Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » ÖDP “Sol Parti” oldu: Bir şeyin ismini değiştirmekle kendisi değişmiş olmaz!

ÖDP “Sol Parti” oldu: Bir şeyin ismini değiştirmekle kendisi değişmiş olmaz!

ÖDP, daha önce “6 aydır çalışma ve tartışmalarını yürütüyoruz, yeni dönem, yeni açılımlar, dönüşüm” diye duyurduğu olağanüstü kongresini bu pazar gerçekleştirdi.

Kongrede partinin adının “Sol Parti” olarak değiştirilmesi ve amblemine bir “mavi yıldız” eklenmesi dışında, hiçbir anlamlı “açılım” olmadığı görüldü.

ÖDP, Kuruçeşme tasfiyeciler platformundan sonra liberal halkçılığa meyleden bir yamalı bohça olarak kuruldu. Ufuk Uras skandalından sonra partinin liberal kanadı lütfen uzaklaştırılır gibi yapıldı, ama ÖDP içindeki orta sınıf sosyal demokratlar, küçük ve orta patronlar yerinde durmaya devam etti. ÖDP bu kez CHP kuyruğunda ve en fazla CHP solu denilebilecek ulusalcı ve sosyal demokratımsı bir çizgiye oturdu. Gezi’nin üzerine oturmaya çalışan “Haziran Hareketi” ittifak ve girişimi de bekleneceği gibi Gezi ruhunun karikatürü bile olamayan bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Bütün bunların ciddi, devrimci bir özeleştirisi yapılmadan, ileriye doğru bir dönüşüm, gerçek bir devrimci açılım mümkün olabilir mi? Tabii ki hayır ve olmuyor. Tüm özeleştiri şu: “ÖDP’nin kritik süreçlerde yanlışları eksikleri olmuştur ama yanılmadı. Siyasal İslamcılara destek vermedi.” Yani ÖDP’nin geçmişinde övünüp övünebileceği tek şey, tek “yanılmadığı” konu, “siyasal islama destek vermemek”! CHP’ye ve rantçı neoliberal muhafazakar patron İmamoğlu’na verdiği destekleri nereye koyacağız peki?

“Sol parti” yeni ismi de şöyle açıklanıyor: “İktidar ve muhalefet blokunun dışında üçüncü çizginin geliştirilmesine ihtiyaç var.” Yani sol, yine devrimci, sosyalist, proleter olmayan, orta sınıf ve küçük-orta burjuvazi solunu da kapsayan bir bulamaç olarak “tanımlanıyor”.

Nitekim olağanüstü kongrede açıklanan 12 maddelik “manifesto”, işçi, işçi sınıfı, emek-sermaye çelişkisi, sınıf mücadelesi gibi en temel ve gerçek sol kavramları bile içermiyor.

Nitekim manifestoda işçilerle ilgili tek paragraf, ÖDP’nin bildiğimiz kamucu-reformizmi ezberini tekrarlamaktan ibaret: “İŞSİZLİK SORUNU ÇÖZÜLMELİ: Eğitim ve sağlık gibi yaşamsal hizmetler kesinlikle parasız olmalıdır. İnsanları hastalandırmayan koruyucu sağlık hizmetlerine ağırlık verilmeli, parası olmayanların hastane kapılarında ilaç ve sıra beklediği bir politika derhal durdurulmalı, özel hastaneler halkın sağlığı için kamulaştırılmalıdır. Benzer bir durum eğitim için de geçerlidir. Parasız eğitim olmazsa olmazdır. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Eğitimin içeriği de bütünüyle ırkçı, cinsiyetçi ve dinsel ögelerden arındırılarak bilimsel bir temele oturtulmalıdır. Özel okullar ve vakıf üniversiteleri kisvesi altında kurulan ticarethaneler bilim değil kâr merkezidir. Bu kurumlar kamulaştırılmalı, üniversiteler YÖK gibi zincirlerden kurtarılarak özgürce bilim üretilen odaklar haline dönüştürülmelidir.”

