Anasayfa » DÜNYA » “Platform” filmindeki gibi metafor değil! Gerçek bir yamyamlık ve mücadele örneği: İran’da 1871-72 Genel Kıtlığı

“Platform” filmindeki gibi metafor değil! Gerçek bir yamyamlık ve mücadele örneği: İran’da 1871-72 Genel Kıtlığı

Dünya kapitalizminin toplumsal buhrana dönüşen üçlü krizi (ekonomik kriz, ekolojik kriz, korona krizi) çerçevesinde, tarihteki büyük buhranları tartışan “buhran literatürü” yeniden canlandı. Marksistler, gayet isabetli bir biçimde, Avrupa’da veba salgını, İrlanda’da “patates hastalığı” gibi büyük buhran ve salgınları, belli bir üretim tarzının iç sınırlarına dayanması ve dönüşüm sürecinin bir semptomu olarak ele alırlar. Aynı şekilde bu büyük tarihsel buhranların, yalnızca yol açtığı sosyal yıkım ve korkunç acılara değil, sınıf mücadelelerine, ve bu mücadelelerin dönüşümdeki rolüne de dikkat çekerler. Biz, bu tarihsel tartışmalara İran 1871-72 Genel Kıtlığı’nın analizi üzerinden bir katkıda bulunmaya çalışacağız.

Bunalım dönemi, kısmen sistem eleştirisi içeren, ancak nihilist bir popüler bunalım sinemasını da ortaya çıkartıyor. Joker, Parazit, Platform gibi çokça tartışma yaratan popüler bunalım filmleri de, bunalım koşullarında sınıf çelişkisinin keskinleşmesini, daha ziyade “emekçilerin birbirini yemesi” ve sosyal darwinist “varolma savaşımı” üzerinden ele alıyor. İlk ikisinde işçilerin mecazi anlamda birbirini yemesi (ve öldürmesi), sonuncusunda işçilerin fizik anlamda birbirini yemesine (yamyamlığa) vardılıyor. Burada, Platform filminin atıfta bulunduğu “yamyamlık” ve “leş yiyiciliğin” tarihteki en yakın örneği olarak da, İran’da 1871-72 Genel Kıtlığı üzerinde duracağız.

İran’da 1871-72 Genel Kıtlığı

Ondukuzuncu yüzyılın kara buhranlarından biri İran’daki 1871-72 Genel Kıtlığı’dır. Etkileri 1874-75’e kadar süren kara açlık, kara veba, karaborsa, toplumsal çöküş ve kaos dalgasında yaklaşık 2 milyon kişi öldü: Dönemin İran nüfusunun yüzde 20’si! Rusya ve Osmanlı’ya göç edenlerle birlikte, İran nüfusunun neredeyse 3’te birini yitirdi.

Ölenler, yığınsal olarak ölüyordu. Büyük çoğunluğu köy, kasaba ve kentlerde yoksullar, yoksullar, yine yoksullardı. İran’ın yarı-feodal tarım ve hayvancılığa dayalı ekonomisi, özellikle güney bölgelerinde çöktü. Yıllar boyunca tek damla yağmurun düşmediği tarım alanları ve köyler çöle, bir çok kasaba ve küçük kent harabeye döndü. Açlık ve vebadan ölenler ve göçlerle, ıssızlaştı.

İran’ın o dönem önemli kentleri arasında yer alan İshafan, Horasan, Meşhed, Yezd, Kirman, Kaşan, Sebzevar’ın nüfusları yarıdan fazla düştü.  Açlık ve hastalıktan birkaç yıl içinde ölenlerin sayısı, Tahran’da 100 bin, Horasan eyaleti bütününde 100 bin, Meşhed’de 20 bin kişi olarak bilinmektedir. 1868-75 yılları arasında Yezd’in nüfusu 100 binden 40 bine, Kum’un nüfusu 25 binden 14 bine, Sebzevar’ın nüfusu 30 binden 10 binin altına düştü.

Cesetler göç yolları boyunca saçılıyor, kasaba ve kentlerde öldükleri yerde çürüyor, köpekler, fareler tarafından yeniyordu. Aç insanlar at, eşek, köpek, fare, ağaç kabuğu, ot, hayvan leşleri, ne bulabilirse yiyorlardı. Veba salgını gecikmedi. Yamyamlık başgösterdi. Cesetler yeniyordu. Küçük çocukların kaçırılıp yendiğine, hatta bazı ailelerin kendi küçük çocuklarını yediğine dair azımsanmayacak sayıda tarihsel kayıt vardır. Yaşadıkları yerde yenilebilecek her şey tükendikten sonra, sağ kalanlar çölleşmiş göç yollarında bir ölüm yürüyüşüne başlıyordu. Yolda açlıktan düşenlerin ölmesi bekleniyor, sonra diğerleri tarafından cesedi yeniyor, ancak böylelikle bir iki gün daha yürünebiliyordu. Tarihin en trajik sayfalarından biridir.

Kimse açlık soykırımına uğratılan yoksul halk içinde görülen yamyalık vakalarını ahlaki olarak yargılamaya kalkmasın! Asıl yamyamlar, yoksul halkın açlığını buğday-ekmek istifçiliği ve karaborsacılığı ile soykırıma dönüştüren, ilkel sermaye birikimlerini soykırım üzerinden büyüten sömürgeciler, hanedan ve bürokratları, büyük toprak sahipleri, büyük tefeci ve tüccarlardı.

Türkiye solunda, İrlanda’da 1845-48 ve Hindistan’da 1850’lerdeki açlıktan milyonlara varan ölümler ve göçler, “üzerinde güneş batmayan” Britanya sömürgeciliğinin marifetleri olması, bu ülkelerdeki anti-sömürgeci ve anti-toprak aristokrasisi kurtuluş mücadelelerini mayalandırması, ve kuşkusuz Marx’ın bu ülkelere dair yazıları nedeniyle bir nebze bilinir. İran’daki 1870-72 açlık soykırımı ve doğurduğu sonuçlar ise hiç bilinmez. Oysa İran’daki soykırımda da Şahlık rejimi, toprak beyleri ve tüccarlarının yanısıra, Britanya ve Çarlık Rusyası sömürgeciliğinin yeterince payı vardır. Ve İran’da da bu büyük ekonomik-toplumsal yıkım, yarı-feodal rejimin mali ve siyasal iflası, kaos ve isyanlarla, sonraki anti-sömürgeci hareketin ve burjuva devriminin ilk tohumlarını atmıştır. 

Türkiye solunda Ortadoğu tarihi konusundaki ilgisizlik ve bilgisizlik bir olgudur. Ancak İran tarihine ilgileri 1979 “İslam Devrimi” ile artan Batılı tarihçiler de, 1870-72 İran soykırımı konusunda susmayı tercih ederler. Sanki bu “doğal bir kuraklık olayından ibarettir”! Hemen hemen tüm tarihçiler, İran’da 1979 Devrimi ve İslam rejiminin tarihsel köklerini, 1905-1911 Meşrutu Hareket’de (Anayasa Hareketi ya da burjuva reform/devrim hareketi) bulurlar, ki doğrudur, ve bunu en fazla 1890-92 Tütün İsyanı’na kadar geriye uzatırlar.

Oysa 1870-72 kara buhranı demek; ilk kez alt kademe din adamları, bazaari (küçük esnaf, zanaatkar, küçük tüccarlar) ve kadınlar öncülüğünde halk isyan ve hareketi demektir. İlk meşveret meclislerinin (Rusya’daki Dumalar benzeri yerel danışma meclisleri) ortaya çıkışı demektir. Büyük toprak sahiplerinin devletten ve köylüden muazzam arazileri gasp etmesi ve büyük tüccarlar ve sömürgecilerle birlikte iflas eden Şahlık iktidarına ortak olması demektir. Nasıreddin Şah’ın 1872’de İran’ın tüm su yolları, limanları, madenleri, ormanları ve en verimli arazilerininin işletme hakkını (yani adeta ülkeyi toptan) Lord Reuters’e satmaya kalkışması demektir. Ülkenin tam sömürgeleşmesinin yine isyanlarla az çok engellenebilmesi, Şah’ın satış anlaşmasını kısmen geri çekmek zorunda kalması demektir. 1873-74’te kuraklık geçmiş olmakla birlikte buğday ve ekmek zamlarının devam etmesine karşı yine ayaklanmalar demektir. Tüm bunların İran’da 19. yüzyıl boyunca içten içe mayalan bir anti-sömürgeci burjuva demokratik hareketin oluşumuna ilk önemli itilimini kazandırması demektir. 

