Maviş

Siz beni bir de gençliğimde, 1960′larda görecektiniz. Bu ihtiyar, hurda haline dönüşeceğim, saksı gibi bir yere çakılıp kalacağım aklınıza bile gelmezdi. Asfaltta öyle bir süzülürdüm ki, gören bir daha dönüp bakardı. Hey gidi günler…

Gemiyle gelmiştim Türkiye’ye, bir oyuncak fabrikasının siparişi olarak. Limanda gemiden indirildikten bir süre sonra kara yağız bir delikanlıya teslim ettiler beni. Anahtarlarım elinde, gözleri parıldayarak bir tur attı önce çevremde. Karasöre, lastiklerime bir iyice baktı. Uzun deniz yolculuğu, dalgalardan kopup gelen tuzlu deniz suları rengimi biraz soldurmuş olsa da farketmemiş gibi bakıyordu. Gövdemde elini gezdirdi, sanki beni hissetmek ister gibiydi. Sonra dua gibi bir şeyler söyleyerek direksiyona geçti. Koltuklarım rahattı o zaman. Şöyle güzelce yerleşti, memnun olduğu gözlerinden anlaşılıyordu. İçerisini de gözden geçirdikten sonra aynaları kontrol etti, ayarladı. Hareketleri zarif ve biraz çocukçaydı. Ne zamandır babasından istediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuk hallerindeydi. Sanki biraz sert davransa bir yerlerime bir şey olacaktı. Anahtarı takıp kontağı çevirdi. Motor sesini dinledi biraz, mest olmuş bir hali vardı. El frenini indirip vitese aldı ve hafiften gaza dokundu. Bu gün gibi hatırlıyorum, benzinin damarlarımda dolaşmaya başladığı anda ben de canlanmıştım sanki. Sevmiştim bu şoförü. Onun izin verdiği ölçüde hızlanıp yavaşladım. Yol aldıkça rahatladı, bana ve kendine güveni yerine geldi. Her gaza dokunduğunda kendimi göstermek için öne atılıyordum. Kendimi uzun süre kapalı kalmış bir arap atı gibi hissediyordum. Koşmak, hızla gitmek istiyordum. Şoförüm tedbirli bir jokeyin atını dizginlemesi gibi beni yavaşlatıyor, bir yandan da gülümsüyordu. İşte o an iyi anlaşacağımızı anladım.

Bir süre sonra bir fabrikanın bahçe kapısından içeri girdik. İki katlı bir binanın önünde durduk. Şoförüm çalımla indi arabadan. Evraklarım elinde binaya girdi. Birkaç dakika sonra pencereden birilerinin bana baktıklarını gördüm. Birşeyler konuşuyorlardı. Sonradan öğrendim, sahibim onlarmış, bu oyuncak fabrikasının patronları. Etrafta birkaç eski model daha kamyon vardı. Ben onların yanında şoförlerin tabiriyle ”kız gibi” duruyordum. Güneşin altında mavi boyam pırıl pırıldı. Mavi bir şekere benziyordum neredeyse. Gelen geçen beni baştan ayağa süzüyordu. İlgi çok hoşuma gitmişti. Hani yapabilsem sileceklerimi çalıştırıp, farlarımı yakıp söndürmek istiyordum. Parmakla gösterilmek, hayranlıkla izlenmek güzel bir duyguymuş!

kamyonEn sonunda şoförüm çıktı içerden. Biraz ilerde oturan birkaç kişi vardı onlarla selamlaştı. İçlerinden biri :
” Vay Cemal gardaş, kapmışsın yeni makinayı….”
” Öyle oldu, bunu ben kullanacam ” diye cevap verdi, sesinde gururlandığını hissettiren bir tınıyla.
” Hayırlı olsun ” dediler hep bir ağızdan. Sonradan öğrendim onlar da fabrikanın kamyon şoförlerindenmiş.
Şoför Cemal (bu arada ismini de öğrenmiş oldum) hasta ya da izinde olduğu zamanlarda onlarla da yola çıkıyordum.
Hepsi toplanıp beni incelemeye başladılar. Doktorların hasta konsültasyonları gibi her tarafımı bir iyice kontrol ettiler. Motor sesimi de dinleyince hep bir ağızdan ” vaaay ” dediler ” sesi temiz, aslan gibi kükrüyor ” ” Cemal gardaş, buna yokuş mokuş dayanmaz. Uzun yolda çok rahat edersin. Bizim hurdalar gibi seni yolda bırakmaz ” dediler. İçlerinden yaşlı olanı ” Makina yenidir diye suyunu, yağını eksik etmeyesin Cemal. Makine da insan gibidir, ne kadar iyi bakarsan, davranırsan o kadar kadir kıymet bilir. Gerçi sen, bilirim, şimdi bunu çocuğun gibi sever, bakarsın. Yolunuz açık olsun…” diyerek cemal’in omzuna sevecenlikle vurup, sıktı.
İlk günüm böyle, tanışma faslıyla geçti. Kapının önünde salınıp durdum.
İkinci gün erkenden geldi Cemal. Benimle çıkacağı ilk yolculuğa hazırlanmış gibi bir hali vardı. Tıraşını olmuş, deri ceket ve şapkasını giymiş, elindeki tespihiyle karşımda duruyordu.

