Anasayfa » GÜNDEM » Kürdistan bölgeselleşiyor, Ortadoğu küreselleşiyor!..

Kürdistan bölgeselleşiyor, Ortadoğu küreselleşiyor!..

“Bir sarsıntılar çağından geçiyoruz! Sermaye birikiminin koşulları değişiyor, tüm bir dünya sarsıntılarla değişiyor. Emperyalist kapitalist sistemin ekonomik, toplumsal yapısı, devlet, egemenlik ve hiyerarşi biçimleri, sınıf durumları, tüm toplumsal ilişkiler, düşünce ve yaşam tarzları, her şey dönüşüm içindedir. Değişmeyen, eski durumunu sürdürebilen hiçbir şey yoktur.

Sermaye birikim sürecindeki tıkanma, değerlenemeyen büyük bir sermaye kitlesinin ortaya çıkması, üretimin teknik altyapısının mikroelektronik, bilgisayar, biyoteknoloji, nanoteknoloji, uydu, iletişim, ulaşım teknolojileriyle değişmesi, üretim ve emek organizasyonlarının ve birikim politikalarının değişmesi, sermayenin tekelci birikiminin ve mali oligarşinin egemenliğinin küresel temele geçişi, bir bütün olarak önceki ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel yapıyı çözerek sarsıntı ve yıkımlarla kapsamlı bir neoliberal yeniden yapılanmayı ortaya çıkardı.” (KDÖ Mücadele Platformu)

In this Wednesday, Nov. 19, 2014 photo, a Kurdish People's Protection Units (YPG) fighter shows the extent of the damage from a truck bomb in Kobani, Syria. Here, Kurdish fighters backed by small numbers of Iraqi peshmerga forces and Syrian rebels, are battling what they see as an existential battle against the militants who swept into their town in mid-September as part of a summer blitz that saw the group seize large chunks of territory in Syria and neighboring Iraq.(AP Photo/Jake Simkin)Sermaye birikiminin küresel ve bölgesel temelden gelişimi, bölgedeki (Genişletilmiş Ortadoğu) üretim, egemenlik, hiyerarşi ve güç ilişkilerini eskisi gibi sürdürülemez hale getiren; düzensizleştiren ve adım adım yeni bir temelden yeniden düzenlenmesini zorunlu kılan en derindeki temel etkendir. Bölgede eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı bir dönüşüm süreci yürürlüktedir. Bölgenin tarihsel özellikleri, emperyalist güçlerin tırnaklarını en derinlemesine geçirdiği kritik bir jeo-stratejik güç ve yeniden dizayn alanı olması, bir yanda en büyük yoksulluk ve sefalet birikiminin diğer yanda küresel ve bölgesel ölçekten tekelci oligarşik sermaye birikimin, bir yanda en yoğun demokratik sorunların, özgürlük ve demokrasi mücadelelerinin diğer yanda despotik yönetim tarzının, en yoğun gericiliğin ve prekapitalist kalıntıların olduğu toplumsal-siyasal çelişkilerin giriftliği, onu dönüşüm sürecinin en sert ve çatışmalı yaşandığı bir alan haline getirmektedir. Yapay sınırlarla, tekçi egemenlik biçimleriyle, petro krallıklarla, aile-mezhep-aşiret oligarşilerine dönüşmüş rejimlerle, uzun süre bastırılmış, birikmiş çelişkiler de, bu dönüşüm sürecinde şiddetli sarsıntı ve patlamalarla açığa çıkıyor ve yeni biçimler kazanıyor.

ABD emperyalizminin GOP ve sonra BOP stratejilerinin ruhu, jeostratejik kaynakları ve geçiş hatlarını tam kontrol altına alacak, aşırı sermaye birikimine yeni tekelci oligarşik değerlenme alanları açacak, rakip emperyalist güç ve eksenlerin etkisini zayıflatacak, muhalif toplumsal-siyasal güçleri bastırma ve neoliberalize etme kıskacında etkisizleştirecek, küresel hegemonyasını koruyacak ve pekiştirecek… tarzda bölgenin küresel mali oligarşik entegrasyonunu gerçekleştirmekti.

ABD emperyalizminin Irak ve Afganistan işgalleri ve çok geçmeden -küresel krizin bağrından patlamasıyla da birlikte- bu işgallerden yıpranarak ve irtifa kaybederek “çıkmak” zorunda kalması, Rusya emperyalizmin eski hegemonya alanlarında güç ve etkisini yeniden artırmaya başlaması, Çin’in küresel bir güç haline gelmesi, İran’ın Irak üzerindeki etkisinin artması, Suud-KİK’in neoliberal kapitalist mali oligarşik dönüşümü (küresel mali oligarşinin bir iç bileşeni ve bölgenin en büyük yatırımcısı haline gelmesi), Türkiye’nin ABD-AB yörüngesinde bölgede kendi alt etki alanlarını da yaratmaya çalışan bir “yumuşak (entegrasyoncu) güç” olarak konumlanması, Güney Kürdistan’la ekonomik entegrasyon sürecinin başlaması, bir dizi bölge ülkesinde neoliberal dönüşüm ve prekapitalist ilişkilerinin çözülmesinin hızlanmasıyla çeşitli biçimlerde pay ve konumunu artırmak isteyen yeni burjuva sınıf kesimlerinin palazlanması… bölgesel durum ve dengelerde yeni bir fırtına öncesindeki değişimin bazı çizgileriydi.

misirda-grevler-yayiliyorc77bfc2ed004ed941306Kitlelerin yeni durum ve mücadeleleri

Ancak tarih hiçbir zaman salt egemen sınıf güçlerinin karargahlarında imal edilebilen bir şey değildir. Kitlelerin toplumsal yaşam koşullarındaki dramatik değişimleri ve mücadelelerini içermeyen bir tarih anlayışı uzaktan yakından bölgedeki yeni durum ve değişimleri açıklayamaz. Birincisi bölgenin neoliberal kapitalist mali oligarşik temelden yeniden yapılandırılması, karşıt sınıfsal-toplumsal güçleri doğurarak, kitlelerin yeni bir yaşam özlemlerini büyütürek ilerleyebilir. İkincisi, bölgenin eski düzenine sığmaz hale gelen yalnız küresel-bölgesel temelden mali oligarşik sermaye ve güç yoğunlaşması değil, kitlelerin büyüyen sınıfsal-toplumsal ihtiyaçları, gerçek özgürlük ve demokrasi istemleridir. Bölgeyi eskisi gibi sürdürülemez ve yönetilemez hale getiren asıl tarihsel etken sınıfsal, toplumsal ve ezilen ulus isyan ve direnişleri olduğu gibi, bölgenin orta ve uzun erimde yeniden nasıl şekilleneceğini tayin edecek olan da, asıl yine bu mücadeleler olacaktır.

