Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kürt hareketinin yolsuzluk operasyonuyla imtihanı

Kürt hareketinin yolsuzluk operasyonuyla imtihanı

17 Aralık yolsuzluk operasyonunu ve sonrasındaki gelişmeleri, derinleşen rejim krizini her siyasal çevre kendi meşrebince değerlendirdi. Temsil ettiği sınıfın, sınıf kesimlerinin gözünden süreç analizi yaptı ve tutum aldı. Kürt hareketi, bu konuda kendi sınıfsal duruşunu çok açık bir biçimde sergileyenlerden biridir. Operasyonun hemen sonrası BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş sıcağı sıcağına “Bu operasyonları destekliyoruz. Hırsızlık, yolsuzluk, ahlaki çöküntü nerede varsa üstüne gidilmelidir. Ucu kime dayanırsa dayansın gereği yapılmalıdır. Siyasi yönü bir yana ortada hırsızlık varsa hesabı sorulmalıdır.” demiştir. Ancak bu ilk açıklama daha sonra bu cenahta (İmralı-Kandil-BDP-Kürt medyası) yapılan değerlendirmelerle kerelerce tekzip edilmiştir.

İlk açıklama (tekzip) çok açık bir tutum belirtme olarak Diyarbakır milletvekili Nursel Aydoğan’dan geldi:

“Bugün, mahkemelere bu kararı aldıranlar, bir süre önce, MİT Müsteşarı Sayın Hakan Fidan’ı da tutuklamak istediler, onun da ifadesini almak istediler. Ama Sayın Hakan Fidan onlara teslim olmadı, bu anlayışa teslim olmadı. Eğer bunu başarabilselerdi arkadan, Sayın Başbakan’ı da aynı şekilde belki tutuklamak için mahkemelere götürecekler, savcı karşısına çıkaracaklardı ama Sayın Başbakan da bu konuda direndi. Evet, direnmeseydi, süreç bu şekilde bu noktaya gelmeyecekti. Onlara pabuç bırakmayacağız, herkes bunu böyle bilsin. Kimsenin gücü bu ülkede artık bu barışın, bu çözüm sürecinin engellenmesine yetmeyecektir. Bu operasyonları yapanlar da aynı zihniyettir, bu operasyonların arkasında da çözüm sürecini sabote etmek vardır. Evet, net söylüyorum: Hükümetin gücünü azaltmak, diz çöktürmek istiyorlar. Biz bunu anlamayacak kadar apolitik değiliz, biz bunları çözemeyecek kadar politikanın, siyasetin uzağında değiliz.”

Nursel Aydoğan bu açıklamasıyla Oral Çalışlar’ından, Orhan Miroğlu’na, Mahmut Övür’ünden Abdulkadir Selvi’sine kadar birçok “akil” gazetecinin övgüsüne mazhar oldu. Övülen Nursel Aydoğan’ın bu açık sözleri, açık desteği şahsında Kürt hareketidir. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın ilk günkü açıklaması dışında AKP ile tam bir söylembirliği içerisinde “paralel devlet ve darbe komplosuna karşı” bir duruş içerisinde olmuştur BDP. Hatta diyebiliriz ki, bugün AKP’nin kullandığı paralel devlet komplosu/darbesi söyleminin mimarı, 7 Şubat 2012′de Hakan Fidan’ın KCK operasyonu kapsamında ifadeye çağrılmasını paralel devletin Oslo Sürecini başlatarak Kürt sorununu diyalogla çözmek isteyen hükümete karşı darbe girişimi olarak nitelendiren ve bu darbeyi çözüm sürecini başlatarak kendisinin önlediğini ifade eden Abdullah Öcalan’nın ta kendisidir. (bkz. Geçen yıl Milliyet’e sızan İmralı görüşme tutanakları)

