Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Marksist zamanlar: Tarihin sıçramalarla, altüst oluşlarla, devrimlerle gelişimi

Marksist zamanlar: Tarihin sıçramalarla, altüst oluşlarla, devrimlerle gelişimi

Marksizmin burjuva ve küçük burjuva sosyalizminden tam ve kesin kopuşu

Komün Devrimine evrilen 20 yıllık dünya-tarihsel dönem, Marksizmin bilimsel komünizm ekseninden gelişimi ve burjuva demokrasisi ve küçük burjuva sosyalizminden iktisadi, felsefi, siyasal, bir bütün olarak tam kopuşunu gerçekleştirmesi açısından kritik bir önem taşır.

Marx’ın Komünist Manifesto’da yaptığı tek değişimin Paris Komünü’yle birlikte iktidar konusunda olduğu söylenir. Doğru, fakat çok eksiktir. Marx, aynı dönemde, 1867’de yayınlanan Kapital’in 1. Cildiyle son noktasına götürdüğü biçimde, 1847-52 yapıtlarında (Felsefenin Sefaleti, Ücretli Emek ve Sermaye, Komünist Manifesto, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, 18 Brumaire) ve yaklaşımlarında halen belli etki ve kalıntıları olan bir dönemki burjuva ve küçük burjuva düşününün bilim, felsefe ve siyasette gelebildiği en ileri noktalarından, derinleşen ve tamlaşan kopuşları gerçekleştirdi. Takılı kaldığı noktalar, 1850’lerin sonlarındaki krizden itibaren işçi sınıfı, ezilen ulus ve doğu toplumlarındaki hareketlerinin itilimleri ve yeni dönemin yeni sorunları üzerindeki teorik-siyasal çalışmaları ile ortaya çıkacak ve aşılacaktır.

Avrupa’da 1848 devrimleri içerisinden yazılan Komünist Manifesto, teoride de bir devrimin ifadesiydi. Ancak 1848 devrimleri içindeki, işçi sınıfı ve ezilen ulus hareketlerinin tüm atılımlarına karşın sınırlı güç ve gelişim düzeyinin kısıtlarını da taşıyordu. Bu yüzden teoride  devrim, yalnızca bir dönemki devrimci sıçramayla sınırlanmayıp, teorik-ideolojik devrimin de kesintisizliğini öngörür.

Marx ve Engels’in 1848 devrimlerinin yenilgisinden çıkardığı en önemli derslerden bir dizisi: İşçi sınıfının tehditkar devrimci gelişimi karşısında burjuvazinin tarihsel devrimci misyonunun bitmiş, küçük burjuvazinin ise yalpalamalı ve kendi başına liberal burjuvaziden kopamayan karakterine ilişkindir. Ancak devrimci siyasal kavrayıştaki bu kesinlik ve netlik de yeterli olmayacak, diğer alanlardaki devrimci yansıma ve sorgulamaları zorunlu kılacaktı.

Teorik-ideolojik planda, önceki burjuva devrimciliğinin bilimsel-felsefi-siyasal plandaki en ileri noktaları olarak Ricardo, Hegel, Rousseau, Marat, Babeuf gibi devlerle de yeniden ve bir üst düzeyden: Yani kapitalizmin 1850-60’larda geldiği yeni gelişim düzeyinin doğurduğu uzlaşmaz devrimci çelişkilerin tarihsel gelişim doğrultusundan hesaplaşarak tam kopmayı içeren, dev çaplı ve artık tamamen bilimselleşen bir yeniden çalışmayı gerektirecekti.

Marx’ın 1850’ler ve 60’lar boyunca Avrupa ve dünya çapında giderek yayılan ve şiddetlenen siyasal-toplumsal sarsıntı ve patlamalarla iç içe gelişen teorik çalışmaları, Komün Devrimine giden devrimci yükseliş sürecinin başladığı bir kesitte Kapital gibi bir başyapıtı ortaya çıkarmakla (1. Cilt,1867) kalmadı. İşçi sınıfının, dahası ezilen ulus ve sömürge halklarının gelişen tarihsel mücadele inisiyatiflerinin ortaya çıkardığı yeni olanak ve ihtiyaçlara dönük proleter devrimci siyasal tutum ve yaklaşımlarına yeni bir derinlik ve gelişkin bir tutarlılık kazandırdı.

