Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Mekan savaşları sınıfsaldır: İstanbul “emeksizleştirilirken”

Mekan savaşları sınıfsaldır: İstanbul “emeksizleştirilirken”

İSTANBUL “EMEKSİZLEŞTİRİLİRKEN”
Hakan KOÇAK (Yrd Doç Dr, Kocaeli Üniversitesi İktiisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi) Mart 2011

Özet

İstanbul, 1990’lardan itibaren küresel kent söylemi içinde radikal olarak yeniden inşa olurken,
emek üzerinde ciddi sonuçlara yol açacak dramatik bir dönüşüm deneyimi yaşamaktadır.
Emeksizleşme, tüm içerimleriyle birlikte emeğin sosyal, tarihsel ve mekânsal dokuda
görünmezleşmesini; kentin dışına sürülmesini, kentin tarihsel belleğinde görünmezleşmesini;
kendisine ait kamusal alanları, yaşam alanlarını, üretim alanlarını kaybetmesini ve kendi
ürünü olan kentsel mekâna yönelik yaşadığı yabancılaşmanın derinleşmesini anlatıyor. Bu
makalede, emeksizleşme olarak tanımlanan bu süreç emeğin kendi tarihi üzerinden ve direniş
biçimleriyle betimlenmektedir.

*

Giriş

Yakın zamanda ajanslara düşen iki haber: Haydarpaşa Garı’nın çatısından yükselen
alevler ve kentin en yüksek gökdeleni Sapphire’de yapılan yılbaşı kokteyli…
Anadolu’dan İstanbul’a uzun tren yolculuklarıyla gelen emekçilerin tahta
bavullarıyla önünde durup İstanbul’u ilk kez izledikleri Haydarpaşa Garı’nın akibeti
söndürülen alevlerin ardından şu an için belirsiz. Sapphire’de yapılan kokteyle gelen
seçkin davetliler ise ellerini göstererek bağıran inşaat işçisi Mustafa Akyol’un sesini
belki ancak uzaktan duydular: “Bu gökdelenin her basamağında benim alın terim
var. Ellerimdeki nasırlar o merdivenleri yaparken oluştu. Hakkımı istiyorum”.
Akyol ve diğer işçi arkadaşları bir süredir gökdelenin önünde oturma eylemi
yaparak ödenmeyen ücretlerini istiyorlar ve kokteyl günü de dahil bu süre içinde
özel güvenlikçiler tarafından birçok kez itilip kakıldılar. Kentin son yıllarında
yaşananları belkide bu iki ayrı mekândaki görüntüler sembolize ediyor. Đstanbul
yoğun, acılı ve sessiz bir emekle yükseliyor; yükseldikçe de “emeksizleşiyor”.
Yazıda “emeksizleşme” olarak tanımladığımız bu süreci anlamaya, anlatmaya
çalışacağız.

Emeğin görünmezleştirilmesi, sürülmesi, belleksizleştirilmesi

Emeksizleşme, tüm içerimleriyle birlikte emeğin sosyal, tarihsel ve mekânsal
dokuda görünmezleşmesini; kentin dışına sürülmesini, kentin tarihsel belleğinde
görünmezleşmesini; kendisine ait kamusal alanları, yaşam alanlarını, üretim
alanlarını kaybetmesini ve kendi ürünü olan kentsel mekâna yönelik yaşadığı
yabancılaşmanın derinleşmesini anlatıyor. Epeyce bir zamandır küresel kent olarak
tanımlanarak kendisine yeni bir kimlik oluşturulan, geçen yıl ise 2010 Kültür
Başkenti olarak bu kimliği pekiştirilen İstanbul kendisini üreten ve yeniden üreten o
büyük güce, çoğunluğa, giderek daha uzak hale ge(tiri)liyor. Emeğin bu kente ilişkin
popüler ve tarihi anlatılara nüfuz edememesi yeni değil. Đmparatorluğun payitahtına
dair edebi metinler, anılar ve tarih çalışmaları genelde emek körü olagelmişti zaten.
Mesela İBB’in 2003’lerde yürüttüğü Kentim İstanbul kampanyası kapsamında
yayınlanan kitapçıklar Okmeydanı, Zeytinburnu, Beykoz, Cibali vb. birçok emekçi
semtini işçilerden söz etmeden tanıtabilmeyi “başarmışlardı”. Haliç’le ilgili
tebliğlerin sunulduğu hayli kalın bir sempozyum kitabında işçilere dair tek bir başlık
bulamayabilirdiniz. Kimi istisnai örnekler görülmeye başlasa da emeğin bu
görünmezlik hali şimdilerde de dizilerde, filmlerde, kitaplarda büyük ölçüde
sürüyor.

