Anasayfa » DÜNYA » Oysa korkacak hiçbir şey yoktu, herşey virüslüydü o kadar!

Oysa korkacak hiçbir şey yoktu, herşey virüslüydü o kadar!

Küresel korona virüs salgını toplumsal sağlık ve yaşama karşı somut bir tehdit. Şu ana kadar, en az 7 bin kişi virüs salgınından yaşamını yitirdi. Bu rakam bir dizi ülkede virüs salgınının yeni istim alıyor olmasıyla, önümüzdeki birkaç ay içinde birkaç katına çıkabilir.

Virüs sahici bir tehdit ama, çok daha ölümcül sendromlardan bile daha büyük bir toplumsal korku ve histeri atmosferi yaratıyor. Örneğin kanser ve iş cinayetlerinden sadece tek bir günde ölenlerin sayısı, korona virüsten 3 ayda ölenlerin toplamından 10 kat daha fazla. “Normal grip”ten ölenlerin sayısı bile korona virüsten ölenlerin sayısından fazla. Burada sorun, kuşkusuz virüs salgınının tehdit olarak görülmesi değil, iş cinayetleri, kanser ve sayısız başka sağlık ve can güvenliği sorununun kapitalizm tarafından normalize edilmiş olması.

Virüsün bin beter ölümcül sorunlardan bile daha büyük korku ve panik yaratmasının bir nedeni, halen bir belirsizlik ve bilinemezlik sisiyle örtülmüş olması. Halen menşei tam olarak tespit edilebilmiş değil, halen bilimsel olarak tam tanımlanabilmiş değil, gözle görülemiyor, farklı ortamlarda bulaşma oranı ve hızı tam kestirilemiyor, nerede nasıl bulunduğu, nereden nasıl geleceği tam bilinemiyor, kesin bir ilacı henüz yok, toplumsal bedenin buna hangi noktada nasıl bağışıklık kazanacağı da tam bilinemiyor.

Dolayısıyla virüs, tıpkı radyasyon faciaları gibi bir belirsizlik, bir bilinemezlik sisiyle birlikte geliyor. Bu yüzden, zaten gemi azıya almış kapitalizm ve krizi koşullarında artan bir gelecek güvencesizliği ve endişesi yaşayan kitleler açısından, sanki karşısında çaresiz oldukları bir “kıyamet alameti” imgelemini de daha kolay doğurabiliyor.

Türkiye’de virüs şimdilik neyseki bir toplumsal histeri nöbetine dönüşmüş değil. Sosyal medyada “virüs geyiği” ağır basıyor. Ancak bu da toplumsal endişe atmosferini ortadan kaldırmıyor. Pandemiye karşı Dostoyevskiesk (toplumsal felaketten, hatta kendi felaketinden adeta haz duyan) tepkiler de, umutsuzluk ve güvencesizlik duygusunun başka bir ifadesi. Kaldı ki, kapitalist devlet salgın hakkında bilgi gizlemesi de tedirginliği giderek artırıyor.

Neoliberal kapitalizmin asgari sosyal sağlık sistemlerini bile harabeye çevirmiş olması; kapitalist devlet yapı ve kurumlarına duyulan birikimli güvensizlik; kapitalist devlet ve hükümetlerin salgın karşısında sergilediği skandallar; dahası sağlık ve salgın konusunda yeterli, güvenilir ve bilimsel bilgi kaynaklarından yoksunluk; şu post-modernist “hakikat krizi” de belirsizlik ve güvencesizlik duygusunu bir bütün olarak büyütüyor.

Medyadan ve sosyal medyadan yayılan, insana bilim-kurgu veya post-akopaliptik film izlenimi veren, karantinaya alınmış kentler, olağanüstü haller, boş sokaklar, maskeler, astronot benzeri giysiler içinde sağlıkçılar ve güvenlikçiler, her yerde dezenfektanlar vb de bu “kıyamet” imajını besliyor ve tedirginliği artırıyor.

Son yıllarda, TV’deki korku, gerilim, felaket, disütopik, post-akopaliptik film ve dizilerin sayısının ne kadar arttığına hiç dikkat ettiniz mi? Edebiyat piyasası da pek farklı değil. Film, dizi ve romanların neredeyse 3’te biri bu gibi felaket temalarından oluşuyor. Bunlar da kuşkusuz, toplumsal tedirginlik ve paronaid imgelemleri yansıtıyor ve besliyor.

