Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Komünizm teorisine güncel bir giriş

Komünizm teorisine güncel bir giriş

Kapitalizmin tarihsel krizi Marksizm ve komünizme olan ilgi ve yönelimi yeniden artırıyor. Marx’ın kitaplarının okunurluğunda ve Marx’ın çalışmaları üzerine inceleme kitaplarında büyük bir artış var. ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkelerde genç kuşakların yarısından fazlası sosyalizmi kapitalizme tercih ettiklerini söylüyor. Sosyalizmden anladıkları henüz sosyal demokrasiden fazlası değil. Ama tıpkı 2007’den itibaren dünya çapında çok sayıda ülkedeki büyük grev, isyan, direniş dalgalarında ortaya çıkan yeni toplumsal ilişki biçimleri tohumları gibi, yeni bir yaşam ihtiyaç ve arayışının belirimlerinin artması önemli. Kapitalizm ve komünizm üzerine teorik-siyasal çalışmalarda da belli bir artış var. Uzun ve çetin bir birikim ve çabayı gerektiren bu tür çalışmalar bugün halen az sayıda kişi ve çevre tarafından yürütülebiliyor, pek çok yetersizlik ve sorun taşıyor, canlı tartışmalara konu olmuyor olsa da, en başta yönelim olarak önemli.

Çünkü yönelim artışı, toplumsal ihtiyaç artışı demektir. Kapitalizm/komünizm eksenindeki bilimsel-eleştirel çalışmaların günümüzün doğurduğu yeni sorun ve olanaklar içinden geliştirilmesine ve zenginleştirilmesine bugün halen çok sınırlı bir kesim ihtiyaç hissediyor ve bu doğrultuda düşe kalka ilerlemeye çalışıyor olabilir. Pek çok geriye çekici etkenden, iç ve dış engelden, zorluk ve yetersizlikten bahsedilebilir. Hepsine karşın bu yönelim giderek gelişecek, yaygınlaşacak, zenginleşecek, yetersizliklerini aşacaktır. Çünkü kapitalist sistemin uzlaşmaz iç çelişkilerinin tarihsel gelişim süreci, komünist devrimci toplum ihtiyacını, giderek büyüyecek ve en en tutkulu sınıfsal-toplumsal ihtiyaç haline getirecektir.

Bu yönelimi gösteren çalışmalarda nisbi artış umut verici olmakla birlikte, mücadelenin her alanında olduğu gibi bu alanında da daha büyük enerji artışına, üretkenliğe ve yaratıcılığa ihtiyaç var. Bu yönelim ve çabayı gösteren yeni çalışmalar ve bunların tartışılması, kendi başlarına sınırlı kalan ve sınırlı çevrelere hitap eden birikim ve çalışmaları, daha etkileşimli hale getirerek geliştirmeye doğru iç itilimin bir parçası olabilir.

KAPİTALİZMİN TARİHSEL KRİZİ

Mali oligarşik teknokrasinin bugün kapitalizme ilişkin neredeyse her şeyin başına eklemek zorunda kaldığı “sürdürülebilirlik” fiilleri (“sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir büyüme, sürdürülebilir verimlilik, sürdürülebilir demokrasi, sürdürülebilir çevre, sürdürülebilir borçlanma”, vd) kapitalizmi  sürdürmelerinin giderek zorlaştığından, dolayısıyla kapitalizmin gitgide “sürdürülemez” hale gelmekte olduğunun itirafından başka nedir ki? Kaldı ki kapitalizmin krizini aşmasına dönük şu tüm daha yüksek üretkenlik stratejileri (endüstri 4.0, yapay zeka, yol ve kuşak projesi, vd), krizini ancak daha büyük bir buhrana dönüştürerek “aşabileceğinden” başka ne anlama geliyor ki?

