Anasayfa » GÜNDEM » Kriz anayasası ve referandum üzerine

Kriz anayasası ve referandum üzerine

Başkanlık sistemini anayasal bir güvence ve sisteme kavuşturacak 18 maddelik anayasa değişikliği önergesi paketi burjuva meclisten AKP ve MHP’nin oylarıyla beklendiği gibi referandum aralığında geçti. Saray’ın onayının ardından Nisan’ın ilk yarısı içinde bu Anayasa değişikliği için bir referandum yapılması bekleniyor.

Emperyalist kapitalist sistemin küresel boyutta yaşadığı rejim krizlerinin, bir türlü sonlanmayan küresel ekonomik krizinin, toplumsal siyasal yansımalarından biri olduğu, kapitalizmin yapısal çelişkileriyle de birleşince çok daha yıkıcılaştığı artık reddedilemez bir haldedir. Türkiye’de de rejim-yönetememe krizlerinin temelinde köhnemiş siyasal iktidar yapısı ve ilişkileri olduğu kadar küresel-bölgesel ekonomik ve rejim krizlerinin de ciddi bir etkisi vardır. Siyasal iktidar, güç ve egemenlik ilişkilerinde daha çok sermaye sınıfı içinde yaşanan iktidar ve pastadan pay kapma yarışının ekonomik kriz ve daralma koşullarında çok daha boyutlanması kriz, çelişki ve çatışmaları da şiddetlendiriyor. Neoliberal demokrasi içersinde çözülmeden, kapitalist meta ilişkilerinin dönüştürücülüğüne havale edilmiş, sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal-ekolojik tüm sorunlar kitlelerin artan özlem ve ihtiyaçları nedeniyle daha da büyümüş ve bugün tekelci burjuvazi ve onun dönemsel iktidar gücü olan AKP’yi heryerden kuşatmış, krizini derinleştirmiş bir haldedir. Çözülmeden kalan tüm bu demokratik sorunların biriken enerjisi proleter sosyalist devrimci bir güç odağında vücut bulamadığı için tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gerici, sağcı akımları güçlendiriyor.

Sorunların çözümü olarak güç ve iktidar merkezileşmesinin ve buna uygun bir devlet, iktidar, yönetim erkinin (mali oligarşik tekelci merkezileşmenin azamileşmesi) oluşturulması gerektiği mali oligarşik kesimler tarafından işçi ve emekçilere sürekli propaganda ediliyor. Türkiye’de kendi özgürlükleriyle, çelişki ve çatışma alanlarından yansıyan siyasal söylemleriyle benzer bir süreci yaşıyor. Başkanlık anayasası da işte tüm bu krizlerin odağında gündemleşti, çözüm paketi olarak kitlelerin önüne sürüldü. Çözümden ziyade, sorunları daha da arttırıp, kriz ateşini harlayacağı açık olan bu neoliberal, neomuhafazakar Başkanlık rejimi türkiye emekçi sınıfları için kaotik bir gelecek vaad ediyor sadece.

Rejim, yönetememe kriz süreci koşullarında yapılan bu Anayasal değişikliklerle olağanüstü halin kurumsallaştırılarak süreklilik kazanması hedeflenmektedir. Meclisten referandum aralığında geçen bu 18 maddelik düzenlemeyle siyasal-toplumsal-sınıfsal güç ve egemenlik ilişkileri neoliberal, neomuhafazakarlığın lehine ciddi bir kırılma yaşayacaktır. Rejim krizini sona erdirme, yönetme yeteneğini kazanmaktan ziyade bastırma ve ezme araçlarını daha aktif hale getirip krizi sürdürülebilir kılmayı hedeflemektedirler. Bu referandumda tekelci kapitalist üretim ilişkilerinin, ücretli kölelik sisteminin bugün ki dönüşümüne karşılık gelen neomuhafazakar, neoliberal bir kriz anayasası ve rejimi oylanacaktır. İşçi sınıfının, Kürt ulusunun, kadınların, lgbtinin, gençlerin, doğanın yok ve yük sayılma süreci daha da derinleşecektir.

