Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » MESS’in de Bakanların da Başkanların da yasağını tanımıyoruz!

MESS’in de Bakanların da Başkanların da yasağını tanımıyoruz!

Grev yasağının ardından, Birleşik Metal-İş Sendikası Başkanlar Kurulu’nun ne yapılacağına dair kararı, beklendiği gibi “hem nalına hem mıhına” denilebilecek geri bir karakter taşıyor.

Sendika bürokrasisi, en başta, grev yasağı kararını tanımış, zorla işbaşı yaptırılmayı kabullenmiş ve işçilere de aynen dayatmış oluyor. Bu büyük geri basmadan sonra, bunu örtmek ya da bir nebze dengelemek için yapılacağı söylenenler ise, zaten yasak sınırı içine çekilmiş oluyor, bu yüzden ikincil bir öneme sahip. “Metal işçisinin mücadelesinin kent meydanlarına, siyasi parti binalarının önlerine, mahkeme salonlarına, uluslar arası platformlara taşınması”, bu minvaldedir. İşbaşı yapmayı kabullenip işçilere dayattıktan sonra, “mücadeleyi fabrikaların içine taşımak”tan kastedilenin en fazlası ise iş yavaşlatma olabilir. Ancak açıklamada bu dahi, açıkça dillendirilmiyor. Güçlü taban komitesi ve iradesinin olmadığı, olanın da bizzat sendika yönetimi tarafından dağıtılmak istendiği fabrikalarda, sendikanın kararının MESS ve patronlarının elini güçlendirdiği, işbaşı yapacak işçiler üzerinde baskıların artacağı koşullarda, iş yavaşlatmanın uygulanması ya da sürdürülebilmesi de belirsizleştirilmiş ve yokuşa sürülmüş oluyor.

Sendika Başkanlar Kurulu’nun sonuç bildirgesinde en çok dikkat çeken ise: “Sendikamız kurul kararları (yani Başkanlar Kurulu kararı-bn) dışında hiçbir kararın tartışılmaması, uygulanmaması ve dışlanması” gibi tuhaf bir talimattır! Sendika bürokrasisi, kısacık sonuç bildirgesinde korkuyla tekrarlayıp durduğu bu tuhaf talimatla, kararının tabanda, metal işçileri tarafından tartışılmasını bile yasaklamış oluyor! Korkuyla, diyoruz, çünkü Sendika bürokrasisinin asıl yasaklamaya ve dıştalamaya kalkıştığı, -grev yasağından sonraki gün zaptetmekte epey zorlandığı- tam da fiili grev ve işgal iradesi, taban inisiyatifidir! Hemen belirtelim: Sendika bürokrasisinin metal işçisinin taban inisiyatifi ve tartışmasına, kendi kararlarını kendi almasına, grev iradesine, tabandan ve soldan gelecek eleştirileri ve önerilere, farklı uygulama olanaklarına ve tabii ki işçi sınıfı devrimcilerine koymaya kalkıştığı yasağın, özünde Hükümetin grev yasağından hiçbir farkı yoktur! Yalnız biçim-işleyiş açısından aynı ölçüde bürokratik ve bastırmacı olmakla kalmıyor, içerik açısından da aynı grev yasağına (uyulmamasının tartışılmasını bile yasaklayarak) hizmet ediyor. Yine belirtelim: İşçi Meclisi olarak, tıpkı Hükümetin grev yasağı gibi, Birleşik Metal bürokrasisinin yasağını da tanımıyoruz!

BMİS başkanlar kurulu, “metal işçilerinin iradesine dayandığını” iddia ediyor. Bu nasıl taban iradesidir ki, grev yasağından sonra grev kararını almış olan TİS Kurulu, temsilciler kurulu gibi organlar bile toplanmamış, danışılmamış, tasfiye edilmiştir? Bu nasıl taban iradesidir ki, grev yasağından sonra Başkan Serdaroğlu’nun dolaşıp “Pazartesi işbaşı yapılması”nı dayattığı fabrikalarda, bunu eleştiren, tepki gösteren işçilere söz hakkı bile tanınmamış, soru soran işçilere bile isimleri alınarak psikolojik baskı yapılmıştır? Bu nasıl taban iradesidir ki, fabrikalarda grev pankartları ve çadırları işçilerin tepki ve itirazlarına karşın sendika yöneticileri tarafından apar topar kaldırılmış, grev komitelerinin fabrika önünde toplanma ve direniş kararlarına karşın, işçiler ve hatta grev gözcüleri evlerine gönderilmiştir? BMİS yönetimi kimseyi kandırmaya çalışmasın, Başkanlar Kurulunun kararı, metal işçilerinin taban iradesine dayanmıyor ve yansıtmıyor. Sadece metal işçisinin yasağı tanımama iradesi ve direncinin bastırılmasına ve oyalanmasına dayanıyor.