Sovyet sosyalizm deneyiminin 1950’li yıllardan itibaren çözülüşüyle, 1990’lardan itibaren hızlanan biçimde, Marksist geçinen bir çok akım ve hareket, proletarya diktatörlüğü kavramıyla birlikte, üretici güçler/üretim ilişkileri kavramlarını alelacele defterden siliverdi. Marksizmi ya da Marksizmin bilimsel temelini oluşturan üretici güçler/üretim ilişkileri kavramlarını “ekonomik indirgemecilik, teknolojik belirlenimcilik” saymak yeni moda haline geldi! Bir de üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisini ve kar oranlarının düşme eğilimini reddederek, Marksizmi toplumsal-maddi belirlenimsellikten soyan, salt üstyapısalcı, öznelci bir mücadeleye indirgeyen “Öznelci Marksizm”, “Anarko-Marksizm” akımları yaygınlaştı. Örneğin Türkiye’de günümüz solunda, hatta kendini devrimci, sosyalist, komünist olarak tanımlayan hareketler, yazar ve iktisatçılar arasında bile (çok az sayıda çevre ve yazar hariç), toplumsal üretici güçler, emek üretkenliği, üretim ilişkileri, mutlak ve göreli artı-değer, kar oranları, üretimin ve emeğin toplumsallaşması gibi Marksist bilimsel-eleştirel kavramlar büyük ölçüde defterden silinmiş durumdadır. Kapitalizmin Marksist eleştirisinin en temel kavramlar setinin bile yok sayılması, tarihsel süreçlerin açıklanabilirliğini de ortadan kaldırmaktadır.

İşin tuhafı, Marx’ı “ekonomik/teknolojik belirlenimcilik” ile itham edenlerin, Marksizmde bu çarpıtmayı kendilerinin yapmalarıdır: Üretici güçler, üretim araçlarına; üretim ilişkileri ise mülkiyet ilişkilerine indirgenir… sonra da üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisi geçersiz ilan ediliverir! “Öznelci Marksizm”in yöntemi aynı tuhaflığı içerir: Kapital’in 1. Cildini, dolayısıyla (kapitalizmde üretici güçlerin geliştirilmesinin asıl dinamiği olan) göreli artı-değer teorisini kabul ederler; ama kökleri göreli artı-değer teorisinde ve onun kaçınılmaz sonucu olan (Kapital’in 3. Cildindeki) kar oranlarının düşme eğilimini “Engels’in çarpıtması” ilan ederek reddederler. Marksizm ile bağlarını, “tarihin motoru sınıf mücadelesidir” saiki üzerinden korumaya çalışırlar. Oysa üretici güçlerin toplumsallaşma niteliği ile kapitalist üretim ilişkilerinin çelişkin gelişim süreci bir yana bırakıldığında, sınıf mücadelesinin kendisi tarihsel olarak tanımlanamaz ve açıklanamaz hale gelir. Üstelik işçi sınıfının devrimci kapasitesi, tam tersine budanmış olur. Çünkü kapitalist ilişkiler sisteminin artan ölçüde engeli olduğu üretken güçler ve bunların doğurduğu yeni ihtiyaç ve yetiler ancak toplumsallaşarak gelişebilir ve en büyük ihtiyaç haline getirdiği yeni ve daha yüksek bir toplumsal ilişki doğrultusunda ancak toplumsallaştırılarak gerçekleştirilebilir. Bu yüzden üretici güçlerin kapitalist ilişkiler altında toplumsallaşması çelişkisi yok sayıldığında, proletaryanın toplumsallaşarak büyüyen yıkıcı ve kurucu yetileri, toplumsallaşarak özneleşme ve özgürleşme ihtiyacı, ve bir bütün olarak bilimsel komünizm ufku da perdelenmiş olur. Böylece Marx’tan geriye, yeni-proudhoncu ve ütopik-reformist “düzeltilmiş kapitalizm” anlayışlara dönülmüş olunur.

Bu gibi anlayışlarda asıl sorun, kapitalist ilişkiler sisteminin kaldırılabileceğine, sosyalist devrim ve komünizme inançlarını yitirmiş olmalarıdır. Kapitalizmin 20. yüzyılın ikinci yarısında iki genişleme, canlılık ve dönüşüm dönemi yaşaması (ilki 1950’ler ve 60’larda kitle üretim ve tüketimi, Batı’da işçilerin ürettiği dayanıklı tüketim mallarının işçilerin tüketimine girmesi; ikincisi neoliberal küreselleşme dönemi, yeni bilişim, iletişim, ulaşım teknolojileri, vd), Sovyetler Birliği’nin ise uzun kapitalist deformasyon, restorasyon, çürüme süreçlerinin ardından çökmesi; yani “çifte yenilgi” (ilk büyük sosyalizm deneyiminin yenilgisi ve neoliberal kapitalizmin “yapısal dönüşüm” saldırganlığı karşısında alınan yenilgi), Marksist devrimci diyalektik tarih bilimini gömme cevvaliyetinde etkili oldu. Kapitalizmin “ezeli ve ebedi zaferleri”ni ilan ederken bile kendi mezarını daha hızlı kazmaya devam ettiğini, göremediler. Kapitalist sistemin iç hareket yasa ve eğilimlerinin bilimsel-eleştirel açıklamasını alelacele bordadan atanlar, neyi görebilirler ki?

