Anasayfa » BASINDAN » Suriye’deki Sorun, Esad rejimidir

Suriye’deki Sorun, Esad rejimidir

Hamid Takvai

Bir CNN röportajında, Suriye’ye karşı askeri saldırı konusunda soru şöyle sorulmuştu: Esad’ın kimyasal silahlarını imha etmek Suriye halkının sorununu çözecek midir? Konuşmacı muğlak bir yanıt vermiş ve sonuçta konuyu geçiştirmişti. Ancak, bu basit soru Suriye krizine bir “çözüm” olarak Esad’ın kimyasal silahlarının imhası üzerine son zamanlardaki tantananın ardındaki ikiyüzlülüğü ifşa etmektedir. Suriye sorunu kimyasal silahların kullanımına indirgenerek, rejimin katliamlarının çok büyük kısmının konvansiyonel silahlarla gerçekleştirildiği ve Suriye halkının sorununun rejimin kendisi olduğu ve yalnızca bu rejimin kimyasal silahları kullanması olmadığı gerçeğinin üstü örtülmektedir. Aynen İran’ın nükleer silahları konusunun İran halkı için asıl sorun olan şeyin – İslami Cumhuriyet’in kendisi – üstünü örtmek için öne çıkarılmasında olduğu gibi.

Ancak, Suriye örneğinde, Suriye krizinin değerlendirilmesinde rejim sorununun bu şekilde indirgenişi Batı hükümetleriyle sınırlı değildir. Amerika karşıtı sol ve savaş karşıtı aktivistlerin büyük bir kesimi de aynı indirgemeyi yapmaktadırlar. Onların çözümlemelerine göre de Suriye sorununda temel sorunlar Rusya-Amerika çatışması veya İslamcı güçler arasındaki çatışmadır ve onlar açısından Esad rejimi konusu istemeyerek de olsa bir kenara bırakılmıştır.

Suriye halkı ve Suriye halkının kanda boğulmuş kahramanca devrimi açısından, tam da Esad rejiminin varlığı Suriye krizinin merkezindedir. Bu kriz, Suriye rejiminin ve bölgedeki ve dünyanın genelindeki diğer gerici güçlerin Suriye halkının iki buçuk yıl önce başlattığı bir devrime karşılıklarının sonucudur. Bu güçler, şimdi Rusya ve Amerikan blokları etrafında dizilmişlerdir. Ancak, şimdiki durumun nedeni, bu iki blok arasındaki çatışma değildir. Dahası, Suriye krizi partimizin “teröristlerin savaşı” olarak adlandırdığı Batı’nın siyasal İslam ile savaşının da bir sonucu değildir. Bu çözümlemeler geçmişe aittir, Soğuk Savaş dönemine, 11 Eylül sonrası dünyaya aittir ve Tunus devrimiyle başlayan döneme ait değildirler. Bu çözümlemelerin siyasal bir sonucu, Esad rejimini diğer gerici güçlerle eşitlemek, onu teröristler arasında sadece başka bir terörist olarak görmek ve dolayısıyla devrimin merkezi sorunu olan rejimin devrilmesi sorununu gölgelemektir. Her şeyden önce, teröristler savaşı döneminin aksine, Suriye’ye yönelik Amerikan askeri tehdidi ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında kendi üstünlüğünü yeniden tesis etmesinin bir aracı değildir. Aksine, temelde Suriye halkının Esad’a karşı ayaklanmasının ve daha temelde ve stratejik düzeyde Ortadoğu’daki devrimlerin ortaya çıkardığı koşullara bir karşılıktır. Irak’a savaş (Bush’un iki döneminde) ve Afganistan’da savaş Batı bloku güçlerini yeniden Amerikan liderliği altına sokmayı amaçlayan saldırgan ve hakimiyeti sağlamaya yönelik bir siyaseti izledi ve bu siyasete hizmet etti. Bu saldırgan militarizmin bahanesi, özellikle 11 Eylül’den sonra, İslami terörizme savaştı. ABD’nin Afganistan’daki ve Irak’taki siyasal başarısızlıkları sonucu ve sonrasında 2008 kışında Wall Street’in çöküşü ve dünya kapitalist krizinin başlayışı ile birlikte, teröristler savaşında Batı’yı yöneten yeni-muhafazakar militarizm kenara itildi. Savaşları sona erdirmek ve “yumruk[larını] açmaya istekli” olanlara “bir el uzatmak” platformuyla Obama yönetime geldi. Ancak, toplumsal ve siyasal bakış açısından ve daha geniş ve derin bir düzeyde, bu döneme son veren Tunus devrimi ve bunu takiben Arap Baharı olarak bilinen devrimlerdi. Gerici savaşlar altında ezilen insanlar ayağa kalktılar ve Batı ile ittifak içindeki ve Batı tarafından desteklenen uzun süreden beri varlıklarını sürdüren diktatörleri devirdiler. Böylece, belirleyici özelliğinin artık iki terörist kamp arasındaki savaş, siyasal İslam ile yeni-muhafazakar militarizmin dizginlerinden boşalmış hakimiyet değil, devrim ile devrim-karşıtlığı arasındaki çatışmanın olduğu bir dönem başladı: bir yanda ekmek, özgürlük ve insan onuru için mücadele eden devrimci halk, diğer yanda bütün bir gerici, burjuva güçler safı – İslamcılar, bölgedeki rejimler ve Batı hükümetleri. Bu durum artık “teröristler savaşı”, “Yeni Dünya Düzeni”, “Karanlık Senaryo” vs. kavramlarıyla açıklanamaz. Bu kavramlar geçmiş bir dönemin siyasal kavramlarıdır. Bu nedenle, mevcut duruma yönelik doğru bir yaklaşımı sağlamazlar.