Rusya’da 1859-61 devrimci krizinin 1905 devriminin habercisi; Osmanlı’da 1876’nın (1. Meşrutiyet) 1908 Jön Türk devriminin habercisi olması gibi, İran’da 1870-72 genel kıtlığı ve ekonomik-toplumsal alt üst oluşu da 1905-11 burjuva demokratik hareketi ve burjuva devriminin ilk habercisidir. 

“Doğal kıtlık” diye bir şey yoktur

Doğal kuraklık diye bir şey kuşkusuz vardır, ama “doğal kıtlık” diye bir şey yoktur. Kuraklığı emekçi sınıflar için kıtlık haline getiren, sınıflı toplumsal üretim ve egemenlik ilişkileridir.

Marx, İrlanda’da kıtlık soykırımının nedeninin yalnızca ve basitçe “doğal kuraklık” olmadığını göstermişti. Aynısı İran için geçerlidir. İran’da büyük kuraklık, mevcut yarı-feodal ve yarı-sömürge ilişkilerinin sosyo-ekonomik gelişimi nasıl engellediğini tüm dehşetiyle ortaya çıkartan etken oldu. Kuraklığı sömürülen ve ezilen sınıflar için bir soykırıma dönüştüren büyük toprak sahibi, tefeci, tüccar ve sömürgecilik ilişkileriydi.

“Kıtlığı yaratan, bolluğun ve yokluğun gereksinmeye göre paylaşımı yerine, eşitsiz dağılımıdır. Kıtlık bütün toplumsal formlarında toplam emek ürününün tanımlı bireylere eşitsiz dağılımına tekabül eder. Eşitsizlik doğadan değil de toplumun içinden geldiğinden rekabet de toplumsal bir ilişki olarak, kıtlıktan değil, kıt olanın toplumsal bir zümre, öbek ya da birey tarafından sakınıcı birelde tutulmasından, sahiplenilmesinden doğar. Kıt olanı elde etmek için yapılan rekabet, doğası gereği, elindekini başkalarından sakınmayı içerir. Rekabetsiz bir toplumda toplumsal kıtlık yoktur; böyle bir toplum doğal kıtlığa, gereksinmelerinin karşılanma düzeyini düşürerek ve eldekini gereksinme şiddetine göre paylaşarak karşılık verir. Eşitsizlik bir kez toplumun içine girdi mi, sınıflaşmadan önce sakınıcı bir rekabet başlar, eşitsiz dağılımı daha da şiddetlendirir. Nerede kıtlık varsa orada rekabet değil, nerede rekabet varsa orada toplumsal kıtlık vardır.” (Mustafa Cemal, Eşitlikçi Toplumlar. Belge yay.)

Sınıfların binlerce yıl önceki ilk ortaya çıkış sürecinde, köyün ortak artı-ürün ambarının bir beyin denetimine girmesiyle, üretenler için toplumsal kıtlık tehdidi de tohum olarak ortaya çıkar. Çünkü üretenlerin üretimi ile yaşamsal ihtiyaçları arasına bir beylik dolayımı girmiştir. Ortak ambar, üretenlerin ortak denetimi, planlaması ve ihtiyaçlarına göre bölüşümü olmaktan çıktığında, ve bey, artı-ürünün en azından bir bölümünü geri-dağıtmayıp kendi çıkarı için el koyduğunda, sömürü ve sınıflar tam anlamıyla ortaya çıkmış olur. Sömürü, sınıflar ve devlet ile birlikte, üretenler için -ne kadar az veya çok ürettiklerinden bağımsız olarak-, her daim toplumsal açlık/kıtlık tehdidi altında çalıştırılma ve yaşama kapanı ortaya çıkar.

İran’da Genel Kıtlık öncesinde, köylünün ürünün yüzde 80’ine mülk sahibi olarak devlet ve toprak beyleri el koyuyordu.

“İran’da kıtlık genellikle ekimdeki düzensizlikten kaynaklanmaktadır. Yalnızca derelerdeki tatlı suyun azalması buna sebep olmuyordu. Belki erzaklar taşınırken meydana gelen kirlilikle beraber yaşanan çekirge istilaları da bunda etkili olmaktaydı. Ayrıca çiftçilerin çok fazla emek harcamalarına rağmen ürünün yaklaşık olarak onda sekizini mülk sahibine vermek zorunda olmaları çiftçilerin çok zor şartlar altında az bir gelir ile hayatlarını idame etmelerine sebep oluyordu.” (Henry Rene d. ‘Allemagne, Sefername-i ez Horasan ta Bahtiyari’den aktaran Hüseyin Yetiş, İran’da Genel Kıtlık.) 

Metalaşma, ticaret, piyasa, topraksızlaşma ve toprakta para-rant ilişkisi ne kadar artarsa; köylünün üretimi ile ihtiyaçları arasına ne kadar daha fazla (devlet ve kat kat toprak beylerinin yanısıra mültezim, tefeci, tüccar, vd) soyguncu asalak aracı girerse; tefeci-tüccarlar elinde bir ilkel sermaye birikimi ne kadar artarsa; devlet maliyesi ne kadar borçlanırsa, mültezim, tefeci, tüccar sermayesinin oluşum süreciyle birlikte toprak zilyetlikten ne kadar özel mülkiyete doğru yakınlaşırsa; sömürgecilik ne kadar derinleşirse;… Kıt-kanaat geçinebilen üreten sınıf ve kesimler için toplumsal kıtlık tehditi; o kadar daha büyür ve fiilileşir.

Genel kuraklığı toplumsal soykırıma dönüştüren ilkel birikim sürecidir. İlkel birikim yalnızca “bir kutupta servet diğer kutupta sefalet birikimi” değildir: Bir kutupta ilkel tefeci, tüccar ve sömürgecilik sermayesi dağları diğer kutupta ceset dağlarının birikmesi demektir. Ve oluşum süreci böyle olan kapitalizm, modern kapitalizm olarak egemen hale geldiğinde de, bu durum, her kriz döneminde yeniden nükseder: El koyarak, mülksüzleştirerek, aç ve sakat bırakarak, öldürerek sermaye birikimi.

“Eğer para, Augier’in dediği gibi, ‘dünyaya, bir yanağında doğuştan kan lekesiyle geliyor’sa, sermaye tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geliyor.” (Marx, Kapital 1. Cilt, İlkel Birikim bölümü.)

Kıtlıkla birlikte başta buğday ve ekmek olmak üzere, pirinç, yağ, hurma, şeker, tuz, nebat gibi temel geçim ürünlerinin fiyatları 30 ile 300 kat arasında artar. Bir emekçinin ortalama yıllık geliri, ailesinin yıllık buğday ihtiyacının ancak onda birini karşılayabilir!