Kapitalist gelişme düzeyinin daha geri olduğu çoğu bölge ülkesinde, neoliberal dönüşümün şok dalgaları, yağmacılığı, yıkıcılığı, hiçleştiriciliği, travmatik şiddeti çok daha pervasız yaşandı, yaşanıyor. Yıkıcı mülksüzleşme, konum kaybı ve dışlanma dalgaları, işsizlik, yoksulluk, kölelik, alçaltılma, hiçleştirilme, büyüyen altyapı, konut, sağlık, gıda sorunları, geleceksizlik, baskı, özgürlüksüzlük… Bölgede neoliberalizmin sosyal yıkımının aile-cemaat-aşiret oligarşilerine dönüşmüş despotik rejimler altında sürdürülmesi, onu iki yönden de daha tahammül edilmez hale getirdi. Çok daha yıkıcı ve ezici sermaye birikimi/sefalet birikimi ve oligarşik güç ve hakimiyet yoğunlaşması/özgürlük yoksunluğu süreçlerinin iç içe yürümesi… Ve tüm bunların, istemleri eskisi gibi salt bir lokma, bir hırka, bir dam ile sınırlı olmayan, dünyanın yeni durum ve çelişkilerine gözlerini açmaya başlayan, ihtiyaç ve özlemleri büyüyen kuşaklar için daha da dayanılmaz hale gelmesi…

Bölgenin dönüşen yapısına artık uygun düşmeyen köhnemiş düzeninin tüm eklemlerini -yıkamadıysa bile- sarsan ve çatırdatan asıl fırtına, kitlelerin isyan ve direniş dalgalarıyla başladı. 2006-7’den itibaren gıda isyanları, Cezayir, Fas, Tunus ve Mısır’da büyük işçi hareketleri, 2009’da İran ve Cezayir’de isyan ve direniş hareketleri, 2011-12’de Tunus’tan başlayıp tüm Arap ülkelerine yayılan meydan-sokak isyan ve direnişleri, 2013’te Türkiye’de Gezi ve Mısır’da daha büyük bir dalga, 2014’ten itibaren Rojava direnişi ve Kürdistan’ın yeniden hareketlenmeye başlaması, günümüzde Kürdistan’da demokratik özerklik istemli direnme savaşı, Yemen’de savaş, Lübnan ve Güney Irak’ta büyük kitle hareketleri…

Bölge çapındaki toplumsal, sınıfsal, ulusal isyan ve direniş hareketleri, neoliberalizmin sosyal yıkıcılığına, aile oligarşileri, petro-mali oligarşileri ve despotik yönetim tarzına, dinci, mezhepçi, şeriatçı gericiliğe karşı gelişti. Çoğu zorbaca bastırılmaya ya da despotik baskı ile içinden liberal papazlık kıskacında eritilmeye çalışılan, Libya ve Suriye’de emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçler ve gerici-faşist çetelerin devreye girmesiyle geri çekilen isyan ve direniş hareketleri, ilk elde önemli siyasal ve sosyal kazanımlar sağlayamadı (Rojova ayrı bir yerde durur, İran, Tunus, Fas, Cezayir, Suud gibi ülkelerde ise kitleleri uzaktan yakından tatmin etmeyen çok cılız neoliberal siyasal reform kırıntıları oldu.) Bununla birlikte, kitlelerin tarihsel inisiyatifinin “büyük geri dönüşü”nü gösteren, ABD, AB ve Suud mali oligarşilerinin duvarlarına kadar çarpan dalgalarıyla küresel isyan ve direnişler dalgasını başlatan, bölgede bir dizi aile oligarşisini ve hükümeti deviren, bir dizi neoliberal despotik rejimi yıpratan bu hareketler, kitlelerin mücadele öz güven ve umudunu yükseltti. Çok önceden “20. yüzyılın ayaklanmalar yüzyılı olacağı”nı pek güzel öngören emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçlerin ve gericiliğin tedirginliğini artırdı.

ışid-in-köleleştirdiği-yezidi-kadınlar_681118İsyan ve direnişlere kapitalist tekelci oligarşik reaksiyon: Baskı ve gericilik dalgası

Büyük çaplı kitle kabarışlarının ardından baskı ve gericilik dalgalarının geldiği iyi bilinir. Savaşım hiçbir zaman tek yanlı ve düz bir çizgi boyunca değil, kesinti ve sıçramalarla, sarmal biçimde gelişir. Bölgedeki yıkıcı neoliberal mali oligarşik dönüşüm süreci nasıl ki karşıt sınıfsal-toplumsal güçleri ortaya çıkartarak ilerleyebiliyorsa, kitle hareketleri de karşısında baskı ve gericiliği büyüterek, ve bunlarla hesaplaşarak ilerleyebilir. Bu toplumsal ve siyasal mücadelelerin yasasıdır. Avrupa dahil, dünya çapında toplantı, örgütlenme, grev ve gösteri haklarının kısıtlanması, merkezi yerlerde eylem yasakları, bunun bir göstergesidir. IŞİD gibi şeriatçı-faşist çetelerin bölge ve dünya çapındaki yankı ve etkileri ve saçtığı dehşetle bölgede bulduğu zemin ve kazandığı güç de, aynı zamanda, tekelci oligarşik kapitalist güçlerin “bölge baharına” ve kitlelerin büyüyen özgürlük bilinç ve özlemine bir reaksiyonu olarak değerlendirilmelidir.