Sorunu yalnız sendika yöneticilerinde görmüyoruz. Daha derindeki sorun, mevcut (ve on yıllardır süregelen) sendikacılığın çürüyen yapı, işleyiş ve zihniyetindedir. Yasalcı, bürokratik, tepedenci, dışa kapalı, statik, dar savunmacı, riskten ve sert mücadeleden uzak durucu ve uzlaşmacıdırlar. BMİS bu tarz geleneksel sendikacılığın tümden çürümüş ağırlıklı kesiminden kimi yönleriyle ileri görünse de, bu ilerilik yapı ve mücadele ruhu olarak değil, geleneksel sendikacılığın çok daha geriye gitmiş ağırlıklı kesimine göreli ve genel çürüme eğilimi içinde kalmaya devam eden bir ileriliktir. BMİS de bu genel sendikal yapı ve işleyişin, muhalif bileşenidir. Onu eleştirir ve yeniden üretir. Lafta ve kısmi bir iç demokrasiyi gözettiği biçimdeki farkları ne olursa olsun, daha ciddi, cepheden, gövdesel mücadeleye girmeden bir şey kazanılamayacağı, eldekilerin bile savunulamayacağı her durum ve örnekte hemen bu yapısal-iç sınırlar açığa çıkar. “Taban iradesi”, ancak bu kemik yapı ve yönetim tarzını aşmadığı ölçüde biçimsel olarak işletilir. Tabanın ve öncü işçilerin daha ileri mücadeleye girme istek ve eğilimi ile sendika yapısı ve yönetim tarzının “eldekileri de riske etme” korkusunun çeliştiği her durumda, tabanın ve öncü işçilerin (zaten önü kontrollü ve şartlı açılmış olan) taban inisiyatifi ve mücadele azmi bastırılır. Bu da taban demokrasisinin aracı olan temsilciler, kurullar, komitelerin tabanı kontrol etmek için kullanılması, olmadığında dağıtılması ve bastırılması, ve işçilerin en fazla özgüven ve mücadele coşkusuna ihtiyaç duyduğu anda, en ilkel ve geri içgüdülerine hitap edilmesiyle yapılır. BMİS bürokrasisi, greve daha elverişli koşulların olduğu geçen sözleşme döneminde, fabrikaların yarısı grev demesine karşın, işçilerin en ilkel korkularına hitap ederek grev iradesini kırmıştı. Bu sefer ise, grev yasağına karşı grev ısrarını sürdüren bir dizi fabrikada, “işten atılırız, tazminatlarımız gider” diye, alenen düzen korkuluğu rolü oynayan, daha geri bilinçli işçileri öncü işçiler ve devrimcilere karşı kışkırtan bazı sendika yöneticilerini de iğrenerek görmüş olduk.

Taban iradesinin, sendika yapı ve bürokrasisinin işine geldiği kadar ve ölçüde olduğunu, “fazlası”nın bu dar kabuğa sığmadığını bir kez daha gördük. Aynı şey, sınıfın grevi, solun grevi söylemleri açısından geçerli. Sınıf dayanışması ve solun grevi sahiplenmesi de, bu sendika yapı ve bürokrasisinin işine geldiği kadar ve ölçüde olduğunu, yani “destekçilik” ile sınırlı tutulduğunu, “fazlası”nın bu dar kabuğa sığmadığı ve sığmayacağını da gördük. Çok çeşitli kurum ve siyasetlerin olduğu “dayanışma platformu” toplantısında, Başkan Serdaroğlu toplantıdan erken çıkınca, toplantı bitiriliverdi. Grev yasağına karşı kaynayan fabrikalarda, işçilerle konuşan, içlerinde yoldaşlarımızın da olduğu devrimciler, işçilerden tecrit edilmeye, hatta kovulmaya kalkışıldı.

“En akıllısı direkte bağlı!” Bugün sendikaların sol ve muhalif görünenleri dahil durumu bu ve bu bir olgu. Bu çok köklü ve yapısal bir sorun, sendika yöneticilerini lanetleyip durarak değişmesi mümkün değil. Bunu değiştirecek tek güç, yine taban iradesi, fakat örgütlü ve bilinçli taban iradesidir, bunun içinde ve öncü dinamiği olmaktır. Bu yönde giderek daha belirginleşen ve güçlenen bir tarihsel dinamik, bizzat işçi sınıfının, özellikle de sanayi işçilerinin içinde işliyor.