Marx’ın İspanya’dan İtalya’ya, Amerika’dan Hindistan ve Çin’e dünya çapında tüm kitle kalkışmalarına dikkat kesildiği ve devrimci dersler çıkarmaya çalıştığı Gazete Yazıları (1852-61), İngiltere’de Alman göçmenler gettosu dışında İngiliz işçi sınıfı hareketinin ileri kesimleriyle yakın etkileşim ve çalışmaları (1857-67), 1. Enternasyonal çalışmaları (1864-72) bir yana… Kapital’in 1. Cildinde (1867), İngiltere’deki işçi hareketinden, ve ezilen ulus ve sömürgelerdeki hareketlerden çıkardığı devrimci sonuçlara bakmak yeter. Kapital’in her 3 cildinin  önemli bir bölümü, kapitalist sanayileşmenin geliştiği ülkelerde işçi sınıfının toplumsal çalışma, yaşam, yönetilme koşullarındaki değişimleri bilimsel olarak incelemekle kalmaz. Dönüşen ve gelişen sınıf mücadelelerini ve mücadele içindeki öncü işçilerle etkileşimini, mücadele pratiklerinden ileri çıkarsamaları yansıtır.

1867’de yayınlanan 1. Cilt’in önsözünde, Britanya’da 1866 kriziyle başlayan sarsıntıların Kıta Avrupası’na yayılacağı öngörüsü vardır. Bu öngörü İtalya (1868), İspanya’da burjuva devrimleri (1868-73) ve Fransa’da Komün Devrimi’yle (1871) doğrulanır. 3. Ciltte, “tarihsel perspektiften en önemli yasa” (yani kapitalizmden sosyalizme geçişin ön koşullarını ve zorunluluğunu oluşturan yasa) dediği, kar oranlarının düşme eğilimi yasası,1857-62 ve 1866-73 krizlerin somut analizi temelinde geliştirilir.

Krizlerden yalnızca 8-10 yılda bir gerçekleşen periodik krizleri, kapitalizmin yasalarından da yalnızca “bir uçta sermaye diğer uçta sefalet birikimi” yasasını anlayanlar, Marksizmden hiçbir şey anlamayanlardır. 1847-51, 1857-64, 1866-73 sarsıntıları, gerçekte Avrupa ve dünya çapında ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel bir genel kriz ve devrimci sarsıntılarla dönüşüm sürecine; “devrimci sarsıntılar çağı”na işaret eder.

Ancak kar oranlarının düşme eğilimi yasasıyla kapitalizmin mutlak genel yasasını (sermaye/sefalet birikimi), yani toplumsal üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisi ile sınıf mücadelelerini birlikte değerlendirilerek anlaşılabilir. Marx, sanayi, banka-kredi, ticaret, tarımdaki dönüşümlerin analizlerinin her birini işçi sınıfı üzerindeki etkileriyle birlikte inceler, 3. Ciltte, tekelci, mali oligarşik, emperyalist kapitalizme geçiş tanımlarının eşiğine kadar gelir. Bununla da kalmaz, 1. Ciltteki, “İlkel Birikim” ve “Modern Sömürgecilik Teorisi” bölümleri, Avrupa’da kapitalizmin daha az gelişmiş olduğu Güney ve Doğu Avrupa ülkelerinden, Hindistan, Çin, Rusya, Kuzey Afrika, Güney Amerika’ya kadar  ayaklanmalardan çıkartılan dersleri ve tarihsel gelişim öngörüleri de içerir.

Günümüzde halen küçük burjuva solda hakim olan gerici önyargının tersine:

Birincisi, Kapital bir “ekonomi-politik şaheseri” değildir. Kapitalizmin proleter devrimci eleştirisinin ve bilimsel komünizm anlayışının başyapıtıdır. Sosyalizm/komünizme dair bilimsel çıkarsamalar, sanıldığı gibi yalnız Gotha Programının Eleştirisi’de değil, asıl Grundrisse ve Kapital’dedir.