Büyük Türk-Kürt ittifakıyla büyük kazanmanın politikasını yapmak tam da böyle bir şey. Kürt halkının dağda, sokakta, zindanda genci yaşlısı, kadını erkeğiyle ulusal demokratik hakları için verdiği mücadelenin tekelci kapitalist devletin küresel-bölgesel çapta geliştirdiği sermaye birikim sürecini ve onun siyasetini sekteye uğratmasının -yine bu bağlamda sorun teşkil eden Rojava’daki özerk yapının- basıncıyla kurulan görüşme masası, tekelci kapitalist devletin ve onun siyasi temsilcisi olan AKP hükümetinin bir lütfu olarak (çözüm itemeyen paralel devlete rağmen çözümden yana olan AKP hükümeti algısı) değerlendirilmektedir. Ve bunun mantıki sonucu olarak da çözüm isteyen(!) AKP’yi zayıflatacak her gelişmeye karşı tutum alınmakta ya da tıpkı Haziran Direnişi’nde olduğu gibi (her ne kadar sonradan bu tutumdan dolayı özeleştiri yapılmış olsa da) kayıtsız kalınmaktadır. Her şey Kürt-Türk burjuvazisinin birlikte büyük kazanmasını hedefleyen barış görüşmelerinin selameti için!…

Çözüm istemeyen paralel devlete karşı çözüm isteyen AKP’nin yanında saf tutmak biçiminde yapılan süreç okumasına karşı tekelci kapitalist devletin Kürt-Türk işçi ve emekçilerin karşısına tek bir devlet olarak çıktığını söylemekle yetinelim. Zira çok söze gerek yok: Roboski Katliamı ve sonrasında geliştirilen tutum ortada. Roboski’yi hangi paralel devletle açıklayacaksınız? Bu katliamı yapanlara teşekkür eden çözüm masasındaki partneriniz Erdoğan değil miydi? “Her kürtaj bir Uludere’dir” diyen peki?! Amnezi bir hastalıktır. Burjuva siyeseti içinde aşık atan ve saflarını bu temelde reorganize eden bir siyasi yapılanma içinse “dün dündür, bugün bugündür” mottosunda ifadesini bulan bu yaklaşımı siyasi amnezi olarak ifade edebiliriz. Ama bu patolojik bir durum değil, sınıf karakteri sorunudur. Ve tedavisi de yine sınıf karakterinden -Kürt burjuvazisinin sınıf politikasını yapıyor olmaktan- dolayı mümkün değildir. Roboski, Yüksekova’da daha malum yolsuzluk operasyonu patlak vermeden bir kaç gün önce katledilenler, burada kamerayla kayıt altına alınıp bizlere izletilerek yapılan infaz, daha önce yaşanmış onca katliam ve yaşanmakta olanlar, siyasi tutsaklarla doldurulan zindanlar, Terörle Mücadele Yasası, özel yetkili mahkemeler paralel devletin işi midir? Muammer Akkaş’ı yolsuzluk soruşturması nedeniyle topun ağzına sürerken onun hazırladığı ve Gezi eylemlerini terör kapsamında ele alan iddianamesini ise memnuniyetle karşılayan Erdoğan AKP’sine karşı hayırhah bir tutum içerisinde olmak için en hafif deyimiyle burjuvazinin ahırı olan parlamentoda oldukça pişmiş, neoliberal burjuva demokrasisiyle iyice sersemlemiş olmak gerekir.

S(G)özünü budaktan sakınmayan bir kalem: Veysi Sarısözen

Yukarıda da ifade ettik, paralel devlet kavramını ilk kullanan A.Öcalan olmuştu. 7 Şubat’ta MİT başkanı Hakan Fidan’ın KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağrılmasını hükumete paralel devlet tarafından yapılmaya çalışılan bir darbe olarak değerlendiren ve bu girişimi boşa düşürmek için harekete geçip AKP hükumetine mektuplar döşenen ve akabinde de masaya oturan Öcalan… Barış görüşmelerinin başlamasıyla birlikte Kürt halkına dönük her saldırıyı Kürt hareketi paralel devlet temasını kullanarak açıklamaya çalıştı. Hatta, hükumeti paralel devletin provokasyonlarına karşı dikkatli olması için uyardı. Şimdi de yolsuzluk operasyonuyla iyice ayyuka çıkan burjuva kesimler arası güç ve hegemonya mücadelesini, paralel devletin hükumete yapmak istediği bir darbe olarak değerlendiriyor. Bu durumda darbeye karşı hemen yanına yazıldığı cephe de AKP hükumeti oluyor.