“Kuraklık ile birlikte ürün fiyatlarındaki artışı tetikleyen bir diğer etken ise devlet adamları ve tüccarların fazla gelir elde etmek için yaptıkları spekülasyonlar ve istifçilik idi. Eyaletlerde bulunan yöneticilerin bu yollara tevessül ettikleri görülmektedir. İsfahan hâkimi, kıtlık yıllarında şehre yakın olan Çeharmahal ve Feridun mıntıkalarından getirilen buğdayların şehre girmesini yasaklayarak kendi ambarındaki ürünleri normal fiyatının birkaç katına satmıştır. İhitişamü’s-salta’nın eserinde bununla ilgili olarak şu ifadeler kullanılmıştır; ‘Eğer zenginler, ayan ve vüzera servet ve mal biriktirme hırsından el çekip babam gibi fakirleri koruyup kollasalardı kıtlık devi dize gelirdi. Maalesef onlar dolu ambarlara sahiptiler ve kendi nefislerine ve ailelerine zulüm ediyorlardı. Milletin kuvvetini istiflemişlerdi ve milleti zayıf düşürmüşlerdi. Bunların aç gözlülüğü yüzünden milletin ocağında tencere kaynamıyordu. Bunlar ellerindeki malları yüz, iki yüz hatta üç yüz misline satmak için fırsat bekliyorlardı. İnsanlar hazanda dökülen yapraklar gibi toprağa düşmekteydi ve tatlı canlarını kaybetmekteydiler. Bu kişiler bu duruma hiç üzülmüyorlardı.’ Ancak yapılan spekülasyonlar sadece devlet adamları ile sınırlı kalmamış, din adamları da pahalılık yıllarında servetlerini artırmak için her yola başvurmuşlardır. 1872’de İsfahan ve Şiraz’dan çok miktarda buğdayın gönderildiğine yönelik bir haber duyulmuş, bu haberin duyulması ile şehirdeki dükkanlar açılırken ürün fiyatlarında hızlı bir düşüş yaşanmıştır. Bundan istifade etmek isteyen Cuma vaizi ile gümrük memuru Rahim Han aralarında anlaşarak buğdayın şehre girmesine mâni olmuşlardır. İsfahan’daki temel ihtiyaç maddeleri piyasasına hâkim olan bu iki kişi, ekmek fiyatının bir gecede beş kat artmasına sebep olmuşlardır. Bu döneme ait kaynaklarda, İsfahan’da meskûn mollaların en üst makamında bulunan Ağa Necefi, istifçi ve karaborsacı olarak anılmıştır.” (İbrahim Yetiş, İran’da Genel Kıtlık. Tarih Okulu Dergisi, Aralık 2017) 

“Kıtlık yıllarında giderek artan bir diğer sosyal problem ise dolandırıcılık ve ürünlerde yapılan hilelerdi. Kıtlık neticesinde ortaya çıkan durumdan istifade etmek isteyen fırıncılar ekmeğin ağırlığını azaltmanın yanında hamurun içerisine ekledikleri kum, çakıl vb. farklı maddeler ile haksız kazanç elde etme yoluna gittiler. (…) Mirza Hüseyin Han ise ekmeğin içerisinde bulunan çakıl ve toprağın çokluğundan dolayı yenilmesinin imkânsız olduğunu belirtmektedir.” (İbrahim Yetiş, age) 

“Küçük toprak sahipleri ve halk tarafından terk edilen özel mülkiyete ait topraklar, devletin veya bazı büyük toprak sahiplerinin eline geçti. Kıtlıkla birlikte ortaya çıkan buhrandan istifade eden büyük toprak sahipleri, satın alma veya gasp etme yoluyla büyük miktarda toprağı ele geçirdiler.” (İbrahim Yetiş, age)

Tıpkı İrlanda’daki açlık kırımı sırasında olduğu gibi, İran’da halk açlıktan kırılırken tüccarlar, para-rantçı toprak beyleri ve sömürge şirketleri dibe vurmuş tarımsal ürün ihracatına fahiş karlarla devam ediyorlardı. Devlet, tarım ürünü ihracını ve istifçiliği/karaborsacılığa ayaklanmalar üzerine yasakla-mış gibi yapar. Ama içlerinde çok sayıda üst düzey ve yerel yöneticinin olduğu tarım ürünü istifçiliği ve spekülasyonu devam eder.

Tahran gibi büyük kentlerde başlayan halkın ekmek gösteri ve isyanları, hızla İran geneline yayıldı. İshafan’da kadınlar ve bazaari, telgrafhaneleri basıp, toplu istemlerini Şaha bildirdiler. Buşehr’de Britanya sömürgeci kapitalizmine ait buğday ticareti şirketi halk kitleleri tarafından basılarak işgal edildi. Halk şirket ambarlarındaki buğdayın gemilere yüklenmesi bloke eder. İranlı kent valisi eylemi bastıramayınca (İran Şahlığının kendi ordusu bile yoktur! Varolan sınırlı İranlı askeri birliklerin başında da Kuzey bölgelerinde Rus, Güney bölgelerinde İngiliz komutanlar vardır!), Britanya’nın İran’daki elçisi Alison, ordu komutanı Pelly’ye kentteki ambarlarda bulunan buğdayların “uygun fiyattan” satılması emrini vermek zorunda kaldı. (İbrahim Yetiş, age)  

Dikkat edilsin, liman kenti Buşehr’deki neredeyse tüm buğday ambarları Britanya sömürge şirketine aittir! Ambarlar Britanya komutasındaki ordu tarafından korunmaktadır! İngiliz elçisi kentte adeta sömürge valisi gibidir! Halk açlıktan kırılırken şirket, buğday ihracatına devam etmektedir! Britanya elçisinin talimat verdiği İranlı yöneticiler halkın isyan noktasına gelmiş eylemine müdahale etmekten çekinince, Britanya elçisi de komutanına saldırı emri verirse eylemin halk ayaklanmasına dönüşeceğinden korkar. Ancak şirketin tıkabasa dolu ambarlarındaki buğdaylar açlıktan kırılan halka dağıtılmaz! “Uygun fiyattan” satılır! Ambarlardaki buğdayı “uygun fiyattan” satın alıp halka yine ordu korumasında yüksek fiyattan satan da Britanya şirketine aracılık komprodor tüccarlardır!

Buhranda sınıf durumlarını olanca çarpıcılığıyla sergileyen birkaç anektod:

“Burada bir grup insanı bir at veya katır leşinin başında toplandıklarını, bıçakla onu parçaladıklarını ve birbirlerinin elinden çektiklerini gördüm. Yine hatırladığım kadarı ile evimizde birkaç işçi çalışmaktaydı. Öğle vakti hocamız olan Mirza Muhtar Gürgani’ye yemek getirdiklerinde yemeğin sadece ekmek, peynir ve çorbadan ibaret olduğunu gördüm. Mirza Muhtar, bakır tası bahçeye fırlatarak ben her gün çorba içemem diye serzeniş etti. İşçiler hızlı bir şekilde dökülen çorbanın üzerine atıldılar ve onu yalamaya başladılar. Hatırladığım başka bir vakka ise Ala’i-el devle sokağının girişindeki fırıncıdan bir kişi ekmek çaldı. Fırıncı, esnaf ve yoldan geçenler adamın başına toplanarak ona yumruk ve tekmelerle vurmaya başladılar. Adam bu hengâme içerisinde yediği tekme ve yumruklara rağmen ekmekten yemeye çalışıyordu.” (İhtişam el-Saltana’dan aktaran İbrahim Yetiş, age.)  

Büyükçe bölümü kurak iklim koşullarında bulunan İran’ın tarihinde daha önceki yüzyıllarda da pek çok benzer kuraklık durumu yaşanmıştı. İran coğrafyasında en az 7 yılda bir, en çok 20 yılda bir orta veya büyük kuraklıklar yaşanır. Ancak öncekilerin hemen hiçbiri ekonomik-toplumsal ve siyasal planda böylesine değişimlere yol açmamıştı. Bu seferkinin farkı, ilkel sermayenin ve piyasanın, neredeyse tüm tarımsal artı-ürünü kontrol etmede artmış olan gücüydü. “Krizi fırsata çevirmek”te gözünü kan bürümüş servet birikimi hırsıydı. Toplam tarımsal ürün azalmışsa ziyanı yok, o zaman eldeki ürünün – üretenlerin açlıktan ölmeyecek kadar payı dahil- adeta tamamı, azami servet birikimine çevrilir. Yalnız kitle kırımı üzerinden kara sevretlerini kanla katlamakla kalmadılar. Ülkenin toplumsal-ekonomik çöküşü ve altüst oluşunu, devletin mali ve siyasi iflasını, üretim ve güç ilişkilerini ve dengelerini kendi lehlerine bir kademe daha değiştirmekte kullandılar.