Ne yazık ki, Sovyet deneyiminin üretici güçlerin gelişmesinin çok geri bir düzeyinden başlaması, bunun toplumun üretken güçlerini geliştirmeyi ölüm kalım sorunu haline getirmesi, bu sıkışma içinde Marksizmin/sosyalizmin bir dizi kritik ilkesinin bu sorunu çözmeye feda edilmesi ve doğurduğu başka sorunlar, üretim tarzı sorunlarını yok sayan ya da talileştiren idealist, öznelci, göreci, post-yapısalcı, anarşizan, ütopik savrulmaları besleyen bir diğer etken oldu. Oysa Sovyet deneyiminin en büyük başarılarının bir dizisi kadar en büyük sıkışma, sorun ve kırılmaların bir dizisini üretkenliğin gelişim düzeyi ve üretim ilişkileri dolayında yaşaması, ona sonucundan bakarak üretici güç/üretim ilişkisi sorunlarını defterden silmeye kalkışan yaklaşımların tam tersini göstermeye yeter.

Tarihsel gelişim ve dönüşümler, ancak toplumsal emek üretkenliğinde artışla olanaklıdır. Toplumsal emek üretkenliğini artıramaz (ya da yeterince artıramaz) hale gelen toplumsal sistemler, önce donuklaşır ve kendini yenileme yeteneğini kaybeder. Sonra giderek çözülme ve dağılma sürecine girer. Ancak emek üretkenliği, bağımsız, kendinden menkul bir veri değildir. Kendi başına artmaz veya azalmaz. Belli toplumsal üretim ilişkileri sistemine, ya da yine Marx’ın Kapital’de kullandığı bir kavramla, toplumun belli bir üretken örgütlenme biçimine bağlı olarak varolur. Belli üretim araç ve tekniklerinin geliştirilmesi kadar, belli üretim ve emek organizasyonu biçimleri, belli işbölümü biçimleri, belli eğitim ve aile biçimleri, hatta belli devlet ve ideoloji biçimleri bile bir noktaya kadar toplumsal emek üretkenliğin toplam artırılışında bir rol üstlenebilir veya buna göre örgütlenebilir. Bir toplumsal sistemin kendini yeniden üretebilmesi temelde buna bağlı olduğundan, üretkenliği artırma ne kadar yakıcı bir zorunluluk ve ne kadar zorlanımlı hale gelirse, sistemin tüm kurum ve ilişki biçimleri de o ölçüde buna hasredilmek, buna göre örgütlenmek durumundadır. Bunu kapitalizmin tüm tarihinden, hele ki günümüz neoliberal kapitalizminden apaçık görmek mümkündür. Üretkenlik (kapitalizmde artı-değer üretkenliği) salt işletme/ekonomi düzeyinde değil tüm toplum ölçeğinde örgütlenebilir. Her üretkenlik düzeyi buna dayanan ve bunu geliştirme işlevi olan belli toplumsal kurum ve ilişkileri gerektirir. Kapitalizm giderek tüm toplumu, doğayı, dünyayı bir kapitalist işletmeye dönüştürür. Günümüzde, eğitim, sağlık, yargı, yasama, hükümet sistemlerinin bile “etkinlik, verimlilik, performans”; kriterlerine bağlanması, devletlerin şirketleştirilmesi, her şeyin total ve entegre bir üretkenlik (sermaye karlılığı) sisteminin bir parçası olarak yeniden dizayn edilmeye çalışılması bunun ifadesidir.