Oysa biliyoruz, payitaht öteden beri hep Anadolu’dan, Balkanlardan ve uzak
diyarlardan gelen gurbetçilerin emeğiyle var oldu. Onlar görkemli sarayları,
camileri, yolları, meydanları var ettiler, koca kenti durmadan doyurup giydirdiler.
Tüm bunları yaparken de İstanbul’da bir yaşam kurdular. Uyumlanmayı da
direnmeyi de içeren bir sosyal yaşamı, kültürü oluşturup sonraki kuşaklarına
aktardılar. Tarih boyunca İstanbul’a akan göçmenler üstüste katmanlar yaratarak
kentin dokusunun oluşumunda belirleyici oldular. 1960’larda Almanya’ya doğru yola
çıkan işçilerin bir kuşak öncesi için gurbet İstanbul’du. Đmparatorluk döneminde
atalarının saray için yaptığı hizmeti bu kez onlar yeni bir sermaye sınıfının gelişmesi
için yapacaklardı ve bunun için önce fabrika kapılarına, ardından gecekondulara
yığıldılar.

Kentin geleneksel merkezini oluşturan semtler birer işçi semti karakteri kazandı.
Haliç, Yedikule, Eyüp fabrikalarla ve çevrelerinde büyüyen gecekondu
mahalleleriyle doldular. 1950’lerin günlük gazetelerini inceleyenler işçi sınıfının
gelişimini günbegün izleyebilirler. İstanbul hızla bir işçi sınıfı kentine
dönüşmektedir. Kente akan kitlelerin “mesken derdi” tipik bir işçi sınıfı sorunu
olarak algılanmakta ve tartışmalara, arayışlara neden olmaktadır. Đşçi meskenleri
davası akademisyenlerin, sendikaların ve iktidarın üzerinde durduğu, çözüm
bulmaya ya da üzerinden politika geliştirmeye çalıştığı bir konudur.
Gecekondulaşmanın da bundan bağımsız bir gelişme olmadığının hemen herkes
farkındadır. 50’lerde kente yerleşen göçmen işçiler, 60’larda bir sınıf olma yoluna
girer; 70’lerde ise ürkütücü bir örgütlü güce dönüşürler. Bu öykünün asıl mekânı
kuşkusuz İstanbul’dur. Bu tarihsel kesitte İstanbul birçok işçi havzasını barındıran
bir emek başkenti karakterini de kazanır. Kentin yakın tarihini konu alan anlatılarda
emeğe ayrılan yerin, sözünü ettiğimiz dönüşüm sürecinin derinliği, yaygınlığı ve
kitleselliği ile orantılı olduğu söylenemez. Dahası tam tersine bir negatif anlatıdan
söz edilebilir: İstanbul’u dolduran ve gecekondularıyla onu bozan kara bir kalabalık.
80’lerin neo-liberal saldırganlık döneminde ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan bu
söylem ikibinli yıllarda kentli elitlerin huzursuz homurtusu olmaktan çıkıp,
sistemli/kurumsal bir kentsel yıkımın koçbaşı haline geldi.

