Anasayfa » DÜNYA » Sınırları Aşanlar

Sınırları Aşanlar

Tekirdağ hapishanesinde kalan devrimci tutsak Fehim Horasan’ın Rojova’da hayatını kaybeden Anna Champbell nezdinde kadına, özgürlük savaşlarına dair kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sınırları Aşanlar

Sınırsız alanları kucaklayarak halkların mücadelesine katılan kadınlara kavganın dilini konuşanlar selam duruyor. Ölümün kara gölgesini umudun ışıltısıyla dağıtan enternasyonalist savaşçılar bilinçlerde yankılanıyor. Bilinen ya da bilinmeyen adlarıyla kavganın kadınları, harlanan ateşin kocaman alazları yükseltiyor selamları sonsuza dek. Savaş kürsülerinin uğultulu ve gergin mihrabında gülümsüyorlar. Sessiz ve kararlı bakıyorlar gölgeleri toprağa vurmuş yüzleriyle.

Onlar düşlerini dinlendirecek bir kuytu aramadan yaşamı işlemeye koyuldular. Engelleri aşa aşa sınırların arkasındaki buluşmalara koştular. Önlerinde upuzun yatay bir boşluk vardı. İlkelerin, halkların doldurmaya yetmediği boşluklar. Başıboş gezen ölümün dolduramadığı devasa obruklar.

Denizin ve toprağın üzerinden geçip halkların aydınlık senfonisine katılan direnişin kadınları. Ezilenlerin yaralarına dokunabilmek için hudutları aşanlar. Dokundukları her nesne yarınlara sonsuz bir aralık bırakanlar.

Tarihe ilmik ilmik düğümlenenler.

Dövüşenlerin ambarından yeni kızıl saçlılar, güzel yüzlü, maral gözlüler çıkıyor, hep çıkacak.

Anna’nın yalımına dikkatli bakmak için gözlerimizi kısmayalım.

Anna Campbell salkım salkım insan sevgisi dağıtan genç bir kadın. Doğup büyüdüğü ‘güneş batmayan imparatorluk’ toprağından East Sussex’in Lewes kasabasından.

Anna Campbell enternasyonalist bir kadın savaşçı.

Evvelde Paris’ti, dün Madrid, bugün Rojova.

Anna hareket ediyor, hareket herşeydir, yaşamın bağrında eylem gizlidir düşüncesiyle. Buluşacağı yeri ve zamanı öğrenecek, özgürlüğü ve insanı tanımlamak için söylenen şarkıya eşlik edecek.

İşte kan, gözyaşı ve şiddete yazgılı o coğrafyanın sınırında. Yazgı diye Bir şey varsa eğer, bu acılarla yüklü topraklarda kanla yazılan yazılardır. Anna uzaklardan baktığında buralara kocaman bir kahramanlık denizi görüyordu. Geçtiği kentlerdeki insanların mutsuz yüzleri ne denli doğru bir yolda olduğunu anlatıyordu.

Buralarda insanlar gündoğumunda yaşamın devinimine katılmak için acele etmiyordu.

Işıyordu Anna’nın gözleri, bilincindeki hafiflemenin rahatlığını duya duya, iki kor parçası gibi. Yirmi altı yıldır ışıyan bir köz gibi, yirmi altı yılın nefes alıp verme sorumluluğuyla. Yönünü bulmuştu, alnını dönmüştü.

Geceleri yıldızların yıkandığı bir nehrin doğu yakasında kederden sırılsıklam ıslanmış kadınlara, çocuklara umut yetiştirecekti.

Komün’ün yiğit savaşçısı, Parisli kadınların silah arkadaşı, barikatların eğilmez kahramanı, çocukların öğretmeni Dimitriyeva gibi.

Dimitriyava… Komün’ün şafak perisi, bir cerene benzeyen, alımlı, güzel, eğitimli… Bayağı dünya anlayışının tüm nimetlerine sahip, ortalama insanın anlayamadığı ve gıpta ile baktığı özellikleri elinin tersiyle iten düşler kadını. Komün’ün Theroigne’ı.

Ya kazanmak ya ölmek zorundayız! Diye haykıran bir önder Dimitriyeva. Rusya’dan Paris’e uzanan direniş köprüsünün ayağı. Sokaklara, çukurlara serpilmiş ölülerin bıraktığı sancılarla yaşamayı öğretiyor savaşın dersliklerinde. Yenilenlerin deneyimlerinden yürekleri dolduruyor, iki merminin bir ölüm etmediğini akıtıyor bilinçlere.

