harekettir. İş güvencesizliği ve her şeyin metalaştırılmasının yıkıcılığı, kredi kartı köleliği, gelecek belirsizliği, bu kesimlerin, özellikle de son dönemdeki tekelci ve orta sermaye palazlanmasından dolaylı biçimlerle de olsa yararlanamadıkları gibi konum kaybına uğrayan ve yoksullaşmakta olan kesimlerin hareketidir. İşçi sınıfının ve bütün emekçi sınıfların kapitalist boyunduruk altında kölece çalışmaktan, kölece yaşamaktan, işten atılma korkularıyla uyanmaktan, ağır iş temposu altında ezilmekten, iş cinayetlerinin kurbanı olmaktan kurtulacağı, sömürülmeden yaşayacağı özgürlük isteği şekli ne olursa olsun hiç bir burjuva demokrasisine sığmaz.

Tepkiler, neoliberal muhafazakâr sistemin muhafazakârlık kalıbına ve geri düzeyine karşı burjuva demokrasisinin yönetişimci ve katılımcı, çoğulcu, yerel yönetimci mekanizmalarla genişletilmesi yönlü talepler biçimiyle ortaya çıksa da, harekete geçen kitlelerin özlemleri bununla sınırlı değildir. Yok sayan, hiçe sayan, nesneleştiren egemenlik biçiminin karşısında gelişen özneleşme, özyönetim ve özgürce yaşam isteğidir. Sorun ve yaşamlarımız, yaşam alanlarımızla ilgili kararların dışımızda ve üstümüzdeki bir güç tarafından alınıp zerkedilmesi değil, kendi sınıfsal, toplumsal ve bireysel ihtiyaçlarımıza uygun olarak kendimiz tarafından alınması ve uygulanmasıdır.

Hegemonya ve saldırı sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın despotik yönetim tarzından doğmamakta, tekelci kapitalizmin hangi işte, nerede ve nasıl çalışacağımıza, işten çıkartılıp atılmamıza, yaşam alanlarımıza, yaşam biçimlerimize, ne zaman yatacağımıza, ne zaman kalkacağımıza, nasıl düşüneceğimize, nasıl eğleneceğimize kadar karar veren egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Neoliberal muhafazakâr biçim içki, kürtaj, “genel ahlak”, eğitim ve aile vb. konularda din üzerinden toplumsal kurallar oluşturup yaşamlarımıza müdahale ederken, sadece Gezi Parkı’nın değil tüm İstanbul’un plaza ve AVM’lerin egemenlik alanı haline getirilmesinde olduğu gibi günlük yaşamımızın hücreleştirilmesinde, hiçe sayılmamızda, artıdeğer üretim makineleri olarak görülmemizde belirleyici olan tekelci kapitalist egemenlik ve hegemonyadır. Sınıfsal, toplumsal ve bireysel özgürlük ve demokrasi isteğimizin karşısında günlük yaşamımıza kadar biçimlendiren, makineleştiren, robotlaştıran, hücreleştiren tekelci kapitalist egemenlik durmaktadır. Eğitim hakkımıza, sağlık hakımıza, barınma hakkımıza, yaşamımızın her alanına saldıran bu tekelci kapitalist egemenliktir. Sadece sınıfsal değil toplumsal ve bireysel demokrasi ve özgürlük isteği de bu tekelci kapitalist egemenlik yıkılmadan gerçekleşemez. Sömürünün olduğu yerde özgürlük yoktur. Tekelci kapitalist egemenliği yıkmadan özgürleşemeyiz.

