Anasayfa » BASINDAN » M.Kemal Coşkun: Devletin kontrol etme rolü elinden alınmalı

M.Kemal Coşkun: Devletin kontrol etme rolü elinden alınmalı

Ankara Üniversitesi (AÜ) Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden ihraç edilen sosyolog Dr. Mustafa Kemal Coşkun’un virüsün daha görünür kıldığı sınıf çelişkileri, devletlerin politikaları ve koronavirüs sonrasına dair tahminlere ilişkin yorumları hakkında Mezopotamya Ajansı’ndan Eylül Deniz Yaşar ile yaptığı röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Koronavirüs sürecinde “devlete bağımlılık” tehlikesi oluşturduğunu belirten sosyolog Dr. Mustafa Kemal Coşkun, yoksullar adına bu süreçten daha olumlu çıkılması için “devletin kontrol etme rolünün elinden alınması” gerektiğini ifade etti.

Koronavirüs (Kovid-19) sürecinde ortaya çıkan sınıfsal uçurumlar ve sisteme yönelik eleştiriler, salgın sonrasında nasıl bir dünya ve sistemle karşılaşacağımız konusunda birçok tartışmaya neden oldu. Filozof Slavoj Zizek, salgına karşı çözümde “küresel bir komünizm” fikrine işaret ederken, Giorgio Agamben, devletlerin salgını bahane ederek “istisna hali” oluşturduğu, kontrol ve baskıyı arttığını yazdı. Düşünür Jean-Luc Nancy ise devletlerin istisna haline ihtiyaçları olmadığı, istisnanın zaten bir kural haline getirildiğine işaret etti.

Zizek ile birlikte popülerleşen “küresel komünizm” fikri gibi anti-kapitalist/alternatif toplum tartışmaları ışığında ortaya çıkan “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına” dair beklenti konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bunu 1999 depreminde de duymuştuk, “bundan sonra Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dendi. Oldu mu? Daha beter oldu. 2001’de ikiz kulelere saldırıda da Amerikan Başkanı çıkıp, “bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacak” dedi, daha beter oldu. Bu tür salgın, deprem, büyük felaket ve afet dönemlerinde toplumun ve ekonomik sistemin üzerindeki örtü pat diye açılıverir. Her şey apaçık görünmeye başlar, bütün çelişkiler ortaya çıkar. En azından birçok insan tarafından daha fazla görünür. Sağlık sistemindeki sorunlar, kapitalist sistemin kendi içindeki çelişkiler, neo-liberalizmin çıkmazları insanlar tarafından daha iyi görülmeye başladı. Ekonomik kriz salgın getirmedi ama ekonomik krizi dördüncü aşamasına getiren tetikleyici oldu. Bu demek değil ki her şey bundan sonra daha düzgün işleyecek. “Bundan sonra sağlık sistemi tekrar kamusallaşacak, sosyal devletçiliğe döneceğiz” gibi laflar söyleniyor. Devletçilik derken de kastettikleri şey Keynesçi, sosyal refah devletinden bahsediliyor.

Kendiliğinden, bir mücadeleye girişmeden, refah devletine, daha demokratik bir devlete, komünist bir topluma gidilecek hal yok. 2008’de başlayan ekonomik krize burjuva sınıfı dünya çapında etkili bir çözüm bulamadı. Giderek ekonomik-milliyetçi bir politikaya, küreselleşmeden uzaklaşmaya, tekrar kendi ulus sınırlarını çizmeye, ithalatı ve dış ticareti yer yer engellemeye doğu gitti. İlla faşizm çıkacak demiyorum ama oraya doğru bir gidiş olasıdır. Bu salgın dolayısıyla bunu insanlara anlatmak çok daha kolay hale geldi.

Herkeste devletten bir şey talep etme hali var. Bu haksız bir taleptir demiyorum ama “devlete bağımlılık” tehlikesi oluşuyor.

Bahsettiğiniz “faşizan eğilimi” hangi donelerden gözlemleyebiliriz?

Mesela “salgın bize Çinlilerden” geldi söylemi. Ya da “sorun küresel, çözüm ulusal” şeklindeki tehlikeli slogan. Sorun küreselse çözümün de küresel olması gerekir. Milliyetçi kapanmaya doğru bir söylem de geliştiriliyor. Geniş halk yığınları buna inanırsa daha faşizan yönetimler de karşımıza çıkabilir. 2008’deki büyük krizden sonra olduğu gibi, tüm toplumlarda bir taraftan sağ bir tarafta sol fikirler de gelişti. Portekiz’de Podemos’un, Yunanistan’da Syriza’nın, Amerika’da Sanders’ın ortaya çıkması gibi.