Küçük burjuvazinin davranış karakteristiği de önemli bir rol oynuyor. Ona dokunmayan yılan bin yaşasındır. İşçilere, ezilenlere yapılanlar ona en fazla uzaktan, tatlı bir vicdani mırıldanmaya mal olur. Ona dokunan yılan ise bin başlı bir ejderhaya dönüşür.

Tam da neoliberal kapitalizmin post-modernist idealist-metafizik kuşkuculuk, belirsizlikçilik, bilinemezcilik ve paranoid-şizofren kültürünü köpürtmeye uygun bir atmosfer: Düşman her yerde! Cehennem başkalarıdır! Sığınacak, güvenecek, koruyacak hiçbir şey yok. Varsa da emin olamazsanız! Hiçbir şeyden emin olamazsınız! Çünkü artık “toplum” diye bir şey yok! “Sosyal mesafe” var! Şu kapitalizm, insanı ne kadar toplumsallaşırsa o kadar tecrit etme düzeni değil miydi zaten? Fizik mesafe 1 metre, bencillik mesafesi 1 milyon kilometre olmalı! Herkes kendi başının çaresine baksın! Gelsin komplo teorileri, hurafecilik, sosyal darwinizm, insanın “yaşama savaşımı” adı altında içgüdülerine indirgenmesi, karaborsa ve spekülasyonlar.

Kapitalizm korku toplumudur

Sonuç olarak virüs, kendi başına oluşturduğu sahici tehditin çok ötesinde, sanki kapitalist toplumun tüm büyüyen görünür felaketlerini ve görünmez bilinçaltı korku efektlerini kendinde toplamış, kontrol edilemez ve başa çıkılamaz gizemli bir güç, bir “kıyamet alameti” olarak görünmeye başlayabiliyor. Çünkü virüs sadece virüs değildir. O aynı zamanda işsizliktir, iş cinayetleridir, tecavüzlerdir, baskı ve yasaklardır, savaşlardır, sefalet birikimidir, iklim kırılmasıdır, ekonomik krizdir, felaketler yorgunluğudur. Toplaya toplaya geliyor. Virüs korkusu, bir noktadan sonra, orantısız bir korku virüsü gibi büyüyor.

Çünkü kapitalizm korku toplumudur. Korku ve güvencesizlik, kitlelere vaatedecek hiçbir şeyi kalmayan kapitalizmin nihai yönetim tarzıdır. “Korku tanrıları yarattı”. Trump, Erdoğan vb gibi rejimleri yaratan da, bir yerde, yeni bir yaşam ufkuyla kaynaşmış güçlü sınıf savaşımı örgütleri ve bilincinin olmadığı koşullarda, neoliberal kapitalizmin her günkü sosyal yıkım ve felaketlerinden duyulan korku değil miydi? İnsan korktuğu için kaçarken kaçtığı için korkmaya başlıyor. Korku, korkuyu yaratıyor. Mikrop, hikmetinden sual olunmaz bir metafizik güçmüş gibi mistifiye ediliyor, tanrılaşıyor.

Virüsün somut bir tehdit içerdiğini vurgulamıştık. Bir şeye, somut olarak sahip olduğunu çok ötesinde gizemli güçler, nitelikler, anlamlar atfetmenin adı ise, fetişizmdir. Marx, kapitalizmi eleştirel analizinde bunu, “meta fetişizmi” olarak tanımlar.

“Burada insanlar arasındaki belirli bir toplumsal ilişki, onların gözünde, şeyler arasında ya da insanlarla şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor. Bu nedenle, buna benzer bir örnek vermek için, din aleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir.” (Marx, Kapital Cilt 1)

İşte, virüs gibi bir şeye, gerçekte somut olarak sahip olduğundan çok daha büyük, gizemli, metafizik bir güç, hatta akıl ve kişilik atfetmek de, fetişizm kategorisine giriyor. İnsanlar arası kapitalist toplumsal ilişkilerin tüm sorun, çelişki ve felaketleri, virüse atfediliyor. İnsanlar arası kapitalist toplumsal ilişkilerin tüm çelişkileri, sanki insanlarla virüs arasında yaşanan bir şeymiş gibi görünüyor.