Kürt hareketinin bu noktada AKP’ye tek itirazı ise bu darbeyi savuşturma yöntemlerinedir. Abdullah Öcalan’ı en iyi anlayan ve onun görüşlerini lafı hiç dolandırmadan, hiç sakınmadan tereddütsüzce savunan Veysi Sarısözen’e sözü bırakalım:

“AKP’nin krizden çıkış sağlaması ve darbeyi bastırması, radikal demokratik adımlar atmasına, hiç zaman kaybetmeden Kürt sorununda çözüm yoluna koyulmasına, Rojava devrimine düşmanlıktan derhal vazgeçmesine, Roboski Katliamı’nın faillerini yargı önüne çıkarmasına, Hrant Dink cinayetindeki ve Paris Katliamı’ndaki esrar perdesini kaldırmasına ve elbette yolsuzlukların üstünü örtbas etmemesine bağlıdır.” diyor ve devamla şayet AKP bu adımları atarsa Kürt siyasi hareketinin ve dört parçada Kürt halkının AKP’ye yönelen bu darbeye karşı kendisini siper edeceğini bakın nasıl anlatıyor:

“AKP’nin önünde zaman daraldı. Ya bu radikal demokratik adımları atacak, hızla KCK tutuklularının tümüyle serbest bırakılmasını sağlayacak, Öcalan’ın bu krizden çıkışta Kürdistan güçlerini seferber etmesi için, onun elini, kolunu serbest bırakacak ve böylece bu atılan adımlara Kürdistan’ın bütün parçalarının ve Kürt halkıyla dayanışma içinde olan demokratik ve sol güçlerin desteği sağlanmış olacak; (ESP, Partizan gibi bu “demokratik ve sol güçler” kendileri adına da verilmiş olan bu taahhüde karşı hiçbir şey demeyecekler mi? nba.) ya da bu sayılan güçler, krizden anti demokratik yolla çıkmak ve Kürt sorununda çözüm sürecini sabote etmek isteyen Cemaatçi ve Ergenekoncu unsurların inisiyatif almasına fırsat vermemek için, hükümete karşı krize müdahale edecek…
Yani “üçüncü güç” “aktifleşecek”…”
(02.01.2014, Özgür Gündem)

uludere-EEE1-9A59-D781-1

Yani AKP yukarıda belirtilen adımları atarsa, ona karşı yapılan darbeyi savuşturmak için Kürdistan’ın bütün parçalarında Kürt halkı ve Kürt halkıyla dayanışma içerisinde olanlar -HDP bileşenleri- harekete geçmiş olacaklar. Ama AKP bu adımları atmasa da hiç merak edilmesin yine bu darbenin savuşturulması için Kürt siyasi hareketi ve “demokratik ve sol güçler” cepheye koşacaklar! Ne kadar açık sözlü değil mi? Koşullu desteğin böylesi de hiç görülmemiştir. Her yol AKP’yi darbeye karşı savunmaya ve kurtarmaya çıkıyor!

Veysi Sarısözen devam etsin:

“Açıktır ki, kriz umulmadık bir şekilde derinleşiyor. Yıkıcı sonuçların ortaya çıkması an meselesi. AKP yöneticileri, Kürt özgürlük hareketinin ve müttefiklerinin eli kolu bağlı bir şekilde yıkıcı gelişmeleri seyredeceğini düşünmemeli. Üçüncü gücün bütün kitleselliğiyle ve devrimci yöntemleriyle harekete geçmesinden, metropollerde “sokak muhalefetine” el koymasından ve dolayısı ile krizin daha da derinleşmesinden önce AKP hükümeti harekete geçmelidir.”

Ama durun bir ihtimal daha var: O da AKP’nin yanında saf tutmak mı, dersiniz?! Bizim sokağa inmemiz krizi derinleştirir, diyor Sarısözen. Gel etme, diyor vesselam. Peki kitlelerin sokağa çıkmasıyla derinleşecek krizden neden korkuyor Sarısözen. Krizin derinleşmesi, mevcut statükonun bozulması, tekelci kapitalist devletin rejim krizinin sokak muhalefetiyle derinleştirilmesi kimi korkutur? Çok açık, bu korku, hangi sınıfın gözünden bu soruna yaklaştığınıza bağlıdır. AKP hükümetine, yapıcı potansiyellerimizi senin hükumetinin, kapitalist sistemin bekası için harekete geçirmek istiyoruz, n’olur yol ver, diye sesleniyor Sarısözen.