Ancak elbette bu toplumsal-siyasal mücadele ihtiyaçlarını var etmenin yolu da, yalnızca oy vermek, veya neoliberal burjuva demokrasisi -ya da ondan ne kaldıysa- değildir! Emperyalist kapitalizmin içinden bir türlü çıkamadığı küresel ekonomik krizin etkimeleri tüm siyasal, toplumsal,sınıfsal,ideolojik alanlarda, emperyalist-kapitalistler arasındaki hegemonya mücadelelerinde fazlasıyla görülmektedir. Aşırı üretim ve azami artı-değer (karın) gerçekleşmemesinin, borsa ve tekellerin krizi olarak işçi sınıfı ve emekçilerin günü ve geleceğini karartmaktadır. Sistemin kendini yeniden üretememesini doğuran bu süreç güçlü bir komünist alternatifin, sosyalist devrimci demokratik muhalefetin olmadığı koşullarda tıpkı 1900’lerin başlarında ve 1929 bunalımı yıllarında olduğu gibi konjonktürel bir toplumsal-siyasal gericileşmeyi ortaya çıkartmakta, pazarların yeniden paylaşım sorununu gündemleştirmekte ve bu ekonomik-toplumsal-siyasal-askeri ihtiyaca dönük aşırı sağcı, şoven,gerici söylemi taşıyan burjuva akım ve güçleri iktidar yapmaktadır. Dünyada gelişen eğilim bu yöndedir ve bilindiği gibi son örneğide ABD’ deki Trump ucubesi olmuştur. Türkiye’de de siyasal karakteri (daha doğrusu karaktersizliği, her biçimi almaya müsait ikiyüzlülükleri, daha doğrusu yüzsüzlükleri) gereği bu süreci AKP omuzlamış görünmektedir.

18 maddelik anayasa değişiklik paketiyle, başkanlık sistemi dayatmasını belirleyen şey Türkiye tekelci burjuvazisinin yaşadığı tüm siyasal-rejim krizlerinin yanında küresel ve bölgesel temelde sermaye birikimine geçiş süreci, yeni burjuva kesimlerinde bu temelde yarışa dahil olması, bunun sınıf içi ilişkilerde yarattığı değişim ve sınıflararası güç ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ihtiyacı oldu. Ayrıca sınıfsal, toplumsal çelişkilerin eskisi gibi yönetilemez hale gelmesi de, zaten fiili ve güce dayalı neoliberal kapitalizmin genel teamülü gereği olan, her türlü sınırlanma, denetim ve hukuki kıstaslardan büsbütün uzak bir yönetim biçimini gündemleştirmiştir. Küresel ve bölgesel kriz dinamiklerinin yıkıcı seyri, Türkiye sermaye sınıfını ve iktidarını her yerden kuşatması karşısında bir umut çözüm olur diye sarıldıkları ama son yıllarda el attıkları herşeyin rejim krizini daha da derinleştirmesinde olduğu gibi bu defa da soyundukları işin çapı kadar başlarına bela alacaklardır. Hele de küresel hegemonya mücadelesinin kızışacağının, tolerans aralıklarının daralacağı şu önümüzdeki süreçte!..

Anayasa’nın başkanlık sistemini içerecek tarzda bir dönüşüme uğratılması sürecinin başlangıcından yapılış biçimine kadar burjuva neomuhafazakar sınıf egemenliğinin işçi sınıfı ve emekçilere tüm toplumsal kesimlere zorla dayatılmasıdır. Parlamentoda olup bitenlerden hiç bahsetmiyoruz, o zaten burjuva anlamda bile temsili karakterini çok kaybetmiş, çoktan bir “asma yaprağı”na indirgenmişti. Yapılan basit bir hükümet biçimi değişiklikliği de değil sınıfsal, toplumsal, siyasal, ekonomik, ideolojik, kültürel kontrol, güç ve iktidar alanın çok daha büyük ölçekli, olağanüstü yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Anayasalar hukuki bir metin olmanın yanında daha çok siyasal metinlerdir ve güç ve egemenlik ilişkilerinin o anki seyrinin kayıt altına alınmış halidir. 12 Eylül Anayasası’nın tadilattan geçirilmiş hali olsa da tekelci sermaye karakteri son yıllarda hızlanan düzenlemelerle zaten fiilen iyice sıkılaştırılmış pekiştirilmiştir.

Anayasa’nın yapım sürecinin siyasal karakteri daha sonrası için bir fikir verir. Bırakalım sınıf ve emekçilerin inisiyatif ve katılımını tanımasını (OHAL koşullarında referanduma gidilmesini) çok dar bir neomuhafazakar, milliyetçi şoven kesim dışında eleştiri ve tartışmalara, itirazlara kapatılması yeterli göstergedir.