Oysa insanın, (virüsler, bakteriler, vb dahil) doğayla ilişkisi, insanın insanla belirli toplumsal ilişki tarzından; günümüz itibarıyla, kapitalist üretim, yeniden üretim ve yönetim tarzından bağımsız ele alınamaz. Kapitalist üretim tarzının bilimsel-eleştirel analizi olmadan, sanki kapitalizme “dışsal” ve “raslantısal”mış gibi görünen ve gösterilen bunca felaketin nasıl üstüste geldiği anlaşılamaz. Dolayısıyla, yalnızca ve basitçe insanlar ile bir mutant virüs arasında yaşanıyormuş gibi görünen ilişki (savaşım), gerçekte insanlar arasında, yani toplumsal sınıflar arasında yaşanan uzlaşmaz çelişki ve savaşımın bir görüngüsüdür. Şu sorulara yanıt vermek yetecektir:

Toplumsal emeği, insan bedenini, halk sağlığını, bilimi ve doğayı yıka eze azami sermayeye çeviren kimlerdir? Koruyucu sağlık önlemlerini, erken sağlık uyarı sistemlerini, çalışma, gıda, konut, ulaşım, çevre ve her alanda sağlık ve can güvenliği standart ve tedbirlerini ortadan kaldıran kimlerdir? Salgının ilk yayılmaya başladığı Asya ülkelerini ucuz ücretli kölelik ve kaynak deposu haline getiren kimlerdir? Batı ülkelerinde salgının bulaşma oranının daha yüksek olmasının sorumlusu kimlerdir? Salgından ölümleri en çok yaşayan yaşlıların kamusal emeklilik fonlarını yağmalayan, emekli maaşlarını sadakaya indirgeyen, 60-70 yaşındaki insanları çalışmak zorunda bırakan, onları sağlık ve sosyal güvenlik açısından dayanaksız bırakan kimlerdir? Kanlı karlarına bir halel gelmesin diye salgın tedbirlerinin asgarisini geciktiren, halktan yaşamsal bilgileri bile gizleyen, salgın patladıktan sonra da sermayeye kurtarmak için akıttıkları fonların 100’de birini bile halk sağlığı tedbirlerine ayırmayan kimlerdir? Salgına karşın en gelişkin korunma, kontrol, test ve gerektiğinde 5 yıldızlı tedavi olanaklarından yararlananlar kimlerdir? Sağlık yıkımı üzerinden kanlı karlarını katlayanlar kimlerdir? (Özel hastaneler virüs testi fiyatını 1500 tlye çıkardılar. Kamu hastanelerinde ise test aparatı son derece yetersiz veya yok. Makarna 3 liradan 7 liraya, dezenfektan 4 liradan 32 liraya, kolonya 12 liradan 33 liraya, yüz maskesi 15 liradan 120 liraya fırladı. Eczacıbaşı, Deva, CarrefourSA hisseleri yüzde 20 yükseldi.)

Peki, diğer yandan, virüsün sisler bulutu, bilinmezliği ve belirsizliği kimler için? Virüs kapıp kapmadığını bile öğrenemeyecek olanlar kimler? Salgın nedeniyle okullar, devlet daireleri, spor vd kitle etkinlikleri tatil edilirken, çalışmaya devam etmek zorunda bırakılanlar kimler? Çalıştıkları işyeri ortamı ve aletler bile dezenfekte edilmeyenler kimler? Virüs gerekçesiyle tazminatsız işten atılanlar veya ücretsiz izne çıkartılanlar kimler? Özel hastaneye gidemeyecek olanlar, 33 liraya kolonya alamayacak, hatta elini yıkayacak lavabosu olmayanlar kimler?