Sipariş varmış, yola çıkacakmışız. ” Hazır mısın Mavişim ” dedi. ( ” Mavişim ? ” ben miyim o? Ne kadar güzel bir isim). O günden sonra hep ‘ Mavişim ‘ diye seslendi bana. Onun her Mavişim deyişiyle yollarda yağ gibi kaydım. Sorun çıkarmamaya, su kaynatmamaya çalıştım.

Beni deponun yanına çekti. İşçiler kolilerle oyuncakları yüklemeye başladılar kasama. Tepeleme doldursalarda bir ağırlık hissetmedim. İşte ilk oyuncakları orda gördüm. Renk renk küçük kamyonlar, arabalar, bebekler, düdükler… türlü çeşit yüzlerce oyuncak. İstanbul’da şehrin içinde birkaç mağazaya dağıttık tüm bu yükü. Mağazaların önünde beklerken anne-babalarının elinden tutmuş oyuncakçıya doğru çekiştiren çocukları da buralarda gördüm. Bunlar hali vakti yerinde insanlardı. Sonradan anladım ki bizim oyuncaklarla sadece zengin çocukları oynayabiliyormuş! Fabrika da çalışıp, bu oyuncakları yapan işçilerin çocukları bu oyuncaklarla değil oynamak, göremiyorlarmış bile. Hep merak ettim. Bu işçiler çocuklarına bir oyuncak fabrikasında çalıştıklarını söyleyebiliyorlar mı? diye. Çocuklar bilse, laf söz anlamaz oyuncak diye tuttururlar, başa çıkmak mümkün olmaz. Bilmem ne yapıyorlardı. Bazen oyuncak mağazalarının vitrinlerinin önünde görürdüm yoksuk çocuklarını, gözlerinde bir bulut varmış gibi bakarlardı vitrinlere. Oradaki rengarenk oyuncakların çekiciliği karşısında, çocuk dünyalarında ne düşünürlerdi merak ederim. O oyuncaklara neden sahip olamadıkları noktasında kendilerini nasıl ikna ederlerdi acaba? Neden yoksul olduklarına dair mesela….

Yolculuklarımız sırasında yoksul semtlerden geçerken görüyordum daha çok bu çocukları. O kadar çoktular ki. Sanki birer çocuk ülkeleriydi bu semtler. Boş arsalarda grup grup toplanır, tozun toprağın içersinde oyuna dalarlardı. Anaları ” gözü körolmayasıcalar, hadi eve ” diye pataklaya pataklaya götürmeseslerbir yere gidecekleri de olmazdı. Hiç mi yorulmazlardı bu canavarlar. Bir şey öğrendim ki çocuk ruhu bu, hele hele kendisine boş bir oyun alanı ve güneşli bir gökyüzü bulduğunda neler neler, ne oyunlar ortaya çıkartabiliyorlar. Şimdi fotoğrafta gördüğünüz bu veletler varya hiç tepemden inmezler. İlk gelen şoför koltuğuna oturur. Diğerleri yolcu olur. Artık keyifleri nereye isterse oraya yolculuk ederler. Şoförün atamasıyla muavinliği kapan yaramaz, bıçkın bir edayla ” pamuk eller cebe abilerim ” der ” parasını vermeyen kalmasın! ” hayali ücretleri toplar. İnen binen derken saatleri geçirirler. Bazen de bir kaç yaş büyük bir grup gelir, birisi kendisini trafik polisi ilan eder, araca el koyup, ufaklıkları kovarlar. Tabii öyle hemen teslim olmazlar ” bize ne yaaa! ” benzeri karşı çıkışları olsa da bu çekişmenin sonu başından bellidir ! Küçüklere yol görünmüştür. Hemen yeni bir oyun icat edilmezse, sert kızgın bakışlarla kendilerini kovanlara bakar ”’ büyüdüğüm zaman görürsünüz! ” diye tehditleri savurmaktan da geri kalmazlar. Sıkılı yumruklar, çatılmış kaşlar, onurlarının -henüz çocukça da olsa – kırılmış olmasının getirdiği ifadeyle olay yerinden uzaklaşırlar. Bir daha bir yerden kovulmamak için büyümek gerektiğini sanırlar. Yanıldıklarını bilecek yaşta değiller henüz, büyüdükçe kovulmalarında büyüyeceğini görecekler.

çerçeveBu çocuklar mağazalardan oyuncak alamazlar. Yoksuldurlar. Onların oyun alanı yaşadıkları mahalledir. O alanda her şeyi bir oyun aracı haline getirebilirler. Bu bazen benim gibi bir hurda, bazen boş bir ayna çerçevesi olabilir. Çerçevenin içine girip çeşitli pozlar verene diğerleri karınlarını tuta tuta gülerler. Yaratıcılıklarıyla birlikte (bu yaşlarda gelişsede büyüdükçe türlü engeller köreltecek onu) toplumsallıkları burda oluşur. Birlikte olmanın, davranmanın gücünü öğrenirler.