İkincisi, Kapital, salt bir “iktisat teorisi” değildir. Çok kritik ve yoğunlaşmış bir siyasal-toplumsal-uluslararası sarsıntılar, çelişki ve çatışmalarla tarihsel dönüşüm döneminin bilimsel-teorik incelemesi kadar pratik deneyimi de onda içerilidir. Kapitalizmin ve dünya tarihinin en fırtınalı ve çatışmalı bir gelişim döneminin (1857-73) tüm yığınsal devrimci mücadele deneyim ve birikimlerini – yalnızca işçi sınıfı hareketlerinin değil, ezilen ulus ve sömürgelerdeki hareketlerin de devrimci gelişme yönünü- kapsayan ileri bir tarihsel, siyasal perspektife sahiptir.     

Komünist Manifesto’da halen -emekgücünün değil- “emeğin satılışı”ndan ve değerinin de ayrımsız olarak diğer tüm metalar gibi üretim maliyetince belirlenmesinden bahsediyordu: Ekonomi-politik eleştirisinin bu en temel konusunda, henüz Ricardo’dan (ve dolayısıyla Ricardocu sosyalizmin türevleri olan küçük burjuva sosyalizminden) tam ayrışmadığını gösterir. Bu sıçramada, İngiltere işçi hareketinin deneyimleri önemli rol oynadı.

Ezilen ulus, sömürge ve Doğu sorunlarına Hegelci tarih felsefesinin kalıntılarını taşıyan yaklaşımları ise, Polonya, İrlanda, Hindistan, Çin ayaklanmaları ve bu sorunları yeniden çalışmasıyla aşıldı. Ancak ileri kapitalist ülkelerdeki ve egemen ulus proletaryasının ezilen ulusları kurtarabileceği yaklaşımı, işçi sınıfı ve ezilen ulus hareketleri arasında eşitsiz gelişme durumlarını da gözeten tarihsel-diyalektik iç bağlantının kurulmasıyla daha gelişkin bir karakter kazandı. Üretici güçlerin toplumsallaşması ile sadece özel mülkiyet ya da mübadele ilişkileri arasında olduğu düşünülen çelişki, asıl üretim ilişkileri ve üst yapısı ile çelişkiye doğru derinleştirildi. İdealizme karşı üretici güçlerin gelişimi ve üretim ilişkileri sorununa bükülmüş olan çubuk, bunların genel belirleyiciliği ile birlikte üstyapı etkileşimiyle düzeltildi.

Proletarya diktatörlüğünün mevcut devlet aygıtını “ele geçirerek” değil, tepeden tırnağa yıkarak, ve yalnız yukarıdan değil aşağıdan ve yukarıdan devrimi bütünleştiren konseyler temelinde kurulabileceği ortaya kondu.

Her biri ayrı devrimci değere sahip teorik-siyasal gelişmelerin anlamı, burjuva bilim, ideoloji ve siyasetinden toplam kopuşun sonuna kadar götürülmesidir. Bu olmadan küçük burjuva sosyalizminden de tam kopulamazdı. Örneğin Marx, ancak soyut emek/somut emek, emek/emekgücü, üretim ilişkileri/mülkiyet ilişkileri kesin bilimsel ayrımlarını yaptıktan sonradır ki, burjuva ekonomi-politiğin en ileri noktasından ve dolayısıyla küçük burjuva sosyalizminden kesin kopuş çizgilerini derinleştirmeye başlayacaktır. Şu basit nedenle ki, tüm versiyonlarıyla küçük burjuva sosyalizminin temelinde, soyut emek ile somut emeğin birbirine karıştırılması, dolayısıyla kapitalizmin gerçek ve zorunlu işleyişi yerine fuzuli ve nafile biçimde ideal ifadesinin (“ideal kapitalizm/ideal demokrasi”) geçirilmesi çabası vardır.

“Sistemin daha üst gelişim düzeylerinde onlara (küçük burjuva sosyalistlerine, bn) bozulma gibi gelenler sistemin bizzat kendisinden kaynaklanan içsel bozukluklardır; (mübadele değeri/soyut emeğe dayalı-bn) eşitlik ve özgürlüğün, eşitsizlik ve özgürlüksüzlük olan gerçek yüzlerini göstermeleridir… Bu beyefendileri burjuva şakşakçılarından ayıran nokta, bir yandan içindeki çelişkilere karşı duyarlıkları ise, öbür yandan burjuva toplumunun gerçek ve ideal biçimleri arasındaki zorunlu ayrımı kavrayamamalarına ve dolayısıyla ideal ifadeyi- aslında sadece bu gerçekliğin (soyut emeğin-bn) bir izdüşümü olan ideal dışavurumu- yeniden realize etmeye çalışmak gibi fuzuli bir işe kalkışmalarıdır.” (Marx, Grundrisse, 1857, Birikim yay. S 284-5.)