Kapitalizmin yıkıcı “gizemli” güçleri

“Modern kapitalist ülkelerde bu kökler aslında toplumsaldır. Bugün en derin din kökü, işçi sınıfının toplumsal olarak ayaklar altına alınmış olması durumu, ve sıradan işçiye en korkunç acı ve en yabani işkence ile, savaşlar, depremler vb gibi en olağanüstü olayların çektirdiklerinden bin kat daha zalimcesini her gün, her saat çektiren kapitalizmin gizli güçleri karşısındaki görünüşte tümüyle çaresiz olma durumudur. ‘Tanrıları korku yarattı.’ Sermayenin gizli gücü karşısındaki korku – gizli, çünkü işçi yığınlarınca önceden görülemez- proletaryanın ve küçük mülk sahibinin yaşamındaki her adımda acı çektirmekle gözdağı veren ve ‘apansız’, ‘beklenmedik’, ‘raslantısal’ batkı, yıkım, yoksulluk, fuhuş, açlıktan ölüm cezalarına çarptıran bir güç – materyalist bir anaokulu materyalisti olarak kalmak istemiyorsa, onun belleğinde herşeyden önce tutması gereken modern din kökü böyledir. Ağır kapitalist emekle ezilen ve kapitalizmin yıkıcı gizli güçlerinin insafına bırakılmış yığınlar bu din köküne, bütün biçimleriyle sermaye yönetimine karşı birleşik, örgütlü, planlı ve bilinçli bir yolla savaşmayı kendileri öğreninceye dek, hiçbir eğitsel kitap o yığınların zihninden dini söküp atamaz.” (Lenin, İşçilerin Partisinin Din Karşısındaki Tutumu)

Ve kapitalizm kendi ekonomik ve siyasal yaratığı olan bu korkuyu binbir biçimde manipule ve speküle eder. “Apansız, beklenmedik, raslantısal” gibi görünen ve gösterilen virüs salgınını, kitleleri işten atmak, direnişlerini bastırmak, daha fazla atomize etmek, korkuyla sindirmek için kullanır. Toplum sağlığı çöküntüsü koşullarında, özel sağlık vurgunculuğu ve karaborsası için kullanır. Uzlaşmaz çelişkilerini, krizini, işsizliği, karaborsa ve spekülasyonu, çürümesini kendisine “dışsal” ve “raslantısal” intibaı verdiği virüse mal ederek, kendini aklamak için kullanır. E-ticaret ve uzaktan çalışmayı yaygınlaştırmak, yani işsizliği ve güvencesizliği büyütmek için kullanır.

Bu yüzden önce korku ve umutsuzluğun, “kendi felaketinden zevk alma” mazoşizminin, belirsizlik ve paronaya sisinin gerçek toplumsal kaynaklarını görelim. Bunlar yalnızca ve basitçe virüsten değil, onunla birlikte herşeyi felaket haline getiren, yaşamı kabusa çeviren içinde bulunduğumuz kapitalist toplumsal ilişkiler sisteminin gözümüzde heyulalaşmasından kaynaklanıyor. İnsanlar şeyleri yöneteceklerine, şeylerin insanları yönettiği bir sistemden kaynaklanıyor.

Kapitalizm onca gelişmiş teknolojisiyle bir virüs salgınını bile kontrol edemiyor. Çünkü teknoloji toplumsal ihtiyaçlar ve halk sağlığı için değil, yalnızca daha vahşi sömürü, yıkıcı paylaşım savaşları ve toplumsal muhalefetin kontrolü için kullanılıyor. Kapitalizm virüsü kontrol edemiyor, çünkü insanın bağışıklık sistemini bile piyasalaştırmış durumda. Kapitalizm virüsü kontrol edemiyor, çünkü sermayenin kendisi virüsleşmiş durumda. Kapitalizm virüsü kontrol edemiyor, çünkü kapitalizm zaten kendisini kontrol yeteneğini artan ölçüde kaybediyor. Kapitalizm virüsü kontrol edemiyor, çünkü küresel çapta toplumsallaşmış üretici güç ve ihtiyaçları artık kontrol edemiyor, yönetemiyor, örgütleyemiyor.

Virüs salgını, üretici güç ve ihtiyaçların küresel düzeyde toplumsallaşmış olmasına karşın, kapitalist mülk edinme biçimi altında tutulması çelişkisinin özgül bir tezahürüdür.

Üretici güçlerin bugünkü toplumsallaşma düzeyi ve bunun doğurduğu yeni ihtiyaçlar; üretim araçlarının, bilim ve teknolojinin, emeğin ve ürünlerinin, siyasal iktidarın, kültür ve bilgi tekelinin, zihinsel önderliğin mali oligarşik burjuvazinin elinde bulunmasını yalnız gereksiz değil, toplumsal gelişmeye, dahası bizzat yaşama engel haline geldiği bir noktadadır.