Kapitalizm göreli artı-değer sömürüsünü ve karlılığı yükseltebilmek için emeğin toplumsal-teknolojik üretkenliğini artırmak zorundadır. Fakat toplumsal-teknolojik üretkenliğin her yeni düzeyi, bir noktasından sonra, değer ve artı-değerin biricik kaynağı olan canlı emeğin ölü emeğe (üretim araçları, vd) oranını; sermayenin organik bileşimini düşürür. Artı-değer ve kar kitlesi artmış olmasına karşın, yatırılmış toplam sermayeye oranla düşer. Dolayısıyla kar/birikim oranı düşer. Kar oranlarının düşüş eğilimi karşıt etkenlerle frenlenemez hale gelince, kriz patlar. Çevrimsel krizler, üretkenliği düşük sermaye kesimlerinin ayıklanması, sermayenin karlılığı düşük alanlardan yeni karlılık alanlarına akması, sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesinin artması, ücretlerin düşürülmesi gibi mekanizmalarla aşılabilir, belli bir ortalama kar oranıyla sistem yeniden “düze çıkabilir”. Fakat her “düzlük”te kar oranları yeniden bir süreliğine yükselişe geçse de, öncekinden daha düşüktür, ve daha da aşağıya düşerek noktalanır. Eskisi kadar kar kitlesi için bile zorunlu hale gelen sermaye yatırımları ölçeği katlanarak büyür, artı-değer üretkenliğini yükseltmeye dönük olarak tüm toplum, kurum ve ilişkilerinde yapılması gereken “yeniden yapılandırma” gerekleri büyür. Ve bunlar daha uzun vade gerektirir. Sınırlarına dayanılan ve sonuna kadar zorlanan mevcut artı-değer kapasitesi yetmezleşir; fakat toplumsal üretkenlik düzeyi ne kadar yükselmişse, ve aynı anlama gelmek üzere, sermayenin organik (canlı emek) bileşimi ne kadar düşmüşse, artı-değer kapasitesini bir bütün olarak yeni ve daha yüksek bir düzeye çıkarmak da o kadar zorlaşır. Kapitalist toplumsal ilişkiler sistemi, üretici güçleri ne kadar yüksek bir gelişme ve toplumsallaşma düzeyine çıkarırsa, üretkenliği daha fazla yükseltebilmenin o kadar ve artan ölçüde engeli haline gelir. Günümüz kapitalizminde olduğu gibi, bu noktada artık kriz kronikleşir, kapitalizmin çevrimsel krizlerinin ötesinde genel/tarihsel krizi söz konusudur. 

Üretim alanlarından yönetim alanlarına, üstyapı çatırtılarından giderek toplumun tüm kurum ve ilişkilerine doğru yayılma eğilimi gösteren, bazan şiddetli biçimler alan, bazan sürece yayılmış biçimde devam eden, bir sarsıntılar ve çatışmalar çağı başlar. Üretici güçlerin geldiği gelişme ve toplumsallaşma düzeyi ile kapitalist üretim ilişkileri arasında, ve dolayısıyla toplumun içindeki çeşitli eğilim ve güçler (sınıflar ve sınıf kesimleri) arasında eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme/gelişememe süreçleri uzun bir döneme yayılır. Sistem giderek kendini eskisi gibi yeniden üretemez, eskisi gibi örgütlenemez, eskisi gibi yönetilemez hale gelir. Sistemin şu veya bu alanda emek üretkenliğini artırması da kendi başına çözüm olmaz. Çünkü bu, toplumun ve toplumsal üretimin bütününde (mevcut üretim ilişkileri/örgütlenmesinin engelleyiciliği nedeniyle) karşılanamaz olan çok sayıda yeni ihtiyaç yaratarak, bu yeni ihtiyaçlara göre toplumsal emek üretkenliğini büsbütün düşürür. Sistem basitçe “düzeltilemez” ve eskisi gibi sürdürülemez hale gelir. Sayısız çatışmadan geçerek uzun erimde ya yeni bir düzlemden ve farklı bir formla örgütlenmek zorunda kalacaktır; ya da devrimler dalgasıyla yıkılacak ve yerini yepyeni ve daha yüksek bir toplumsal ilişki biçimine bırakacaktır.