İşçi sınıfının büyük gerilemesi, dev çaplı yeni kesimleri (beyaz yakalı, hizmet, taşeron, vd) henüz yeni oluşum sürecindeyken, geleneksel lokomotif kesimi olan sanayi işçilerinin ağır durgunluğundan kaynaklanmıştı. Son dönemlerde ise işçi sınıfının yeni kesimlerinin (ki zaten geleneksel düz sendika kabuğuyla pek bağdaşmayan kesimlerdir) mücadele ve örgütlenme girişimleri artarken, sendikalı-sendikasız sanayi işçilerinin mücadelesinin de giderek yükseldiğini ve ilk kademe mücadele sınırlarını zorlamaya başladığını görüyoruz. Tekel’den Antep tekstile, Mersin Liman’dan Greif’e, lastik, deri, cam ve metale kadar, son yıllarda giderek: 1- Gerçek taban iradesi ve özsavaşım organlarının ortaya çıkmasına, 2- Fiili kitle işgal, grev ve direnişlerine doğru artan bir eğilim vardır.

Nedeni açık ve basittir: Neoliberal kapitalizmin despotik çalışma rejiminde, dar, rutin, biçimsel örgütlenme ve eylem biçimleri büyük ölçüde etkisizleşmiştir. Kölece çalışma, yaşam, yönetilme koşulları giderek ağırlaşmakta ve tahammül edilmez hale gelmekte, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı keskinleşmekte, işçi sınıfının yaygınlaşan ve yoğunlaşan mücadele istek ve arayışı, şu eski, büsbütün darlaşmış ve gerilemiş kabuğuna sığmaz hale gelmektedir. Bu koşullarda işçilerin, az çok büyücek her mücadelesinde, örgütlü oldukları ya da örgütlenmeye çalıştıkları sendikaların mevcut dar ve geri yapısı ve yönetim tarzı ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. Bu dar ve geri kabuk, sınıfın gelişen ve değişen mücadele ihtiyaçlarına yanıt vermediği gibi büyüyen bir engelidir. Tekel direnişinden bu yana, önce az sayıdaki öncü işçilerin, sonra ortaya çıkmaya başlayan işçi komitelerinin, giderek de direnişlerde yer alan işçilerin genişleyen bir kesiminin bu dar sendikalizm ve bürokratizm kabuğuna sığmaz hale gelmeye başladıklarını, şu veya bu ölçüde zorlamaya çalıştıklarını görüyoruz.

Hükümetin grev yasaklarında beklenmedik bir şey yok. İşçi sınıfı içinde daha ileri mücadele istek ve eğilimi, yaygınlaşıyor ve yoğunlaşıyor. Bunu, basıncı artan düdüklü tencerenin kapağı bir nebze aralanınca ortaya çıkan, kitlesel grev, işgal, direniş coşkusu ve azminde görüyoruz. Burjuvazi ve devleti bunun farkında, eylemli, kitlesel, gövdesel, üretimi durduran, mücadele inisiyatif ve enerjisini yaygınlaştıran grev ve direnişlerin yolunu, yol olmadan tıkamaya çalışıyor.

Ama şu sürecin sınıf mücadelesindeki kritikliğinin farklı bir yanı daha var: 3 yıllık sözleşme dayatmasının, neoliberal despotik “işgücü piyasasını etkinleştirme programı”nın bileşeni ve geçiş halkası olduğunu vurgulamıştık. Hükümet kıdem tazminatının fona devredilerek gaspını, seçimlere kadar meclis’ten çıkarmayı planlıyor. Sırada “geçici iş ilişkisi (kiralık işçi şirketleri)”, taşeronluğu genişletip esas işlere sokacak düzenlemeler, vb var. Metal grevinin bastırılmak istenmesi, aynı zamanda bunların yolunun açılması içindir. Yükseliş ve yaygınlaşma eğilimindeki grev ve direnişleri bastırmadan bunu yapamazlar: Hele ki kıdem tazminatı sorunu, her halükarda camları şangırdatacaktır.

Eh, bu da olsa olsa, işçi sınıfının burjuvazinin sınıf diktatörlüğüyle mücadele etmeden derinleşen ve yıkıcılaşan sömürüsüne karşı mücadele edilemeyeceğini gösterir, ekonomik-siyasal mücadelenin kopmaz bağını gündemleştirir, sınıf iktidarı sorununu da tohum olarak içerir. Küçük burjuva sol muhalefetin, demokrasi deyince aklına gelen en son şey halen işçi sınıfı olsa da, mevcut geri düzeyde neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisiyle, en keskin ve uzlaşmaz çelişkinin yine işçi sınıfının çelişkisi olduğunu gösterir. Ve demokrasi sorununun içerik ve biçimini, proleter demokrasi için yeni ve daha yüksek bir mücadeleye doğru değiştirmede, bir tarihsel eğilim belirir.