Tüm küçük burjuva sosyalizmin özü ve ruhu, bu keskin gözlemde açığa çıkar. Küçük burjuvazi çelişkiyi, kapitalizmin gerçek işleyişi ile kendiliğinden bilince yansıyan soyut fetiş biçimi arasında görür. “Sistemin daha üst gelişim düzeylerinde” açığa çıkmaya başlayan “bozukluk”larını, yani çelişkilerini ise hep sisteme dışsal saydığı bir takım etkenlere, kişilere, yöneticilere atfeder.  Bilimsel komünizm ise, gerçek kapitalizmin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim süreçleri ve doğrultusuna odaklanır. 

Bilimsel-eleştirel devrimci kopuş

Marx, ömrü boyunca burjuva ve küçük burjuva sosyalizminin çok çeşitli versiyon ve akımlarına karşı mücadele etti. Marx’ın Proudhonculukla vd mücadele ederken arka planda asıl hesaplaştığı başta Ricardo, Hegel, Rousseau olmak üzere, bir dönemki burjuva demokratik devrim veya reform gereksiniminin devleri’dir. 1848 devrimlerinde burjuvazinin devrimci barutunu tüketmiş olması, bir dönemki en ileri noktalarında bile tarihsel iç sınırlarını açığa çıkartır ve yeniden ve yeni bir temelden sorgulanmalarını zorunlu kılar. Bunu olanaklı kılan burjuva üretim tarzının ancak içindeki uzlaşmaz çelişkilerle birlikte çatırtılı ve çatışmalı gelişim sürecidir.

Bu yeni gelişim düzeyinden bakarak, bir dönemki burjuva devlerin, bir yandan bu çelişkileri ortaya koyduğu diğer yandan ideal burjuva formlar içinde yok etmeye çalıştıkları ekonomi-politik, felsefi, siyasal sistemlerinin iç yüzüne daha derinlemesine nüfuz eder. Basitçe yadsıma değil “yadsımanın yadsıması” ya da “özümseyerek aşma”dır, yani her bir ideal ekonomi-politik, felsefi, siyasal, sanatsal sistemin içindeki çelişkilere nüfuz ederek, onların bıraktıkları noktadan öteye, sonuna kadar götürerek, devrimci kopuş.

Marx, hiçbir zaman burjuvazinin bu bir dönemki en ileri ve ideal ekonomi-politik, felsefi, siyasal sistemlerini uydurma sistemler olarak görmez, her birinin dayandığı bir toplumsal gerçeklik, bir toplum ilişki biçimi olduğunu gösterir. Her birinin temel önvarsayımlarının, bizzat bu kapitalist ilişki biçimleri içerisindeki toplum, hatta emekçiler ve küçük burjuva sosyalistler tarafından nasıl yeniden üretildiğini, benimsenip idealize edildiği; fakat tam da bu burjuva özgürlük, özneleşme, yaratıcılık, eşitlik, vd ilişkilerinin tarihsel gelişim süreçlerinde nasıl kendi karşıtlarına, yeni ve daha beter bir temelden köleleşme, nesneleşme, eşitsizliğe dönüştüğü; nasıl kendi içlerindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını ortaya çıkardığını gösterecektir.

Proudhonculuk vb gibi işçilerin -henüz korporasyoncu ilişkilerden tam ayrışmamış- bir dönemki gelişim ve bilinç düzeyine denk gelen, ütopik-reformist sistemlerin hegemonyası, bu ilişkilerden yapılan ideal burjuva soyutlamalarını nafile biçimde yeniden realize edilmesi çabasına dayanır: Burjuva ilişkilerden yapılan ideal soyutlamaların, bunların fetişist biçiminin gerçeği yerine geçirilmeye çalışılması. Marx ise asıl meselenin bu gerçek ilişki biçimlerinin zorunlu işleyiş biçiminin açığa çıkarılması ve devrimci sınıfın eylemiyle eleştirilmesi, yani içlerindeki uzlaşmaz sınıf çelişkileri ve mücadelelerinin tarihsel-mantıksal sonucuna kadar götürülmesi olduğunu ortaya koyacaktır.