Birinci olasılık kuşkuludur. Kapitalizm bir dönem speküle edilenden (ve önceki genişleme dönemlerindekinden) daha sınırlı bir üretkenlik artışı yaratabildikten sonra barutunu tüketen neoliberalizmin yerine yeni bir hegemonik proje ortaya koyabilmekten bile aciz. Kaldı ki bunu yapabilmesi de yeni ve daha ileri üretkenlik sistemlerinin devreye girmesiyle koşullu, fakat bu açıdan ortaya atılan programların hepsinin de -spekülatif yanlarından arındıklarında bile- kapitalizme bir kez daha form değiştirme olanağını ne kadar sağlayabileceği son derece tartışmalı. Örneğin bu programların en iddialılarından “Dördüncü Sanayi Devrimi (Endüstri 4.0)” denilen, gerçekte emperyalist kapitalizmin 2008 krizinden sonra, üretkenlik kriz ve durgunlaşmasının bir sonucu olan ve sistemi büsbütün kırılganlaştıran finans ve hizmet sektöründeki genişlemeden yeni ve daha ileri sanayileşme programlarına bir dönüş, yani bir tür “geleceğe dönüş” yapmaya çalışması: Tüm şu siber-fiziksel sistemler, nesnelerin endüstriyel interneti, insan-makine ara yüzleri, otonom robotlar, 3D, nano, biyo, uzay teknolojileri vd programlarının, göreli artı-değer sömürüsü kapasitesini daha üst bir düzeye yükseltmek, maliyetleri düşürmek, sermaye birikimini hızlandırmak, rekabet gücünü artırmak, muazzam genişlemiş toplumsal emeği daha yıkıcı bir sömürü ve boyunduruk altına almaktan başka bir amacı yok. Üstelik emperyalist kapitalistlerin standartlaşan kısımlarını ucuz emekgücü ve doğal kaynak ülkelerine kaydırdığı üretimin, canlı emeğin çok aza indirildiği üretim sistemleriyle geri getirilmesini öngörüyor ki, bu kapitalizmin tarihsel krizinin nedenini çözüm diye sunan bir şakaya benziyor! Kapitalizmin “akıllı üretim sistemleri” vb denilen ileri üretim, kontrol ve organizasyon teknolojileri doğrultusunda attığı, atacağı, atmak zorunda olduğu her adım; aksine, kapitalist melanet sisteminin aşılmasını daha olanaklı ve zorunlu hale getiriyor.

Kapitalizmin tarihsel krizi ve aşılması, toplumsal üretici güçlerin bugün geldiği gelişim düzeyi ve bunun içindeki uzlaşmaz çelişkilerden çıkışını alarak ele alınmalıdır. Kapitalizm tarihsel krizini, nedeninden çok sonucu olan, finans, rant, yolsuzluk patlamaları ve üstyapı öğeleri (“beceriksiz ve kötü yöneticiler, ahbap çavuş kapitalizmi, demokrasi açığı”, vd) ile açıkladıklarını sanırken, gerçekte “düzeltilebilir/ideal bir kapitalizm/demokrasi” kof varsayımından öteye geçmeyen, kapitalizmi aklamaya yarayan yaklaşımlardan ayrışmak gerekiyor.

TOPLUMSAL SERMAYE ÜZERİNE MARX

Marx, hisse senetli şirketler, kredi sistemi (ki bunlar hayali sermayenin de iki biçimidir) ve kooperatif işletmeleri; özel mülkiyet olarak sermayenin kapitalist üretim tarzı sınırları için kalarak, çelişkili ilgası, yani toplumsal sermaye kavramlaştırması çerçevesinde değerlendirir.

“Kendisi toplumsal üretim biçimine dayanan ve üretim araçları ile emek-gücünün toplumsal yoğunlaşmasını öngören sermaye, burada, özel sermayeden farklı olarak, doğrudan doğruya toplumsal sermaye (doğrudan biraya gelmiş bireylerin sermayeleri) biçimini alır ve bunun girişimleri, özel girişimlerden ayrı ve farklı toplumsal girişimler şekline girer. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içerisinde ortadan kalkmasıdır.”

“Toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte üretim araçları, özel üretimin araçları ve özel üretimin ürünleri olmaktan çıkar ve bundan sonra ancak biraraya gelmiş üreticilerin elinde, üretim araçları, yani bunların toplumsal ürünleri oldukları için gene bunların toplumsal mülkiyeti olabilirler. Ne var ki bu mülksüzleştirme, kapitalist sistem içerisinde çelişki biçimde, toplumsal mülkiyetin bir azınlık tarafından ele geçirilmesi olarak biçiminde görünür; ve kredi sistemi bu azınlığa gitgide daha fazla sırf bir maceracılar topluluğu niteliğini verir. Mülkiyet burada, hisse senedi biçiminde bulunduğu için, hareketi ve eldeğiştirmesi, tamamen, küçük balıkların köpek balıkları tarafından yutuldukları ve kuzuların borsa kurtları tarafından mideye indirildikleri, borsada oynanan bir kumar halini alır. Hisse senetli şirketlerde, toplumsal üretim araçlarının özel mülkiyet gibi göründüğü eski biçime karşı bir düşmanlık vardır, ama hisse senedine dönüşme, hala kapitalizmin ağları içerisinde kapana sıkışmış haldedir; bu nedenle, servetin, toplumsal servet ve özel servet olarak nitelikleri arasındaki zıtlığı aşacak yerde, bu şirketler bunu yalnızca yeni bir biçim içerisinde geliştirirler.”

“Kapitalist üretimin çelişkili niteliğine dayanan sermayenin kendi kendini genişletmesi, ancak bir noktaya kadar gerçek serbest bir gelişmeye izin verir ve böylece, aslında, sürekli olarak kredi sistemi ile yıkılması ve kopartılması gereken kaçınılmaz engeller ve bağlar yaratır. Dolayısıyla, kredi sistemi, üretken güçlerin maddi gelişmelerini ve dünya-piyasası kurulmasını hızlandırmaktadır. Yeni bir üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir. Aynı zamanda, kredi, bu çelişkinin şiddetli patlamalarını -bunalımları-hızlandırır ve böylece eski üretim biçimini çözüp dağıtacak öğeleri oluşturur.” (Marx, Kapital cilt 3, 27. bölüm: Kapitalist Üretimde Kredinin Rolü. Sol yay.)

Marx, henüz Grundrisse’deki “genel olarak sermaye” incelemesinde de bu konuyu kuvvetle vurgular: Kredinin, kapitalist üretimin toplumsal karakterinin en çarpıcı biçimini temsil ettiğini; sermayenin bu çizgide ulaştığı en yüksek noktanın bir yanda hayali sermaye, diğer yanda ise kredinin sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle tekil sermayelerin yok edilmesinin yeni bir unsuru olduğunu vurgular. Tekil sermayelerin görünüşteki bağımsızlığının ortadan kalkmasının kredide daha geniş ölçekte gerçekleştiğini, tekil sermayelerinin bu ortadan kalkışının (Marx’ın kendi döneminde) vardığı en uç biçiminin, anonim sermaye olduğunu vurgular.

Burada kritik nokta şudur: Marx, para/banka sermayesinde, hayali sermayede, spekülatif sermayede, yalnızca dev boyutlara ulaşan mali şişmeyi, dev boyutlara ulaşan kumarhaneciliği, dolandırıcılığı, asalaklığı, yağmacılığı görmekle kalmıyor. Aynı zamanda, sermayenin toplumsal biçimini, yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini görüyor. Ki bunlar servetin gerçek toplumsallaştırılmasının koşullarını geliştirir; yeni ve daha yüksek bir üretim tarzına geçişin koşulları arasındadır.

Bugün sermayenin özel sermayeden toplumsal sermayeye bu nitel dönüşümü, uluslar arası planda genelleşmiş, devasa boyutlara varmıştır. Marx Kapital’in 3. cildinde, kredi sistemini, hisse senetli şirketleri ve kooperatif işletmeleri bu çerçevede inceler. Engels Anti-Duhring’te, sermayenin devlet mülkiyetini bu açıdan ele alır. Lenin ise Emperyalizm kitabında tekelleri, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşması olarak mali sermayeyi, holding sistemini bu dönüşümün yeni (ve artık emperyalist kapitalist) biçimleri olarak inceler.