Açık ve net olmalı: Bu toplum artık bu deli gömleğine sığmaz hale geliyor. Kürt halkının direnişi, kadınların çığlığı, Gezi bunun ne kadar göstergesiyse, büyüyen işçi grev ve direnişleri, metal grevi de bunun o kadar göstergesidir. Fakat daha önemlisi şudur: Bu deli gömleğinin yırtacak ve yırtılmasına önderlik edecek asıl güç olarak işçi sınıfı da, kendini bu açıdan artan ölçüde hissettirmeye başlıyor. “Deli gömleği”, salt AKP Hükümetinden değil, neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisinden neoliberal despotik çalışma rejimine, eğitimden aile kurumuna, yasa ve yasaklara, bunların muhalif bileşeni olan kurum ve sendikalara kadar uzanıyor. Toplumun çoğunluğu ise artık işçilerden oluşuyor. İlk bir iki eşiği geçmeye başlayan işçi sınıfı da, şimdi bu deli gömleğinin grev yasağı ve dar yasalcı sendikalizm gibi paslı vidalarını aşmaya doğru hamleler yapıyor.

Henüz gövdesel olarak parçalayıp bir üst düzleme geçemiyor: Kısmen ve bir noktaya kadar zorluyor, yer yer belli bölük ve öncü dinamikleriyle bir ileri hatta çıkıyor, sınırlı kesimleriyle de olsa orada kalmaya, orada tutunmaya çalışıyor, ama ağırlık merkezini yükseltemediği, oraya çıkaramadığı için, büyüyen geriye çekici basınç ve baskılara dayanamıyor, yine o eski dar ve daralan kabuğunun içine çekiliyor (aslında itiliyor, bastırılıyor.)

Ancak ne olursa olsun, bu yöndeki örnekler artıyor, çünkü taban basıncı, daha ileri mücadele arayış ve istenci artıyor. Metal grevinde asıl görülmesi gereken budur, tarihsel eğilim bu yöndedir. Hatırlansın, daha çok yakın zamanlara kadar grev kararı çıkarmak, çıktığında, üretimi ve mal sevkiyatını durdurarak uygulamak, “kitle grevi” mevhumu bile imkansız gibi bir şeydi, bugün bu eşikler aşılmaya başlanmıştır. Şimdiyse, taban iradesini, fiili grev, işgal, direnişleri, eylemli sınıf dayanışmasını konuşup tartışıyorsak sınıf mücadelesinde bir yol almaya başladık ve gerisi gelecek demektir.

Ne kadar vurgularsak azdır: Neoliberal kapitalizmin despotik çalışma rejiminde, rutin prosedüre dayalı grev, direnişler etkisizleşmiştir, fiili kitle grevi, işgaller, direnişler kaçınılmazdır, gerçek taban iradesi kaçınılmazdır, bunların şu sert kabuğu çatlatmaya çalışan tohumları büyümektedir. Mevcut arkaik siyasal ve sendikal işçi sınıfı örgütleri de, ya bu yolu açma doğrultusunda kendilerini yenileyecek, ya da çok geçmeden işçi sınıfının öfkesinin altında kalacaktır.

Metal grevi bitmedi. Ejot Tezmak işçilerinin işgali, Paksan işçilerinin direnişi, Sarkuysan, Bosal ve birçok fabrikada çok sayıda işçinin grevin bastırılması ve sendikanın geri çekme manevralarına karşı ciddi direnci ve öfkesi, işçi sınıfında yeni bir şeylerin mayalanma sürecinin ifadesidir. Grevin gerçek bir çok yönlü sınıf mücadelesi okulu olarak, şimdiden önemli siyasal ve eğitsel kazanımları vardır. Bunların heba edilmesine izin vermeyeceğiz. Metal işçilerinin iyi gününde kötü gününde, her türlü eylem ve direnişlerinde yanında ve içinde, sendika-grev yasa ve yasaklarının, yüksekten atıp alçaktan sürünen dar yasalcı sendikalizmin aşılması, 3 yıllık sözleşme dayatmasını geri püskürtülmesi için mücadele halinde olacağız.

Bu daha başlangıç, sınıf mücadelesine devam!
Yaşasın Ejot Tezmak işgalimiz!
Grev yasaklarına karşı fiili kitle grevi, işgal, direniş!
Bürokratik yasalcı sendikalizme karşı söz, karar, eylem metal işçilerine!
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*