Şimdilerde şu kentsel dönüşüm müdür nedir, onunla bütün bu mahalleler koca koca binalarla dolduruluyor. Çocuklar için özgürce koşup oynayacakları bir alan kalmıyor. Evlere tıkılan çocuklar yalnızlaşıp bencilleşiyor, paylaşmayı öğrenemiyorlar. Steril ortamlarda arkadaşsız bir şekilde büyüyorlar. Ne bir kavgayı paylaşabiliyorlar, ne de bahçelerden erik aşırmanın heyecanını…..
Hergün tepeme çıkan bu çocuklar türlerinin son örnekleri gibi. Kentlileşme soylarını tüketiyor. Çok katlı binalar yaşam alanlarını kapatarak, güneşi gölgeleyerek bir çiçek gibi solmalarına yol açıyor. Üzülüyorum…

Her neyse. Cemal ile Maviş 10 yıl kadar yoldaşlık ettik. Diyarbakır’dan Adana’ya Trabzon’dan Erzurum’a kadar gitmediğimiz yer kalmadı. Kazalar da yaptık. Ufak tefek kazalardı. Bizi sakatlayacak şeyler yaşamadık. Sonra 70′ler de fabrika da grev oldu. Cemal’de katıldı greve. İşçiler hakkımızı istiyoruz diyorlardı. Patron oralı olmadı. Bütün işçileri işten çıkardığını, fabrikayı kapattığını ilan etti. Sonradan öğrendik ki zaten satacakmış fabrikayı, grev bu işi hızlandırmış. Yeni patron eski işçilerden birkaç usta başı dışında kimseyi işe geri almadı. Anarşistlerle işim olmaz diyormuş. Cemal’de işe geri alınmayanlardandı. Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Şoför kabiniden eşyalarını aldı Cemal. Hüzünlüydü. Yılların anılarını arkadaşlığını bırakıyordu geride. Kaportama vurup, ” Hoşça kal Maviş ” demesi hala kulaklarımdadır.

Cemal’den sonra bir kaç yıl daha bu fabrika’da oyuncak taşıdım. Patron fabrikayı büyütünce ben ve diğer kamyonlar yetmez oldu. Hepimizi tek seferde satmadan önce yeni kamyonlar aldı. O kamyonlar fabrika bahçesinden içeri girince eski günleri hatırladım. Buraya geldiğim ilk günleri. Herkes yeni kamyonların etrafındaydı. Mavişe, bana dönüp bakan yoktu.

Birkaç gün sonra yeni sahiplerim geldi. Sebze-meyve satıyorlarmış halde. Birkaç yılda onların yanında sebze-meyve taşıdım. O güzelim oyuncaklardan sonra sebze-meyve işi çok zor geldi. Hergün biraz daha kirlendim, rengim soldu. Kokmaya bile başladım. Birkaç yıl sonra yeniden satıldım, sonra yeniden… yaşlandıkça güçten düşmeye başladım. Birkaç kaza sonrasıda iyice kötü oldum. Tamirciler artık beni yürür hale getirmeye çok zorlanıyorlardı. Yavaş yavaş ölüyordum. Tek korkum bir hurdacıya satılıp parçalanmaktı. Son sahibim beni gecekondusunun önüne getirip park etti. Ondan sonra ise yürüyecek gücü bir daha kendimde bulamadım. Artık tükenmiştim. O da uğraşmadı daha fazla. O günden beri burda böyle dururum. İstesemde gidemem bir yere. Ne aküm kaldı ne tekerlerim. Cantın üzerinde dururum, bir felçli gibi. Tek tesellim çocuklar. Oyuncak fabrikasını, Cemal’i hatırlatıyorlar bana, eski güzel günleri…çocuklara oyuncak taşımak, onların sevinçle, kırmızı elmalar gibi gülerek oyuncaklarını kucaklayışlarını seyretmek bizi çok mutlu ediyordu. O günlere bir daha dönemem, buna gücüm yok, son demlerimde kendim oyuncak oldum! Acaba Cemal nerelerdedir! Çocukları mutlu görmek hala çok güzel!…

Hatırlarım, işçilerin kaynaştığı, hergün grev ve direnişlerin olduğu günlerdi. Gelecek üzerine bu kadar çok konuşulduğunu bir tek o günlerde gördüm. Herkesin dilinde daha iyi bir gelecek lafıdır gidiyordu. O günlerde Cemal’de çok değişmişti, gözlerindeki ışık daha bir parlaklaşmıştı sanki. İşte o günlerde Cemal, yolculuklarımızda taşıdığımız yüke de uygun olarak çok güzel bir şiir okurdu. Gelecek güzel günlere inancını ifade eden. Hala kulaklarımdadır bu şiir; ara sıra bugün de duyuyorum……

” Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz. ”

Fotoğraflar : Üretiyorum Ankara Fotoğraf Atölyesi
Öykü : Ercan Akpınar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*