Marx ancak böylelikle, burjuva ekonomi-politiğin temel önvarsayımı olan işçinin kendi işgücünün özel mülkiyetine ve serbest satışına dayalı özgürlük anlayışının ücretli köleliliğin ifadesi olduğunu, burjuva demokrasisinin temel önvarsayımı olan “genel irade”, “temsili demokrasi”nin genel oy hakkı genişledikçe kitleler için nasıl bir iradesizleşme ve diktatörlüğün ifadesi olduğunu göstermekle kalmayacak, her birinin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim doğrultusunu ortaya koyacaktır.

Nitekim Marksizmin ilk gelişim süreçleri de, bir dönemki burjuva devrimci demokratik ekonomi-politik, felsefe, siyaset sistemleri içinden, onları geliştirmeye ve yetkinleştirmeye çalışarak olmuş, 1850’lerden itibaren zaten içine sığmaz hale geldiği bu kabuk ve engelleyici kalıntıları da tümden parçalanmaya başlamıştır. Çok önemlidir çünkü günümüzde halen burjuva ideal ekonomi-politiği, ideoloji ve demokrasisini geri getirme ya da yeni durum içinden yetkinleştirerek realize etme küçük burjuvazi ve işçileşme sürecindeki ara geçiş katmanlarının karakteristiğidir. Bu çabalar neoliberal kapitalizmin ekonomi-politikaları, demokrasisi ve post-modern felsefesinin daralan iç sınırlarını da açığa çıkarmakta, fakat kapitalizmin ve kitlelerin yanılsamalı beklentilerinin ömrünü uzatmaya hizmet etmektedir: Oysa asıl sorun onları yıkmaktır!

Marx’ın 1. Enternasyonal’in barışçıl gelişim döneminde birlikte yürümek zorunda kaldığı, her biri sözkonusu ülke işçilerinin öne çıkan kesimlerinde hegemonik bir etkiye sahip olan; İngiliz Sendikacılığı (ki eski Owencılık ve Chartizm kalıntılarını taşıyordu), Fransız Proudhonculuğu, Alman Lasalcılığı, Rus Bakuninciliği hepsi işçi ve emekçilerin kendini ayrıcalıklı gören, küçük burjuvazi ve liberal burjuvaziden tam ayrışmamış, eski korparasyoncu ilişki ve zihniyet kalıntılarını taşıyan kesimlerine dayanıyordu.

Tümünde ortak olan, Ricardocu soyut emek (ütopik-reformist) sosyalizminin, kapitalizmin bu farklı ülkelerdeki farklı (liberal, federal veya devletçi) gelişim biçim ve düzeylerine uyarlanmasıydı. İşçi sınıfının eskiden kopamamış ve kendini ayrıcalıklı gören belli bir kesiminin, kapitalizmin geldiği yeni gelişim ve dönüşüm düzeyinde; onun içinde pay ve konumunu artırma çabasına dayalı akımlar olmasıdır.

O zaman şunu görmek kolaylaşır: Enternasyonal içindeki tüm akımların ortaklaştığı işçi sınıfı ve emekçilerin gelişen yeni durum içinde yer tutması, pay ve konumunu yükseltmesiydi. Fakat bunun nasıl yapılacağı: Kapitalizmin önceki dönemin kalıntılarını da taşıyan ilişkilerinin şu ya da bu yanından türetilen idealize edilmiş ifadelerini nafile biçimde yeniden realize etmeye çalışarak mı, yoksa bizzat kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişme doğrultusundan tüm kapitalist ilişkilerin sosyal devrimle yıkılıp sönümlendirilme sürecine sokulmasıyla mı? Dolayısıyla ütopyalarla mı, reformla mı, devrimle mi, dahası salt siyasal devrimle mi sosyal devrimle mi? Hangi sınıfın önderliğinde yapılacağı: Liberal burjuvazi mi, radikal küçük ve orta burjuvazi mi, işçi sınıfı mı? Ve hangi sınıf ittifaklarıyla yapılacağı- ise soyut düzeyde ortaklaşmış görünenin, somut planda, hem de programatik-sınıfsal temelden ayrışma konusuydu.