Toplumsal-siyasal gericilik rüzgarını, mali oligarşik tekelci iktidar mekanizmasını sıkılaştırmak için fırsata çevirmek isteyen bu sermaye gericiliğine karşı çıkılmalıdır, “verili durum hiç yoktan iyidir” anlamında kesinlikle değil, asıl sınıfsal temelinden hayır denmelidir. Sermaye sınıfıyla işçi sınıfının çıkarları uzlaşmaz karşıttır. Sermaye sınıfının çıkarlarının temel ve tek belirleyici olduğu bu başkanlık düzenlemelerinde işçi ve emekçi sınıflara, Kürt halkına, Kadınlara, LGBTİ bireylere, gençlere, göçmenlere, doğaya, bilime, sanata yer yoktur. Peki mevcut durumda var mıydı? Bu yüzden, hayır çok daha köktenci ve sistematik bir hayır! olmalıdır.

Yeni anayasanın olası bir kabulünde Başkanlık seçimleri beklenmeden (2019’da öngörülse de, çok daha erkene çekilebilir) neoliberal kölelik düzenlemeleri bir üst düzeyden zincirinden boşanmışçasına hayata geçirilecektir. Varlık Fonu bunun göstergesidir. TÜSİAD’ın yarı kerhen yarı fiilen desteğinin arkasında da bu vardır. Kürdistan’da yatırım teşvikleri verilmeye başlanmıştır peşinden bölgesel asgari ücret uygulamasını devreye sokacak, Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü tüm kaynak ve değerlerini daha pervasızca sermaye sınıfının talanına açacaktır. Kıdem tazminatı yılların mücadele konusu ve kazanımı olmasına rağmen sermayenin-patronların çıkarlarına uygun olacak şekilde yeniden düzenlenecek, işçi sınıfına aşırı düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları, hızla olgunlaşan ekonomik kriz koşullarında işsizlik ve örgütsüzlük içinde bir yaşam dayatılacaktır. Sendikaların etkisizleştiği, sınıfsal ve toplumsal bir güç olmaktan uzaklaştığı günümüzde Başkanlık sisteminde hiç esameleri okunmayacaktır. Ekolojik çevre krizinin yıkımlarla ilerlemesi Başkanlık sisteminde denetim ve engellerden kurtulacağı için çok daha büyük boyutlara ulaşıp bir talan ve yağma halini alacaktır. Emekçi kadınlar üzerindeki erkek egemen boyunduruk neomuhafazakar ideolojinin bu yeni zaferinin ardından daha da sıkılacak, toplumsal yaşamda kadının adı ve yeri iyice daralacaktır. Sunni islam ideolojik, kültürel,toplumsal kuşatma derinleştikçe Aleviler üzerindeki baskılar artacaktır. Yapılan tüm düzenlemeler sermaye için sınırsız bir sömürü özgürlüğü ve işçi ve emekçiler için köleliğe rıza üretmektir. İtiraz olanakları da ekonomik, siyasal, politik ve hukuki olarak bastırılmış ve engellenmiş olacak, en azından bir dönem için demoralizasyon egemen olacaktır. İş güvencesinin tasfiye edildiği, sosyal hakların yerini sadakanın aldığı, toplu sözleşme yerine bireysel sözleşmelerin öne çıktığı, kamusal alanın işçi ve emekçilere, egemen sınıf dışındakilere kapatıldığı, eğitimin (müfredatın gerici bir anti bilimsel içerikle doldurulmasından öte) sağlığın, sosyal güvenliğin son kalıntılarının da kazındığı; ulusal,mezhepsel,cinsel sorun ve taleplerin artık dile getirilmekte bile daha fazla zorlanacağı, egemen Türk, erkek, sunni-islamcı bir sermaye sahipliği dışındaki toplumsal kimliklerin ezileceği bir sistem.

Fakat unutmamak gerekir: Başkanlık, sermayenin mali oligarşik başkanlığıdır. Salt hayır demekle de bunlar değişmeyecektir. Bu açıdan 7 Haziran seçimleri iyi bir ders olmalıdır. Hayır, ancak neoliberal kapitalizm ve devlet iktidarına karşı işyerlerinde, okullarda, sokaklarda bu yönde, bir mücadele, faaliyet ve bilinç dönüşümüyle bütünleştiği ölçüde bir anlam taşıyacak, kendi başına ondan bir şey beklemeden, bu yöndeki mücadelede sadece bir moral adım olabilecektir.

İşçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını, Kürtleri, Alevileri, Kadınları… hiç bir biçimde temsil etmeyen onların gerçek, sınıfsal talep ve özlemlerine, ihtiyaçlarına, gelecek beklentilerine yanıt vermeyen, dahası bunları inkar eden, işçi ve emekçiler üzerindeki sömürü boyunduruğunu güçlendiren bu düzenlemelere de, bir bütün olarak geleceksizlik ve çürüme dışında hiçbir şey vaat etmeyen bu sisteme de hayır denmelidir.

Bu yeni Anayasal düzenlemelere ve bu anayasaya uyum için çıkartılacak bir çok yeni düzenlemeyle oluşacak başkanlık sistemine karşıtlığımızı liberal, küçük burjuva anayasal özgürlükler çerçevesine sıkıştırılmış, burjuva ideolojisinin içinden “düzeltilmiş kapitalizm” çerçevesinden ifade etmeyeceğiz. “Tek kişi diktatörlüğüne” geçiş gibi görünse de bu düzenlemelerin arkasında mali oligarşik tekelci burjuvazinin sınıf diktatörlüğünü koruyan ve kollayan bir ihtiyaç vardır. Dolayısıyla görüntüden çok arkasındaki gerçek nedenlerle mücadele etmek, mızrağın sivri ucunu oraya yöneltmek gerekmektedir. “Tek adamlığa, karar mekanizmalarının bir kişinin insiyatifine bırakılmasına” karşı çıkılmalı ama itirazımızı “burjuva çoğulculuğu”, “toplumsal mutabakat” gibi liberal demokratik, liberal halkçı, ulusalcı vb kapanlar içine kesinlikle kurmamalı, kapitalizmi ve onun burjuva neoliberal demokrasisini aşan bir itirazı yürütmeliyiz. İşçi sınıfının yakıcı talep, beklenti ve ihtiyaçları kapitalizm sınırlarına sığdırılamaz çünkü. “Düzeltilmiş kapitalizm” ya da burjuva demokrasisinin, ya da ondan geriye ne kaldıysa, göreli gerileme ya da ilerlemesine sıkıştırılmış, verili statükoyu koruyan tercihlere işçi sınıfı hapsedilemez.

Sermaye sınıfının, kapitalizmin yakıcı, yapısal sorunlarına karşı bir çözüm olarak sunduğu ama bunların sınıf ve emekçilerin çıkarlarına tam bir saldırı anlamına geldiği yerde, iki uzlaşmaz karşıt sınıf siyasal olarak karşı karşıya gelmiş demektir. Düzeltilmiş kapitalizm ya da burjuva demokratik reformlara, burjuva çoğulculuğuna, müzakere, hoşgörü, uzlaşma, mutabakat gibi sermayenin bir başka kesiminin çıkarlarının konjönktürel ifadesi olan kavramlar etrafında bir “hayır” demeyeceğiz. İşçi sınıfının ideolojik ekseninden, bugünkü yaşanan tüm sorunlara çözümün de ancak komünist devrimci bir kavrayış temelinde sosyalist işçi devrimi ve işçi demokrasisiyle kazanılacağının propagandasıyla ayrımımızı koyacağız. Reform devrim ilişkisinde olduğu gibi burada egemen sermaye kesimlerine attırılacak bir geri adımın Gezi’de ortaya çıkmış ama siyasal sonuçlarının istendiği oranda yaratılamamış o muazzam enerjiyi yeniden harekete geçireceğini de öngöreceğiz. Sadece güdük ve ritüelistik bir hayırla değil tabii, hayır’ın proleter devrimci içeriklendirilmesinden başlayarak, ve asıl fiili mücadeleyi örgütleyerek.

Ekonomik, toplumsal,sınıfsal,kültürel bir sarsıntılar çağından geçiyoruz. Bu çağın ruhuna uygun bir şekilde işçi sınıfına sosyalist savaşım bilincini taşıyabildiğimizde bunu kapitalist sistemin sarsıntı ve yıkımına çevirebiliriz.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No.lu F Tipi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*