IŞİD ve benzeri çetelerin dal budak sarmasının kuşkusuz oldukça karmaşık bir tarihsel arka planı vardır: ABD emperyalizminin bir dönemki “yeşil kuşak” stratejisi, Rusya emperyalizminin Afganistan ve Çeçenistan işgalleri ve buna karşı ABD, Suud, TC vbnin cihadçı kontrgerilla organizasyonları, sonrasında ABD-AB-NATO’nun Irak, Afganistan ve Libya işgalleri, bir dizi bölge ülkesinde tepeden inme burjuva modernizm uygulamaları, işçi sınıfı ve sosyalizmin çekim gücünün zayıflaması, kitlelerin kapitalizmin yıkım ve felaketleri karşısında dine sarılması, küresel mali oligarşi ve Dünya Bankası’nın yoksulluk (ve yıkıcı proleterleştirme süreçleri) yönetişimi çerçevesinde “din-cemaat tarzı organizasyonları” ve “din, muhafazakarlık, gelenekçilik, ataerkillik, aile, vb” yapılarını güçlendirme ve finanse etme stratejileri, geleneksel yaşam koşullarının yıkımından işçileşmeye geçiş yapamayan ve “işsiz güçsüz tehlikeli serseriler” diye dışlanan ve damgalanan geniş deklase (sınıf-altı) tabakaların ortaya çıkması, din kılıklı burjuva ve burjuva-feodal sınıf kesimlerinin palazlanlanması ve güç ve yağmadan kin dolu bir kıskançlıkla kendi kan payını istemesi, ekonomik, toplumsal, siyasal buhran ve çöküntü alanlarında, hegemonya boşluklarında zemin bulabilen, kapitalizmin çoktan ortadan kaldırdığı eski toplum biçimlerini geri getirmeyi ve ezilenleri ezen yapmayı vaat eden bir ultra-gerici ütopizm, bölge çapında tekçi-mezhepçi fay hatları üzerinden yürütülen tekelci güç, denetim, ele geçirme, hegemonya çatışmaları, ve tabii, yine jeostratejik güç eksenleri denge ve çatlaklarında zemin bulabilen bu tür çetelerin yine bu eksenler dolayında binbir biçimde doğrudan ve dolaylı olarak kullanılması… (ve daha pek çok etken) bir çırpıda sayılabilir.

Ancak hiçbiri şunları unutturmamalıdır: 1- Bölgedeki tıpkı mali oligarşik yayılma ve egemenlik savaşları gibi ve (onun doğrudan ve dolaylı bir biçimi olarak) şeriatçı-faşist çeteler de, bölgedeki mevcut üretim ve egemenlik ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin artan ölçüde engeli haline gelmesinin ve kapitalizmin gelişimiyle birlikte büyüyen ve derinleşen çürümenin bir ifadesidir. 2- Bu gericilik ve dehşet dalgası, bölge çapında sınıfsal, toplumsal, ulusal isyan ve direniş dalgalarını dağıtmaya, kitlelere ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye dönük, burjuva mali oligarşik reaksiyonun bir ifadesidir.

Tarihsel geçiş; yani tıkanma ve dönüşüm süreçleri, düzenin eskisi gibi yeniden üretilemez hale geldiği ve bozulduğu, toplumsal-siyasal çelişkilerin açığa çıktığı ve şiddetlendiği, toplumların farklı ve alternatif gelişme olanak, özlem ve inisiyatiflerini de bünyesine almaya başladığı süreçlerdir. Eski bölge düzeninin işe yaramazlığını ve sürdürülemezliğini artık hemen herkes görmektedir. Mesele yenisini kimlerin kimlerle birlikte kimlere karşı nasıl kuracağıdır. Bölge çapında isyan ve direnişler dalgası ise, bu süreçte kitlelerin kendi meselelerini kendi ellerine alma, özneleşme ve özgürleşme doğrultusundaki istem ve eğilimlerini, yeniden bir tarihsel aktör olarak ortaya çıkarmıştır. Kapitalist tekelci oligarşik güçlerin kendi aralarındaki hakimiyet, yayılma, hiyerarşi, paylaşım, dizayn hesap ve çatışmaları ne olursa olsun, asıl tahammül etmeyecekleri şey de budur. Şeriatçı-faşist çetelerin dehşetiyle, Mısır’da askeri darbeyle, Yunanistan’da kısmi “sosyal reformlar” vaadiyle hükümete gelen Syriza’yı tam teslimiyetine karşın göstere göstere ezerek, Kürdistan’da Kürt ulusal direniş hareketinin özerk inisiyatif ve istemlerini katliamcı bastırma savaşıyla, Lübnan’da kitlelerin çöp isyanından başlayan direnişine karşı sokaklarda tankların dolaşmaya başlamasıyla, kırmızı çizgilerin çekilmek ve cezalandırılmak, ölümü gösterip sıtmaya razı edilmek istenen de budur. Nedeni açıktır: Kitlelerin de artık küresel plandan büyüyen hoşnutsuzluk ve tepki birikimi koşullarında, her isyan ve direniş hareketi başka ülkelere yayılma eğilimi gösterdiği gibi, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal güç dengelerinde siyasal plana kazanım ve ilerleme olarak yansıyacak her değişim de, daha geniş zeminden kitlelerin kendi mücadele, gereksinme ve özlemlerini kendi ellerine alma eğilimlerini cesaretlendirecek ve yaygınlaştıracaktır.

