Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Özlemlerimiz küflü sandıklarınıza sığmaz!

Özlemlerimiz küflü sandıklarınıza sığmaz!

Cumhurbaşkanı seçimi, kapımıza dayandı. Seçmemiz istenen yalnız bir cumhurbaşkanı değil. Burjuvazinin tıkanmış ve pejmürde rejimini, yine bizim oylarımızla yeniden yapılandırıp tahkim etme sürecinin önemli bir halkası.

Rejim krizinin temelini toplumun artık tabutlaşan mevcut rejime sığmaz hale gelmesi oluşturyor. İşçi sınıfının Soma çığlığı, Gezi’deki milyonlar, Kürt halkının Lice çıkışı, kadınların her gün öldürülmeye ve tecavüz edilmeye isyanı, gençlerin kendilerini sokakta ifade etmesi, Alevilerin tepkisi, LGBTilerin itirazı… hepsinin işaret ettiği, artık eskisi gibi hiçleştirilerek yaşamak ve yönetilmek istememedir.

Burjuvazi de eskisi gibi salt sopayla kitlelere söz geçiremediğini, böyle giderse kazanın daha fena fokurdayabileceğinin pek güzel farkında. Sermaye efendileri nasıl farkında olmasın ki? Şu bunaltıcı yaz sıcağı ve Ramazan ayında bile her yer eylem, her şey direniş. Grevleri yasaklanan Şişe Cam İşçileri İstanbul plazalarının kapısına dayanıyor, Zonguldak’ta madenciler Valiliğe yürüyor, Kürtler Rojava’yla dayanışma için sınıra yürüyor, kadınlar Meclise yürüyor, Aleviler Sivas’ta 2 Temmuz’un hesabını soruyor, doğa savunucuları yasaklanan alanda kamp yapıyor… Burjuvazi bu yüzden sopayı elden bırakmadan, kitlelerde yeni bir beklenti yaratarak sokağı sandığa gömmenin hesabını yapıyor.

Ey kitleler, diyor, biz sizi sömürenler ve ezenler aslında sizin iyiliğinizi isteyen dostunuz ve kardeşiniz. Çoğulcu, katılımcı, uzlaşmacı süslemeler yaptığımız demokrasimiz emrinize amedeyken ne gerek var öyle iki de bir hop eyleme, hop sokağa? Lütfedip ölülerinizi tabuta, dirilerinizi sandığa diziyoruz. Bunu da bulamayanlar var. Tıpış sandığa, yoksa sizi IŞİD’e veririm. Hem siz her zaman sandıkla bir şeylerin belki değişebileceği ihtimalini seversiniz… Döner döner yine seversiniz.

Bu kez önümüze 3 aday koyuyorlar. Başbakan Erdoğan pervasızca kendi kendini cumhurbaşkanlığına, oradan da devlet başkanlığına atama hesabında. Hayranları kendisine “uzun adam” diyor, boyu kadar elleri, dişleri ve burnu da uzadıkça uzuyor. İşçiler ölüyor, Erdoğan uzuyor. Kürtler, kadınlar, gençler ölüyor, Erdoğan uzuyor. Rojavalılar, Filistinliler ölüyor, Erdoğan uzuyor. Erdoğan’ın başkanlığa sınavsız yatay geçiş yapmasına karşı çıkan, CHP, MHP, BBP, DYP, DP, DSP Ekmeleddin İhsanoğlu diye ortak bir aday çıkardılar. İslam İşbirliği Teşkilatından tekaüt. Neoliberal muhafazakarlığın “cool” versiyonu. O kadar sakin ki konuşmasını dinleyen herkes uyuyor. Burjuvazi biber gazıyla sokaktan dağıtamadığı kitleler için, onu “hey sakin ol dostum, hadi sokaktan tıpış” gazı olarak yedekte tutuyor. “Alo babacım”ın agrasif serveti ile karşılaştırılamasa da, “sakin” bir 300 milyon dolar ile Türkiye’nin sayılı para babaları arasında yer alıyor. Üçüncü aday, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş. Liberaller onu her yazılarında “genç, yakışıklı, zeki, esprili, özgüvenli” diye tanıtıyor. Sanırsınız ki büyük bir sermaye grubunun halkla ilişkiler departmanına eleman alımı için gazete ilanını okuyorsunuz. “İmaj her şeydir gerçek hiçbir şey, (demokrasi) susuzluğunu dinle!” Ve neoliberal holding demokrasisinin “çoğulcu, katılımcı, özerkçi, müzakereci” yeni sürümünü bekle! Demirtaş “sadece bağlama çalıyor” olabilir ama daha önemli olan hangi sınıfın türküsünü söylediğidir. Soma’dakinden bile besbeter koşullarda çalışan ve yaşayan, iki kat ezilen ve sömürelen Kürt işçilerin, kent ve kır yoksullarının, kadınların, gençlerin sınıfsal-ulusal-cinsel kurtuluş umutlarını ya kimler çalıyor?

