Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Ne mutlu işçiyim diyene!

Ne mutlu işçiyim diyene!

Devlet özel bir şirkettir. Özeldir, çünkü silah kullanma ve insanları hapsetme yetkisine sahiptir. İşin bu yanı hiç sorgulanmaz, ama devlet esasen silahlı bir şirkettir. Yer yer de şirketler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye hizmet eder.

Birleşmiş Milletler, aslında birleşmiş şirketlerdir. Amerika Birleşik Devletleri, Amerika’da birleşmiş şirketlerden ibarettir. Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu vb. gibi güçlü politik merkezler temelde bu ülkelerde yatırım yapan şirketlerin, oligarkların oluşturduğu birlikler, federasyonlardır. Bir ülke artık şirketlerin yatırımına uygun hale gelmemeye başlamışsa, yolun düzlenmesi için NATO gibi kolektif şirket orduları, emperyalist ülkelerin orduları, muhalefete silah yardımları vb. devreye girer.

Aynı mantıkla Türkiye Cumhuriyeti, işçilerin kendi deneyimlerinden bildiği gibi Türkiye’deki şirketlerindir. Yeni anayasa, Türkiye’deki şirketlerin yeni anayasası, yeni irade birliği, yeni ilişkiler sistematiğidir.

Büyük Türkiye şirketi faşizmle yönetilirdi. Cumhuriyet tarihinde dönem dönem yoğunluk farklılıkları olsa da, patronlar ülkelerini faşizmle yönetmek durumundaydılar. Sermaye birikimindeki zayıflık, işçilerin-köylülerin-yoksulların mücadele zayıflığıyla birleşti ve bu yıllarca sürdü.

Son on yılda faşizm emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşümüne bağlı olarak sürdürülemez hale geldi ve giderek çözüldü. Sermayenin uluslar arası azami kar savaşında Türkiyeli şirketler başka türlü ayakta kalamazlardı. Kadınlar, Kürtler, Aleviler, gençler, öğrenciler, engelliler, aydınlar… yani sermayenin bugüne kadar şiddetle dıştalayıp bastırdığı, yok saydığı kim varsa hepsi cepheye sürülmeliydi. Ülkede uyuyan toplumsal rezerv, yeni bir işçi ordusu, yeni bir tüketici ordusu olarak kapitalizme kan-can olmalıydı.

Bu kapitalizm dediğimiz sistemi anlamak için belki de en iyi kavram alışveriştir. Bir şeyler alır, karşılığında bir şeyler verirsin. Bir alış-veriş, alma-verme dünyasında yaşıyoruz hepimiz. Kapitalizmin ideolojisinin temeli bu: Her şey değiştirildiği kadar, değişim değeri kadar var.

Bu yüzden Başbakan Erdoğan devlet denen şirkette hükümet etmek için iyi bir siyasi lider: Onun karar, tutum ve davranışlarının temelinde hep bir tüccarın, bir esnafın refleksleri var. Özal da öyleydi, hatırlanırsa “bir koyup üç alma” sözü onundur.