Eğer bu bir acil mücadele talepleri programıysa, işçi katliamlarına karşı, işçi sağlığı ve güvenliği için mücadele nerede, grev ve örgütlenme yasak ve engellerinin kaldırılması nerede, konut, ulaşım, gıda gibi sorunlar nerede, ve en önemlisi bağımsız sınıf örgütlenmesi ve bilinci nerede? Bunun yerine, herhangi bir TÜSİAD raporunda da bulabileceğiniz “fırsat eşitliği” gibi zırvalar, bir yandan “kamulaştırma, parasız eğitim/sağlık” diğer yandan piyasayla tanımlı “fırsat eşitliği”! İsterse parasız eğitim/sağlık olsun, sınıflı toplumda eğitim veya her hangi bir konuda “eşitlik” olabilir mi? Evet eğitim parasız olsun, içeriğinde ırkçı, cinsiyetçi, dinsel öğeler arındırılsın, ama bunlar eğitimi “bilimsel” yapmaya yeter mi? Burjuva içerik ne olacak? Ama sınıf körlüğü o düzeydeki, “sınıflar üstü bir kamuculuk” ütopik-reformizminden öteye gitmiyor.

Beylik sosyal-demokrat ezber konuşmaya devam ediyor: “Bütün bir ekonomi rant ekonomisinden üretim ekonomisine geçiş perspektifiyle ve kamu çıkarını gözeten bir anlayışla baştan aşağı yenilenmelidir.” Yani ekonomi ranta değil artı-değer sömürüsüne dayanmalı, uzlaşmaz sınıf çelişkisi de kamucu-reformizm ile örtülmeli denmiş oluyor. Peki tüm o rant vd çürüme zaten kapitalizm üretim tarzındaki krizin kaçınılmaz bir sonucu değil mi? Siz kriz, yağma, gericilik, faşizm ve çürümenin mali oligarşik kapitalist kökenini koruyup sonucunu nasıl kaldırabileceğinizi sanıyorsunuz?

