Ne Değişti? Kürt Kadınların Zorunlu Göç Deneyimi

Milyonlarca insanın köyünü, toprağını, hayvanını, dilini, özlemlerini, gelecek umutlarını bırakarak yola düşmelerinin türlü türlü sebebi var; ama en acı olan “zorunlu göç ettirilme”. “Zoraki” olanında göçün, rızası sorulmadı kimseye, “gideceksiniz” dendi, kalmaya ısrar edenler evleri, ahırları, tarlaları yakılarak “ıslah edildi”, “Gitmiyorsanız alın size silah, vurun kardeş bildiğinizi” dendi, silahı kavramayanlara yol işaret edildi. ‘90’lardan bu yana Kürt coğrafyasından Batı illerine uzanan hikayeler, işte bu son söylediğimiz biçimde “zorunlu göçe” tabi tutulan insanların hikayeleri. Her bir hikaye sorunun başka bir boyutunu ortaya koyarken, bu hikayelerin ortak keseninin “yoksulluk, dışlanma, hor görülme, aşağılanma” olduğunu görmek çok can acıtıcı. Başak Kültür Sanat Vakfının kitap haline getirilen son çalışması “Ne Değişti? Kürt Kadınların Zorunlu Göç Deneyimi” İstanbul’un 15 ilçesinde, zorunlu göç yaşamış 500 haneye uygulanan alan araştırmasının kadınlar ve kız çocukları ile ilgili bulgularıyla 25 kadın ve kız çocuğuyla yapılmış derinlemesine görüşmelere dayanıyor.

Çalışma, zorunlu göçle dil kaybı, yoksulluk, işsizlik, dışlanma, eğitim ve sağlık hizmetlerinden mahrum kalma, eve-eşe bağımlılık, denetim altına alınma gibi pek çok sorunun kadınlarca nasıl yaşandığına ışık tutarken, ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gereken önemli bir noktayı da açığa çıkarıyor: Zorunlu göçle İstanbul’un çöküntü alanlarına yerleşen ailelerin üyesi olan çalışan genç kadınlar ve kız çocuklarının neredeyse tamamı tekstilde çalışıyor, atölyeler de çoğunlukla yaşanan evle aynı mahallede ve özellikle akrabaların çalıştıkları yerler. Bu, bilinmeyen bir gerçek değil. Ancak bu nokta zorunlu göçün yarattığı yoksulluk ve işsizliğin, küresel kapitalizmin bugün geldiği noktada en çok ihtiyaç duyduğu güvencesiz, ucuz, “Kolay boyun eğer” kadın emeğini nasıl cendere altına aldığını hatırlamakta fayda var.

ANNELERDEN KIZLARA DEVREDİLEN ‘ALINYAZISI’

“Buraya geldiğimizde evin artık tek büyüğüydüm… benim artık okul okuma hayalim rafa kalkmıştı… İstanbul’a taşınırken ilk üç gün çalışmadım sonra hep çalıştım… amcam karar veriyordu, benim hiçbir şey söyleme hakkım yoktu. Amcamın kızıyla beraber, iki kızı aldı götürdü tekstilde bize iş buldu… bu arada benden küçük kız kardeşimi de yanıma almak zorunda kaldım. Geçim sıkıntısı, artık ben tek başıma baş edemiyordum, zaman ilerledikçe artık ihtiyaçlarımız çoğalıyordu. O daha ilkokulu bitirmeden benimle beraber işe başladı. Dizime oturtup işe götürüp getiriyordum. Beraber çalışıyorduk” (Kerime)

Yüz yüze görüşme yapılan kız çocukları ve genç kadınların tamamına yakınının, tekstilde çalışmış ya da halen çalışmakta olduğu görülüyor. Görüşme yapılan bölgelerde, mahalle aralarındaki tekstil atölyelerinin zorunlu göçle gelen çocuk ve gençlerin emeği üzerinden yükseldiği ortada. İlk göç dalgasından bugüne bir kuşak sonrası kadınlar da aynı “kader”le yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlar. Annelerin, dil bilmeden, zorunlulukla, niteliksiz işgücü olarak başladıkları tekstil hayatı, kızlarına da “alınyazısı” gibi devredilen bir durum olmuş. Tam da bu nedenle, araştırmanın da gösterdiği gibi, ikinci kuşak kız çocukları için “eğitim” daha büyük bir önem taşıyor. Yaşamı değiştirmeye ilişkin bir umuda da işaret ediyor.