ÖZGÜRLÜK SOSYALİZM, SOSYALİZM ÖZGÜRLÜKTÜR
Bu eylem faşizmden devralınmış süregelen rejim sorunlarıyla Tahrir ile yakınlaştırılabilse de geri düzeydeki burjuva demokrasisi zemininde ve asıl olarak orta ileri gelişme düzeyine ulaşmış neoliberal kapitalizmin yıkıcı toplumsal ilişkilerine karşıtlık zemininde yükselmektedir. Eylemci kuşak da kendisini Ocuppy hareketinde yer alanlara benzetmekte, twitter’da, dövizlerinde #occupygezi hashtag’ını kullanmaktadırlar. Bu eylem tarzının anlaşılması ve eyleme katılan genç kitlelerin üslup ve toplumsal ilişki kurma biçimlerinin kavranılması, eylemin bugün ve gelecekteki anti-kapitalist dinamikleriyle buluşmak ve onların ileriye taşınması açısından önemlidir. Eylemlere kent merkezinden katılanlarla semtlerdeki katılımlar ve gerçekleşen eylemler arasında farklar vardır ama bunu da dar devrimciliğin bakış açısından değil kendimizi de yeniden örgütleyerek hareketi ileriye doğru birleştirerek çözmeliyiz.

Neoliberal burjuva demokrasisinin sivil toplum alanına çekilerek “katılımcılık” “sosyal sorumluluk” kulvarlarında eritilmeye çalışılacak olsa da eyleme katılan güçler, sadece Erdoğan’da simgelenen despotik tarzda yönetilmeye tepkiyle dahi harekete geçmiş olsalar, bu tepki yaşamlarının her yandan daraltılmasına, kuşatılmasına, yok sayılmalarına ve hiçleştirilmelerine karşı bir tepki olarak ve bir özgürlük eylemi biçimiyle ortaya çıkmış, harekete geçen kitleler, hareketin içerisinde bu sürecin öznesi, belirleyeni oldukları bilincini kazanarak gün gün büyüyen bir özgürleşmeyi yaşamışlar, kendi aldıkları kararların uygulayıcısı olmuşlardır. Bu eyleme katılırken, kararlar alırken, direnirken, öfke ve tepkisini dile getirirken, kendi bağımsız düşünüş ve davranışı içerisinden hareket etmişlerdir. Harekete birer özne olarak katılmışlar, hareketin içerisinde öznelik bilinci güçlenmiştir. Onlara bunu birisi ya da bir örgüt söylememiştir. Söylemiş olsa dahi harekete geçmesine, eylemlere katılmasına yol açan bu dış etkenler değil, sahip olduğu özgürlük bilincinin bu despotlukla ve geri burjuva demokrasisiyle olan karşıtlığıdır.

qaArtık, özneleşmiş olan ama özneleşmesi, bireysel bilinç gelişimi, kapitalizmin sınırları içerisinde kalan bireyler vardır. Bununla birlikte, özneleşme ve özgürleşmenin ancak kapitalizmin sınırlarını yıkmasıyla ve yıktığı ölçüde gelişebilecek olan bireydir bu. Ve bu eylem, Occupy ve Öfkeliler hareketi gibi eylemler, eylem konularında, karşı karşıya oldukları sorunların üzerine gittikçe sadece ancak devrimle aşılacak duvarları değil, sınıfsal toplumsal ve bireysel kurtuluş ve özgürleşmenin gelişiminin de bu duvarları yıkmaya bağlı olduğunu görmektedirler. Bu eylemlere katılanlar, eylemlere bağımsız bireyler olarak dahi giriyor olsalar, sınıfsal toplumsal bir sorun için harekete geçmektedirler ve birbirleriyle toplumsallaşan, toplumsal ilişkiler geliştiren ilişkiler kurmaktadırlar. İşte bu, yeni bir bilinci, şu ya da bu sorunla sınırlı da olsa ancak toplumsallaşarak, toplumsal ilişkiler kurarak, toplumsal olanın bir parçası olarak harekete geçtiği zaman, toplumsal özne olduğu zaman değiştirici dönüştürücü, zorlayıcı bir güç olabileceği bilincini oluşturmaktadır. Sadece bu da değil; bu toplumsal ilişkilere girdiği, birlikte mücadeleye atıldığı zaman kendisinin bir güç olduğunu gördüğü gibi, bu ilişkilerin içerisinde geliştiğini, zenginleştiğini, kapitalizmin yıkıcı ilişkilerinden, yalnızlaşmaktan, bireycilikten, hiçleşmekten kurtulduğunu deneyimlemeye başlamaktadır. Bireyler, ancak toplumsal lişkiler kurdukları; bu yetmez, her türlü alım satım ilişkisinden, karşılıklılık ilişkisinden kurtulmuş olarak toplumsal ilişkiler kurdukları zaman özgürce gelişebilirler.