Bir yorum

  1. SOL Parti, Sol Popülizm ve ÖDP’nin Küllerinin Ne Yapılacağı Konusu

    1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) delegeleri, geçtiğimiz yılın sonunda topladıkları olağanüstü kongrede, partilerinin ismini SOL Parti olarak değiştirdiler. ÖDP’nin önemli isimlerinden Önder İşleyen, konuya ilişkin, “Biz sadece bir isim değişikliği için yola çıkmıyoruz, biz düzen değişikliği için yola çıkıyoruz. Yeni bir devrimci yürüyüşü başlatıyoruz.” açıklamasını yaptı.
    İşleyen, yine kongrede yaptığı konuşmada da “Yeni bir sürece, yeni bir yolculuğa adım atacağız. Bundan 23 yıl önce ÖDP başka koşullar içinde kuruldu. Bugün dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişiklikler bizim kuruluşta ortaya koyduğumuz misyonlarımızın tamamlandığını ve dönüşüme ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.” dedi.
    Öncelikle, ÖDP’nin misyonları neydi ve nasıl tamamlandı, diye sormak gerekiyor aslında. Bunun yanıtını da Alper Taş’tan öğreniyoruz; şöyle diyor: “Bizi bu değişikliğe iten; 1996 yılında kurduğumuz ÖDP’yi anlamlandıran bütün dünyanın ve Türkiye’nin değişmesi. ÖDP artık eski dönemin bir savunma partisiydi. Solun bir birlik partisi olarak bir dönemin ihtiyacına yanıt verdi. Biz ÖDP’yi kurarken dünyada kapitalizmin mutlak egemenliği vardı. Burada sola ve sosyalizme dair değerler sorgulanıyor, tu kaka deniliyordu. O dönemin ürünü olarak ÖDP kendi yolunu çizmeye çalıştı. Ama 2019’da bu tamamen değişti. Artık sorgulanan kapitalizm. Kapitalizm insanlığa bir çare olamadı. Sola ve sosyalizme dair değerlerin arandığı bir dönemdeyiz.”
    Taş’ın oldukça iyimser düşüncelerine katılmak elbette ki olası değil. Kapitalizmin insanlığa çare sunmaması, insanların solu aradığına işaret etmiyor; ama bu bir kenara, asıl önemli konu şu: ÖDP, solun ve sosyalizmin sorgulandığı bir dönemde, gerçekten solu ve sosyalizmi savunmak için mi kuruldu?
    Yukarıdaki iki ismin mensup olduğu ve şu an partiyi yönetiyor olsa da kuruluş döneminde parti içindeki pek çok yapıdan sadece biri olan grup, ÖDP’ye böyle bakmış olabilir, kabul. Ancak ÖDP, bugün daha net biçimde görülüyor ki, sosyalizmin savunusunu teorik, politik, ideolojik ve örgütsel düzlemde yapan bir parti asla ol(a)madı.
    ÖDP; TİP ve TKP kadrolarının yasal ve tasfiyeci eğilimlerinin neticesinde kurulan TBKP’yi takip eden “birlikçi sol” tartışma ve girişimlerinin nihayetinde ortaya çıkan ve geleneksel solun bütün değerlerinin hoyratça sorgulandığı bir partidir. Solun ve sosyalizmin esastan ve usulden savunulduğu bir örgüt olmak şöyle dursun, solun ve sosyalizmin sağcı eleştirisinin merkezidir. Yetmişli yıllardan bu yana Birikim çevresince pişirilen sivil toplumcu tezlerin, 12 Eylül yıkımı ve SSCB’nin dağılmasıyla artan mürteci ideolojik arayışlarla birleşerek kurumsallaşmasının ürünüdür.
    Tekrarla, İşleyen ve Taş’ın grubu, partiye başka gerekçelerle dâhil olmuş olabilir. (Hoş, ÖDP’nin tüzüğündeki “özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, doğa-insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm…” ifadeleri bugün bile hâlâ duruyor. SSCB’nin orta yolcu bir yaklaşımla eleştirisinden doğan, sosyalizmin özgürlükçü olmayabileceği tezi bu ekipçe de hep sahiplenildi aslında.) Ama Osman Hamdi Dinler’in, henüz 1998’de yayımladığı Nihayet Post-Marksistler Türkiye’de kitabında ortaya koyduğu gibi, ÖDP, Marksizm-Leninizm’in aşılması, dahası geride bırakılması, sosyalizmin yeniden tanımlanması gerektiği tezlerini üreten Batılı ve Latin Amerikalı teoriyenlerin seksenlerde söyledikleri ve yazdıkları üzerinden teori ve politika devşiren bir partidir.
    Proletarya diktatörlüğünün asla gündem edilmediği, Leninist parti modelinin çöpe atıldığı, Bolşevik Devrimi’nin neredeyse hiçbir evresinin sahiplenilmediği; fakat cinsiyet ve etnisite başta olmak üzere her çeşit kimliğin toplumsallaştırılıp asıl çelişkilerin bunlarla devlet arasında arandığı, işçi sınıfının önemsiz bir grupçuk olduğunu savlayan Laclau ve Moffue’un görüşlerinin Türkiye’ye izdüşümüdür.