Kürt sorununda gelinen nokta bu yüzden bizler için şaşırtıcı değil. Müzakere denilen pazarlık görüşmelerinin yeniden başlamasının kamuoyuna duyurulması bizleri hiç şaşırtmıyor, bir sevinç ya da öfke de duymuyoruz. Barış, burjuvalar ve devleti açısından zamanında bir reklâmda sloganlaştığı gibi “tamamen duygusal – $” bir hedeftir. Tüm o barış, kardeşlik, analar ağlamasın nutuklarının altında, patronlar sınıfının somut maddi çıkarları yatar. Savaş pahalı bir faaliyettir, olur olmaz hedeflere yöneltilmemesi, hedefin neoliberal kapitalizmin ihtiyaçlarına göre seçilmesi gerekir. Türkiye burjuvazisi bu açıdan Kürdistan’da kirli bir savaş yürütmenin ayağına dolanmasını uzun zamandır yaşıyor. Bölgesel açılım hedefleri açısından henüz Sünni bir ulusla kendi sınırları içinde savaşmayı bitirememiş bir gücün Ortadoğu’da sermaye yatırımlarının yüklenici patronluğuna sıçraması zaten başlı başına bir çelişki. Öte yandan krizle beraber iyice tavsamış olsa da, parçası olduğu Avrupa’nın burjuva demokrasilerinin gerisinde kalmış bir evladı bırakın, vizesiz üvey evlat muamelesi bile görememek artık kabul edilemez hale gelmiş. Oysa Kürdistan’ın tüm illeri sefalet ucuzluğunda işgücüyle savaş yüzünden atıl bekliyor, tüm kentler birer potansiyel tüketim, üretim, değişim merkezi olarak bomboş duruyor. Kapitalistin bir kez daha salyası akıyor: “Üç değil, beş çocuk doğurun, daha çok işçi olsun fiyatınız (değişim değeriniz) ucuz olsun, ecdadımızın muhteşem yüzyılı bizi bekliyor.”

Acar tüccar Erdoğan müzakerelerde en az verip en çok şey alma peşinde. Teslim alınmak istenen esasen Kürt halkının mücadele azmi, birikimi, deneyimi, kazanımları. Kürt burjuvalarına gelince, onlar zaten Güney Kürdistan’la flört içinde Türkiye burjuvazisinin organik bir parçası. CHP’nin içindeki liberal-ulusalcı kesimler koalisyonunda liberallerin ağır basması da avantaj. MHP’ye oy kayması olmaması için son 2 yıldır Ergenekon çetelerine dönük operasyonlara KCK operasyonlarını ekleyerek virajı genişten almış olan AKP bu kez kararlı.

İşçi Meclisi olarak müzakerelerde devletin biçtiği fiyatı açıklıyoruz: Terör bitecek, şirketlerin-tekellerin hükmettiği dünyanın bulunduğumuz coğrafyasında patronların devletinin silah kullanma tekeli yeniden sağlanacak, tüm silahlar teslim edilecek, bunun için Öcalan kullanılacak. Yeni anayasa ve valilerin seçimle belirlenmesi size yetsin, özerklik diye resmi bir ad koymaya da şimdilik gerek yok, anadil vs. onları halledeceğiz zaten.

Peki, bu alışveriş dünyasının diğer yanında aktif olarak veya seyirci olarak destekçi pozisyonunda oturanlar ne diyorlar? Biz kendi adımıza şunu söyleyelim: Bu masadan Kürt sorununda tam hak eşitliği, ayrılıp kendi bağımsız devletini kurma dâhil kendi kaderini tayin hakkı çıkmaz ve çıkamaz. Patronların eğilimi ve politikası kadınları, Kürtleri, Alevileri, gençleri, öğrencileri, engellileri, aydınları… Her kesimin bu süreçteki taleplerini dinlemek, bu yolla bu kesimleri yumuşatmak ve alınabilecek olanın en azını vererek sisteme katmaktır. Tek başına bu kesimlerin hiçbiri de o masayı devirip kendi taleplerini hayata geçirebilecek güce –ne yazık ki sahip değildir.

Bu güce sahip olan tek özne işçi sınıfıdır. Onun toplumsal ihtiyaçlarını, özlemlerini kapitalizm karşılayamaz. Kürt işçinin ulusal sorununu, kadın işçinin ezilme ve ikincilliğini, Alevi işçinin özlemini, genç-öğrenci işçinin geleceksiz hücre tipi yaşamını, işçi aydınların yalnızlığını giderip aşacak tek güç işçi sınıfının mücadele damarlarında saklıdır. Muhtaç olduğumuz kudret işçinin sermayeye akan alınterini kendi sınıf çıkarları için kullandığında açığa çıkacaktır. Ne mutlu işçiyim diyene!

* İşçi Meclisi’nin 30.sayısından alınmıştır

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*