İstanbul emek-sermaye karşıtlığının en yoğun olduğu şehirdir

İstanbul’a dair emek körü elitizmin ağırlığını taşıyan sanatsal ve tarihsel anlatılar
yıkıcı/dışlayıcı kentsel dönüşüm hareketinin ideolojik arka planı için de malzeme
oluşturdu. İstanbul’un bir emek şehri olduğunu görmeyen bakış, emek kentten
sürülürken de farkına varmadı (ya da belki alkışladı). Yeni dışlayıcı kentsel dönüşüm
hamlesi kimi örneklerde bir nostalji paketi içinde sunuldu, uygulandı. Emeğin
oluşturduğu sosyal kültürel doku sözlü, yazılı anlatılarda daha ağırlıkla yer
alabilmiş, emekçilerin yaşadığı insanlık durumu daha yaygın ve incelikle
işlenebilmiş olsaydı günümüz tartışmaları farklı bir zeminde gelişebilir miydi?
Yıkım için güçlü bir arka plan oluşturan dışlayıcı ideolojik hegemonyanın oluşumu
zayıflatılabilir miydi? Belki de. Ama bunun post modern bir iklimde yaşanan yakın
geçmişte hayli zor olduğu da kesin. Gerçekte muazzam bir insani birikim, sanatsal
ve bilimsel malzeme içeren emeğin İstanbul’daki trajedisinin hakettiğinin çok altında
bir ilgi görmüş olması kanımızca ülkenin düşünce ve edebiyat tarihinin önemli
tartışma başlıklarından birisi olmalıdır.

12 Eyül Darbesi tüm Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da (elbette en başta orada)
emeğin mekânlarının dağılmasında kritik bir rol oynadı. Darbe ve ardından devreye
sokulan ekonomik politikalar öncelikle üretim mekânlarını dağıttı. Kent içindeki
önemli birçok fabrika tedrici olarak dışarı taşındı, Haliç gibi geleneksel işçi
havzaları çözülmeye başladı. Böylece işçi sınıfı yaşam alanlarının dağılmasının da
zemini oluştu. Öte yandan seksenlerin siyasal toplumsal atmosferi insanları
sokaklardan evlere doğru sürmekteydi. Yazlık sinemalar, açık hava festivalleri, çay
bahçeleri gibi halk mekânları; mitingler, yürüyüşler, halk toplantıları gibi kitle
etkinlikleri üzerinden yükselen; sayısız alternatif dergi, gazete ve kitapla yazılı
ifadelerini bulan proleter kamusal alanlar çözüldü, kurudu. Haliç, Kağıthane, Kartal,
Zeytinburnu gibi fabrikaların çevrelerinde oluşmuş olan geleneksel işçi havzaları
dağılmaya başladı. Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası’nın 2002’de, işçilerinin ve semt
halkının katılımıyla sürdürülen uzun bir direnişin ardından kapatılması belki de son
işçi havzasının dağılmasını simgeler.