“Burjuvazinin politik ve zihinsel iflası bugün burjuvazinin kendisi için bile bir sır değildir. Burjuvazinin ekonomik iflası, her on yılda bir düzenli olarak yinelenmektedir. Toplum her bunalımda kullanamadığı kendi özgüçlerinin ve ürünlerin ağırlığı altında boğulmaktadır… Üretim araçlarının büyük gücü kapitalist üretim tarzının kendisine vurduğu zincirleri parçalamaktadır.” (Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

Toplum kendi özgüçlerini (üretim araçlarını, emeğini ve ürünleri, bilim ve teknolojiyi, eğitim ve sağlık, bilgi, iletişim sistemlerini vb) kendi ihtiyaçları için kullanamıyor. Toplum, virüs salgını karşısında, test aparatlarını ve kolonyayı bile kendi ihtiyaçları için kullanamıyor. Virüs salgını karşısında, dünya çapında eşgüdümlü organizasyon bile yapılamıyor. Salgın için üyesi olduğu AB’den yardım isteyen İtalya’ya AB Merkez Bankası’nın yanıtı: “Bankamızın işlevleri arasında, virüs salgınının yayılmasının engellenmesi yoktur.” Mali oligarşik kapitalizm bundan daha iyi anlatılamazdı. Çünkü toplumun tüm özgüçleri, topluma yabancılaşmış ve düşmanlaşmış, sermaye diktatörlüğünün elinde. Fakat onun da bu güçleri, topluma karşı kullanarak, kar için heba ederek, artık kontrol edemez ve yönetemez hale geldiği her geçen gün yeni bir travmatik deneyimle, daha bir açığa çıkıyor.

Toplum, yani işçi sınıfı, kendi özgüçlerini, sermaye diktatörlüğünün elinden almalıdır.

Toplum, yani işçi sınıfı, kendi özgüçlerini kendi kontrolüne almak ve kendi ihtiyaçları için planlı olarak düzenleyip kullanabilmek için, sermaye diktatörlüğünü yıkmalıdır.

Toplum ve doğa sağlığını korumak ve geliştirmek için, sermaye diktatörlüğü yıkılmalıdır.

Herkesin yalnızca sağlığını ve yaşamını değil çok yönlü bedensel ve zihinsel gelişimini ve özgürlüğünü güvenceye almak için, sermaye diktatörlüğü yıkılmalıdır.

“Oysa korkacak hiçbir şey yoktu, her şey naylondandı o kadar.” Herşeyin virüslü, her şeyin kanserojen, herşeyin kanlı, karanlık ve sis perdesi altında, herkesin iki yüzlü ve paranoid-şizofren olduğu bir sistemde yürüyen ölüler olmamak için, sermaye diktatörlüğü yıkılmalıdır.

Virüs, bu dünyanın artık eskisi gibi yönetilemeyeceği ve bu dünyada eskisi gibi yaşanamayacağının yeni bir göstergesidir.

Virüsle, onun gizemli ve karanlık köküyle, yani kapitalizmin emek-insan-doğa yıkıcısı güçleriyle savaşmadan savaşılamaz. Yoksa bir virüs gider beter virüs gelir. Bir felaket bitmeden öteki başlar.

Toplum, yani işçi sınıfı, felaket manyağı olmamak için, sermaye diktatörlüğünü yıkmalıdır.

Kapitalizmin yıkıcı karanlık güçlerinin pençesinde korku ve umutsuzlukla kıvranıp durmamak için, üretimin, emeğin ve bilginin geldiği muazzam toplumsallaşma düzeyi ile kapitalist özel mülk ediniş arasındaki, emek ile sermaye arasındaki, sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkiler kavranmalıdır. Bütün biçimleriyle sermaye diktatörlüğüne karşı birleşik, örgütlü, planlı ve bilinçli biçimde savaşmak öğrenilmelidir.

Sermaye diktatörlüğü yıkılmalı, ve üretim, yönetim, bilgi, bilim, teknoloji araçları gerçek anlamda toplumsallaştırılmalıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*