Açlık soykırımı ve buna karşı direnişin tarihsel dönüşüme etkileri

Ülkenin önemli bölümünde tarım ve hayvancılığın çökmesi ve terkedilmesi, merkezi sulama kanallarının tahrip olması, büyük aşiretlerin parçalanması ve dağılması, göçebe çoban aşiretlerin hayvanların telef olmasıyla yerleşik yaşama geçmek zorunda kalması, esnaf ve zanaatkar loncalarının ve tarımsal küçük mülk sahiplerinin vergilerini ödeyemeyerek küçük mülklerini vakıf ve büyük toprak sahiplerine bırakmak zorunda kalması, mevcut üretim ilişkileri sistemini altüst etti ve çözülmesini hızlandırdı. Tarım, hayvancılık, esnaf, gümrük vergi ve gelirleri dibe vuran yarı-feodal devlet, mali iflas bayrağını çekti. Hep olduğu gibi, devlet arazilerini yok pahasına büyük toprak sahiplerine peşkeş çekildi ve toprakta özel mülkiyet sistemini biraz daha güçlendirdi. 

“Devletin temel gelir kaynağı olan toprağın el değiştirerek özel mülkiyete yani zengin toprak sahiplerinin eline geçmesi aynı zamanda güç dengesinin de yön değiştirmesine sebep oldu. Bundan sonra vilayet valileri buğday sıkıntısının çözümü için toprak sahipleri, ulemadan nüfuz sahibi olanlar ve büyük tüccarlarla meşveret yapmak zorunda kaldılar. Valiler, bu kişilerin öneri ve yardımlarıyla bu problemlere çözüm üretmeye çalıştılar. Bu tür meşveret meclislerinin toplandığına İsfahan, Kirmanşah, Şiraz ve diğer bazı eyaletlerde rastlamaktayız. Nasıreddin Şah’ın saltanat yıllarının sonlarına doğru bu tür meşveret meclislerinin toplanması sonraki yıllarda meydana gelen meşrutiyet tartışmalarına zemin hazırladı. Büyük toprak sahipleri ve ulemanın bu dönemde kazandıkları güç ve kudretin, meşrutiyet hareketinin ilk yıllarında üslendikleri role büyük katkısının olduğu aşikardır.” (İbrahim Yetiş, age)   

Meşrevet (danışma, istişare-bn) meclisleri, Rusya’da 1861 Reformuyla tanınan Duma’ların bir benzeridir. Büyük toprak sahipleri, zengin ulema ve tüccarların en azından yerel düzeyde söz ve güç sahibi haline geldiği, tefeci-tüccar sermayesinin iktidarın kıyısına ilişmeye başladığı anlamına gelir. Meşveret meclisleri, yalnızca ve basitçe yarı-feodal devletin mali iflas zaafiyetinin bir sonucu değildir. İbrahim Yetiş’in oldukça zengin aktarım ve düşüncelerin olduğu, ayaklanmalara da değinen yazısına karşın göremediği şudur: “Valilerin büyük toprak sahipleri, ulemadan nüfuz sahibi olanlar ve büyük tüccarların yardımıyla buğday sıkıntısının çözümü için” meşveret meclisleri görünümü altında, aynı zamanda halkın açlık/ekmek ayaklanmalarının basıncı da vardır. Bu meclisler uzaktan yakından devrimci veya burjuva demokratik olmamasına, egemen sınıf ve kesimler arasında liberal bir uzlaşmanın ifadesi olmasına karşın, ortaya çıkmaları, asıl burjuva ya da halkçı demokratik bir dinamiği ve tohum halinde “açlar meclisleri” gibi organları ortaya çıkartan halk ayaklanmalarının basıncının bir sonucudur.

İran tarihinin özgüllükleri

Devam etmeden önce İran tarihinin bazı karakteristik özellikleri üzerinde durmamız gerekiyor. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde, Doğu’nun klasik Batı Avrupa modeline göre belli özgüllükleri olduğu bilinmektedir. İran ise, Doğu, hatta Ortadoğu içinde bile, özellikle Mezopotamya ve Nil vadilerine ve Ortadoks İslam’a göre, önemli farklılıklar taşır. Kuşkusuz her ülke tarihinin özgüllükleri vardır. Tarihsel geçiş belirlenimi, tek bir çizgisel model anlamına gelmez. Ancak İran’ın geçiş süreci, Osmanlı ve Mısır’dan komünal geleneklerinin gücü, alt-orta düzey din adamları, bazaari ve kadınlarının gücü ve etkisi, işçilerinin de etkisi; Rusya ve Çin’den ise köylülüğünün güçsüzlüğü ile farklılaşır. İran devleti ise Kacar Hanedanı (1796-1925) boyunca, diğer tüm büyük Asya imparatorluklarından farklı olarak, aşırı merkeziyetçi bir yapısının olmaması, Kuzeyinde Çarlık Rusyası ile Güneyinde Britanya sömürgecilikleri ve ordularının ağır baskısı ve nüfuzu arasında sıkışıp kalmış, doğru dürüst bir kendi ordusu bile olmayan, bir tür “konfederasyon devleti” olması ile ayrılır. Dolayısıyla İran tarihinin hiç olmazsa bazı ayırdedici çizgileri bilinmeden, ne 1870-1911 ve 1961-1979 devrimci sarsıntılar dönemleri, ne Gilan Sovyeti, ne “dehkedeh” geleneği (küçük köy komünleri) ne “fedayin” ruhu (topluma, halka, davaya adanmışlık), ne de İran’ın bugünü anlaşılabilir.

İran coğrafyasının büyük bir bölümü kurak iklim ve kıraç toprak koşullarında yer alır. Nil, Dicle, Fırat gibi büyük ve uzayıp giden nehirleri yoktur. Dereleri seyrektir ve yazları kurur. Mevsimlik yağışlar azdır. Kuraklık sık yaşanır. Su azlığı İran’ın binlerce yıl boyunca en büyük sorunlarından biri oldu. Bu yüzden Kafkasya’daki Gilan ve Mazenderan gibi az sayıdaki, yoğun nüfuslu, sulak pirinç ekim alanları dışında, kırsal nüfus seyrek, dağınık ve birbirinden yalıtık olageldi. İran’da binlerce yıl boyunca ekonomi ve toplumsal yaşamın yapıtaşı olan, günümüzde İran’ın Güney bölgelerinde kısmi kalıntıları ve kültürel etkileri halen süren “dehkedeh”; ortaklaşa mülkiyet ve emeğe dayalı, çocuk bakımı ve ev işleri dahil herşeyi paylaşarak yapan, 3-5 aileye dayalı küçük köy komünleri bunun sonucudur.

Su sorunu Akamenişler ve Sasaniler’den itibaren bu coğrafyaya özgü (daha sonra Kuzey Afrika, Afganistan gibi diğer kurak bölgelere de yayılmıştır), “Kariz” denilen yapay sulama tekniğiyle bir nebze giderilmeye çalışılır. Kurak bölgelerde sınırlı yeraltı sularına dayalı tarım yapabilmek için, belli mesafelerle derin kuyular kazılır, suyun buharlaşmasını engellemek için kuyular yeraltından kazılan kanallarla birbirine bağlanır, suyun belli bir noktadan ancak kullanılacak kadar çıkması sağlanır. Bu çetin ve maliyetli sulama tekniği ancak devlet tarafından yaptırılabilir. Tüm su kaynaklarının devlet denetiminde olduğu, “Mü’şa” sistemiyle (suyun ve toprağın ortaklaşa ve eşit kullanımı) ile devlete bağlı ortaklaşa mülkiyeti egemen kılar. Tüm topraklar Şahındır. Şah, memurlarına bir miktar toprak bağışlar, bu memurlar (dehgadan) köylünün ortak mülkiyetine dokunmaz, ancak Şahın memuru ve kendi aşiretinden köylülerin dehkedeh’lerinin başkanı ve denetimcisi sıfatıyla vergi toplar, angarya ve askerlik işlerini organize eder.