Zizek’in söylediği gibi, bir komünist topluluk bu yönde mücadele etmeden olmaz. İnsanlar salgına bakarak sağlık sistemini kamusallaştıralım demezler. Hatta tam tersi, şunu gözlemliyorum: Herkesin içine devlet kaçmış. Herkes devlet ne diyorsa onu yapıyor. “Evde kalın! Çıkmayın! Peki, tamam!” Devletin kontrol altına almasını istiyor. Herkeste devletten bir şey talep etme hali var. Bu haksız bir taleptir demiyorum ama “devlete bağımlılık” tehlikesi oluşuyor. Devlette de sürekli “başardık, koronayı yendik” söylemi hâkim. Böyle bir döngüye girilirse değişimin olumlu yönde olacağı şüpheli. Dolayısıyla hiçbir şey eskisi gibi olmayacak derken, işçiler ve emekçiler açısından iyi de kötü de olabilir. Tamamen verilecek mücadeleye bağlı.

Virüsün yayılması sürecinde devletlerin “istisna hali” yaratarak otoriterleştiği yönünde tartışmalar var. Türkiye’den baktığınız da bu tartışmalara ne dersiniz?

Agamben, eğer doğru anlıyorsam, bu salgının devletlerin insanları daha fazla kontrol altına almasına yarayan bir bahane yarattığını söylüyor. Aslında söylediği doğru. Bir sürü insan, işçiler ve emekçiler, hatta sendikalar tarafından bile bugün sokağa çıkma yasağı ilan edilsin deniyor. Bence de ilan edilebilir, fakat şu şartlarla, bir, işçilerin işten atılmasının yasaklanması. İki, madem sokağa çıkma yasağı ilan edilecek işçiler işlerine gitmeyecek, o zaman maaşlarının, sigortalarının ödenmesi gerekiyor. Bunu talep ettiğimiz zaman, Agamben’in dediği anlamıyla devletin kontrol etme rolünü elinden almış oluyoruz. Aslında devleti biz rehin almış oluruz; “Bu dediklerimizi yaparsan sokağa çıkma yasağı ilan edebilirsin, yapmazsan biz sokağa çıkmaya devam edeceğiz.”

Geçen gün Kocaeli’de işçiler koronadan dolayı grev yaptılar, ücretli izin aldılar ve şimdi işe gitmiyorlar. Dünyanın pek çok yerinde benzer şeyler oluyor. Sokağa çıkma yasağı ilan edilirse tüketim pat diye düşüverecek. Kapitalizm için en kötüsü bu. Çünkü tüketim toplumu, tüketmezsen sistem işlemez. Ayrıca ‘bu kadar işçinin maaşını nereden ödeyeceğiz’ diyorlar. Ancak bu talepler ile Agamben’in dediğinin tersine, biz devletin bizi kontrol etmesinin önüne geçmiş olabiliyoruz.

İnsanlar yaşadıkları çelişkilerin sonucunu kapitalist sistemde bulmazlarsa, başka gruplarda bulmaya başlarlar ve iyice sağcılaşırlar. İşsizliğin nedenini Suriyeli göçmenlerde bulmak gibi. Ama insanlar çelişkiyi kapitalist sistemin kendisinde görmeye başlarlarsa, sol eğilim gösterirler, sola daha fazla yaklaşırlar. Trump da bu yüzden ha bire “Çin virüsü” diyor. Kâhinlik yapar gibi bugünden daha iyi, daha kötü olacak deme şansına sahip değiliz. 2008’deki ekonomik kriz tüm dünyada bir sürü toplumsal harekete yol açtı. Ben bu krizin toplumsal hareketlere neden olabileceğini düşünüyorum açıkçası.

Salgın biter, herkes ölebilir ama zenginin aldığı sağlık hizmeti ile yoksulun aldığı sağlık hizmeti arasında dağlar kadar fark olur.

Tüm dünyada “evde kal”, “hayat eve sığar” gibi çağrılar yükselirken, çalışmak zorunda kalan ve yoksulluk yüzünden evlerine giremeyen de milyonlar var. Virüs sürecinde sınıfsal farklılıklar ortaya daha fazla çıkarken, “evde kal” söyleminin “evde kalamayan” insanlar üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

1999 depreminin yıl dönümünde “Depremler Yoksulları Sever” başlıklı bir yazı yazmıştım. Deprem herkesi sallar, herkesi öldürebilir elbette. Deprem 45 saniye sürdü ve süre boyunca zengini de yoksulunu da salladı. Ama iş ondan sonrasına bakar. Kocaeli’nde 2004 yılında kadar hala konteynırda kalanlar vardı, biliyor musunuz? Bunlar işçi, emekçi, yoksul insanlar. Aradaki fark böyle ortaya çıkar. Evde kalma meselesi de böyledir. Bir de buna iğrenç bir slogan eklendi: ‘Evde hayat var.’ Evde hayat falan olmaz. Bizi eve tıkmak için böyle bir şey söylenemez.