Bu süreçte, haber iletiminde ve eylemlerin organizasyon ve yürütümünde sosyal ağların kullanımı, bir dakikada atılan yüzlerce-binlerce tweet ile haberin nasıl toplumsallaştığı, her yeni haber ve durumun, bilgi, karar ve eyleme nasıl toplumsal bir ilişki içerisinden dönüştüğü, bizzat aracın -internetin- nasıl bir toplumsallaştırıcı bir rol oynadığı da görüldü. Sosyal ağlar, twitter, facebook, bloglar eylem öncesinde de vardı ve kullanımlarının yaygınlığına karşın büyük çoğunluğuyla kapitalizm içerisinde dönen kültürel toplumsal ilişkilerin aracıydılar. Eylem sürecinde ise, haber ve bilgi akışıyla mücadeleyi örgütleyen, kişiler, bölgeler, ülkeler, siyasetler arasında hızla bağ kurulmasını, gelişmelere göre vaziyet alınmasını sağlayan kolektif bir mücadele aracı haline geldiler. Tekelci kapitalistlerin elindeki merkez medyanın haberleri dahi sansürlemesi, yüzbinlerin katıldığı eylemleri görmezden gelmesiyle ördüğü duvarı yıkıp atmakla kalmadı, haber ve bilgi paylaşımının nasıl bir kolektif güç ortaya çıkartabileceğini de gösterdi. Cep telefonları ve bilgisayarlar yaşamlarının en önemli parçası olan bu kuşağın bugüne kadar kapitalist kültürel ilişkiler kurarak toplumsallaştığı bu araçlar, toplumsal mücadelenin ve toplumsal özne bilincinin gelişmesinin araçlarına dönüşmüşlerdir. Dolayısıyla bu mücadelelerin ortaya çıkartmaya başladığı bilinç, toplumsallaşmış birey bilinci, bireylerin toplumsallaşarak özneleşeceği bilincidir. Bu ise kapitalizmin bireyine karşıt bir birey bilincidir. Bir işçinin diğer işçilerle birlikte hareket etmeye, birlikte mücadele etmeye başladığında da gelişmeye başlayan, kapitaliste karşıtlık içerisinde sınıf bilinci olarak şekillenen bilinç de böyledir.

Bu eylemlere hiçbir örgütle, siyasetle bağı olmadan giren bireyler, girdikleri andan itibaren toplumsal bir öznenin parçaları haline gelmişler, eylemler son bulduğunda girdiklerinden farklı bir bilinç ve özneleşme ile eylemlerden çıkmışlardır. Elbette bu bütünsel bir sistem karşıtlığına ulaşan bir bilinç ve özneleşme düzeyi değildir; karşı çıktıkları konu ve sorunla sınırlıdır ve diğer sorun ve konularda sistem içilik devam etmektedir. Hatta sistemin katılımcı sivil toplum ve sosyal sorumluluk mekanizmaları tarafından eritilebilecek olan bir bilinç düzeyidir. Bununla birlikte bir sorun ve konuda da olsa kapitalist sistemin egemenliği ile karşı karşıya gelmiş, bu karşıtlık içerisinde yeni bir bilince, toplumsallaşmış birey bilincine geçişin adımını atmıştır. Bunun derinleştirilmesi, kapitalizme karşıtlık düzeyine taşınması, keza bunun sınıfa karşı sınıf karşıtlığı bilincine dönüşmesi izleyen mücadelelerle -bu yeterli değildir- ve komünistlerin kendi siyaset ve siyasal mücadele algılarını da değiştirerek bilinci dışardan götürmeleriyle olacaktır.