Engels’in “Doğuda neden feodal biçimiyle bile özel mülkiyet yok?” sorusunu içeren mektubuna Marx, belli bir sahra kuşağı coğrafyasını ayırtederek yanıt verir:

“Bunun nedeninin genelde iklim ve toprağın doğası olduğunu düşünüyorum. Özellikle Afrika sahrasından başlayan uzun ve kesintisiz sahralar çizgisinin Arabistan, İran, Hindistan ve Tataristan üzerinden Asya’nın en yüksek platosuna dek devam etmesi, buna neden teşkil etmekte ve yapay sulama, bu bölgede tarım yapmanın birinci koşulu olmaktadır.” (Marx/Engels mektuplaşmalar, 1953)

Burada “Asya Tipi Üretim Tarzı” tartışmasına girmeyeceğiz. İklim, toprak koşulları ve su sorununun İran tarihinde çok uzun süreli ve kritik bir etken olduğunu belirtmekle yetinelim. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri, toprak beylerinin gecikmeli olarak büyük toprak sahiplerine dönüşmekle birlikte, “kan soylusu” (aşiret reisi) olmayı da sürdürmeleridir. Sınırlı su kaynakları ve sistemlerini de ele geçirmekte zorlanmamışlardır. İran kırlarında nüfusun seyrekliği; köylerin küçüklüğü, dağınıklığı ve sınırlı ve birbirinden uzak su kaynakları çeperinde toplanmış olarak birbirinden yalıtıklığı; toprak beylerinin tarımsal su kaynakları üzerindeki denetimi; aşiret sistemi; kurak bölgeler kırsalında meta ilişkilerinin sınırlılığı; dolayısıyla küçük-orta köylü özel mülkiyetinin ve tabakalarının (ve tabii çiftliklerin) ortaya çıkmamış olması; dahası güney bölgelerinde dağlık ve ormanlık arazilerinin olmamasının sığınma, eşkiyalık ve gerilla savaşımına olanak vermemesi, İran tarihi boyunca (Kafkasya ve Kürt bölgeleri dışında) köylülüğün toprak beyleri karşısında çok ağır tabiyetini ve güçsüzlüğünü koşulladı. Kuşkusuz çok sık köylü isyanları olmakla birlikte, bunlar yerel ve sınırlı kaldı. Avrupa’daki 16.-17. yüzyıldaki veya Rusya ve Çin’deki 19.-20. yüzyıldaki gibi feodalizm ve dinsel kutsiyetini sarsan büyük ve genel devrimci köylü eylemleri dalgaları ve hareketleri, hatta Osmanlı’nın 16.-17. yüzyılardaki gerileme sürecini başlatan büyük köylü ayaklanmaları dalgaları, İran’da pek yaşanmadı. Kafkasya ve Kürt bölgeleri dışında, İran genelinde köylülük, bu zayıflığı nedeniyle, burjuva veya halkçı demokratik harekette, burjuva devrimlerinde tarihsel-kritik bir rol oynayacak devrimci bir sınıf haline gelemedi. (Nikki R. Keddie, İranian Revolutions in Comparative Perspective. Seminar on Social History and Theory, University of California, 1981. Abrahamian and Kazemi, The Non-Revolutionary Peasantry in Modern Iran. Iranian Studies, No:11, 1978)

İran’ın ticaret kentlerinden başlayarak sınai kapitalist güçlerin hakimiyetindeki dünya pazarının içine çekilmesinin ve yarı-sömürgeleşmesinin de köylülük üzerindeki etkilerini görmek gerekir. Amerikan İç Savaşı (1861-65) nedeniyle Amerika’nın köle plantasyonlarından Avrupa ve sömürgelerindeki tekstil sanayine ucuz pamuk sevkiyatı durunca, İran Güneyinden başlayarak Horasan, Kum, İshafan, Mazenderan ve Azerbaycan eyaletine kadar bir anda dev bir pamuk havzası haline geliverir. İran’dan İngiliz sömürgeleri Hindistan ve Bombay’a pamuk ihracatı 5 yılda 5 kat artar, 10 milyon poundu aşar. (Henry Rene d. Allemagne’nın “Sefername ez Horasan ta Bahtiyari” adlı eserinden aktaran Hüseyin Yetiş, age. Aynı dönemde Osmanlı’nın Ege bölgesi de pamuk havzasına dönüşmüş, hatta Batı sermayesinin mülkiyet veya teşviğiyle çok sayıda pamuk çiftliği ve çırçır fabrikası kurulmuştu. Amerikan İç Savaşı sonrasında, bunların çoğu terkedildi ve yıkıma uğradı.)

İran’da sömürge şirketleri ve büyük tüccarlar için karlı pamuk ekiminde patlama, yoksul köylü ve kentlinin temel gıdası tahıl/buğday ekimini sınırlayarak, 1870-72 genel kıtlığının etkenlerinden biri olmuştu. İran’da 1870-72 genel kıtlığı ise, İrlanda’da 1845-48 genel kıtlığı ve sonrasına oldukça benzer bir sonuca daha yol açtı. İrlanda’da sömürgeciler ve büyük toprak beyleri, köylüyü topraklarından sürerek tarım alanlarını büyük çaplı hayvancılık için mera haline getirmişlerdi. İran’da da kıtlıkla birlikte toprak gaspları hızlandı; 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında buğday/tahıl üretimi azaltılmaya devam ederek, sömürge şirketleri, büyük tüccarlar ve büyük toprak sahipleri tarafından daha karlı görülen haşhaş ekimi hızla yaygınlaştırıldı.  Yoksul köylü ve kentlinin tek gıdası buğday ise, ucuz bir ihraç ürününden pahalı bir ithal ürününe dönüştü. (Gad G. Gilbar, Persian Agriculture in the Late Qajar Period, 1860-1906: Some Economic and Social Aspects. Asian and African Studies. No:12. 1978)

Buğday ekimini önce sınırlayarak pamuk, ardından buğday ekimini buğday ithal etmeyi zorunlu kılacak kadar azaltarak haşhaş ekimi, büyük tüccarların elindeki servet birikimi büyüttü ve hızlandırdı. Yoksul köylünün durumunda ise bir iyileştirmeye yol açmadı. Tarımsal üretim dalgalanmalarıyla açlığa ve mülksüzleştirilmeye daha fazla maruz bıraktı.

İran’da köylülüğün güçsüzlüğü ve devrimci potansiyelinin zayıflığının önemli çıkarımları vardır. Rusya’da 19. yüzyılın sonlarına kadar devrimci Narodnikler köylülüğü temel alıyordu, sonrasında Lenin/Bolşevikler 1917 Şubat Devrimine kadar işçi sınıfı önderliğinde işçi-köylü devrimci demokratik diktatörlüğünü savundu, Sosyalist Ekim Devrimi’nde ise işçi sınıfının yoksul köylülükle ittifakı önemli rol oynadı. Çin’de Maocu Devrim dahil, köylülük hep temel devrimci güç olarak görülüyordu. Türkiye’de 1970’lere kadar çoğu küçük burjuva halkçı demokratik hareketin yüzü işçiden çok köylüye dönüktü, “sosyalist” geçinen TİP bile işçiyi topraktan kopmamış “köylü-işçi” olarak görüyordu.