Neoliberal burjuva demokrasisi de zaten sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ırksal güç dengelerine dayanan değil, bunların azami güçsüzleştirilmesine, azami kar ve egemenlik iştihasına açılmasına dayanan bir demokrasidir. Kitlelerin “düzeltilmiş demokrasi” beklenti ve yanılsamaları ne olursa olsun, sistemin baskı ve papazlık kıskacında “düzeltmek” isteyeceği kitlelerin tarihsel mücadele inisiyatifi, kendi meselelerini kendi ellerine alma eğilimi olacaktır. Bu demektir ki, kitlelerin hiçbiri çözülmediği gibi daha da yakıcılaşan sınıfsal, toplumsal, ulusal istem ve özlemleriyle kapitalist mali oligarşik yıkıcı ve boğucu hakimiyet arasındaki karşıtlık sürüyor, büyüyor.

presİhtiyar ormanlar kralı ve sırtlanlar sürüsü

ABD emperyalizmi, Suriye rejiminin yıkılacağı, Rusya-İran eksenin etkisini zayıflatacağı beklentisiyle 2012’ye kadar şeriatçı-faşist çetelere destek verdi. Rusya-İran-Esad ekseninin bir karşıt güç dengesi yaratması, IŞİD’in ise Sunni burjuva-feodal aşiretler ve eski Baas devleti kalıntılarıyla ittifak halinde “beklenmedik” biçimde petrol alanlarını ele geçirmeye başlaması üzerine bir yarım dönüş yaptı. Bölgede ABD’nin de Esad’ı kerhen kabullenmek ve IŞİD’i “birincil tehdit” ilan etmek zorunda kaldığı, yeni bir durum ve dengeleri, küresel güçler arasında metazori bir uzlaşmayı ortaya çıkardı. Şu nokta önemlidir: ABD’nin havadan bombalamakla sınırlı olsa da “IŞİD’le mücadele liderliği ve koordinasyonu”nu üstlenme mecburiyeti, onun irtifa kaybeden bölgesel ve küresel hegemonyasını korumasının ve bölgenin neoliberal mali oligarşik yeniden dizayn inisiyatifini elinde tutabilmesinin metazori koşuludur. ABD Türkiye ile Kürt ulusu arasında “ceylana kaç sırtlana tut” politikası yaptığı gibi, Suriye-Irak’taki şeriatçı çetelerle hem mücadele koordinasyonunu yürütüyor, hem de onların Esad rejimini zayıflatmasını, İran’ı bloke etmesini gözetip Rusya-İran ekseninin Suriye’de rejim değişikliğini kabul etmesini sağlamaya çalışıyor. AKP’nin ABD’yle ihtilafa düşen Suriye politikası da, ABD’nin “şeriatçı-faşist terör örgütleriyle mücadele”de bile bu iki yüzlü, sinsi hegemonya hesaplarından dolaylı kan bulmaya devam ediyor.

Türkiye tekelci burjuvazisi ve AKP, AB ve ABD’nin krizinden rol çalarak, Suud-Katar ittifağı, İhvan bağlantıları, şeriatçı-faşist çetelere destek ve Suriye ve Irak’ta saldırganlık ile, bölgesel tekelci güç yükseltimi ve yayılmacılığa oynamaya çalıştı ve tabii, boyunun ölçüsünü bölgesel yayılmacılık ve saldırganlık hesaplarının elinde patlamasıyla aldı. Dış politikadaki tıkanma ve kriz, iç krizin, rejim krizinin derinleşmesinin de bir etkeni haline geldi. Tıpkı Türkiye kapitalizminin geldiği birikim ve tıkanma düzeyinin, saldırgan ve yayılmacı tekelci bölge sırtlanlığı politikalarının en temel iç dürtüleri arasında yer alması gibi. Kerkük, Musul petrollerinden sırtlan payı, Suriye’deki enerji rezervlerini ele geçirme, Suriye’nin yıkılıp yerine Türkiye’nin “hamilerinden” olacağı bir “ılımlı” sunni-islam devletinin dizayn edilmesi, Irak’ın sunni-Arap bölgesinde hegemonya kurma, Güney Kıbrıs ve Filistin açıklarındaki petroller üzerinde hak ve pay iddiası, Suud, Katar, Mısır-İhvan vd ittifaklarla, mezhep ayartmacılığıyla, bölgesel hegemonya kombinasyonları, Suud-KİK mali sermayesine içte, Türkiye tekelci sermayesine bölgede yüksek karlı yatırım ve yağma alanları açılması, Türkiye’nin bir şeriatçı-cihadçı çete ve kontrgerilla üssü haline getirilmesi, Türkiye kapitalizminin “orta gelir” handikabını jeostratejik güç artırımı ile telafi etme çabası, ABD-AB yörüngesinden çıkmayacak olmakla birlikte onlarla da pazarlık gücünü ve küresel mali oligarşik hiyerarşi içinde konumu yükseltme çabası…bu politikanın bazı çizgileriydi. AKP bu dış politikayı içte burjuvazi içinde de bölgesel-ilkel birikim süreçleri üzerinden hormonlu büyüyen sermaye kesimlerinin hegemonyasına dönüştürmeye kalkınca, orada da baltayı taşa vurdu. Cemaat kriz ve çatışması da, aynı zamanda bu dış politikanın dayandığı sınırı gösteren küresel-bölgesel bir “balans ayarı”ydı.

Ancak hepsinden önemlisi şudur: Bu tür bir dış politika tarzı, iç politika ve rejimde Ortadoğu tarzı tekçi, son derece gerici, despotik, emrivaki, neo-osmanlıcı ve karanlık gotik sembolizm ile yüklü şefçi yönetim tarzını şekillendiren ve yoğunlaştıran etkenlerden biridir. Kürtlere, Alevilere, kadınlara, LGBTİ bireylere, kentli modernist yaşam tarzına karşı baskı, taciz, aşağılama ve dizayn girişimleri, iç politika kadar dış politikanın da bir aracıydı. Gezi içte neoliberal despotik birikim ve yönetim tarzına karşı bir tepki olduğu gibi, bölge sırtlanlığına karşı (Suriye’yle savaş ve işgal tehdidi, dinci-faşist çetelere destek, Reyhanlı katliamı, başta Hatay olmak üzere Alevilere artan baskı ve tacizler, vd) tepki ve mücadelelerin de belli bir birikimlerini içeriyordu.