Bu dönem, işçi sınıfının devrimci teorisiyle bir dönüm noktasından geçen sınıf mücadelesi pratiği arasında ilk büyük buluşma (praxis) deneyimi oldu. Devrimci teori ile pratik arasındaki içsel bağı kuran sosyal devrim örgütü ve taktik halkaları, Lenin tarafından ileri taşınacak olmakla birlikte, bu da sıkı sıkıya Marksist diyalektik-tarihsel materyalizm anlayışına dayanır:

“Yalnızca, belli bir toplumdaki bütün sınıflar arasındaki ilişkilerin genel toplamının nesnel bir değerlendirmesi, ve bunun sonucu olarak, bu toplumun ulaştığı nesnel gelişme aşamasının ve onunla öteki toplumlar arasındaki ilişkilerin bir değerlendirmesi, ileri sınıfın doğru taktikleri için temel görevini görebilir. Aynı zamanda, bütün sınıflar, ve bütün ülkeler, statik olarak değil de, dinamik olarak, yani bir hareketsizlik durumu içinde değil de, (yasaları her sınıfın varlığının ekonomik koşullarıyla belirlenen) hareket hali içinde ele alınmaktadır. Hareket yalnız geçmiş açısından değil, aynı zamanda gelecek açısından ve gene yalnız yavaş değişimler gören evrimcilerin anladığı kaba anlamda değil, ama diyalektik olarak ele alınmaktadır.” (Lenin, Marksizmin Bir Açıklaması ve Biyografik Bir Özeti)

Marksizmin tüm küçük burjuva akımlardan teorik-programatik-stratejik olduğu kadar taktik ayrışma noktaları bu güçlü özetten görülebilir. Birincisi, kökleri toplumsal üretici güçlerin geldiği gelişme düzeyi ve bunun içindeki çelişkilerde olan sınıf durumları ve tüm sınıflararası ilişkilerin tarihsel gelişme doğrultusudan tahlili. İkincisi, yalnızca ele alınan ülke içindeki durum ve gelişmelerle sınırlanmayıp, tahlilin bölgesel ve küresel (burada Avrupa ve dünya) temelden, genel gelişim doğrultusundan gelmesi. Üçüncüsü, sınıflar arası, sınıf kesimleri arası, uluslar arası, altyapı-üstyapı arası, sınıfsal-ulusal mücadeleler arası eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme özelliklerinin dikkate alınması. Dördüncüsü, tüm tahlillerin verili durum ve olgularla sınırlanmadan, tarihsel gelişim süreç ve doğrultusundan dinamik bir tarzda yapılması. Beşincisi, tahlilin geçmişe dönük olarak değil tarihsel dönüşüm ve gelecek açısından yapılması. Altıncısı, hareketin düz bir çizgi boyunca ve tedrici değil, sarmal, sıçramalı, alt üst oluşlu, sıçramalı ve çatışmalı, devrimlere doğru olan diyalektik iç itilimlerinin görülmesi…

Marx’ın Paris Komününe doğru gidilirken en büyük avantajı işte buydu: Burjuvazinin bir dönemki devrimci demokratik bilim, felsefe ve siyasetin en ileri biçimlerini özümseyerek aşmış olması, kapitalizmin daha üst bir gelişim düzeyine doğru tarihsel-diyalektik geçiş sürecinin ortaya çıkartacağı devrimci sarsıntıları öngörmüş olması, herşeye -yalnızca dar ve eskimiş düzlemden değil- bu krizli ve çatışmalı gelişim doğrultusundan bakabilmesiydi.

Sıçramalarla, altüst oluşlarla, devrimlerle gelişim

Grundrisse (1857), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü (1859)  ve Kapital’in Önsözü’nde (1867), bu doğrultudaki kesin çıkarımları (“kapitalist sistemin daha üst gelişim düzeylerinde içindeki uzlaşmaz çelişkilerin açığa çıkması”, “devrimci sarsıntılar çağı”, “İngiltere’deki toplumsal-siyasal krizin kıta Avrupa’sına da yayılacağı”, vd) son derece belirgindir. Hepsi tarihsel-diyalektik materyalizmin; toplumsal üretici güçlerin geldiği daha üst gelişim düzeyi ile mevcut üretim ilişkileri (ve üstyapısı) arasındaki çelişkiler ile sınıf mücadelelerinin birlikte ele alınmasında toplanır.