İran’da ise burjuva ya da halkçı demokratik dinamiklerin en başından, 1870-72 kıtlığından itibaren, toplumsal hareketlerin ve devrimin ağırlık merkezi kent olmuştur. Burjuva demokratik harekette köylü yerine bazaari’nin öne çıkmasının önemli nedenlerinden biri budur. Büyük çoğunluğu yoksul, az topraklı ya da topraksız olan köylünün her tarımsal kriz döneminde, açlıktan ölmek veya toprağını büyük toprak sahibine bırakıp göçmek ikilemiyle karşı karşıya kalması, bir kesimini daha mülksüzleştirdi. Dolayısıyla İran’da köylülüğün 1870-72 genel kıtlığından sonra hızlanmaya başlayan mülksüzleşme süreçleri, klasik Batı Avrupa tarzına ya da Rusya’da 1861 Reformu sonrasına, ancak İran’da 19.yüzyılın son çeyreğinde büyük sanayi olmadığından (doğum halindeki manifaktür ve sanayiler de kapitalüsyonlar ve Batı sanayi kapitalizminin ihraç ürünleriyle boğulduğundan) İrlanda’ya benzerlik gösterir: Mülksüzleşen köylüler, kentlerde alt-proletarya, kent yoksulu, Kafkasya’nın verimli tarım arazilerinde tarım işçisi, Rusya’da göçmen işçi (Rusya’nın ilk petrol işçileri, İranlı göçmen işçilerdir) haline gelir, 1870-1911 dönemindeki kent isyan ve ayaklanmalarının en ateşli katılımcıları arasında yer alır. Osmanlı’nın son dönemlerindeki işçi sınıfının büyükçe bir bölümünün 1908 ve 1921-23 burjuva devrimlerinden itibaren tehcire uğrayan azınlıklardan olması, Osmanlı-Türkiye işçi hareketleri arasında tarihsel birikimin taşınması ve süreklilikte ciddi bir kırılmaya yol açarken, İran’da 1870’lerden itibaren toprak/üretim araçlarından kopmanın Osmanlı’ya göre daha fazla olması, işçi sınıfının oluşum sürecinde sürekliliğin olması, kent isyan ve ayaklanmaları içinde en baştan itibaren etkin olarak yer alması, dehkeder geleneğinin kırda değilse bile işçilerdeki komite ve şura örgütlenmelerinde oynadığı rol, Rusya ile daha yakın etkileşim (özellikle 1905 ve 1917 devrimleri, Gilan Sovyeti deneyimi), İran işçi sınıfının oluşumu ve gücündeki farklılıkların nedenlerinin bir dizisidir. 

Doğu İmparatorluklarının sonuna doğru

Ondukuzuncu yüzyıl İran tarihi, ana hatlarıyla Osmanlı’nınkine önemli benzerlikler gösterir. Batılı kapitalistleşen sömürgeci güçlerin 16. yüzyıldan itibaren Akdeniz-Ortadoğu, 18. yüzyıldan itibaren de artık sanayi devriminin giderek hızlanmasıyla tüm Avrasya açık deniz ticaret yollarını ve her ülkedeki bağlantılı ekonomik pazar havzalarını ele geçirmeye başlaması, 19. yüzyıla doğru yine Batılı sınai kapitalist sömürgeci güçlerin denetiminde bir dünya pazarının oluşması, Doğu imparatorluk devletlerinin feodal tarımsal artı-üründen ve iç ve dış ticaretten gelen gelirlerinde ciddi azalmalara yol açar. Doğu imparatorlukları artık Batı kapitalizminin sınai ürün pazarıdır ve bu ülkelerde tarımsal artı-emek sömürüsünün de artan bölümüne bu yolla ve yerli uluslar arası ticaret aracılarıyla el konmaktadır. Batı kapitalizmi hakimiyetinde bir dünya pazarının gelişmesinin, Doğu imparatorluklarının tarımını da nasıl belirlediğinin en çarpıcı örneklerinden biri pamuktur.

Bu, Doğu imparatorluk devletlerini büyüyen ticari açıklarını kapatabilmek için borçlanmaya, ve tarımsal üretim ve ihracatı büyütebilmek için daha fazla köylünün boğazına çökmeye zorlayacaktır. Durmaksızın artırılan vergi ve haraç sömürüsü, bir noktasından sonra iç sınırlarına dayanan feodal sömürünün altyapısını (toprak köleliliği, merkezi su kanalları, vd) tahrip etmeye başlayacaktır. Devlet ile köylüler üzerindeki sömürü ve uluslar arası ticaret arasında, artı-emeğin bir bölümünden sebeplenen ve payını artırabilmek için mutlakiyetçi devletten özerkleşmek ve özel mülkiyetin tanınmasını isteyen “aracılar” türeyip giderek güçlenmeye başlayacaktır: Tefeci ve tüccar, ayni ranttan para ranta geçiş yapan toprak beyleri, giderek çiftlik sahipleri… Bu ilişkilerin devlet içine de nüfus etmesiyle, yerel yöneticilerden başlayarak devlet bürokrasisinin bir kesimi de tefeci, tüccar, para-rant ilişkilerinin devlet içindeki sözcülüğünü üstlenecek, kendilerinin de bileşeni haline geldiği bu meta ilişkilerinin egemenliği (toprakta özel mülkiyetin tanınması vb gibi) gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamaya çalışacaktır. Sonuçta meta ilişkileri bölgesel ticaret merkezlerinden adım adım feodal devlet ve tarım ilişkilerinin içine nüfuz edip dönüştürmeye, tefeci tüccar ve bir kısım bürokrat elinde bir ilkel sermaye birikimi ve gücü oluşmaya, bölgesel ticaret merkezlerinin birbirine bağlanması ve bir tefeci tüccar bürokrat para-rant çiftlik sahibi ağının oluşmasıyla bir iç pazarın oluşum süreci de ortaya çıkacaktır. Kuşkusuz bu düz çizgisel bir gelişim değil, yüzyıllara yayılan, 19. yüzyıl ve özellikle ikinci yarısında giderek hızlanan, kesinti ve sıçramalarla, her kriz evresinde toplumsal-siyasal sarsıntı ve güç çatışmalarıyla, yapılan geri alınan yeniden yapılan yeniden geri alınan reformlarla ve en nihayet kaçınılmaz burjuva devrimlerine doğru ilerleyecek bir süreçtir. Şu veya bu düzeydeki burjuva reform ve devrimlerinin, burjuva demokratik reform ve devrimler olması ise, yarı-feodal rejim ve ilişkilerin modernist/muhafazakar kanatları, yani özünde burjuva ve feodal eğilimlere tekabül eden liberal/mutlakiyetçi kanatları arasındaki çelişkilere değil, (kır ve kent alt sınıfları ile toprak beyleri ve mutlak monarşi arasındaki) sınıf mücadelesine, aşağıdan köylü ve halk kitlelerinin bu sürece kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda ne kadar bağımsız, güçlü ve devrimci biçimde müdahil olup olamayacağına bağlıdır.

Doğu imparatorluklarındaki ilkel birikim biçimleri, mutlakiyetçi monarşilerin ana gövdesini oluşturan merkezi, düzenli, devasa bürokrasi ve ordu yapılarını da ortaya çıkartır. Muazzam merkezi bürokratik-askeri despotik aygıtlar feodal biçimlerin (Osmanlı’daki kapatılan Yeniçeri Ocağı gibi) yerine geçirilir. Hem her türlü burjuva demokratik gelişimin engeli ve ezicisidir, hem de bir kesimi ya da orta tabakaları itibarıyla yukarıdan burjuva reformların (ve “imparatorluğu kurtarmak” için başka çareleri kalmadığında, burjuva milliyetçi devrimlerin) aracı olacaktır. Rusya’da 1861 Reformunu (serfliğin sözde kaldırılması) bu aygıtın askeri-bürokratik kanadının yukarıdan ve kontrollü biçimde yürüttüğünü, Osmanlı’da ise 1857 Arazi Kanunnamesi (toprakta kısıtlı bir özel mülkiyet hakkının tanınması) ve 1876 Birinci Meşrutiyet’i bu aygıtın bir kesiminin desteklediğini, 1908 Jön Türk ve 1923 Kemalist burjuva devrimlerini yine bu aygıtın bir kesimi içinden çıkacak subay ve bürokratların gerçekleştirdiğini hatırlayalım.

