Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Şu “16 Türk devleti” müsameresi üzerine

Şu “16 Türk devleti” müsameresi üzerine

Cumhurbaşkanının “16 Türk devleti” müsameresi çokça tartışıldı. Sosyal medyada bolca hiciv konusu oldu.

Temsili “16 Türk devleti”nin, bazılarının “Türk” olmadığı, bazılarının “Türk” olup olmadığının belirsiz olduğu, bazılarının “tam devlet değil devlet öncesi beylik düzeni” olduğu, 8’inin “İslam öncesi devletler” olduğu, çok sayıda başka eski “Türk” devletin temsil edilmediği, vb söylendi.

Anadolu’da eski Kürt ve Alevi devletlerinin de kurulmuş olduğu, onların da temsil edilmesi gerektiği söylendi.

Erdoğan’ın bu müsamere kıtasıyla “dine dayalılık” ile yetinmeyip “soya dayalılığı” da yeniden pekiştirmeye başlayarak, yeni bir Türk-İslam Sentezi yapma derdinde olduğunu ileri sürenler oldu.

Kostümlerin “tamamen uyduruk ve fantezi ürünü, oyunculuğun berbat” olduğunu söyleyerek olaya teatral estetik açıdan yaklaşanlar da oldu.

Devletlerin bu tür müsamerelerle, “tarihi meşruluk ve geleceğe dönük süreklilik imajı” yaratmaya çalıştıkları, oysa “16 Türk devleti” efsanesinin 16 devlet batırmış olmak anlamına geldiği geyiği de ihmal edilmedi.

Biz de bu tartışmaya ciddiyetle katılalım.

Birincisi: Soya dayalılık, kaçınılmaz olarak zora dayalılıktır. Zaten sözkonusu tarihi devletlerin salt askerleriyle temsil edilmesi, birer sınıf egemenliği ve zoru aygıtı olduğunun birinci dereceden itirafıdır.

İkincisi: Tarihi devletleri temsil edenlerin tamamının erkek olması, soya dayalılığın ataerkilliğin zorunlu koşulu ve tüm devletlerin ataerkil olduğunu gösteriyor. Oysa Anadolu’da sınıflı toplum ve devlet öncesinde anaerkil topluluklar vardı!

Üçüncüsü: Soya, dine, egemen sınıfların “kesintisizlik” efsanelerine ve çarpıtmalarına dayalı tarih anlayışını tümden reddediyoruz. Sınıf mücadelesine dayalı tarih anlayışını benimsiyoruz. Nitekim söz konusu tarihi devletlerin önemli bölümü salt başka devletler tarafından değil, iç isyanlarla sarsılmış ve yıkılmışlardır.

Dördüncüsü: Bu tarihi devletler müsameresinin onlardan öncesi ve bugünkünden sonrası açısından asıl gösterdiği ise sadece şudur:

Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri var olan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet gücü fikri bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı atika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına. (Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*