Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kürt mahallesinde 14 saat…

Kürt mahallesinde 14 saat…

Bir eğitim işçisinin seçim görevi anlatımı…

Daha önce de seçimlerde görev almıştım. Ama bu kez farklıydı. Görev yerim, Kürt emekçilerin ve çatışmaların en yoğun yaşandığı mahalleydi. Daha önce oraya hiç gitmemiştim. Ama merak ediyordum. Özellikle görev aldığım okulda çalışan öğretmen arkadaşlarımın anlatımlarından etkilenmiştim. Mahallede çatışma çıktığında, polisin okul bahçesine gaz bombası atmakta hiçbir sakınca görmediğini, öğrencilerin de okul bahçesinin duvarından atlayarak eyleme katılmakta hiç tereddüt etmedikleri anlatılmıştı. Aynı bölgeden gelen benim öğrencilerim de bazen çatışmalardan sabaha kadar uyumadıklarını anlatıyorlardı. Ben de aynı şehirde yaşıyordum ve yaşananları ya ertesi gün televizyondan veya internetten çoğunlukla da ertesi gün öğrencilerimden öğreniyordum. Açıkçası bazen inanılmaz geliyordu, bazen de başka bir ülkede yaşıyor gibi hissediyordum.

Tüm bu nedenlerdendir ki seçim görevimin bu mahallede olduğunu öğrenince okulda tek sevinen öğretmen ben oldum. Okulda hararetli bir servis organizasyonu vardı. Hiçbir öğretmen o kıymetli arabaları ile o mahalleye gitmek istemiyordu. Riske atmıyorlardı arabalarını. Hatta mahalleye dolmuşla tek başlarına bile gitmeyip seçim sabahı okulda buluşup toplu halde bir servis aracıyla gidilmesine karar verildi. Bu durum beni iyice heyecanlandırmıştı.

Ve seçim sabahı geldi. Belirlenen saatte okulda buluştuk servise bindik ve malum mekana geldik. Aslında mahalleye geldiğimizi karakolun önünde bekleyen yaklaşık 500 çevik kuvvet ve 3 panzerden anladım. Bir pazar sabahı ve saat 7 idi ama sokaklar çok canlıydı. Sokaklarda gençler gruplar halinde sohbet ediyorlar ve bekleşiyorlardı.

Surlarla çevrili okul bahçesine girdiğimizde ise yaklaşık 50 kadar sivil polis bekliyordu. Salonlarımıza girdiğimizde BDP’li görevlilerin bizden bile önce geldiklerini gördük. Hem her salona 2 sandık görevlisi vermişler hem de koridorlarda sürekli gezen 2-3 görevlileri vardı. Kısa süre sonra farklı partilerden 1-2 görevli daha geldi ve şenlik başladı.

Sandık görevlilerimle tanıştığımda bana ilk sorulan soru “nereli olduğum” idi. Aslında asıl merak ettikleri Kürt olup olmadığım idi. Bu ufak tanışma merasiminden sonra BDP’liler kendi aralarında Kürtçe konuşmaya başladılar. Zaman zaman onlara CHP’li sandık görevlisi de katılıyordu. Bundan benim Kürt olmadığımda hem fikir oldukları anlamını çıkardım. MHP’li görevli ise yabancı bir ülkeye gezmeye gelmiş turist modunda hareket ediyordu. Boşta kalan zamanını ortalıkta gezen polislerle kritik yaparak harcıyordu.

Oy kullanma saati gelmişti. Kapının önünde yaklaşık 50 kişi bekliyordu. Hızlı bir şekilde, oy kullanmak için içeri girdiler ve oy kullanmaya başladılar ama bir sorun vardı. İnsanlarla iletişim kuramıyordum. Türkçe bilmiyorlardı. Sadece Türkçe değil okuma yazma da bilmiyorlardı. Kimlik istiyordum, pusula ve kaşeyi veriyordum, imza atmalarını istiyordum ama cevap alamıyordum. Devreye BDP’li görevliler girdi ve çeviri yapmaya başladılar. Ve bu durum bütün gün sürdü. Bu duruma diğer parti görevlileri de müdahale etmiyordu. Çünkü başka türlü iletişim kurulamayacağının herkes farkında idi. Kadınların neredeyse % 90’ı okuma yazma bilmiyor, tamamının başı kapalı ve büyük bölümü Türkçe bilmiyordu. Hatta erkeklerin bile bir kısmı türkçe ve okuma yazma bilmiyordu. İmzalarını atmakta zorlanıyorlardı. Verilen kaşeyi kullanabilmeleri için tarifler ve denemeler yapmaya, yaptırmaya başladık. Tüm bu anlatımlar Kürtçe yapılıyordu. Başka türlü ilerleme kaydedemiyorduk. Öğretmendim, büyükşehirde doğup büyümüştüm, bu ülkede kadınlarda okur yazarlığın düşük olduğunu biliyordum açıkcası. Ama bu daha başka birşeydi. Başka bir ülkede gibi hissediyordum kendimi. Özellikle kadınları anlayamıyordum. Türkçe bilmeden, okuma yazma bilmeden yaşamlarını nasıl sürdürüyorlar diye düşünmeye başladım. Kendimi yıllardır fanusta yaşamış gibi hissettim. Bu duyguyu daha önce bir kez daha yaşamıştım. Üniversite ortamından çıkıp ilk işçi direnişine gittiğimde, işçilerin yaşamlarına, sorunlarına ne kadar yabancı olduğumu farketmiştim. Ama işçilerin çoğu Türkçeyi ve okuma yazmayı biliyorlardı. Biz işçilere gazetemizi tanıtmaya, okutmaya çalışıyorduk. Direnişi konuşuyorduk, evlerine konuk oluyorduk, birlikte yiyip içiyorduk. Bir anda bunlar geçti gözümün önünden. Fakat şimdi bu insanlarla iletişim bile kuramıyordum. Sadece BDP’lilerin anlatımından sonra gülümseyerek pusula ve mühür veriyordum. Hatta imzalarını atmaları için bile onlar açıklama yapıyordu, ben sadece gülümsüyordum. Karmaşık duygular içindeydim. Bu insanlara derdimizi ve yapmak istediklerimizi nasıl anlatacaktık. Hepimiz aynı çarkta sömürülürken, aramıza dil, din ve kültür farkları girmişti. Bu açı farkının kapanması için ne yapılmalıydı. Bir ülkede 2 ulus gerçekliği ile bir kez daha olanca çıplaklığı ile yüzleşmiştim. Bizi ne kadar zor ve karmaşık bir işin beklediğini farkettim.