“Böyle bir durumda, örneğin TMK’nın lağvedildiği, zindanların boşaltıldığı, Öcalan’ın koşullarının kökten değiştirildiği, Kürt halkının kimliğinin, dilinin ve kendini özerklik temelinde yönetme hakkının tanınacağına dair kuvvetli bir söz verildiği durumda, “paralel devletin” tasfiyesi bir çırpıda demokratik niteliğe bürünür ve bu adımları atan bir siyasi iradeye karşı, hiçbir güç darbe yapma cesareti bulamaz. Yapmaya kalktığı zaman, AKP yöneticileri, büyük olasılıkla teslim bayrağını çekseler bile, AKP’nin milyonlarca seçmeniyle Kürdistan’ın milyonları aynı anda buluşur, bütün demokrat güçler tek bir cephede birleşir. Hiç kimse kanlı bir iç savaşı ve Türkiye’nin bölünmesini göze almadan böyle bir gücü darbeyle, şantajla, orduyla, polisle, yargıyla ezmeye yeltenemez.”

Bunun adına açık çek denmez de, ne denir? “Yapıcı muhalefet” sınırlarına çekilmiş bir Kürt hareketi, onun kuyruğuna takılmış olan HDP bileşeni reformist çevreler tekelci kapitalist devlete krizden çıkış yolunu salık veriyorlar. Ve bu yola girdiği taktirde ona kasteden bu tarz paralel devlet darbelerine karşı AKP’liler pes etse ve geri çekilse bile AKP’ye göğüslerini siper edeceklerini belirtiyor.

Bu pislik ve kaos ortamında kriz unsurunun, işçi sınıfı ve emekçilerin sokağa inmesiyle derinleştirilmesini ve bu temelde işçi sınıfı ve emekçilerden, ezilen Kürt halkından yana bir seçeneğin olgunlaşabileceğine hiç ihtimal verilmiyor. Her koşul ve durumda burjuva demokrasisini geliştirmek için pozisyon alınıyor. Sorunun çözümünde işçi ve emekçilerin, Kürt halkının mücadelesini etkisiz eleman olarak gören, bugün güç ve hegemonya mücadelesi bağlamında (ama asla işçi sınıfı ve emekçilere karşı sınıf tutumunda değil) karşı karşıya gelen burjuva kesimlerden birine yedeklenmekten başka seçenek görmeyen oldukça “reelpolitiker” bir tutum sergileniyor.

Çok mu ağır konuştuk? O halde sözü önce Öcalan’a sonra yine Sarısözen’e bırakalım:

Abdullah Öcalan: “Bu ateşe benzin taşımayacağız”

“Sürecin içinde ve dışında olan herkesin bilmesi gereken iki önemli hususu belirtmek isterim: Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır. Ancak demokratik çözüm sürecine gönülsüz ve kavrayışsız yaklaşanlar da bilmelidir ki, bu ateşi söndürmenin tek yolu demokratik barışı biran önce gerçekleştirmektir.”

BDP-HDP heyetinin İmralı’dan 11 Ocak 2014′te getirmiş olduğu mesajın ilgili bölümü oldukça net!

Şunu unutmayalım: “Üçüncü güç” demek, “tarafsız güç” demek değildir… Üçüncü güç olmanın bugünkü somut anlamı şu formülde yatmakta: “BDP ve müttefiklerinin en acil görevi, Cemaatçi, polis, yargı darbesini önlemek; AKP’nin darbeyi otoriterleşerek önleme çizgisine karşı, daha fazla demokrasi, Kürt sorununda mutlak çözüm, temiz toplum çizgisiyle Hükümet’in üstünde kitlesel baskıyı maksimum düzeye yükseltmek…” (V. Sarısözen, 30.12.2013, Özgür Gündem)

Yukarıda belirtmiştik, Öcalan’ı en iyi anlayan kalemlerden biridir Sarısözen. Üçüncü güç demek, dikkat buyurunuz sayın okur, tarafsız olmak demek değildir! AKP’den yana tarafgirlik hiç bir perdelemeye ihtiyaç duyulmadan böyle açıklanmış oluyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*