    Dünyada ve Türkiye’de, geçmişin muhasebesi, özeleştiri, yenilenme, şeffaflık vs. afili laflarla başlayan teorik sorgulamalar, örgütsel olarak da bir değişimi beraberinde getirdi elbette. “Parti olmayan partiyiz.” beyanları; Bülent Uluer’in, “ÖDP’nin ne olduğunu ÖDP’yi kuranlar da bilmiyor.” ifadesi bir kenarda dursun; partinin lideri Ufuk Uras’ın, defalarca ve üstüne basa basa “Sol Fethullahçılık yapacağız.” cümlesini nereye koyacağız mesela? Bugün, Zaman ve Taraf’tan devrimcilere saldıranlar tarihin çöplüğüne gitti, diyor, ÖDP’nin gölge lideri Oğuzhan Müftüoğlu, Uras’ı kastederek. Peki, Ufuk Uras, o dönem çok mu devrimciydi, çok mu sosyalistti acaba?
    Kuruluşundan sonraki ilk genel seçimlerde, solun eski ve önemli isimleri, yazarlar, edebiyatçılar da büyük bir dayanışma ruhu ile ÖDP’de bir araya geldi gelmesine; ama ‘99 seçimlerinde alınan %0,8’lik oy, herkes için hüsran oldu. 250 bin oy, haliyle kimseyi tatmin etmedi.
    Sonrasında ise köprünün altından çok sular aktı. Eski gruplarını terk etmeyen ve ortak parti kimliğini hiç benimsemeyen sol yapılar, çeşitli gerekçelerle birer birer partiden ayrıldılar. 2000 sonrası süreçte, partide neredeyse farklı kimse kalmadı. Ufuk Uras ve onun “özgürlükçü solcu” arkadaşları da 2009’da olaylı biçimde partiden gidince, bugün ÖDP içinde, sadece tek bir ana grup kaldı ki onlar da artık bunun adını bile söylemiyorlar.
    Alper Taş’ın öne çıktığı bu son on yıllık süreç de pek parlak olmadı işin açığı. Her ne kadar kendileri iyi niyetli, samimi insanlar olsalar da ülkenin güncel hiçbir sorununa zamanında ve etkili çözüm sunamadılar. Geçmişe dönüp hata aramak değil elbette amaç; ama bazı başlıkları da hatırlatmak şart bence.
    Ergenekon-Balyoz tertipleri örneğin. Türkiye sosyalistleri gibi ÖDP de bunların anlamını idrak edemedi. Olayı sadece TSK’nın ve bir kısım ulusalcının tutuklanması ve egemenler arasındaki çatışma olarak yorumlayan diğer devrimci yapılardan farklı bir şey söyleyemedi. BirGün gazetesinin o akıl almaz manşetindeki gibi, yiyin birbirinizi, demekle yetindi. Hatta, Kürt hareketinin o dönemki legal partisi DTP’nin düzenlediği “Ergenekon’da sonuna kadar gidilsin” temalı mitinglere destek vermekte de bir beis görmedi.
    12 Haziran 2011 seçimlerine, gerekli evrakı zamanında teslim edemediğinden katılmayan ÖDP, o dönem bağımsız aday gösterme taktiği izleyen Kürt siyasi hareketinin, sosyalist adaylarını destekleyeceğini açıkladı. Kimse artık o sosyalistler(!)
    Gezi sonrası süreçte, bu kez yine bir birlikçi oluşum olan Birleşik Haziran Hareketi içinde siyaset üretmeye devam eden ÖDP; kendiliğinden oluşan toplumsal bir muhalefeti kapsayabileceğini düşünse de yine başarılı olamadı. Cumhuriyet mitinglerindeki laik, ulusal bağımsızlıkçı, kamucu hassasiyetleri on yıl geriden takip eden parti, sol liberallerin ve dinci çetelerin “laikçi teyze”, “endişeli modern” diye aşağılamaya kalktığı kentli, orta sınıfa mensup bireylere ulaşmaya çalıştı; ama fazlasıyla geç kalmıştı.
    7 Haziran seçimlerine, CHP ve HDP’yi de kapsayan bir ittifak bloku ile girilmesi önerisinin bunlarca reddedilmesinin üzerine, Birleşik Haziran Hareketi’nin aldığı karar gereğince katılmayan ÖDP; “ilerici aday”lara, yani üstü örtük biçimde CHP ve HDP’ye oy verilmesi çağrısı yaptı.
    24 Haziran seçimlerindeki tutumu da yine “ilginç”ti ÖDP’nin. Seçim öncesinde, yıllarca emek, hak, halk diye çalışma yapan ve neticesinde HDP’nin ideolojik çekimine kapılan Halkevleri’nin, bu parti listesinden aday gösterilen ismi, Oya Ersoy, destek istemek için Alper Taş’ı ziyaret etti. Sonrası mı; haber şöyle: “Görüşmenin ardından destek isteyen adaylara cevap veren Taş ‘Verdik gitti.’ dedi.”