Askeri-bürokratik despotik aygıtlar, yarı-feodal, merkantalist ilkel birikim süreçleri üzerinde yükselir, iç çelişkinlikleri de bundan kaynaklanır. İmparatorlukların krizini gidermek içindir, ama muazzam maliyetleriyle mali iflası derinleştirir. Toplumun en ufak demokratik kıpırtı ve soluk borularını ezmeye, devletin ekonomik-siyasi kriz ve gerilemesini yayılmacılıkla gidermeye odaklıdır. 19. yüzyılın sonlarına kadar rejim biçimleri ve sınırlı kapitalistleşme düzeyleri birbirine oldukça yakın olan  bu “yarı-asyatik”, yarı-feodal, “tohuma kaçmış” imparatorluk devletlerinin; Rusya, Osmanlı ve İran’ın Batı’ya yayılmacılığı artık imkansız hale geldiğinden ve gerileme süreçleri başladığından, ilkel birikim sömürgeciliğinin yeniden paylaşımı için birbiriyle savaşıp durması adeta kaçınılmazdır. İran ve Osmanlı daha önce birçok kez savaşmış olsalar da birbiriyle denk bir güç dengesini korumayı benimsemişlerdir. Türkiye’nin en eski ve tek değişmeyen sınırının İran’la olması bunun göstergesidir. Ancak kanlı-bıçaklı düşman olduklarından Çarlık Rusyası devine karşı ittifak da yapamazlar. Geriye, 19. yüzyılın ilk yarısında İran-Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısından 1917 Ekim Devrimi’ne kadar da Osmanlı-Rusya savaşları kalır. (Rusya bir kez Balkanlar üzerinden İstanbul kapılarına, bir kez de 1. Emperyalist Savaş sırasında Doğu Anadolu’ya kadar gelmiştir. Osmanlı ise 1851-54 Kırım Savaşı’nı Britanya ve Fransa ittifağıyla kazanabilmiştir.)  

İran yukarıda özetlemeye çalıştığımız genel dönüşüm süreci tablosuna uyar. Önemli farklarından biri ise 19. yüzyılın başında Rusya ile giriştiği savaşta perişan olması, İran Şahının Rusya Çarı ile aşağılayıcı bir sömürgeleşme barışı anlaşmasına boyun eğmiş olmasıdır. Bölge içi sömürgecilik tarihinin en korkunç, en utanç verici sayfalarından biridir. İran Çar ordusu, polisi ve tüccarları tarafından istila ve talan edilir. İran halkı Rusya askeri-polis devletinin demir çizmeleri altında ezilip kan revan suyu sıkılır. Savaş tazminatının ve üstüne “işgal giderleri”nin ödenmesi bahanesiyle, Şahın sarayının ve tahtının altın kaplamaları bile sökülüp Rusya’ya götürülür. Şahın karıları dahil sayısız İran kadınına tecavüz edilir…   

İran’ın daha 19. yüzyılın başlarında korkunç bir sömürgeleşme deneyimi yaşaması, belki talihsizliği kadar talihi oldu. İran devletini Rusya’nın askeri-polis devletinin demir çizmelerinin bir uzantısına çeviren sömürgecilere karşı önce tek tek halktan insanların süikastları, sonra uzun ve kanlı bir savaşımla, İran Rusya sömürgeciliğinden kurtuldu.

İran’ın çeşitli bölgelerinde uluslar arası meta ticaretinin etkisi giderek artar. Batı Avrupa’da yükselen sanayi kapitalizminin sınai ürün pazarı ve tarımsal üretimin artırılmaya zorlandığı hammadde ihracatçısı olarak. İran’ın Rusya ile ilişkileri de güçlüdür. Yalnızca sömürgesi olduğu dönemde şekillenen ekonomik ilişkiler nedeniyle değil, Horasan, Kafkasya, Hazar’dan İç Asya’ya uzanan halklar arasında ekonomik, kültürel, dinsel etkileşim nedeniyle. Dahası Rusya’daki baskılardan kaçıp İran’a sığınan, İran’daki baskılardan kaçıp Rusya’ya sığınan Çar ve Şah rejimleri muhalifleri arasında da geleneksel bir etkileşim vardır. Bu yüzden Rusya’nın içindeki her gelişme İran’ı, Osmanlı’yı olduğundan daha fazla etkiler. Rusya’daki 1905 devrimini, hemen ardından İran’daki 1906 devriminin takip etmesi gibi.

İran’da Rusya’nın sömürgesi olduğu dönemde Rus tüccarlar, sonrasında Batılı, azınlık, Rus, yerli tefeci, tüccar, mültezimler, büyük toprak sahipleri elinde bir ilkel sermaye birikiminin oluşumu, ve bunların devlete de nüfuz etmeye başlamasıyla “reformcu” bir bürokrat kesimin oluşumu, mutlakiyetçi devletten merkezkaç eğilimler ve yavaş yavaş bir iç pazarın oluşum süreci, Osmanlı’yla belli bir paralellik gösterir. Osmanlı’da 1871-76 döneminde, devletin mali iflası, kapitalüsyonlara karşı Adatepe’li dokumacıların isyanı ve Jön Türklerin ilk darbe girişimiyle başlayan, ücretleri ödenmeyen işçilerin ilk önemli grev dalgasıyla devam eden dönem, Batılı kapitalist güçlerin ve Galata bankerlerinin (komprodor burjuvazi) devlet hazinesine ortak olması, ve baskısıyla, çok kısa sürecek olan 1. Meşrutiyet ilanıyla sonuçlanır.

İran’da ise aynı işlevi, 1871-72 kara buhranı görecektir. Bir yandan ekonomik-toplumsal çöküş, kaos, yaygınlaşan eşkiyalık ve ayaklanmaların basıncı, diğer yandan Şah devletinin ekonomik ve siyasi iflası, bu buhran sürecinde istifçilik, karaborsacılık, spekülasyon, toprak gaspları ile servetlerini büyüten toprak beyleri, tefeciler, tüccarların devlet hazinesi ve iktidarına ortak olmasıyla sonuçlanacaktır. Rusya’da 1859-61 devrimci krizinin 1905 devriminin öncülü, Osmanlı’da 1871-76 krizi ve ilk Meşrutiyet’in 1908 Jön Türk devriminin öncülü olması gibi, İran’da da 1871-72 buhranı ve iktidarın sınıf bileşiminde kısmi değişim 1906 burjuva devriminin öncülü olacaktır. 

İran’da 1871-72 kara buhranı, aslen iki etkenin üstüste çakışmasından kaynaklanır. Batı Avrupa kapitalizminin krizi, ki bir dünya pazarının oluşmuş olması nedeniyle tüm dünyayı olduğu gibi İran’ı da derinlemesine etkiler; ve büyük kuraklığın da şiddetlendiricisi olduğu tarımda feodal ilişkiler ve mutlakiyetçi rejimin krizi. Buhran ekonomik dönüşüm açısından bir dizi kritik rol oynar: 

Tefeci ve tüccarların, para-rantçı büyük toprak sahiplerine dönüşmeye başlamış toprak beylerinin, bürokrasinin bir kesiminin; kitlelerin açlık soykırımı üzerinden kanlı-kara servet birikimi sıçraması. Tarım alanlarının önemli bölümünün çölleşmesi ve terkedilmesi, belirttiğimiz sınıf ve kesimlerin köylüden ve devletten büyük çaplı toprak gaspları, merkezi sulama kanallarının tahrip olması/edilmesi, bazı büyük aşiretlerin dağılması, hayvanları telef olan göçebe aşiretlerin daha ılıman bölgelere göçedip yerleşik tarıma geçmek zorunda kalması… gibi nedenlerle, feodalizmin alt yapısının önemli ölçüde tahrip olması. Büyük nüfus kırımının, tarımda emek talebini artırması, bunun köylülüğün elini toprak beylerine karşı güçlendirmesi… Şimdi bunları açalım.