Cumhurbaşkanı seçimleri 30 Mart’a göre daha yumuşak bir havada geçiyor. 17 Aralık krizi ve 30 Mart seçimlerinde burjuvazinin kitleleri soymak ve ezmek için en fazla ihtiyaç duyduğu devlet aygıtlarının ciddi biçimde tahrip olması, kitlelerin burjuva hükümet, meclis, ordu, polis, yargı, medyasıyla rejime olan güvensizlik ve tepkilerinin artması, kitleleri rızalarını alarak sömürme ve ezmenin aracı burjuva neoliberal demokratik temsiliyet ve müzakere mekanizmalarının tıkanmasının kitlelerin aşağıdan sokak inisiyatifini büyütmesi, burjuvaziyi fena halde ürküttü. Tepemizde birbirine tekme sille giren burjuva sınıf kesimleri, bunun sokakları daha da kızıştırdığını gördüler. İyisi mi, dediler, uzlaşalım. Gezi’yi, Soma’yı, Lice’yi rejimin yeniden yapılandırılması zayiatına sayıp unutturalım. Kitleleri yeniden neoliberal demokrasinin kendileri için olduğuna inandırıp hasılatı kırışalım. Bunun için AKP’yi biraz esnetelim, CHP’yi Ekmelleyip neoliberal muhafazakarlığı kurumlaştıralım. Kürt burjuvazisi küçük kardeşimize de ucundan bir kanal açıp, bu kadar muhafazakarlıktan bayılacak gibi olanları da, onun “radikal demokrasi” vaatleri üzerinden sisteme yedekleyelim.

Şimdi karşımıza çıkan 3 adayın da “vizyon belgeleri”nde “çoğulcu, katılımcı, müzakereci demokrasi, uzlaşma, barış” yazması raslantı değildir. Bu, neoliberal burjuvazinin tüm kesimlerinin ortaklaşan, rejimi yeniden yapılandırma programının estetize ve idealize edilmiş ifadesidir. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı, kent ve kır yoksulları bundan ne beklemelidir? Daha keskin bir sömürülme ve sopanın yanında bir nebze inceltilmiş ama bir o kadar da derinleştirilmiş bir köleleştirilme dışında hiçbir şey! Burjuva neoliberal çoğulcu, katılımcı, müzakereci demokrasi de, uzlaşma ve barış da, burjuvazi için ve burjuva sınıf kesimleri arasındadır. Erdoğan ve İhsanoğlu’nun “vizyonları”, safkan burjuva mali oligarşik gericilik ve güç yoğunlaşmasına, geri ve güdük temsil, istişare, müzakere mekanizmalarıyla ucundan kapsayıp köleleştirme demokrasisinin katıştırılmış biçimidir. Demirtaş’ın göreli farkı, Kürt burjuvazisinin yönetime alt düzeyde katılım, özerklik ve Kürdistan’daki sermaye birikiminde payını artırma isteminin belirleyici olduğu biçimde, ezilen ulus, cins, mezhep, cinsel yönelimden burjuva ve orta sınıfların liberal çoğulcu, katılımcı, müzakereci reformizm platformunu temsil etmesidir. Demirtaş’ın TÜSİAD’ın belli kesimleri ve TÜSİAD medyası tarafından parlatılması, liberal aydınların yoğun tezaruhatına gark olması, küçük burjuva solun geniş bir kesimini çevresinde toplayıvermesi, geriye kalan devrimcilik iddiasında olan küçük burjuva örgütlerdeki liberal reformistleşmeyi de kolayca derinleştirip kendine yedekleyivermesi, Türk egemen ulusçuluğu ve şovenizmiyle bile uzlaşıp vizyon belgesinde “demokratik özerklik” istemini bile geri çekmesi, ve en önemlisi, Gezi’yi, Soma’yı, Lice’yi sisteme soğurmaya oynaması, zaten başka bir söze gerek bırakmıyor.