Bu hareketten neoliberal sivil toplumcu, katılımcı burjuva demokrasisinin rol çalabileceği, siyasal özgürlük istemindeki belirsizliklerden de, sınıfsal bir zemin üzerinden de gelişmemiş olmasından da kaygı duyulabilir. Ama olması gereken bu yönlü kaygılar duymak yerine doğru olan bu hareketin sahip olduğu dinamiklerin ve taşıdığı potansiyellerin görülmesi ve onunla sadece politikanın dar alanına sıkışmadan doğru ilişkileri nasıl kuracağımızı bulmaktır. Bu kuşaklar, birincisi, orta ileri düzeyde gelişmiş bir kapitalizmin ekonomik, sınıfsal, toplumsal, siyasal, kültürel ilişkilerine gözünü açmış, çelişkilerini ve sorunlarını bunun içerisinde yaşayan kuşaklardır. İki; küreselleşen neoliberal kapitalizmin içerisine doğmuş, onun düşünüş ve ilişki biçimlerine kültürel davranışlarına sahip olsalar da bu neoliberal kapitalist gelişimin dünyadaki ve ülkedeki yıkıcı gelişimine bir tepkiyle çıkmaktadırlar. Üç; bugün ve yarın, büyük çoğunluğuyla üretimin, emeğin ve bilginin toplumsallaştığı, işçinin kolektif emek bütünlüğünün bir parçası olduğu bir dönemin ve sürecin kuşaklarıdır. Proletaryanın toplumsal emekçi haline geldiği, sınıfsal toplumsal ilişkilerin bu şekilde kurulduğu dönemin kuşakları ve bugünün/yarının işçileridir. Bugün henüz işçi olmasalar dahi, toplumun proleterleştiği bir sürecin kuşaklarıdır. Dolayısıyla, onların bilincinin gelişme zemini kapitalizme karşıtlık zemini olacağı gibi, aynı zamanda bu karşıtlığın sınıf durumu içerisinden gelişeceği bir bilinç olacak, büyük çoğunluğu için kapitalizme genel bir karşıtlık bilinci sınırları içerisinde kalmayacaktır.

Kapitalizmin bağrında yeni mücadelelerle birlikte bir filiz halinde ortaya çıkan kolektif emekçinin kolektif özne bilinci, üretimin, emeğin ve bilginin toplumsallaşmasıyla iktidarın da işçi iktidarıyla toplumsallaşması istemini çağırdığı gibi, günlük mücadelenin ve yaşamın içerisinde de kendisini kolektif emek olarak örgütlediği ölçüde başarılı olabileceği bir birey bilinci üzerinden gelişmektedir. Burjuva birey bilincinin en gelişmişiyle olduğu gibi, burjuva demokrasisinin en katılımcı modelleriyle de onu karşıtlaştıracak olan bilincin ve eylemin kaynağı burasıdır.