Salgın biter, herkes ölebilir ama zenginin aldığı sağlık hizmeti ile yoksulun aldığı sağlık hizmeti arasında dağlar kadar fark olur. Ya da salgından sonra zenginin etkilenme durumu ile yoksul mahallelerinin salgından etkilenme durumu tamamen farklı olur. Salgının tetiklediği ekonomik krizin etkileri yoksullar üzerinde çok daha büyük olur. O yüzden eşitlik çerçevesinde düşüneceksek “evde kal” demek anlamsızlaşıyor. Evde kalamazlar. Maaşını ödeyeceksiniz, ücretli izin vereceksiniz, ancak o takdirde evde kalabilirler.

Camilerden her gün çağrı yapılması tesadüf değil. 15 Temmuz’da aynı şey yapıldı. Tayyip Erdoğan ilk ekonomik önlemleri sıralarken, işverene daha çok daha düşük faizli kredi, uçak biletlerinde KDV indirimi vs. dedi. Bunlardan sonra işçilere ve emekçilere dua ve kolonya önermedi mi? İşte şimdi dua ettiriyorlar! Dinlemezsen bile zaten insanları fazlasıyla geriyor. Dua etmekten başka senin için yapabileceğim başka bir şey yok diyor. Yoksulsan iş yerine gideceksin ve bulaşmaması için dua edeceksin. Camilerden her gün tekrarlanan çeşitli dualar ve çağrıların anlamı budur. Şu anki iktidarın hizmet ettiği burjuva sınıfın ideolojisi ile müthiş bir uyumluluk sergileniyor camilerden. Dolayısıyla burjuva sınıfının ideolojik tercihlerinin bize yansıyan hali dua ve kolonyadır.

DİSK’ten “sokağa çıkma yasağı ilan etmiyorsanız, insanlara ücretli izin vermiyorsanız, biz greve gidiyoruz” demesini beklerdim. Başka türlü nasıl ücretli izin hakkı alınacak?

Muhalefetin kriz yönetim sürecine dair talep ve önerilerini yükselttiği bir döneme girdik. Krizin yönetim sürecine hükümet dışı aktörlerin katılımını nasıl değerlendirmek gerek?

Türk Tabipler Birliği’nin talepleri ve desteklenmesi çok önemli. Çünkü, özel hastane diye bir şey olmaz, sağlık herkesin hakkıdır ve ücretsiz yararlanma hakkına herkes sahiptir. Bu taleplerin yükseltilmesi süreci ezilenler açısından olumlu bir yöne çevirebilir. “Salgın bir geçsin de bakarız” diye düşünmek olmaz. Böyle bir şey değil. Salgın geçtikten sonra bunu yapma fırsatımız olmayabilir. “Devlet salgınla mücadele ederken bunların yaptığına bak” diyebilirler. Herhalde devlet salgınla mücadele etmek zorunda. Ama yaptığı yanlışı da bütün örgütler şimdiden göstermek zorundadır.

Mesela ben DİSK’ten “sokağa çıkma yasağı ilan etmiyorsanız, insanlara ücretli izin vermiyorsanız, biz greve gidiyoruz” demesini beklerdim. Başka türlü nasıl ücretli izin hakkı alınacak? En azından herkese 1 ay ücretli izin talebiyle hem DİSK’in hem Türk-İş’in greve çıkması gerekir. Daha dün OSTİM’e gittim. Hala insanlar iş yerlerinde. İnsanlar hala çalışıyor ve hiçbir önlem yok. Hemen şimdiden talepler yükseltilerek sürece sendikalar katılmalıdır.

Bütün sendikaların, meslek örgütlerinin taleplerini şu ya da bu noktada birleştirip ortaklaşa hareket etmesi gerekiyor. Çünkü sistem sürekli üretimde aksama olmamasını, tüketim de devam etmesini istiyor. O yüzden sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Mücadele verilebilirse, her şey geniş halk yığınları açısından çok daha iyiye gider. Mücadele verilemezse her şey aynı kalacağı gibi çok daha kötüye de gidebilir.

MA / Eylül Deniz Yaşar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*