Paris’in semalarından Fırat’ın bulanık sularına bir ay ışığı damlıyordu işte.

Anna belki ilk olmak istiyordu, ilk olacağım diye cephelerde, barikatlarda dövüşen nice geç kadın gibi. Yekitiya Parastina Gelan’ın bağrına katılan, ilk enternasyonalist kadın savaşçı olmayı düşlüyordu. Halkın yerle bir olmuş düşlerinin yıkımından bir fidan büyütebilmeyi, alıp bedenini geceye, kente, acımasız zulme direnmeyi öğretiyordu, insan olmanın tılsımını yeniden bulmuştu, okyanuslar aşarak çağrısız bir konuk olmanın düşselliğiyle nereden geldiğini, nereye gittiğini çok iyi biliyordu. O yitik kentlerin barınaklarında yaşamaya çalışan insanlığa bir selam göndermek istiyordu.

Dimitriyeva 1871’de Paris’in yağmurlu soğuk bir Mart gününde 18. yönetim bölgesinde öğretmen Luise Michel ile buluştu. Çocukları süngü’den, baruttan, kurşundan korunmanın yollarını araştırdılar. Ateş altında kalan yaralıların tedavisi için ambulansçıları örgütlüyorlardı. Kadınlar savaşıyor, kadınlar direniyor, kadınlar örgütlüyorlardı. Solmak üzere olan gözler hüzünlü havayı devrim şarkılarıyla dağıtıyordu. Yaşam yeniden canlanıyor, kavga durmadan yenileniyordu.

Ölülerin üzerine çöküyordu evler, duvarlar, genç bedenlerin yıkılışıyla yok oluyordu insanın doğası. Ölçüsüz bir yıkımın içinde kalıyordu Anna. Göçmüş evlerin kanlı sokaklarında adımlarını esirgeyerek geceye karışıyordu. Duvara dizilmiş uyur gibi duran ölülerin akıttığı kanlara basmamaya çalışarak. Paramparça olmuş kemik yığınlarını aşarak direnç çiçeklerine su yetiştiriyordu. An yaslı geçirilecek an değildi. Korkunçluğun ezildiği, yokluğu doğuran koşulların aşıldığı anlardı. Gündoğumunda gülümseyen gözlerle gururlu bakıyordu. Sisli mavi gözleri uzakları görüyordu. Çekip geldiği yurdunu, uğruna savaştığı yeni yurdunu. Esir alınmaya, yok edilmeye çalışılan özgürlüğü cesaretiyle harlıyordu.

“En öne gitmeliyim” dedi; “burada sana ihtiyacımız var” dediler. Sağduyunun mertliğin kusursuz uyumuna karşın savaşçı yüreği engel tanımıyordu. “Saçların sarı” dediler. Giysisinin sarı yeşil şeritleri toza bulanmış, sarı saçları dağılmış, “olsun boyarız” dedi. Yaşamak kadar ölmeyi de bilen o derin bakan mavi gözleriyle gülümsedi. Halkın önündeki barikatlarda zifiri koyusu saçlarıyla savaştığını düşledi. Silkindi. Yaşamı örgütleyen tüm insani duygularla yan yana duruyordu.

İkibin on sekiz mart ayıydı ve bekliyordu Anna. Önemliydi neyi beklediği. Açılacak ve kapanacak birkaç sayfanın eşiğindeydi. Orada yalnız olmayacak günden güne çoğalacaktı, belki de tam ortasına düşecekti günleri can kaybıyla ölçenlerin. Yıkılmış evlerin arasından bir su gibi süzülerek apansız varacaktı insanlık düşmanların yanına.

Şimdi gidiyordu o ceren sekerek, tanklara doğru, adımlarını sağlam basarak yürüyordu, aydınlıktan kaçanlara yetişmek için adımlarını uzun uzun atıyordu.

Başıboş yıldızlar dolaşıyor gökyüzünde, ışıl ışıl koşuyorlar Fırat’a doğru. Düğümlerini çözüyor yürekler daha hızlı atıyor. Ara sıra bozkırda bir yelkenli beliriyor, rüzgarı yedeklemiş, yelkenlerini şişirmiş geliyor Rojova’ya doğru. Sarsılan toprak kalp atışlarını duyunca bağrını açıyor onlara, dalgaları esirgeyerek yol veriyor coşkuyla geçenlere.