Bölge sırtlanlığı politikası son, fakat en güçlü çiziği ise, Suriye sınırında Kürt Rojava kantonlarının oluşması; IŞİD’in tanklı, ağır silahlı saldırganlığına karşı Şengal ve Kobani direnişleri, Kürt halkının 6-7-8 Ekim’de (IŞİD’in Şengal ve Kobani’de katliam, tecavüz ve işgal saldırıları ve Türkiye devletinin şeriatçı-faşist dehşete destek ve sevinç gösterilerine karşı) isyan ve direniş hareketi çekti. IŞİD çetelerinin katliam ve tecavüzlerinden kaçan sivil Ezidilere haftalarca sınırı açmayıp açlık ve susuzluktan yüzlerce insanın daha ölümüne neden olan, “Kobani düştü düşecek” diye karanlık gotik şehvet şenlikleri yapan leş kargaları! Ezidilerin sınırdan alınması da, Kobani’ye silah ve direnişçi desteği koridorlarının kısmen açılması da, bu isyan ve direnişlerle gerçekleşti. Türkiye tekelci burjuva devleti, Kürt ulusunun Rojava, Şengal, 6-7 Ekim, Tel Abyad’daki tarihsel inisiyatif ve kazanımlarını elbette hazmedemeyecekti. Hazmedemediği yalnız bölgedeki leş kargalığı hesaplarının bozulması değildi. Tarihin ve bölgenin yeniden şekillenmesinde, çoktan gömdüğünü/gömüldüğünü sandığı kitlelerin ve ezilen ulusun oynadığı rol ve inisiyatifti. Nisbi ulusal demokratik kazanımların bile kitlelerin kendi tarihsel inisiyatifinin eseri olabileceği, kitlelere hiçbir söz, karar ve inisiyatif olanağı tanımayan tepeden bürokratik düzen mekanizmalarıyla değil, fiili savaşım inisiyatifiyle kazanılabileceği ve savunabileceğinin görülmesi ve gösterilmesiydi.

Türkiye tekelci burjuvazisinin, Rojava’da, Güney ve Kuzey Kürdistan’da, siyasal özgürlük ve inisiyatif alanını fiilen kısmen genişletmiş Kürt ulusal direniş hareketi üzerindeki egemenliğini yeniden perçinleme isteğinin, tekçi ve despotik yönetim tarzıyla Kobani savaş ve serhıldanının kazanımlarını Kürt ulusal direniş hareketinden koparıp almak için amansız girişimlerde bulunması, tüm bunların Kürdistan’da yeniden düşük yoğunluklu savaşa yol açması, kaçınılmazdı. Benzer bir durum, rejimin, siyasetin alanını fiilen genişleten ve milyonların sokak ve meydan gösterilerine taşıyan, aşağıdan kitle demokrasisi eğilim ve isteğini ortaya çıkartan Gezi’ye karşı bitip tükenmez korkusu ve saldırganlığında görmüyor muyuz? Aynı durumu metalde sınıfsal güç dengelerini kımıldatan, metal işçilerinin fiili direniş ve kısmi kazanımlarına, büyük metal patronlarının bitip tükenmez saldırganlığında (işten atmalar, polisin fabrikalara girmesi,vd) görmüyor muyuz? Her rejim, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal hakimiyet ve mücadele ilişkileri sorunudur. Rejim krizi ise, sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal mücadelelerin artık mevcut devlet düzeni sınırları içinde kalmayıp, onun sınırlarını aşmaya başlaması ve genişletmeye zorlaması ile en açık ifadesini kazanır. Sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal mücadelelerin bu sınırları aşmaya ve genişletmeye dönük artan isyan ve direniş çabaları karşısında, zaten bu metazori genişletmeyi olabilecek en geri, en yavaş, en tedrici, en titrek, kitlelerin mücadele inisiyatif ve enerjisini en fazla tüketerek ve teslim alarak yapmak isteyen tekelci burjuvazinin ilk içgüdüsel refleksinin bu sınırları daha da daraltmak olması, karşıtlığı daha da büyüttüğüyle kalır.

“Güvenli bölge”: Suriye sınırından İdlip ve Halep’e kadar bir çete devleti oluşturma planıdır

Kaldı ki yalnızca Türkiye’deki bir rejim krizinden değil, bölgesel bir rejim krizinden, hatta küresel bir hegemonya krizinden bahsediyoruz. Türk sorunu ve Kürt sorunu, ya da Türkiye neoliberal kapitalizmin ve siyasal rejiminin krizi ve sınıfsal, toplumsal, ulusal, uluslar arası mücadelelerle ne yönde nasıl yeniden yapılanacağı sorunu, bölgesel rejim krizi ve güç mücadeleleri içinde nasıl yeniden şekilleneceği sorunundan, o da küresel kriz ve yeni güç hatlarından azade değildir. Kürt sorunu bölgeselleşmiş, Ortadoğu sorunu küreselleşmiştir. “Büyük Ortadoğu Projesi”, Avrasya sorununa doğru evrilmektedir. Yalnızca -tüm taşları bir kez daha yerinden oynatabilecek yeni bir küresel kriz sinyalleri artarken- ABD, AB, Rusya, Çin’in birbiriyle ve her birinin bölge devletleriyle (İran, Türkiye, Suud-KİK, Mısır, Suriye, Irak, vd), bölge devletlerinin birbiriyle başdöndürücü diplomatik görüşme, anlaşma ve pazarlıklar trafiğine bakmak yeterlidir.