    Ülkemiz için oldukça önem arz eden ve gerçekten tarihi bir seçim olan 24 Haziran’da, bir sol partinin başkanlar kurulu üyesi/genel başkanı, desteğini açıklarken, verdik gitti, diyebiliyor, dedi.
    Dahası var: Öyle ya da böyle, dilinden solu, sosyalizmi düşürmeyen bir örgüt; yine öyle ya da böyle, dilinden solu, sosyalizmi düşürmeyen bir örgüte ziyarette bulunuyor ve solu, sosyalizmi bir sos olarak kullanan Kürt milliyetçisi partiye destek istiyor ve alıyor. Düşünebiliyor musunuz?
    Tarih, bugünün Türkiye sosyalistlerini, kendi kendilerini tasfiye eden bir grup tuhaf insan olarak yazacak.
    31 Mart seçimleri ise, daha da ilginç gelişmelere gebeydi. ÖDP’nin taktikleri bir türlü bitmek bilmiyordu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ile birlikte, onun araladığı kapıdan yavaş yavaş CHP’ye yerleşen sivil toplumcu, liberal sol ve gerçekte o güne dek CHP düşmanı olan bir yapıyla Birleşik Haziran Hareketi vesilesiyle bağ kuran ÖDP, özelinde Alper Taş, bahsi geçen yapının sembol ismi Canan Kaftancıoğlu’nun önerisi ile CHP’nin Beyoğlu belediye başkan adayı oluverdi.
    ÖDP’nin yıllara yayılan bu politik manevraları bundan sonra nereye evrilebilir, diye soruyorduk ki, Alper Taş, partinin yerel seçimlerin ardından bir tartışma sürecine girdiğini ve bunun ilk neticesi olarak ismini değiştirme kararı aldığını açıkladı. ÖDP, SOL Parti oldu. Söylendiğine göre, bu tartışmalar devam edecek, önümüzdeki aylarda da partinin programı ve yöneticileri belirlenecek.
    Tabii, bütün bu süreç nihayete ermeden, alelacele isim değişikliğine neden ihtiyaç duyuldu, diye soruyor insan ister istemez. Cevap da oldukça açık; ÖDP ismi artık ÖDP’liler için yüktür. ÖDP, gerek onu ortaya çıkaran teorik-politik-ideolojik-örgütsel sapmalar, gerek içinde yer alan Murat Belge’ler, Ufuk Uras’larla malul olan ilk dönemi; gerekse de solda reel politika yapmak gibi bir iyi niyetle de olsa hiçbir karşılık alınmayan ve sürekli zikzaklar çizilen Alper Taş’lı ikinci dönemiyle hayli yıpranmıştır. (İki dönem sadece kaba bir tasnif. Yoksa elbette ki partinin tarihini ayrıntılı biçimde pek çok dönem üzerinden okuyabiliriz.) ÖDP, sol liberalizmi, sivil toplumculuğu ete kemiğe bürüyen ve doksanların devrimci enerjisinin önüne set çekmiş; sonraki süreçte de CHP ve HDP dışında bağımsız bir sol odak inşa etme konusunda yetersiz, daha kötüsü isteksiz kalmış bir partidir.
    ÖDP’ye güncel politik konuların dışından bakalım biraz da. Partiyi bugün taşıyor olan gelenek, bilindiği üzere, yetmişlerden bu yana, ülkemizin sol teorik birikimine, öyle çok katkı sağlamış değil. Özellikle solu ve ülkemizi doğrudan ilgilendiren konularda, ortada kalarak siyaset üreten, yani üretmeyen bir politik akla sahip. Toplumsal çelişkiyi, aynı gelenekten gelen diğer yapılar gibi, oligarşi ve halk arasında aradığından ve bulduğundan, yukarıda yakın tarihten pek çok örneğini verdiğimiz olayda olduğu üzere, ittifakları, söylemleri sıklıkla değişiyor. Kendisine düşman olarak burjuvaziyi asla seçmiyor, onun önünde gördüğü hasımlara laf söylemekle yetiniyor. Kapitalizmin geldiği aşamada, kapitalizmle mücadelenin, sınıfa karşı sınıf izleğiyle yapılması gerektiğini aklına bile getirmiyor. Temel mücadele alanını emeğini satanlar ve emeği sömürenler arasında teşkil etmediğinden, liberalleşen sosyal demokrat parti ile sosyalizmi küçümseyen radikal demokrat-Kürt milliyetçisi parti arasında bocalayıp duruyor. Ancak her yeni manevrasında biraz daha yıpranıyor, yoruluyor, savruluyor.
    Peki, bu noktada, SOL Parti şimdi hangi ihtiyacın cevabı olarak örgütleniyor?