Sosyal bilim ve siyaset yazınımızda henüz yeterince araştırma ve yazı konusu
yapılmamış bu dönüşümün İstanbul -ve tabii Türkiye- işçi ve sol hareketi açısından
özenle değerlendirilmesi gereken sonuçları olduğu belirtilmelidir. Dağılma süreci
birbiriyle iç içe geçmiş bir dizi dinamiğin bir arada işlemesi sonucu gelişti ve her
yerde benzer görüngüler ortaya çıkardı. Korkut Boratav’ın özlü anlatımıyla 80’lerde
kent emekçilerine dönük bölüşüm politikalarında egemen yaklaşım, sendikal
örgütlenme ve ücret taleplerine karşı katı bir çizgi izlenmesi; buna karşılık aynı
işçiyi kentli, gecekondulu, fakir ve tüketici kategorisine kaydırarak bu düzlemde
belediye hizmetleri, tapu tahsisi, imar izni vb. ile kazanmaya çalışmak olarak
özetlenebilir. Diğer yandan İstanbul seksenler boyunca hızlı bir göç hareketine
sahne oldu. Kentsel mekâna dayalı ekonomik politika tercihleri ve hızlı göçmen
artışının yukarıda anılan alanlara yansıması buraların kalabalıklaşıp şişmesi,
yükselmesi (apart-kondular), heterojenleşmesi/katmanlaşması (hem sınıf/statü
grupları hem de etnik temelli) gibi sonuçlar yarattı. Tüm bu değişimlere paralel
olarak 90’lardan itibaren bu bölgeler artık “varoş” olarak adlandırılmaya başlandı;
kimi zaman suç alanları, kimi zaman radikal politik akımların işgalindeki bölgeler,
çoğu kez kent işgalcileri ve en genelde de tehlikeli olarak kodlandılar. Türkiye sağı
DP’nin iktidar yılları olan 1950’lerden başlayarak kentli emekçilere yönelik
stratejisini birey-mekân düzleminde kurmuş, onların bir sınıf olarak örgütlenmesi
sürecine karşı popülizm, patronaj gibi himayeci temelde ilişkiler ve -bastırılan toplu
sosyal hak taleplerine paralel olarak- sunduğu bireysel sosyal haklar yoluyla
vatandaşlar kolektifi içinde eritmeyi hedeflemişti. Türkiye sağ muhafazakar siyasi
geleneğinin son halkası olan AKP’nin geliştirdiği kapsamlı yeniden neo-liberal
hamle ise bu klasik çizgiyi aşan yeni bir açılım olarak değerlendirilmelidir.
Yaklaşık on yıldır izlenen yeni sağ stratejide artık emekçi kitlelerin birey-mekân
temelindeki politikalarla bölüşüm ilişkilerine dahil edilmesi iktidarın meşruiyetini
tesis etmek ve sürdürmek için gerekli bir araç olmaktan çıkmıştır. AKP iktidarının
toplumsal meşruiyetini ve siyasal enerjisini, Türkiye’nin ikibinli yıllar boyunca
giderek güçlü bir biçimde eklemlendiği küresel kapitalizmin dinamikleriyle
bağlantılı olarak büyüyen yeni zenginler ve orta sınıflara sağladığı gelişme imkanları
ve aynı dinamiklerin etkisinde, onlarla eşzamanlı olarak genişlemekte olan
yoksullarla kurduğu maddi-manevi yardım/destek/vaat ilişkisini birarada
yürütebilme kapasitesine dayandırdığı görülür. Đstanbul bu zor ama şu ana kadar az
çok başarıyla devam ettirilebilmiş olan siyasetin başlıca sahnesi ve vitrinidir.
Küresel kent olarak o, şüphesiz bahsi geçen dinamiklerin en etkili biçimde izlendiği
yerdir.

Şimdilerin İstanbul’una bakınca görülen yeni silüette sanayi kapitalizminin abideleri
fabrikaların yerine yükselen finans, ticaret ve kültür kapitalizminin abidesi plaza
gökdelenleri, iş merkezleri, rezidanslar ve güvenlikli siteler yeni resmin ana
figürleridir. Yeni silüeti belirleyen bu mekânların sakinleri aynı zamanda kentin de
yeni sahipleridir. Büyük ölçüde kimlik ve demokrasi tartışmaları arasında süren
genel siyasi çekişmelerde ve medyada yaygın bir kullanım alanı bulan kültürel
temsil biçimlerinde (en bilinen örneği “beyaz Türkler”olan) farklı kamplarda
oldukları varsayılan kesimler kentin yeni sahipleri klübünde biraradadırlar.
Muhafazakar sermaye grupları kendi ilkel sermaye birikim süreçlerini borçlu
oldukları sosyal ağlardan bağımsızlaşarak küresel piyasalarla eklemlenebilir hale
gelmektedir. Kendilerine müşteri sağlayan cemaatlerinin, ucuza çalıştırdıkları
hemşehrilerinin, varoşlardaki yoksulluk nöbetini devrettikleri komşularının ötesinde,
şimdi küresel kentin tüketicisi olmayı iştahla talep eden yeni zenginler ve orta
sınıflarla işbirliği halindedirler. Kentsel dönüşüm süreçleriyle, yerel yönetim
kararlarıyla sağlanan kıymetli arazilerin ve mekânların donatılıp sunulacağı
kesimler, müstakbel alıcılar onlardır çünkü.