ABD emperyalizmi bölgede ne yapmaya çalışıyor? Hepsiyle sorun ve ihtilaf yaşadığı bölge devletleriyle her birine belli “tavizler”i de içeren seri anlaşma ve pazarlıklarla, Rusya-İran eksenini Suriye, Irak ve Güney Kürdistan’da zayıflatmayı da gözeten biçimde, “IŞİD’le mücadele” koordinasyonu üzerinden bölgedeki hegemonik yeniden dizayn inisiyatifini artırmaya çalışıyor. Esad rejiminin zayıflama ve yorgunluk belirtileri göstermeye başlamasıyla, Rusya-İran eksenine Suriye’de Esadsız bir rejim değişikliğini kabul ettirmeye çalışıyor. PKK’nin belli bir vadede Rojava’ya çekilmesini ve kendi kontrolünde, IŞİD’le temel muharebe gücü olmakla sınırlanmasını istiyor. Türkiye Kürt ulusal hareketine karşı katliamcı savaşını ABD’nin koşullu onay ve desteği üzerinden realize ederken, PKK de müzakere güvencesini ABD üzerinden realize etmeye çalışıyor. Ortadoğu tarzı karmaşık ve tehlikeli ilişkiler! ÖSO ve Şam Cephesi gibi Türkiye bağlantılı dinci çetelerin “IŞİD’le mücadelesi” hikaye olduğundan, PKK muhtemelen IŞİD’le mücadelede ABD’nin kendisine mecbur olduğunu düşünerek, K. Kürdistan’da ateşkes veya daha sonra silah bırakma karşılığında ABD’den bazı güvenceler istiyor.

ABD-Türkiye’nin Cerablus-Afrin sınır hattında nasıl bir anlaşma ve pazarlık içinde oldukları halen belirsizliğini koruyor. Türkiye devletinin “güvenli bölge” ısrarının iç yüzü, buradan doğru dinci çeteler üzerinden bir askeri lojistik ve çeteci saldırganlık hattıyla, Halep dahil Suriye’nin kuzey-batı bölgelerini ele geçirmeyi hedefleyen Ahrar-ül Şam ve Şam Cephesi çeteleri merkezli bir fiili uydu-devlet oluşturma planıdır. Ahrar, Amerikalı analistler tarafından alenen “Türk partneri”, “Türk gücü” olarak tanımlanıyor. Ahrar, yine Türk devleti tarafından aktif olarak desteklenerek, İdlib’i ele geçiren, Halep’in doğu ve kuzey kırsalını elinde tutan Fetih Ordusunun El Nusra ve El Aksa çeteleri ile birlikte çekirdeğini oluşturuyor. Ahrar’ın Nusra’dan tek farkı, bir anayasa ve parlamentosu da olabilecek şer’i bir İslam devletini savunması. IŞİD’le savaşma isteksizliği, safevilere ve PYD kantonlarına karşı ise saldırganlıkta sınır tanımamasında hiç bir fark yok.

Suriye’de Kürt ve Ermeni kasabalarına ilk saldırı ve katliamlar Türk devletinin yönlendirdiği Ahrar ve Nusra çeteleri tarafından yapıldı. Bu saldırı ve katliamlar Suriye Kürtlerinin PYD-YPG etrafında birleştiren ve kendi kantonlarını oluşturmaya iten etkenler arasında yer aldı. Sonrasında da Ahrar ve Nusra’nın Kürt kantonlarına saldırıları devam etti. Afrin’de halen devam ediyor. Bunların etkisizliğinden sonra IŞİD, Kobani saldırısını başlattı. Türk devleti ve desteklediği şeriatçı-faşist çetelerin, Suriye’deki destabilizasyonun en başından itibaren Kürtlere karşı etnik temizlik politikası bilinmeden, Rojava ve Kürt Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) tarihsel anlamı kavranamaz. Bugün Türk devletini kudurtan da, Rojava’yı doğuran ve her seferinde daha da güçlendiren bu etnik imha politikalarının geri tepmesi ve elinde patlamasıdır.

ABD-Türkiye anlaşmasından sonra doğu Halep’ten çekilen El Nusra çetelerinin bir bölümünün de Ahrar’a katıldığı biliniyor. Bugün Ahrar çetesi, Suriye’de IŞİD dışındaki tek büyük dinci-gerici çete haline gelmiş durumda. ABD-Türkiye arasındaki pazarlıklar, Ahrar’a nasıl bir rol biçileceği, IŞİD’le kimlerin savaşacağı, doğu Halep bölgesinde hangi güçlerin bulunacağı, bunları kimlerin yöneteceği gibi konularda sürüyor. Türk devletinin Suriye’nin kuzeyinde Halep’i ele geçirmeyi ve Kürt kantonlarını da bastırmayı hedefleyen, sunni İslamcı bir alt-devlet oluşturma politikasında bir değişiklik yok. Türkiye tekelci burjuva güçlerinin, Ahrar ve diğer şeriatçı çeteler üzerindeki nüfus ve desteğini, aynı zamanda ABD ile yürüttüğü, “Kürt ulusal hareketinin nasıl terbiye edileceği” konusunda da bir pazarlık kozu olarak kullandığı anlaşılıyor. Bu arada Güney Kürdistan petrolleri Türkiye’ye oradan İsrail’e akmaya başlıyor… Kürt ulusal direniş hareketi ise, ABD ile Türkiye’nin her ikisinin de bölgedeki sıkışmaları ve aralarındaki ihtilaflar üzerinden bir basınç oluşturmaya, bunu 3’lü bir pazarlığa çevirmeye çalışan bir siyaset yürütüyor. ABD ve AB devletlerinden, Türkiye’ye şeriatçı örgütlere desteği kesmesi ve fiili alt devlet oluşturma girişimlerini durdurması, IŞİD’le en ve tek etkin muharebe gücü olan PYD’nin lojistiğini kesmemesi yönünde uyarı ve mesajlar giderek sertleşiyor. Bu ABD emperyalist oligarşisi içindeki “Türkiye ile tehlikeli pazarlık” konusundaki çelişkilerin de şiddetlendiğini gösteriyor. PKK’de bu çelişkilere oynamaya çalışıyor.

lübnan1Yeni bir isyan ve direniş dalgasına doğru mu?