    Yukarıda adını andığım iki teorisyenden hayatta olanı, Moffue, bilindiği üzere, geçtiğimiz yıl yayımladığı Sol Popülizm kitabı ile radikal demokrasi tezini revize etti. Sosyalistlerin, sosyalist bir devrim peşinde koşmak yerine, yeni toplumsal hareketlerle bütünleşip liberal demokrasinin sınırlarını genişletmesi gerektiği fikrinden vazgeçmemekle birlikte; neoliberalizmin bu denli derinleştiği bir dönemde, insanların yoksulluğunun, işçi sınıfının durumunun artık daha fazla gündeme getirilmesini önerdi. Sosyalistlerin görevinin, “yukarıdakilere karşı aşağıdakileri”, “oligarşiye karşı halkı” örgütlemek olduğunu savladı.
    Güzel. Bunlar ÖDP’ye uyar. Hazır düşman “İslamcı faşizm cephesi” olarak tarif edilmişken ve buna karşı başta kadınlar ve gençler olmak üzere, toplumun her kesimi mücadeleye çağrılıyorken, sonu hüsran olsa da ÖDP saflarında bir Syriza sempatisi bulunuyorken, neden olmasın? Üstelik de SOL’a hiç kimse sahip çıkmıyorken… SOL, yıllardır boşlukta sallanıp dururken…
    ÖDP’nin pek çok sözcüsü, kalem erbabı ismi, yeni bir dönemin açıldığını, artık başka bir sürece girildiğini söylüyor, yazıyor. Bence bunların, girilen süreçten beklentileri tam da buraya denk düşüyor. Elbette, ÖDP’lilerin, “Bir gece Sol Popülizm kitabını okuduk ve hayatımız değişti.” dediğini iddia etmiyorum. Ama somut olarak, ÖDP’nin yeni yönelimi bu tezlerle benzeşiyor gibi görünüyor. SOL Parti’nin programı açıklandığında teorik olarak daha net göreceğiz; ancak şu ana kadar duyduğumuz politik söylemler bunu destekliyor. Alper Taş’ın artık geriye çekilmesi ve Önder İşleyen gibi genç bir kadronun SOL Parti’nin lideri yapılması da söz konusu olursa, bazı şeyler daha açık ortaya çıkacak. Not edelim.
    Ama şunu unutmamakta fayda var ki, eğer Türkiye’de -bunu üretenler dile getirsin ya da getirmesin, ki hiç kimse biz sol popülist olduk demez- bir sol popülist siyaset üretilecekse, bunun merkezi yine CHP olacaktır. CHP tarihsel ve geleneksel kodlarını koruyarak, öyleymiş gibi göstererek de diyebiliriz, yeni yönelimleri de politikalarına eklemleyerek, yani hem ekonomik hem kimlik temelli sözler söyleyerek bu işi zaten kısmen başardı. Üstelik merkez sağ, ılımlı milliyetçi, muhafazakâr, Kürt seçmenin desteklediği partilerle aynı anda flört etmeyi de becerdi. Dolayısı ile bu alandan sosyalistlere ekmek çıkmaz.
    Bugün Türkiye’de her politik görüş ve her toplumsal kesim, iyi kötü temsil ediliyor. Sözcüsü, öncüsü olmayan bir tek işçi sınıfı. Solun pek çok kesiminin “halk”ın bir bileşeni olarak gördüğü ve onun bağımsız siyasetini örgütleme zahmetine katlanmadığı proletarya, her geçen gün büyüyerek var olmaya devam ediyor.
    Ülkemizde her kesimden sağcının ve bir kısım solcunun uzlaştığı tek konu, bu topraklarda Batılı anlamda bir burjuvazinin, Batılı anlamda bir işçi sınıfının, dolayısı ile bu memlekette sınıf mücadelesinin olmadığı ve olmayacağıdır. 19. yüzyılın başından beri, son iki yüz yıllık tarihsel gelişmelerdeki sınıf mücadelelerini bir türlü göremeyen, göremediği için Türkiye’nin toplumsal yapısını analiz edemeyen ve doğru bir teorik-politik mücadele hattına sahip olamayan sosyalistler, sol örgütler; ne zaman varlık sebeplerini idrak edecek ve bunun gereğini yerine getirecekler, merak ediyorum.
    Neden her yeni sol girişim, evvela kadınları ve gençleri partiye davet eder ayrıca? Kürtler, eşcinseller, çevreciler, feministler… Bunlar olmadan sol parti olmuyor mu? Kaldı ki, işçi sınıfına çok görülen devrimcilik, bunlara nasıl bu kadar kolayca atfedilebiliyor?
    SOL Parti’ye özgü olmayan; ama SOL Parti’nin kuruluşu vesilesiyle aklımıza yeniden düşen bu soruları, elbette yine devrim her zaman bir ihtimal ve her zaman çok güzel, diyenler cevaplayacak.
    Son olarak; SOL Parti’nin sol parti olması için, geride bıraktığı ÖDP enkazının küllerini rüzgâra savurması gerekliydi. Ancak anlaşılan o ki, o küller altın kaplamalı bir vazoya konup genel merkezde saklanacak. Partinin tabelasının değişmesi de, maalesef, SOL Parti üyeleri dışında, pek fazla kişiyi cezbetmeyecek.

    Alper ERDİK

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*