Mekan savaşımları sınıfsaldır

Sanayici atalarından farklı olarak onlar, öncelikle emeğin sahip olduğu işgücüne
değil mekâna gereksinim duyarlar, bir şekilde emeğin elinde kalmış olan kentsel
mekâna el koymaya yönelirler. Kendi yaşam alanlarını, kültürel üretim ve tüketim
mekânlarını yaratmak, pazarlamak, genişletmek için kentsel mekânda sürekli bir
dönüşüm ve yeniden yapılanmaya gitmeleri gereklidir ve tıpkı işgücünden artı-değer
elde edilirken olduğu gibi devletin zor ve rıza araçlarını kullanmadan bunu
gerçekleştirmek mümkün olamayacaktır. TOKİ’den Büyükşehir Belediyesi’ne bir
dizi kurum ve yıkımlara eşlik eden binlerce güvenlik görevlisi bu işlevi birarada
yerine getirirler. Kısa zamanda kentin her yerine yayılan kentsel dönüşüm projeleri,
kapitalizmin ilk dönemlerinin İngiltere’sindeki çitlemelere benzer biçimde binlerce
emekçiyi yerinde eder, birçoğunun geçim araçlarını ellerinden alır. Post modern
zamanlarda tüm bunlar için gerekli rıza ise medya aracılığıyla üretilir ve
yaygınlaştırılır.

Emeğin kentsel (kentten) sürgünü başlamıştır. Önce en savunmasızlardan,
çingenelerden başlayan sürgün sonra varoşlara uzanır. Kentin daha kenarlarında ve
daha dikey biçimde yaşamak için göç kafileleri merkezden çevreye doğru yola
koyulur. Bahçelerden, komşuluklardan, ortak alanlardan yoksun ucuza maledilmiş
kalitesiz, soğuk ve yüksek bloklara veya belki de bir zaman umutla çıkılıp gelinen
köylere doğru bir yolculuk. Aslında kentsel sürgünün koşulları daha önce
oluşmuştur. Ortak kamusal alanları zayıflayan, varoşlara dönüşen mahallelerinde
katmanlaşarak yığınlaşan kentli emekçilerin direnç kapasiteleri daha seksenlerden
itibaren azalmaya başlamıştır. Kentsel dönüşüm karşısında hızla kurulup yeniden
faaliyete geçen mahalle dernekleri, platfomları bu yüzden yeniden bir kamusallık -ve
çoğu kez epey de zorlanarak- inşa etmek durumunda kalırlar. Burjuva kamusal
alanında dolaşımda olan kanaatler, yargılar kentsel sürgün adaylarının durumunu
güçleştirmektedir. Onlara, “işgalci”, “rantçı”, “suçlu”, “asalak” vb. gibi şablonlarla
bakılmaktadır. Bu durumda onlara düşen, kendi meşruiyetlerini sağlamak üzere
kendi göçmen kimliklerini; kentin emekçileri haline gelişlerinin tarihini kendilerinin
anlatmaya başlaması olacaktır. Emek, entellektüellerin büyük ölçüde dışladığı
kentin tarihine kendisini, kendi ağzından yeniden dahil etmek durumundadır.
Emeğin kentsel sürgününün başlamasını kendi üretim mekânlarının dağılmasıyla
başlatmıştık. Organize Sanayi Bölgeleri kentin sınırlarında ya da yakın kentlerin
kırsal alanlarında onbinlerce işçiyi dikenli teller ve özel güvenliklerle korunan
küresel kapitalizmin çalışma kamplarında toplamaktadır. Gözlerden -ve elbette
haklardan uzak- emeğin deneyiminin ve sesinin kente karışması daha da zorlaşmış,
emek tecrit edilmiştir. Öte yandan kentin silüetini belirleyen yeni abideler de farklı
türden ama yoğun bir emeği barındırır: En niteliklileri (gözlüklü, takım elbiseli bilgi
işlemci, bankacı, reklamcı vb. plaza beyaz yakalıları) ve niteliksizleri (taşeronda
çalışan inşaat işçileri, temizlikçiler, güvenlikçiler vb. plaza mavi yakalıları).
Buralarda emek tecrit edilmemiş ama daha incelikli bir yolla
“görünmezleştirilmiştir”.