Demirtaş’ın “radikal demokrasi”si, burjuva demokrasisinin sınıflar arası güç dengelerine dayalı şu eski sosyal demokrasisinden bile geriye kırılmış, piyasa çeşitliliği ve kimliklerin piyasalaştırılması demokrasisidir. Hangi sınıf için hangi sınıfa karşı demokrasi, sorusunu sormayan bir siyasetin; sermayenin, meta egemenliğinin, özel mülkiyetin, bürokrasinin kaldırılması temelinde olmayan bir demokrasinin “radikal” olması mümkün değildir.

Demirtaş’ın “yeni yaşam” vaadi, şu eski, tahammül edilmez hale gelmiş kölece yaşam yerine, tahammül edilebilme ihtimali olan kölece bir yaşam geçirme beklentisini yaymaktan ibarettir. Asıl olarak da, burjuvazinin işçi sınıfını, kürtleri, kadınları, gençleri, lgbtileri, doğayı yönetemez hale gelmiş rejimini, yönetebilir, sömürü ve egemenliğini derinleştirerek sürdürebilir hale getirmesinin ifadesidir. Sermaye ve mali oligarşik diktatörlüğü, meta egemenliği, özel mülkiyet, erkek egemenliği, devlet ve bürokrasi, başta yöneten/yönetilen ve cinsiyetçi işbölümü olmak üzere her türlü işbölümü, ayrıcalık ve eşitsizlik, sınırlar, sınıflar, uluslar, ırk, din, mezhep ortadan kaldırılmadan, yeni bir yaşamın kurulabileceği liberal-ütopik reformist bir fantaziden ibarettir!

Komünistlerin ve sınıf bilinçli işçilerin cumhurbaşkanı seçimlerindeki tutumu, kesin boykottur. Boykot ettiğmiz yalnız sözkonusu adaylar değildir. Aynı zamanda temsil ettikleri neoliberal burjuvazi ve programıdır. İşçi sınıfını, ezilen ulus, cins, mezhep, cinsel yönelim ve gençleri eskisi gibi yönetmekte zorlanan burjuvazisinin eskisinden daha derin sömürmek ve egemenliği altında tutmak için rejimini yeniden yapılandırılmasını da bizim sırtımızdan gerçekleştirme hesabıdır.

Yeni bir yaşam özlemimiz burjuvazinin küflü sandıklarına sığmaz. Kapitalizmin daralan cenderesine, burjuva demokrasisinin dilek ağacına, Erdoğan’ın gölgesine, Ekmel’in mavi boncuklarına, Demirtaş’ın bitkisel yaşamına, sığmaz. Burjuvazinin tüm egemenlik biçimlerini yıkarak özgürleşir, üretimin ve yönetimin tam ve dolaysız toplumsallaştırılması yoluyla gerçekleşir.

3 yorum

  1. CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE TAVIRIMIZ NE OLMALI?

    Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilk kez cumhurbaşkanı halkın oylarıyla doğrudan seçilecek.

    Bu durum, adaylar tarafından “demokrasi” örneği olarak anlatılıyor. Bu güne kadar var olan seçimlerin “demokratikliği” zaten tartışma konusuyken, bu durum, öncekilerden daha kötü.

    Bu bir “demokratik” seçim değil, A, B ve C şıkkından birinin tercihlenmesi için yapılan bir dayatmadır.

    Gerçekte A ve B şıklı olan bu dayatmaya birde C şıkkı eklenmesi, yada birinci tur, ikinci tur oylamaları, oynanan oyunun “demokratik”liğini halkımıza yutturmak için hazırlanan oyunun parçasıdır.

    Komünistler ne öneriyor?

    Bize kalsaydı, en doğru yol, işçi köylülerin kendi devrimci demokratik iktidarlarını kurmalarıdır. Ve bunun tek yolu da devrimdir.

    Bunu biz biliyoruz, ancak halkımız. henüz bu gerçeği kavramış durumda değil. Var olan seçimlerden ve parlamentodan umutları var. Bu umut sürdüğü sürece, seçimlere katılarak pratikte yapılabilecek en uygun yolu, nedenleriyle birlikte anlatarak, halkımızı aydınlatmaya çalışmakta bizim görevimizdir.