Bölgenin küresel mali oligarşik grup ve güçlerin jeostratejik av, çatışma ve dizayn sahası olması yetmezmiş gibi, “sofradaki yerini” büyütmek isteyen yeni bölgesel tekelci kapitalist grup ve güçlerin de kendi alt ele geçirme, el artırma, yayılma saldırganlığı arenası haline gelmesi, her birinin kendi “arka bahçesi”ni (Suud’un Bahreyn ve Yemen, İran’ın Irak ve Lübnan, Türkiye’nin Suriye, her ikisinin Kürdistan, vd) oluşturma ve dizayn saldırganlığı, sarsıntıları büyütüyor. Çeşitli tekelci oligarşik grup ve güçler arasındaki eşitsiz gelişen ilişkilerin karakteristiği, elde tutma, ele geçirme, nüfuz alanları ve hakimiyet savaşlarını ve durmaksızın bozulan anlaşmalarını da kaçınılmaz olarak içermesidir. Bu da çeşitli tekelci ve mali oligarşik güç kompozisyonlarının karşılıklı olarak birbirini tıkadığı ve zayıflattığı, rejim, iktidar ve hegemonya kriz ve boşluklarını ortaya çıkartıyor. Eskisi gibi sürdürülemez hale gelen egemenliğin daha fazla baskı ve saldırganlık ile sürdürülmeye çalışılması, tekelci oligarşik güçlerin bastırma, elde tutma ve ele geçirme savaşları, içte ve dışta birbirlerine ve asıl halklara karşı kullandıkları gerici-faşist çeteler, kitlelerin yıkım, boğulma ve acılarını dayanılmaz hale getiriyor. Kitlelerin isyan ve direnişlerini de tekrar tekrar ortaya çıkartıyor. Özellikle bölgede genelleşen rejim ve hegemonya krizi, göreli artan tıkanma, çürüme, zayıflama ve düzensizleşme alan ve biçimleri, yalnız kitle isyan ve direnişlerini değil, gelişebilecek devrimci olanakları, bir bölge devrimi ufkunu da ortaya çıkartıyor. Bugün en büyük boşluk, bu durumu devrimci temelde değerlendirebilecek, komünist devrimci bilinç ve güçler sorunudur. Ancak sistemin çelişkilerinin keskinleştiği ve her tarafından döküldüğü koşullarda, sıçramalı gelişme dinamiklerinin ve bölgeselleşme dinamiklerinin sadece gerici-faşist güçlere özgü olmadığını belirtelim.

Küresel kapitalizmin mevcut krizi bitmemişken bu kez BRİC ülkelerinden yeni bir ekonomik kriz dalgasının sinyalleri artıyor. Ve hiçbir mücadele istemi gerçekleşmediği gibi daha da büyüyen kitleleri oyalama, aldatma, baskı ve gericilikle zaptetmenin bir sınırı var. Yalnızca son haftalarda Kürdistan, Güney Irak ve Lübnan’da yaşananlar bunun ilk göstergeleridir. Basra’da yüzbinlerin öfkeli protesto dalgaları karşısında Irak başbakanı “böyle giderse eylemler devrimci bir yönelim kazanabilir”, Irak dini lideri Sistani ise “insanlar şimdiye kadar IŞİD’e karşı Irak’ı savunmak için her şeyi sineye çektiler. Ama sabırlarının bir sınırı var.” diye aslında tüm bölge ve dünya burjuvazisinin korkularını dile getirdiler. Lübnan başbakanı ise özelleştirme nedeniyle 2 aydır çözülemeyen çöp sorunundan patlayıp genişleyen kitle isyan ve direniş dalgası karşısında, “mesele çöp değil siyasal çöp” diye burjuva rejim ve siyaset mekanizmasının tıkanma ve çürümesini itiraf ediverdi! Evet “siyasal çöp”, ya da Lenin’in vurgusuyla “politik moloz yığını”, gerçekten yürüyen sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal fiili mücadele saikleri tarafından bölge çapında süpürülüp ortadan kaldırılmadan, kitleler bir soluk bile alamayacaktır. İsteyen halen yok “seçim hükümetine katılma/katılmama”, “oy oranları azalacak mı artacak mı” diye ömür tüketip, bu krizin Türkiye, Kürdistan, bölge ve dünya çapında ortaya çıkardığı sınıfsal, toplumsal, ulusal mücadelelerin gerçek yasalarını ve güçlerini telaşla bir kenara itmeye çalışabilir. Sınıf bilinçli işçilerin ve komünistlerin yapması gereken tam tersidir:

“Çünkü tüm krizlerin büyük önemi, gizli olanı açığa çıkarmaları, sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmeleri, politik moloz yığınını ortadan kaldırmaları, gerçekten yürüyen sınıf mücadelesinin gerçek saiklerini ortaya koymalarıdır.” (Lenin)