Aslında sanayi bölgeleri de plazalar da emek açısından “mahremleştirilmiş”
alanlardır. Üretimin ve dolaşımın yeni abideleri sermayenin mahrem alanıdır, orada
olup bitenlerden (sermayenin yaptıklarından, emeğin direnişinden) söz etmek ayıp,
nahoş; en azından tat kaçırıcıdır; haber değeri taşımaz veya haber olması hoş
karşılanmaz. Emek kolaylıkla yenilenebilir, ucuza bulunabilir bir girdi olarak yeni
mekânların abartılı yükseklikleri ve sundukları göz kamaştırıcı yeni yaşam
deneyiminin ışıkları altında, girişte örneklediğimiz Sapphire inşaatında görüldüğü
gibi “önemsizleştirilir”. Emeğin kendisini görünür kılması geçmişle
kıyaslanamayacak kadar zorlaşmıştır: Aylarca süren direnişler, belki medyadaki
birkaç sağduyulu kalem, intihar girişimleri, polis şiddetine karşı kararlı ve çaresiz
bir mücadele.

Bugünlerde Beşiktaş’tan Maslak’a doğru giden plazalar yolunda dikkatli gözler her
iki gruptan plaza emekçilerinin de temsilcilerini görebilirler. Esentepe’deki Sabah-
Atv binasının önünde birinci yılını doldurmuş bir grevin pankartı aslıdır, biraz
ileride Levent’te göğü delercesine yükselen gökdelenin kapısında ise Sapphire
işçileri “Bu gökdelen ödenmeyen işçi ücretleriyle yükseliyor” pankartı altında
bekleşiyorlar. Tabii bunlar yegane örnekler değil. Yeni kentin beyaz ve mavi yakalı
emekçileri birçok örnekle görünür olma mücadelesi veriyorlar. Kentsel dönüşümün
başlıca kahramanı olan TOKİ’nin inşaatlarında çalışan işçilerin yaşadıkları sıkıntılar
ve ödenmeyen ücretleri için giriştikleri eylemler, bu inşaatlarda yaşanan birçok
ölümlü iş kazası söz edilmeye değer örnekler. Öte yanda da uzun süren sendikal
örgütlenme mücadelesi sonucu grev kararı alan IBM çalışanları yer alıyor. Yeni
kentin yeni emekçilerinin macerası aslında daha yeni başlıyor. Görünür olmanın
öneminin farkındalar. Bu yüzden Tuzla’nın gemi yapım işçileri başlarındaki
baretlerle Beyoğlu’nda gösteri yapıyorlar. Fabrikalarını ve mahallelerini kaybeden
Đstanbul’un emekçileri sokakları kullanarak kendi kamusal mekânlarını yeniden ve
yeniden kurma uğraşı veriyorlar.