Teröristler savaşının sona ermesinin Amerika ve diğer Batılı devletlerin savaştan ve askeri saldırılardan vazgeçtiği ya da İslamcıların terörizmden ve insanları katletmekten vazgeçtiği anlamına gelmediği açıktır. Bu durum, bu güçlerin birbirlerine yönelik askeri faaliyetleri dahil olmak üzere eylemlerinin – ve bugün bazen birbirleri ile yan yana – temelde devrimlere tepkinin bir sonucu olduğu ve bu devrimleri gasp etmeyi, yenilgiye uğratmayı ve diktatörlerin çöküşünden sonra durumu kontrol almayı amaçladıkları anlamına gelmektedir. Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da ve bugün Suriye’de, geçmişte birbirlerine karşı koymuş bu iki blokun tam da bu türden askeri ve siyasal müdahalelerine tanık oluyoruz. Suriye deneyimi, devrim ve devrim karşıtı kamplardaki güçlerin bu yeni dizilişini açıkça göstermektedir. (Daha önceden Tunus, Mısır ve Libya deneyimleri ve bu devrimlere karşı Batı hükümetlerinin ve İslamcıların eylemleri hakkında uzunca konuşmuştuk; dolayısıyla, ilgilenenler bu metinlere bakabilirler). Bugün Suriye’de sürmekte olan bir devrim yoktur. Ancak, devrimin ortaya attığı ve gündeme soktuğu sorun, Esad rejiminin devrilmesi sorunu Suriye krizinin temel sorunu olarak varlığını sürdürmektedir. Suriye’deki iç savaşa müdahil olan gerici güçler, Rusya, İran rejimi ve Lübnan Hizbullah’ı (Esad’ı destekleyen blok) ve Batı hükümetleri, Suudi Arabistan, Türkiye ve bunlarla ittifak içindeki İslamcılar (Esad’a karşı çıkan blok) iki buçuk yıl önce başlamış ve her devrim gibi devlet sorununu toplumun temel sorusuna dönüştürmüş bir devrime tepki sonucu ortaya çıktılar. İran İslam rejimi haklı olarak Suriye devrimini ve Esad’ın çöküşünü kendi çöküşünün yaklaşması olarak görüyor. Rusya için, Esad’ın devrimci devrilmesi Ortadoğu’da geleneksel olarak sahip olduğu nüfuz alanının kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirliklerini motive eden şey ise devrimin kendi coğrafyalarına yayılması ve özellikle de Esad’tan sonra seküler bir devletin kurulmasıdır. İran’daki rejim gibi, onlar da nihayetinde Suriye’deki durumu kontrol altına almak istiyorlar, ancak bunu Esad’ı bir yana bırakarak ve onun çöküşünden sonra gerçekleştirmeyi amaçlıyorlar. Batı hükümetleri, bölgedeki diğer devrimlerde gördüğümüz gibi, kendi çıkarları ve amaçları açısından asgari zararla çıkacakları kriz yönetim politikasını takip ediyorlar. Açıktır ki, bütün bu oyuncuların kendi iç çekişmeleri ve çatışmaları vardır. Ancak, temel nokta, Suriye sorununun, iki terörist kamp arasındaki çatışma döneminin tersine, bu çatışmaların sonucu olmadığıdır. Suriye krizi, Selefi-Alevi savaşı sonucu ortaya çıkmadı. Kan dökmeler ve yıkım, “karanlık senaryo” tarzı bir durum içerisinde etnik ya da dini temizliğin ürünleri değildirler. Soğuk Savaş’ın tersine, Suriye krizi, Domuzlar Körfezi işgalinde olduğu gibi örneğin Sovyet-Amerikan çatışmasının bir sonucu değildir. Suriye krizi ve halka dayatılan katliamlar ve yıkım her şeyden önce ve temelde Suriye devriminin ve devrimci Suriye halkının Esad rejimi tarafından sistematik ve vahşi ezilmesinin ürünüdür. İran İslam rejimi, Lübnan Hizbullahı ve Rusya, hepsi doğrudan ve etkin bir şekilde bu bastırmaya müdahil oldular ve Esad rejimin suçlarının ortaklarıdırlar. Bu güçlerin doğrudan desteği sayesinde Esad rejimi ilk günden itibaren karadan ve havadan keskin nişancılarıyla, füzeleriyle, tanklarıyla ve helikopterlerle halka ateş açtı. Böyle vahşi bir saldırı karşısında devrimin silahlara sarılması kaçınılmazdı. Birçok devrimde olduğu gibi, ordunun bir kesimi başkaldırdı ve halkın yanına geçti. Ancak, temelde halkın rejime karşı devrimci savaşını örgütleyebilecek ve önderlik edebilecek örgütlü bir devrimci gücün yokluğundan dolayı, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteklediği ultra-gerici İslamcı güçler öne çıktı ve üstünlüğü ele geçirdiler. Bu arada, ABD ve Batı bloku, bölgedeki devrimlere yönelik krizin üstesinden asgari değişikliklerle gelmeyi hedefleyen genel politikalarını takip ettiler. Ancak, siyasal İslam ile işbirliğine girmesinden önce Suriye’nin tarihsel olarak Sovyet kampıyla işbirliği içinde olması kaynaklı olarak, temelde Rusya faktöründen dolayı Batı krizin doğrudan kendi lehine yönetiminde bir üstünlüğe sahip değildi. Bu durumda ABD’nin Rusya ile uzlaşması gerekmekteydi. Bugün, Amerika’nın askeri saldırı tehdidi sonrasında, Esad rejiminin kimyasal silahlardan arındırılmasının ikisi arasındaki uzlaşma noktası olabileceği görünmektedir.