Bu düşüncelerden sıyrılıp sandık başına döndüm. Kadınlara “Evet” kaşesini kullanmayı anlatıyordu görevliler ve boş kağıtlar üzerinde denemeler yaptırıyorlardı. Buna rağmen oy kabininden çağırıp yardım istiyorlardı. BDP’liler yardım etmek istediğinde MHP’li müşahitler anında müdahale ediyordu. Aile bireyleri özellikle genç erkekler yardım ediyordu ama bir kişi sadece bir kişiye yardım edebildiği için, ikinci bir yardımda MHP’li görevliler anında polise haber veriyordu. Polis resmi görevlileri bir kenara çekip “BDP’lilere dikkat etmek gerektiği” noktasında uyarıyor ve ne zaman istersek yardım edebileceklerini söyleyip gidiyorlardı.

Bu sırada saat ilerliyordu. Seçimin bitmesine 1 saat vardı. BDP’li görevliler tüm listeleri kontrol edip gelmeyen seçmenlerin evlerine gidip sandığa çağırıyorlardı. Bu şekilde gelmeyenlerin sayısı azaldı. Hatta gelmesi gerekip de gelmeyenler mazeret bildiriyordu. Mesela “Abisi kalp krizi geçirmiş hastanede ama yetişmeye çalışacak” gibi açıklamalar geliyordu. Her yaştan görevliler ama özellikle de gençler canla başla çalışıyorlardı. Geneli işçi gençlerdi. Biri nöbetten çıkmış uyumadan gelmiş, başka birisi akşam mesaiye gidecekti. İşçiydiler ama, en azından şimdi, kendisini sadece Kürt olarak tanımlıyorlardı. Konuştuğumda olabildiğince zor ve insanlık dışı şartlarda çalıştıkları ortaya çıkıyordu ama şu anda bütün enerjilerini bağımsız adayın kazanması yönünde harcıyorlardı. Mahalle dışında sanayi sitelerinden ve fabrikalardan tanıdığım Kürt işçiler olmasına rağmen, gaz bombaları, baskın ve gözaltılar altındaki mahalle yaşamının, fabrika ortamında farklı olduğu hemen ortaya çıkıyordu. Çalışırken 2.plana geçen Kürt olma durumu, yaşam alanları olan mahallede tekrar öne çıkıyordu. Ve mahallenin örgütlü ortamı diğer kimliğini anında bastırıyordu. İşte bu düşünceler, mahallelere ve hatta evlere girilmeden yapılacak sınıf çalışmasının bir tarafının daima eksik olacağını öğretti bana.

Seçim bitmek üzereydi. Bahçedeki polisler okul bahçesini boşalttılar. Bahçe gergin bir şekilde sloganlarla boşaltıldı. Tabii ki BDP görevlilerinin desteği ile. Ama bahçenin önü kalabalıktı ve her dakika daha da kalabalık oluyordu. Mahallenin üstünde sürekli helikopter geziyor, bu sırada kapı önünde havai fişekler atılıyordu.

Oylar sayıldı. Sandıktan büyük oranda BDP’nin desteklediği bağımsız aday çıktı. Her salonda 2 BDP görevlisinin yanında koridorlarda da 2 görevli sürekli dolaşıyordu. Sandıklardaki oy sayımları biter bitmez sonuçları telefonla bildiriyorlardı. Sayımı bitirdikten sonra okuldan çıkıp adliyeye gitmek istedik, fakat bir polis ordusu bahçede bizi bekliyordu. Tüm binada seçim bitmeden kimseyi gönderemeyeceklerini söylediler. Kendi arabası ile gelen bir görevliyi de göndermediler.

Yaklaşık 2 saat tüm sandıkların işlemlerinin bitmesini bekledik. Bu süre içinde sokak daha da kalabalıklaşıyor, sloganlar atılıyor ama seçimle ilgili değil, sadece Abdullah Öcalan ve PKK’ye dair. Bu arada yağmur başlamış ve oldukça yoğun bir şekilde yağıyordu. Ama kitlede ve coşkuda bir azalma yoktu. Tüm görevliler işini bitirdikten sonra yaklaşık 500 kişilik çevik kuvvet koridorunda 5 araç ve 1 panzerle okuldan çıktık. Dışarıdaki kalabalık grup ise 2 kilometre kadar alkışlar, sloganlar ve ıslıklarla yağmur altında konvoya eşlik ettiler. Mahalleden çıkıp adliyeye geldiğimizde, ki sadece 20 dakika geçmişti, bildiğim hayata dönmüştüm. Memurlar, sıraya girmeler, seçim evrakı teslimi, koşuşturma ve bu esnada herkes hayret verici bir şekilde Türkçe konuşuyordu??. Evrakları teslim edip çıktım ama kendimi hala tuhaf hissediyordum.

Sanki sınırı geçip başka bir ülkeye gelmiştim. Belki de öyledir, ne dersiniz??

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*