“Düz bir çizgi boyunca değil, sarmal gelişme, sıçramalarla, alt üst oluşlarla, devrimlerle olan bir gelişme; sürekliliğin kesilmesi, niceliğin-niteliğe dönüşmesi, belirli bir cisim, olay, toplum içinde çeşitli eğilim ve kuvvetlerin çelişki ve çatışmasının doğurduğu, gelişmeye doğru iç itilimler, herhangi bir görüngünün bütün yönleri (tarih sürekli yeni yönler çıkarır ortaya) arasında karşılıklı bağlar ve en yakın ve çözülmez bağ, belirli yasalar izleyen, hareketin düzgün ve evrensel sürecini sağlayan bağ- bunlar gelişme öğretisi olarak diyalektiğin bazı özellikleridir.” (Lenin, age)

Diyalektik; değişim ve dönüşüm süreçlerinin genel kuramıdır. Kapitalist sistemin görece istikrarlı olabildiği dönemlerde, pozitivizm de idare edermiş gibi görünür. Bir durumdan yeni bir duruma, bir ilişkisellikten başka bir ilişkiselliğe geçiş; tarihsel dönüşüm dönemlerinin ise diyalektikten başka bir açarı yoktur. Dünya-tarihsel bir dönüşüm sürecidir incelediğimiz: En büyük  toplumsal-siyasal fokurdama ve gelgitler, çalkantı ve anaforlar, sarsıntı ve alt üst oluşlar, durmaksızın yeni sorun ve ihtiyaçların ortaya çıkması, açığa çıkan ve keskinleşen çelişki ve çatışmalar, kesikli ve sıçramalı gelişmeler, hem  bireylerin yeniliğe doğru iç itilim ve yönelimleri hem de kitlelerin tarihsel arayış ve inisiyatifleri; en yoğun, en canlı, en zengin ve en “içten patlamalı” serileriyle böylesi dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkar.

Marksizm işte böylesine yoğun, dinamik, zengin ve içten patlamalı bir dünya-tarihsel dönüşüm sürecinin ürünü ve tarihsel-diyalektik materyalist devrimci kuramı ve pratiğidir.

Marksizm yalnızca genel olarak kapitalizmin ne olduğu ve nasıl işlediği, genel olarak sınıf mücadelesi, genel olarak komünizm kuramı değildir. Marksizm özgül olarak tarihsel-diyalektik (bir durumdan yeni ve daha yüksek bir duruma, bir ilişkisellikten başka bir ilişkiselliğe) geçiş ve dönüşüm süreçlerinin kuramıdır: Feodalizmden kapitalizme, kapitalizmin bir evresinden yeni bir evresine, kapitalizmden komünizme geçiş süreçleri!

Bu yüzden yalnızca kapitalizm öncesi üretim tarzlarının, kapitalizmin ve şu veya bu gelişim evre ve düzeylerinin, sosyalizmin genel formülasyonlarını ezbelerlemekle Marksizm öğrenilmiş olmaz. Tam tersine ölü bir dogmaya çevrilmiş olur. Çünkü Marksizmin en büyük dinamizmi, zenginliği, sıçramalı gelişim ve açılımları, tarihin en dinamik, zengin, krizli, sarsıntılı, çatışmalı, içten patlamalı gelişim ve açılım süreçleri neyse odur, kendisini de ileriye doğru dönüştürmeyi içeren tarzda, bir durumdan yeni bir duruma, bir ilişkisellikten diğerine tarihsel-diyalektik dönüşüm süreçlerinin devrimci bilimi ve siyaseti olmasıdır.

Marksizmin tarihsel dönüşüm süreçlerine özgü devrimci diyalektik iç dinamizmini ortadan kaldıran statik okunması, günümüz kapitalizminin (krizli, tıkanmalı, sarsıntılı, çatışmalı) dönüşüm süreçlerini ve bunun komünizm ile iç bağıntı ve devrimci geçiş dinamiklerini kavramayı olanaksız hale getirir. Nitekim Marksizmin 20. yüzyılın ikinci yarısına doğru pozitivizmle sakatlanmış kuru bir dogmaya çevrilmesi, onun kapitalizmin 1970’lerden itibaren hızlanan dönüşümüne yanıt vermesini olanaksız hale getirmiştir.