Son mücadelelerde oluşmaya başlayan toplumsallaşarak özneleşme bilinci, bireyleri önceki kapitalizmin bireyi durumundan kopartmaya başladığı gibi, kapitalizmin sivil toplum ağları ve katılımcı mekanizmaları içerisinde emilip eritilmeye çalışılsa dahi buradaki toplumsallaşmanın sistemi genişletmeye hizmet ettiğini, büyüyen özgürlük ve demokrasi isteğini, yaşamları, yaşam alanları, gelecekleri ve kendi sorunları ile ilgili her konuda kendi kararlarını almakta toplanan sınıfsal ve toplumsal demokrasi isteklerini karşılamaz. Bu isyankar kuşak, birçok konuda küreselleşen neoliberal kapitalizmin çekim alanında olsa da kendisinin katılmadığı ve onu hiçe sayan tekellerce alınan kararların işçi olarak, öğrenci olarak.., kendi yaşamında yarattığı yıkımı görmekte, yaşamakta, buna isyan etmekte ve yaşamı ve sorunları kendisinin alacağı, ancak alınmasına kendisinin de dahil olduğu kararların sorumluluğunu taşıyacağı, sonuçlarını kabul edeceği bir demokrasi istemektedirler. Filizlenen budur. Bunu karşılayacak ve yanıt verecek olan sosyalist işçi demokrasisidir. Sosyalizm özgürlük, özgürlük sosyalizmdir. Ekonomiden siyasete her konu ve sorunda kararların tekellerin ve burjuvazinin çıkarları, istekleri doğrultusunda değil emekçi sınıfların ihtiyaçları, istek ve özlemleri doğrultusunda alınabilmesi, tekellerin hâkimiyetindeki burjuva demokrasisinin yıkılmasıyla olanaklıdır. Sınıfsal toplumsal direniş, çeşitli siyasi kombinasyonlarla oluşturulacak burjuva hükümetlere ve parlamentoya yüzünü değil sırtını dönüp kendi mücadele organlarını -direniş meclisleri, grev meclislerini- kurmalıdır. İstek ve özlemlerini gerçekleştirebilmenin yolu kendi öz örgütlenmelerini hiç gecikmeden eylemlerin içerisinde kurmasından geçmektedir. “Şaşaalı” isimler aramaya gerek yoktur. Direniş çadırımıza “komün” ismi verilebilir. “Sınıfsız” da ayrıca kendi çadırını kurabilir. “Paylaşarak üretelim, üreterek çoğalalım, direnişle özgürleşelim”, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizeleriyle birlikte “Hepimiz birimiz için Birimiz hepimiz için/Kurtuluş yok tek başına” kolektifleri kurulabilir. Bunlar kısa aralıklarla bürokrasiye boğulmadan, mümkünse her akşam toplanmalı, katılanların özgürce görüş belirtmesini sağlayacak bir işleyişe sahip olmalı, aynı sorunları paylaşan ve karardan etkilenen herkesin kararlarda söz sahibi olacağı ve sorumlulukları paylaşacağı, her işin kolektivize edilerek gerçekleştirileceği bir işleyiş ve ilişki sistemine sahip olunmalıdır. Doğrudan demokrasi uygulanmalı, toplantılar her eylemcinin doğal üyesi olduğu en geniş katılımla gerçekleştirilmeli, alınan eylem kararları ve kararları uygulayacak olan seçilmiş komite ve kişilerin üstlendikleri görev ve sorumlulukları yerine getirişleri toplantılarda değerlendirilmeli, üstlendikleri görev ve sorumlulukları yerine getirmeyenler “geri çağrılmalı”, değiştirilmelidirler. Kendi dışsallığımızı siyasal toplumsal ilişki kurma biçimimizi de eleştiriye tabi tutmalı ve gözden geçirmeliyiz. Sadece doğru bir politikaya sahip olmak ve eylemlere aktif olarak katılmak yeterli değildir. Bu hareketin dili ve uslubu ile bizimkisi arasında derin fark vardır. Ancak bunu değiştirmeye başladığımız, eylemlere, süreçlere, ilişkilere içerdenleşmeye başladığımız ölçüde bu süreçle bütünleşebilir, önderlik edebiliriz. Gezi Parkı gün boyu dolu, direnişçi kitle orada yatıyor, kalkıyor, geceleri onbinler Taksim’e akıyor, meydanı dolduruyor. Orada siyasal konular, ama çok daha fazla toplumsal kültürel yaşam ve ilişkiler sorunlarından girerek konu ve sorunların siyasallaştırlmasını sağlayıcı, sanatı, kültürel konuları bunun etkin aracı kılan toplantı ve forumlar, atölye çalışmaları örgütlemeliyiz. Sosyalizm ve birey, sosyalizm ve özgürlük, doğa ve kapitalizm, doğa ve insan, kadın ve özgürlük, kent ve kapitalizm, zamanda ve mekânda özgürlük, pasaportların, sınırların olmadığı bir dünya… gibi tartışma konuları olmalı. Gezi Parkı’nda ve tüm meydanlarda direnişte de, günlük yaşamın örgütlenişinde de özveriyle ve kolektif özne düşünüş ve ruhuyla yer almalı, eylemi de yaşamı da kolektivize etmeliyiz.
taksimozgurlesti

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*