İran açlık isyanlarında kadınların öncü rolü

İran’da bu dönemde başlayan kitle gösterilerinin tipik biçimi, giderek gelenekselleşmiştir: Nisbeten halka daha yakın olan alt kademe din adamları, mollalar camide toplanan halka devlet yönetimi ya da yerel yöneticilere karşı ajitatif vaazlar verir, bu cami çıkışında toplu yürüyüşe geçilecek, yeni katılımlarla eylem büyüyecek demektir. Eyleme her daim kadınlar öncülük eder. İran’da dini teamüller gereği, kadınların erkek devlet görevlileri karşısında belli bir dokunulmazlığı vardır. Eğer bir devlet görevlisi bir kadına dokunur veya şiddet uygularsa, bu daha büyük bir isyana dönüşebilir. Kadınların en önde yürüyüşü başlatmasıyla erkeklerin de daha kitlesel katılımı sağlanmış olur. Ancak İran kadınlarının eylemler ve kitle hareketindeki gelenekselleşen öncülükleri, yalnız dini teamüllerden kaynaklanmaz. Çocukları, aileleri açlıktan ölen kadınları hiçbir güç durduramaz hale gelmiştir. Erkeklere ev hizmetçiliği ve çocuk bakıcılığı ile dışa ve sosyal yaşama kapalı tutulan kadınlar, bu eylemlerdeki öncülükleri ve bir bütün olarak toplumsal harekette üstlendikleri ileri sorumluluklarla, şer’i kabuğu kırmaya başlamışlardır. Türkiye solu Fransız kadınlarının “çocuklarımız için ekmek, ruhumuz için gül istiyoruz!” şiir ve sloganını iyi bilir. Ama nedense aynı dönemde İranlı kadınların, tam da aynı istem ve özlemle, bir halk hareketine öncülük ettiğini, ve Paris Komünü’nde bile olmayan bir şekilde, bu kadın gücü ve sorumluluğunun tüm hareket tarafından tanındığı bilinmez? İran’da kadınların eylem ve isyanlarda oynadıkları etkin rol, yarı-feodal ve şer’i düzene karşı toplumun içsel dönüşümünün ve burjuva ya da halkçı demokratik mücadelenin kritik bir habercisi ve dinamiği olacaktır.

Piyasanın egemenliği  

Halk gösteri ve isyanları yayılınca, sayısız öfkeli ve artan ölçüde tehditkar şikayet ve istem yağmuru altında kalan Şah Nasıreddin – milyonlar açlıktan kıvranırken iktidarı vezirine bırakıp Kerbela’da tatile gitmiş olmasıyla ünlüdür, buna dair kinayeli bir dizi halk türküsü vardır- lütfen devlet ambarlarındaki buğdayın “düşük fiyattan” piyasaya sürülmesini buyurur. Güya devlet piyasaya düşük fiyattan buğday sürünce, tüccarlar da aynısını yapmak zorunda kalacaktı! Yüce gönüllü haşmetbaabın halkına büyük lütfu! Dikkat edilsin, halk açlıktan düpedüz ölüyor ve devlet ambarları buğday dolu! Ancak kitle eylemleri büyüyünce sömürücü sınıf devleti, o da yine halka değil, piyasaya buğday sürüyor. Güya bu tüccarların da fiyat düşürmesini sağlayacak! Tabii devletin düşük fiyatlı buğdayları da, tüccarlara sunuluyor, onlar da bekletip fiyatların yeniden göğe çıkmasını sağladıktan sonra kanlı kazığı halka sunuyor! Şahın istifçiliğe karşı yine göstermelik, tüccarların ellerindeki ürünü satmaya zorlanması talimatı da aynı şekilde sonuçlanır. Dikkat edilsin, halkı açlıktan öldürenlerin ellerindeki stoklara el konulup halka dağıtılması değil, “satmaya zorlanmaları”! Yapılan göstermelik denetimlerde tüccar depoları tabii boş gösterilir, ve sömürücü asalak sınıf ve kesimler soykırımcı servetleri kırışır.

Burada önemli bir nokta, piyasanın egemenliğidir. Devlete de egemenliğidir. Feodalizm koşullarında bağımlı köylünün belli bir artı-ürün yükümlülüğüne karşılık, en azından aç kaldığında, dara düştüğünde devlet ve bey tarafından gözetilmek gibi kısmi güvenceleri vardı. Bir dünya pazarının oluşması, sömürgecilik, bir iç pazarın oluşması, ilkel sermaye birikiminin hız kazanması, her şeyin piyasalaşması, bunları tamamen ortadan kaldırdı.

Tüccarlaşmış büyük toprak beylerinin, ve uluslar arası finans ve ticaret aracılarının, tefeci ve tüccarların, bürokratların bir kısmının elinde kanlı ilkel servet birikiminin artması. Tarımsal alanların önemli bölümünün terkedilmiş olması, belirttiğimiz sınıf ve kesimlerin devletten ve köylüden yok pahasına büyük çaplı toprak gaspları, merkezi sulama kanallarının tahrip olması/edilmesi gibi nedenlerle, feodalizmin ve mutlakiyetçi monarşinin alt yapısı da önemli ölçüde tahrip olması. Büyük nüfus kırımının, tarihin cilvesiyle, tarımda emek talebini artırması, bunun köylülüğün elini toprak beylerine karşı nisbeten güçlendirmesi.

Bu iki etken, Avrupa’da, Marx’ın tahlil ettiği gibi, sıkışan feodal beylerin vergi ve haraçları aşırı artırmasının, sulama kanalları gibi feodalizmin altyapısını tahrip etmesi, bunun ve feodalizmin krizinin doğurduğu veba salgınının Avrupa nüfusunun 3’te birini yok etmesi, bunun emek talebini artırması, feodalizm örtüsü altında bitkisel bir yaşam sürdürmüş olan eski köy komünlerini canlandırması ve kırda ve kentte küçük özel mülkiyeti geliştirmesi gibi süreçlere (sonuncusu, yani küçük özel mülkiyetin yaygınlaşması dışında) belli benzerlikler gösterir. Bununla birlikte Osmanlı’da o dönem henüz pek görülmedik tarzda, topraktan ve üretim araçlarından kopmuş bir mülksüzler kitlesi de yaratmaya başlar. Böylece İran’da büyük buhran, ki feodalizmin buhranından başka bir şey değildir, Avrupa’daki klasik geçiş biçimine (Osmanlı’ya göre) görece daha yakınsayan (bir burjuva toplumun) önkoşullarının oluşumunu hızlandırır. İran’daki 1906 burjuva devriminin, Osmanlı’daki 1908’e göre daha güçlü olmasının bir nedeni, İran’ın Rusya (1905) ile etkileşiminin daha güçlü olmasıysa, iç nedeni de, halkın (köylülerin, zanaatçıların, işçilerin, kadınların) bu devrimde daha önemli bir rol oynamış olmasıdır.

İran’da kara buhranın uluslar arası boyutu

Aynı dönemlerdeki Çin (1850-1864, Taiping devrimi) ve İran’daki (1871-74) buhranlar ve milyonların ölümü, Osmanlı’daki kriz (1871-76) ve yine aynı dönemde Rusya’da devrimci krizden (1859-61), Amerikan İç Savaşı (1861-64), Paris Komünü (1871) ve sayısız başka toplumsal-siyasal çatırtı ve sarsıntı ile birlikte düşünüldüğünde, ancak o zaman “büyük resim” görülebilir.

Sözkonusu olan dünya-tarihsel bir ekonomik-toplumsal-siyasal kriz ve sarsıntılar dönemidir. Her birinin iç özgüllükleri ne olursa olsun, genel planda tümünün temelinde, üretici güçlerin yeni bir düzeyden gelişiminin eskimiş üretim ilişkileri ve üstyapıyla bağdaşmazlığı, ve bu temelden sosyo-ekonomik ve sosyo-politik kriz ve buhranlar, çöküntü, çatışma ve sarsıntılar vardır.

1867-72 krizi, aynı zamanda, Batı’daki kapitalist güçlerin emperyalist dönüşümüne ilk itilimi kazandıran bir tarihsel momenttir. Doğu imparatorlukları ise bir yandan Batı kapitalizminin nüfuz edişinin hızlanması, diğer yandan halen feodal/yarı-feodal tarıma dayalı üretim ilişkilerinin ve mutlakiyetçi rejimlerin sınırlayıcılığı ve kriziyle sarsılmaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*