Günümüzde Marksizme olan ilgi yeniden artmaya başlıyorsa, onun unutturulmuş tarihsel geçiş ve dönüşüm süreçlerine özgü devrimci diyalektik zenginliği ve dinamizmi yeniden hatırlanarak açığa çıkmaya başlanıyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri yine böyle kapsamlı bir tarihsel dönüşüm sürecinden geçiyor olmamız ve Marksizm özgül olarak tarihsel-diyalektik dönüşüm süreçlerinin devrimci teorisi ve pratiği olmasıdır. 

Marx toplumsal üretici güçlerin geldiği yeni gelişim düzeyi (ve bunun içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel-somut gelişim süreçleri) ve sınıf mücadelesinden bakarak, bu durumun ortaya çıkardığı yeni ve karmaşık sorunlara oldukça net ve güçlü yaklaşımlar geliştirebildi. Savaşlar ve iç savaşlar, devrimler ve karşı devrimler, mutlakiyet, cumhuriyet, parlamento, demokrasi, federalizm, rejim ve devlet sorunları, ezilen ulus ve sömürge sorunları, ulusal birlik sorunları, kapitalizm ve prekapitalizm sorunları, yerel özerklik sorunu, fabrika yasaları, kooperatifler, kitlesel-işçi sendikacılığı, konseyler, işgününün kısaltılması, kadın ve çocukların çalışması, işçi sınıfı ve köylülük ilişkisi, kent, doğa, kadın, çocuk, toplum bilimleri, teknoloji, sanat, birey, zaman ve daha pek çok sorun, bu yeni durumun ortaya çıkardığı yeni sorunların ifadesiydi.

Her biri ciddi toplumsal-siyasal sarsıntılara yol açıyor, muhalifler arasında da yoğun olarak tartışılıyor, canlanan ancak kendisi de bir geçiş ve yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfı bu sorunların bir çoğu karşısında yalpalıyor ve el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu. Sorun ortaya çıkan yeni durum ve sorunların her birine ve bütününe iç tutarlılığa sahip net yanıtlar verebilmekti. Eski düzlemde kalarak değil, kapitalizmin sarsıntı ve çatışmalarla geçmekte olduğu yeni düzlemden doğru, işçi sınıfının bağımsız sosyalist devrimci teorik, ideolojik, siyasal platformunun oluşturulması! Marksizmin en büyük gücü, küçük burjuva sosyalizminin en büyük bulanıklık, yalpalama ve çürümeyi yaşadığı, bu büyük tarihsel geçiş/dönüşüm süreçlerine dair kurucu proleter devrimci bakış açısı ve çizgiyi geliştirebilmesidir.

Bugün de kapitalizmin küresel temelden genel kriz ve dönüşümlerinin biri bitmeden diğerinin başladığı, sarsıntı ve çatışmalarla yüklü bir tarihsel süreçten geçiyoruz.

Bugün de pek çok yeni sorun ve durumla karşıkarşıyayız.

Bugün de solda kafa bulanıklıklarının, post-Proudhonvari anlayışların haddi hesabı yok.

Bugün de küçük burjuva sol, “sistemin bu daha üst gelişim düzeyinde kendisine bozulma gibi gelenleri düzeltme” çabasının ötesine geçmiyor.

Bugün de -uzun bir duraklama ve gerileme döneminin ardından- yeniden canlanma sürecinde olan işçi sınıfı hareketi, aynı zamanda yeniden oluşum ve yeni duruma geçiş sürecindeki bir hareket olarak, karşıkarşıya olduğu yeni sorunlara el yordamıyla çözümler aramaya ve ilerlemeye çalışıyor.

Ve bugün de her türlü yeni sorun ve gelişmeye toplumsal üretici güçlerin geldiği yeni gelişim düzeyi ve sınıf savaşımı ekseninden bakarak, her alan ve düzeyde kurucu komünist devrimci çalışmalara, tarihsel-diyalektik materyalist geçiş süreçlerinin kurucu teorisi, siyaseti, örgütlenmeleri, pratiğine ihtiyaç var.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*