Bütün bu gerici güçler, Suriye krizinin çeşitli öğelerini oluşturmaktadırlar. Birbirleriyle mücadele etmektedirler, ancak bu mücadeleleri devrime karşıdır. Bugün Suriye’de süregiden bir devrim yoktur. Ancak, devrimin yeniden yükselmesi “tehdidi” ve devrimin bütün bu güçlerin masasının üzerine koyduğu sorun – Esad rejiminin varlığı – hala canlıdır. “Devrim tehdidi”, sadece Suriye’de iki buçuk yıl önce başlayan kitle hareketi sonucu değil, Tunus devriminin başlattığı devrimci dönemin bir sonucu olarak bütün bu gerici güçler için baş sorun haline gelmiştir. Onların sorunu, sadece Suriye’deki devrim değildir; bütün Ortadoğu’yu girdabına çeken devrim hayaletidir. Özellikle, bütün İslamcılar için, İran’daki İslam rejiminden Türkiye, Suudi Arabistan ve Emirliklerdekine, Hizbullah’tan Selefi ve Alevilere kadar, “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya dadanan İslam’ı reddetme hayaleti” ölümcül ve yakın bir tehlike olarak görülmektedir. (Mina Ahadi’nin Tunus, Mısır ve Fas’ta Ex-Müslüman topluluklarının kuruluşları üzerine bildirisine bakınız). Bugün bölgedeki İslamcılar, “büyük şeytan” ve siyasal iktidardaki payları konularından – bunlar teröristler savaşı döneminde İslamcı terörizm için bir sorundu – değil, devrim konusunda ve özelde tam da İslam’ın varoluşunu ve siyasal İslam’ı tehdit eden devrimlerden ajite olmaktalar. Teröristler savaşı kendi özgül konusu ve bu temelde güçlerin işbirliği açısından tarihe gönderilmiştir. Ancak, bu dönemden geriye kalan güçler tekrar sahneye çıkmışlardır, bu kez devrimlere ve devrimci halka karşı doğrudan savaş için. Bu ne bir “kara senaryo”dur ne de farklı güçler arasındaki çeşitli savaşların bir toplamıdır. Bu, yeni dönemin anlayışına uygun olarak, ancak önceki dönemin araçlarını, maddi ve artık güçlerini kullanarak devrimi bastırmanın yeni bir yöntemidir. Selefiler, Aleviler, İran İslam rejimi, ABD, Hizbullah ve Rusya hepsi kavgaya katıldılar; ancak, yeni dönemin, devrimler döneminin kendilerine verdiği yeni rolleri üstlendiler. Hepsi devrime karşı hizalandılar, devrimci döneme tepki veriyorlar.

Bütün bu güçlere karşı, bizler her şeyden önce Suriye sorununun hala devlet iktidarı sorunu olduğu ve çözümün de halkın devriminin gücüyle Esad rejiminin devrilmesi olduğu konusundan ısrar etmeliyiz. Bu perspektif etrafında global bir hareketi seferber etmeliyiz.

(Hamid Takvai, İran Komünist-İşçi Partisi lideridir. Bu yazı, ilk olarak, İran Komünist-İşçi Partisi’nin Farsça haftalık yayını Enternasyonel’in 522. Sayısında 13 Eylül 2013’te yayınlanmıştır).

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*