KIRKYAMA

YAŞANAN SORUNLARLA BAŞ ETMENİN YOLU: GÜLÜP GEÇME

Toplantılarda gündeme gelen sorunlardan birisi de işverenlerin atölyedeki kız çocuklarına ve genç kadınlara yaklaşım tarzıyla ilgili. İşverenler çalışanlara küfür ediyor, kız çocuklarını aşağılayıcı ifadeler kullanıyor ve bu ifadeleri tüm atölye çalışanlarının yanında sarf etmekten çekinmiyor. Yüz yüze yapılan görüşmelerde ortaya çıkmayan bu durum odak grup toplantısında da başlangıçta gündeme gelmemiş, sona doğru konuşulan bir konu olmuş. Yine de çalışma saatlerinin uzunluğundan, yoruculuğundan söz eder gibi söz edilmemiş işverenin yaklaşımından. En fazla şakaya vurulan, komikleştirilerek, gülerek dile getirilen konu bu olmuş. Anlatılan örneklerden birisi de atölye sahibinin, makyaj yapan işçilere “Yüzünüze onları sürmeyin, ben s.çayım onu sürün, daha güzel olur” demesi. İşverenin aşağılayıcı, onur kırıcı davranışlarının şakaya vurularak, komikleştirilerek, gülerek anlatılmasının bu durumla baş etmenin yollarından biri olduğunu düşünüyor araştırmacılar.
Görüşmelerde dile gelmeyen ama odak grup toplantılarında ortaya çıkan bir başka husus da atölyelerdeki fiziksel şiddet. Kendi yaşadığı şiddeti dile getiren kimse olmamış ancak hep başkalarının deneyimi üzerinden anlatılmış bu konu. “Ortacı” denilen ve makine başında, yerlerinden hareket etmeksizin çalışanlar arasında getir götür işlerini yapan daha çok yaşı küçük olan, en çok şiddete uğrayanlar.

‘HER ŞEYE RAĞMEN ÇALIŞMAK GÜZEL’

“Bence hiçbir kadın bir erkeğe muhtaç olmamalı. Kaç yaşında olursa olsun bir erkeğe muhtaç olmamalı, mutlaka çalışmalı. Eğer çalışma koşulları kötüyse, ağırsa kadınlar kendi aralarında örgütlenip buna karşı çıkmaları lazım mutlaka. Kaderim diye düşünmemek lazım, hiçbir şey kader değildir aslında…” (Fatma)
“Ben birine muhtaç olmaktansa en kötü, en ağır işlerde çalışmayı tercih ederim…”(Mivan)

Sıralanan bütün olumsuzluklara rağmen hem kadınlar hem de kız çocukları çalışmakla ilgili olumlu düşüncelere sahip. Çünkü son derece zor koşullarda da olsa çalışmanın karşılığında yaşamlarında küçük değişiklikler yapabildiklerini düşünüyorlar. Çalışmaya ilişkin olumlu değerlendirmelerin tek etkeni ekonomi değil tabi. Çalışmak aynı zamanda dışarı çıkmak, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak ve sosyalleşmek anlamına da geliyor. Kadınlar ve kız çocukları elde ettikleri gelirin ekonomik açıdan özgürleştirici olmadığının, zorunlu ihtiyaçları dahi karşılamaya yetmeyecek kadar az olduğunu hep belirtiyor. Ama yine de aile baskısından, mahalle ortamından çıkmak için tek yol olarak görünen tekstil atölyelerinin karanlık ortamı kadınlar ve genç kızlar açısından bir olanak olarak değerlendiriliyor.