Emeğin tarihsel belleği de yok edilmek isteniyor

Kentsel dönüşümler ve soylulaştırma pratikleri emeği İstanbul’dan yalnızca fiziki
anlamda sürmüyor; aynı zamanda onun öyküsünün yazıldığı mekânları da yok
ederek ya da dönüştürerek emeğin kollektif belleğini de yok ediyor. İçinde işçi
mücadelelerinin yürütüldüğü fabrikalar, sendikaların mesken tuttuğu binalar,
işçilerin dev kalabalıklarla yürüdükleri caddeler, meydanlar, onların yaşam savaşına
tanıklık etmiş semtler, o semtlerdeki köşeler, mekânlar hepbirlikte kentin içindeki
bir yaşayan müze gibi düşünülürse, müzenin sergilediği parçaların hergün azaldığı
görülüyor. Yukarıdaki örneklerimizden birisi olan Haydarpaşa Garı’nın da bu
müzenin parçalarından birisi olduğu kuşkusuz. Hem demiryolu işçilerinin mekânı,
hem tarihte birçok yürüyüşün, eylemin başlangıç noktası, hem de Anadolulu emeğin
İstanbul’a giriş kapısı, gurbetçilerin acılı yaşam deneyimlerinin mekânı olarak.
Nitekim Gar’a sahip çıkanlar da yine öncelikle demiryolu çalışanlarının sendikası ve
Mimarlar Odası oluyor. Daha önce yayınlanan bir yazımızda kimi örnekler de
vererek Đstanbul’daki emek mekânlarının serencamına değinmiştik.8 Burada, kimileri
yok olmuş, kimileri unutulmuş kimileri de dönüştürülmüş bu mekânlarla ilgili
girişimlerin, onların emek kimlikleriyle yeniden bilinir kılınmasının emeğin
belleksizleştirilmesi karşısındaki politik önemine vurgu yapmakla yetineceğiz. Emek
Sineması’ndan Haydarpaşa Garı’na; Hasanpaşa Gazhane’den tütün fabrikalarına, eski
işçi havzalarına kadar kentin her yerinde birbirinden farklı birçok mekânla ilgili
sürdürülen sahiplenme mücadelelerinin “emeğin İstanbul’unu koruma” başlığı
altında toplanmasının, kendilerini emeğe referansla tanımlamalarının karşılarındaki
dışlayıcı/marjinalleştirici ağır ideolojik kampanya karşısında toparlayıcı ve
güçlendirici olabileceği kanaatini taşıyoruz.

Emeği daha yoğun ama daha görünmez olarak kullanarak, kentin çeperlerine ve
dışına sürgün ederek, kentsel toplumsal bellekten silerek, tarihsel anlatıdan
dışlayarak sürdürülen İstanbul’un yeniden inşaası karşısında sürdürülecek toplumsal
mücadelenin çok katmanlı, çok yönlü ve kapsayıcı olması zorunlu görünüyor.
Kentin “emeksizleştirilmesi” karşısında emeğin, sahip olduğu tüm örgütsel, politik
ve entelektüel güçlerle direnme hakkını kullanacağına, var ettiği kentteki
yabancılaşmasını aşacak pratikler geliştireceğine dair beklentinin boşa
çıkmayacağını görüyoruz. Önümüzdeki onyılların İstanbul’u şekillenirken bu
bağlamdaki toplumsal mücadelelerin belirleyici olacağını düşünüyoruz.

KAYNAKLAR

Besime Şen, “Kentsel Dönüşüm ve ‘Kaybetmeden Mücadele Etme Arayışı’
Gülsuyu- Gülensu ve Başıbüyük Deneyimleri” (309-353), Tarih Sınıflar
ve Kent, Haz: Ali EkberDoğan-Besime Şen, Ankara: Dipnot Yayınları,
2010.
Birgün, 20 Aralık 2010.
Hakan Koçak, “Emeğin İstanbul’u Kaybolurken”, Birgün, 21 Mayıs 2010.
Hakan Koçak, “Türkiye İşçi Sınıfı Oluşumunun Sessiz Yılları: 1950’ler”,
Toplum ve Bilim, 2008/113, s.90-126.
Korkut Boratav, 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm,
Gerçek Yayınevi, Đstanbul: 1991.
Sema Erder, İstanbul’a Bir Kent Kondu Ümraniye, İletişim Yayınları,
Đstanbul: 1996.
Oğuz Işık-M.Melih Pınarcıoğlu, Nöbetleşe Yoksulluk, Đletişim Yayınları,
İstanbul: 2001.

Not: Arabaşlıklar tarafımızdan eklenmiştir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*