Bastırma ve katliam savaşları, şeriatçı-faşist çeteler, her alanda gericilik ve şiddet, dinci-mezhepçiliğin ve ırkçı-şovenizmin körüklenmesi, baskılar, ilk elde kitleleri sersemletip geriletebilir. Ancak bunlar da sosyal yıkım ve hiçleştirmeyi, insanlıktan çıkarılmayı, özgürlük yoksunluğunu büyütmekten başka bir işe yaramaz. Sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal çelişkileri keskinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Hele ki artık, daha yakın zamanda yığınsal isyan ve direniş deneyimleri yaşamış, gelişen özneleşme ve özgürleşme ihtiyaçlarının bu köhnemiş rejim ve despotik yönetim tarzıyla bağdaşmayacağını görmüş ve göstermiş kuşaklar, kitleler varsa. İşte bu yüzden Kürdistan’da tekçi katliamcı hakimiyete geri adım attırılması, ve yalnız Kürt ulusunun değil, kadınıyla, genciyle, Alevisiyle, LGBT’siyle, kent, doğa, zaman, mekan direnişleriyle ve hepsinin işçi ve işçileşen kesimlerini kapsayan asıl işçi sınıfıyla bu toplumun ve bu bölgenin “büyük insanlığının” artık sığmaz, bağdaşmaz ve artan ölçüde karşıt hale geldiği bu çürümüş ve tabutlaşmış rejimler ve eskisi ve yenisi ile tekelci oligarşik “bölge düzeni” kabuğunun parçalanması zorunlu ve olanaklıdır. IŞİD, El Nusra, Şam Cephesi gibi şeriatçı-faşist çeteleri yok etmenin yolu da, şu veya bu emperyalist ve bölgesel tekelci kapitalist güçlerden medet ummak değil, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal güç dengeleriyle birlikte, kapitalist mali oligarşik hakimiyetin toplumun tüm gözeneklerini tıkayan, gericilik, çürüme, travma ve dehşetle yoğurduğu siyasal-psikolojik iklimi mücadeleyle değiştirmektir. Tüm bu krizlerdeki “ortak yan, kitlelerin kabından taşan hoşnutsuzluğu, burjuvaziye ve onun hükümetine karşı öfkesidir. Her kim ki meselenin bu özünü unutur, sessizce geçiştirir ya da küçümserse, sosyalizmin sınıf mücadelesine ilişkin temel ilkelerini yadsımış olur.” (Lenin)

images (1)Yeni bir küresel kriz sinyalleri: Yeni bir fırtınaya doğru mu?

Bir yanda tarihte görülmemiş büyüklükte, küresel, kıtalar arası mali oligarşik yatırım ve entegrasyon projeleri; 10-20 yıllık dev çaplı uluslar arası, kıtalar arası, küresel-bölgesel temelden mali oligarşik sermaye birikimini bir üst çap ve düzeye çıkartacak, altyapı entegrasyon, enerji nakil hatları, sınai-ticari entegrasyon projeleri: Çin’i Endonezya Pakistan İran ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak “İpek Yolu” projesi, ABD ile AB arasında Transatlantik, ABD-AB ile (Rusya ve Çin dışındaki) Asya-Pasifik ülkelerini birbirine bağlayacak Transpasifik Ortaklığı projeleri, Rusya’dan gelip Türkiye üzerinden Avrupa’ya Mavi Akım Enerji projesi, Mısır’da Akdeniz ve Güney Asya’yı bağlayan Süveyş kanalından geçişleri 3 kat hızlandıracak yeni kanal ve dev endüstri bölgesi, İran gazını Pakistan üzerinden Hindistan ve Çin’e, Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak enerji nakil projeleri, İran’ın küresel ve bölgesel neoliberal entegrasyonunun önünün açılması, İran-Türkiye arasında serbest ticaret bölgeleri, Güney Kürdistan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e akması, vb sayısız altyapı, enerji, sanayi-ticaret-hizmet entegrasyon süreçleri…

Diğer yandan bu dev çaplı projelerin bir çoğunun birbirine rakip olması, küresel, bölgesel güç ve hegemonya mücadele ve kombinasyonları eşliğinde yürütülmesi… Sermayenin küresel-bölgesel temelden mali oligarşik bir üst entegrasyonuna geçiş süreçlerinin, bir yandan büyüyen isyan ve direniş dalgaları, diğer yandan jeostratejik güç, fay hatları ve “anti-terör” konsepti üzerinden şekilleniyor olması. Emperyalist kapitalizmin iç entegrasyonunun yükselmesinin, aynı zamanda onun eşitsiz, sarsıntılı, tıkanma ve yıkımlarla gelişebilme özelliğini derinleştirmesi, genel krizine yeni bir biçim ve boyut kazandırması. Kriz, eski ülke, bölge, dünya durumunun giderek daha fazla sürdürülemez hale gelmesi ancak yeni bir duruma geçişin de kapitalist tekelci oligarşik üretim ve egemenlik ilişkilerinin, güç dengelerinin engelleyiciliği nedeniyle çok yönlü güç sarsıntı ve mücadeleleri dışında bir yolunun olmamasıdır.

Bir kriz bitmeden yeni bir küresel kriz dalgası başgösterir mi, gösterirse neler olur? Tekelci oligarşik kapitalizmin küresel ve bölgesel temelden gelen kriz ve çelişkileri, ülke içindeki kriz ve çelişkilere de içerili hale gelmekte, ülkedeki her güç sarsıntısı ve çatışması da daha geniş zeminden, bölgesel ve küresel çelişki ve mücadeleleri yeniden üreten bir bileşeni olmaktadır. İç ve dış çelişkiler, ülke, bölge, küre çelişkileri daha fazla iç içe geçip şiddetlenmekte ve yaygınlaşmaktadır. Kürdistan çatışması da, eskisi gibi sürdürülemez olan üretim ve egemenlik ilişkileri düzeninin, hangi sınıfsal, toplumsal, ulusal, bölgesel, küresel güçler tarafından nasıl yeniden düzenleneceğine ilişkin güncel-taktik olduğu kadar stratejik mücadelelerinin dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya çevrimsel olarak ilerleyen bir parçasıdır. Yeni bir ekonomik kriz olsun olmasın, kapitalizmin her düzeydeki anoforik dinamizmi, sınıf mücadelesinde sıçramalı gelişme dinamiklerini de durmaksızın ortaya çıkarmaktadır. Önemli olan çok hızlı değişebilen toplumsal-siyasal iklim ve gelişmelere, programatik ve stratejik bir ufuk içinden, her durumun ortaya çıkardığı yeni sorun ve dinamiklerin temel saiklerini doğru yakalamak, “gerçekten yürüyen” siyasal sınıf mücadelesi/proleter devrimci demokrasi saiklerine çevirmek, bunlara uygun yeni yöntem ve araçlar geliştirmek, enerjik, dinamik, yaratıcı ve etkin yanıtlar vermektir.

O zaman tüm şu çürümüş politik moloz yığınını süpürmenin de, bölge devriminin de hayal olmadığı görülecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*