TEKSTİL ATÖLYESİNDE ZORUNLU GÖÇ MANZARALARI:

ÇOCUK İŞÇİLİĞİ, UZUN SAATLER, ŞİDDET, DENETİM

“Ben çalışmaya bundan üç sene önce başladım. Tekstile girdim. Ama tekstil ortamı, oradaki insanları gerçekten köle gibi çalıştırıyorlar… Sabahın köründe gidiyorduk, gece saat on birde, on ikide geliyorduk. Mesai parası yok, hiçbir şey yok. Arkadaşlık ilişkisi yok, o kadar arabesk bir ortam ki. Hani ben birisiyle konuştuğum zaman içim karamsarlığa gömülüyordum… ilk çalıştığımda 15 yaşındaydım. Sosyal güvencem yoktu. Doğru dürüst maaşımızı bile vermiyorlardı. İlk çalıştığımda maaşım üç yüz bin liraydı. O da benim yol param çıksın…Haftanın 6 günü çalışıyordum. Bazen mesai oluyordu pazar günleri de çalışıyordum” (Fatma)

“… İnsanı yoruyor, geceleri uyuyamıyor, yani zor… hem yorucu, hem stresli. Üç yıla yakın olacak çalışıyorum. Emeğimin karşılığını pek alamıyorum. Ama yine de ücretimi alıyorum… sigortam yok, istesen bile karşılamıyorlar… Aslında tekstilde çalışmak istemiyorum, eğer ailem farklı bir işte çalışmama izin verirse tekstili bırakmak istiyorum. Çünkü stresi çok, zorluğu da var… Belki günde iki saat dinlenme saati var ama cumartesi dahil çalışıyorsun. Hep oturuyorsun, elin ayağın çalışıyor. İlk çalıştığım zamanlar çok yoruluyordum, alışmak biraz zor geldi… o zaman küçüktüm, ayakta duruyordum, hani sekiz saat, dokuz saat ayakta duruyordum” (Zozan)

Kitaptan alındıladığımız bu cümleler, neredeyse zorunlu olarak tekstilde çalışan kız çocuklarının ne kadar zor koşullarda emek piyasasının parçası olduğunu gösteriyor. Araştırmacıların bu çalışma koşullarının üzerine eklenen başka zorluklara da dikkat çektiği noktalar var. Bu noktalar grup toplantılarında yüz yüze görüşmelerde fazla dile getirilmese de odak toplantılarında sohbet içinde ortaya çıkmış. Mesela; çalışma ortamında dedikodu, zaman zaman yaşanan kavgalar ve atölyede çok sıkı bir denetimin bulunması. Anlatılanlara göre, işveren 20-30 kişinin çalıştığı atölyelerde disiplini çoğunlukla bizzat sağlamaya çalışıyor. İşverenlerden genellikle çok sinirli, çok otoriter kişiler olarak bahsediliyor. Birden fazla işverenin bulunduğu durumlarda ise en azından birisi bu rolü üstleniyormuş. Ayrıca ustabaşılar da bu konuda rol oynuyor. Ancak denetim ve disiplin sadece işveren ve ustabaşıların dışarıdan müdahalesiyle sağlanmıyor. Bu konuda işleyen mekanizma, çalışanlar arasında ispiyonculuk. İspiyonculuğun bütün tekstil atölyelerinde olduğu dile getiriliyor. Çalışanlar tarafından kanıksanmış durumda. Atölye sahipleri çalışanlar arasından seçtikleri bir ya da birkaç kişiye, bütün olup bitenleri kendilerine aktarma görevi veriyor. Çalışanlar bu kişinin ya da kişilerin kim olduğunu biliyor. Aralarında sürekli işverene ispiyonculuk yapacak birilerinin bulunduğunu bilmek, çalışanların sürekli kendi kendilerini denetlemelerine, işi, işveren ya da ustabaşı yanlarındaymışçasına aksatmadan yapmaya gayret etmelerine neden oluyor. Çalışırken birbirleriyle konuşmuyorlar. İşleri bitse bile aylaklık yaptıkları izlenimi uyandırmamak için konuşmamaya özen gösteriyorlar.

Evrensel-Sevda Karaca

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*