Anna asırlardır süren savaşların yurt bellediği toprakların ortasında. Savaştan daha iyi bir mekan bulunmaz bu ellerde. İnsanlar zamanı savaşla ölçerler, çocukların ödevidir, kadınların çeyizi, illaki savaş, yine savaş.

Geldi arkasına bakmadan, çıldırasıya katleden bir sürünün karşısına dikildi, toprağa kök salmış asırlarca bu toprakları savunacakmış gibi. Ellerini uzattı toprağı patlatan filiz misali, saçlarını çözdü ve alnını rüzgara döndü; günleri, ayları, yılları düşündü. Belirmiş çizgileriyle darmadağın kalmış, yırtılmış bu coğrafyanın izlerini, tüm sınırları silmeye girişti.

Ezilenlerin safında yer almak isteyene mekan çok bu dünyada. Yalnızca savaşan kadınlardan oluşan yaralı yürekler ordusu var. Cüreti harmanlayarak granitten barikata dönüştüren kahraman kadınların ordusu.

Dün Paris’in ıslak sokaklarında kol geziyorlardı bugün Rojova’nın tozlu, göçmüş belirsiz kondularında.

Bu köhnemiş dünyanın dövüşen kadınları el konulmuş insanlığı özgürleştirebilmek için borana dönüşüyorlar. Sınır, set demeden aşıp yetişiyorlar. Kimi bir kuytuda, kimi bir barikatta adıyor kendilerini.

Tarih bir gazeteye veya bir kitap sayfasına dönüşerek.

Gözlerinin derinliklerinden gelincikler açarak ışığını yeni saçmış bir güneş gibi yaprak veriyorlar. Parmaklarında tomurcuklanan kan gülleri barikatlara damlıyor, yüzlerindeki silinmeyen o gülümseme akıyor toprağın çatlak damarlarına. Buralarda kan susmaz, yas tutmaya vakit harcanmaz. Savaşanlar düşenlerin ardından yeni cenklere koyulurlar.

Tarih düşülmüş sayfalarda herkesin okuduğu haberlere dönüşürler, dünyanın penceresinden kana boyalı beyaz bir güvercin olarak havalanırlar.

Böyle anlarda insanlık tanır onları ya da tanıyamaz, çok önemli de değildir. Uzaklardan okuyanlar kanlı beyaz güvercinlerin kanatlarına takar yüreklerini.

Guardian gazetesine konuşan Anna’nın babası kızını “güzel ve sevgi dolu bir kadın” diye tanımladı. Güzellik bu topraklarda ıtır kokuları yerine barut kokmaktı, bomba tozlarının arasından bakabilmekti. “Onun inandığı bir dünyayı yaratabilmek için herşeyi yapabilecek biri olduğunu ifade ediyordu saygıyla.” “Son derece idealist, ciddi, candan bir kadın”dı ve her düş gezginlerinin arzuladığı “daha iyi bir dünya yaratabilmeyi amaçlıyordu, öldürmeyi ve kavgayı sevmiyordu. Hayatını güçlülerin ve imtiyazlıların adaletsizliğine karşı mücadeleye adadı.

Zulme karşı halklar her daim dayanışma içinde olacak. Direnişi evrensel bir tavır haline getiren kadınlar bu zincirin en güçlü halkalarını oluşturacaklar insanlığın bozkıra dönüştürülmesine inat gelincik haline gelecekler, ölümün bir rüzgar gibi yapraklarını savurduğu ama köklerini koparamadığı. Savaşın hüküm sürdüğü alanlarda o gelincik yaprakları uçuşur ışık yüklü gölgeleriyle, o ülke senin bu ülke benim diye dolaşırlar, dövüşenlerin saflarında onların olmayan sessizlikleri anlamaya, konulan sınırları aşmaya çalışarak.

Onların isimlerini buğday tarlaları yazıyor şimdi, çekiç darbeleriyle nakşediliyor insanlığa, maphushanelerde tutsaklar zulalarında saklıyor hatıralarını

Hava, su, toprak gibi kavga da evrenseldir!…

Fehim Horasan

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*