    Bu seçimde, Komünisteler açısından takınılacak en doğru tavır, öncelikle ve esas olarak, bunun bir seçim değil, tam bir dayatma, “demokrasicilik” oyunu olduğunu teşhir ederek protesto edilmesi, hiç bir adayın gösterilmemesidir. Bu tutarlı devrimci bir tavırdır. Fakat, kendi adayımızı çıkaramadığımız gibi pratikte bir seçim ve adaylar var.

    Ben seçimleri kurtuluş olarak görmüyorum diyerek “hiç birine oy vermem” diyenler olacaktır. Bu devrimci sloganlar arkasında, çaresizliğin saklanılmaya çalışıldığı, kişisel gururu yansıtan bir tavırdır. Ve pratikte T.Erdoğan’ın kazanmasına zemin hazırlamaktan başka anlama gelmez.

    Seçilme ihtimali olan adayların “ikisi de aynı” diyenler olabilir. Bu da doğru değildir.

    Her ne kadar ikisi de halkımızın, düşmanları olmasına rağmen, ortaya çıkan çok özel durumlardan dolayı bunlardan biri yönünde tercih yapılabilir, yapılması gerekir.

    T. Erdoğan, emperyalistlerce 2000’li yıllarda Büyük Orta-doğu Projesinin eş başkanı olarak seçilmiş, bütün komşularla “sıfır sorunlu” olarak ilişkiler kurması gerekirken, tersine hepsiyle düşman kesilmiş, yürüttüğü Orta-doğu politikası iflas etmiş, çizmeyi aşınca da, emperyalistlerin kendine olan güveni sarsılmış bir adaydır.

    Kendi kişisel çıkarları için, arkasına sığındığı din kisvesi altında, komşuyu komşuya, kardeşi kardeşe kırdırarak, Türkiye’nin kan gölüne dönmesi için yapamayacağı hiç bir engel tanımayan, gözü dönmüş canavardır. Bu, sadece, Türkiye değil, Orta-doğu ve dünya insanlığının başına bala olabilecek yeni bir Hitler örneği, IŞİD kiralık katillerin en büyük destekçisidir. Tırnaklarını tam anlamıyla çıkarmak için elinde olmayan belki de tek bu cumhurbaşkanlığı yetkisi vardır.

    Ekmeleddin’e gelince. Özellikle ABD emperyalistlerinin Orta-doğu’daki çıkarlarını daha iyi korumak için öne sürdükleri yeni adaydır. Emperyalistlar bölgedeki çıkarlarını daha iyi devam ettirebilmek için, genel bir istikrara ihtiyaçları vardır. Bu nedenle Ekmeleddin, daha uysal, “birleştirici” bir aday olarak ileri sürülmektedir.

    Selahattin Demirtaş, Kürt Ulusal Hareketinin temsilcisi durumunda ve bu özelliğinden dolayıda, demokratik güçlerin temsilcisi durumundadır. Komünizmi savunan örgütlerin, başta Atılım olmak üzere, “kendi adayımız” diyerek lanse etmeleri aynı şekilde “demokrasicilik” oyununa alet olmalarına rağmen, birinci turda oylarımız doğal olarak bu aday için kullanılması gerekir.

    ikinci turda T.Erdoğan’ın tekerine taş koymak için, kötü gidişata bir dur diyebilmek için, halkımızın yapabileceği en uygun yol, emperyalistlerin adayı olan Ekmeleddin yönünde oy kullanmalarıdır.

    Bu halkımız için kurtuluş olması da, soluklanma, güçlerimizi toparlama imkanı doğabileceği bir ortamın yaratılmasına hizmet edebileceği için yapılmalıdır. Bu “veba ile kolera asında bir seçim” değildir. Eğer illede bir benzetme yapmak gerekirse, birincisinde daha çok ölmek, ikincisinde ayakta kalarak toparlanma ihtimali vardır.

    Bu yol, bizim tercihimiz değil, bulunduğumuz ortamda, halkımızın yapabileceği en uygun olanıdır.

    Halkımız bu gerçeği anlayacak, komünistlere hak verecek durumdadır. Ve bu taktik, bizim onlarla bağlarımızı zayıflatmaz tersine güçlendirecektir.

    Bu yazı, http://www.taksim-komunu.blogspot.fr daki yazının daha geliştirilerek yapılan özetidir.

    Yılmaz CAN 25/07/2014

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*