Bugün sermayenin toplumsallaşmasının bu biçimlerinin herbiri uluslar arası biçimler aldığı gibi yeni biçimleri de ortaya çıkmıştır. “Emeklilik fonları”, “sigorta fonları”, “ulusal varlık fonları”, “yatırım fonları”, “kurumsal yönetim”, “üst kurullar”, “platform işletmeleri” bunlar arasındadır. 1980’lerden itibaren bağımlı kapitalist ülkeler dahil tüm büyük özel aile şirketler hisse senetli şirketlere dönüştü, her şey dibine kadar (doğal güzelliklerin, sanat eserlerinin, tarihi eserlerin, temiz havanın veya politikanın bile) menkul kıymetleştirilebilir hale getirildi.

Dünya çapında hemen her sektördeki en büyük 4 tekel, üretim ve piyasanın yarısı ile tamamı arasında bölümünü kontrol eder hale gelmiştir. Holding sistemi geçerliliğini korumakla birlikte, çok sayıdaki holdingler arasında yatay ve dikey karmaşık bağlantı ve iç içe geçişlerin de olduğu, devasa sermaye grupları… OECD’nin 2007 yılındaki şirketler veri tabanına dayanan, 2011 yılında yayınlanan bir araştırma, 43 bin uluslar arası şirket ve bunların 77 bin büyük hissedarının, dünya çapında 1 milyondan fazla şirketi kontrol ettiğini gösteriyor. 43 bin uluslar arası şirketin merkezinde, en az 2, ortalama 20 başka uluslar arası şirket ile hisse senedi sahipliği ilişkisi olan 1318 şirket (yani mali sermaye grubu) yer alıyor ve uluslar arası şirketlerin toplam cirosunun yüzde 60’ını kontrol ediyor. Bunlar içerisinde ilk 787 şirket (uluslar arası şirketlerin yüzde 2’sinden azı) hisse senedi sahipliği ağları üzerinden uluslar arası şirketlerin toplam sermaye varlıklarının yüzde 80’ini, ilk 147’si ise (yüzde 0.3) yüzde 40’ını kontrol ediyor. Bu 147 dev mali sermaye grubunun bir çoğunun birbiriyle de karşılıklı hisse senedi sahipliği ilişkileri var. Yani her birinin kendi sahiplerinin (büyük ortaklarının) yanısıra, yine bu 147 şirketin arasından başka iştirakçileri de var. (S.Vitali, J. Glatter, S. Battiston, 2011)

2009 yılında yapılmış bir başka araştırma, dünyanın en büyük 299 uluslar arası şirketinin, 2100 tüzel hissedarından en tepedeki 30’unun bu dev şirketlerin toplam sermaye mülkiyetinin yüzde 51.4’üne sahip olduğunu gösteriyor. Bunlar arasında, bankalar, sigorta şirketleri, emeklilik fonları, hedge fonlar, yatırım fonları ve devlet yatırım fonları var. Bu, dünyanın en büyük şirketleri arasındaki (ki aralarında çok sayıda banka ve finans şirketi de var), kolektif sermaye mülkiyeti yapılarının yeni düzeyine, ve muazzam mali sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesine işaret ediyor. (Murray ve Peetz, 2009)

Marx’ın işçi kooperatif fabrikaları biçimine işaret ettiği kooperatif işletmeler, bugün BM, DB gibi emperyalist kapitalist organların teşvik ve yönergeleriyle, tarım ve sanayiden konut ve finansa kadar tekelci sermaye kooperatifi biçimiyle, muazzam bir büyüme kaydediyor. (Dünya kooperatif zirvesi 2016 sonuç bildirgesine göre, kooperatif işletmeciliğinin 2030 yılına kadar 2 milyar kişilik üye, 4 milyon kooperatif ile, dünya kapitalist ekonomisinin yüzde 20’sini oluşturulacağı tahmin ediliyor.)

Mali sermayeyi, para/banka sermayesi ve fonlarına indirgemeden; 1- finans, sanayi, ticaret sermayelerinin birleşmesi, 2- tekeller, 3- toplumsal sermaye 4- büyük sermaye grupları veya toplulukları, 5- sermaye hareketliliği ve çeşitliliği, farklı sermaye biçim ve alanlarının birbirine çevrilebilirliği (finans, sanayi, ticaret sermayelerini bileşimini, sektörel bileşimi, ürün bileşimini, coğrafi faaliyet alanlarını değiştirebilmesi, vb) toplamında tanımlıyoruz.

Bugünün bu açıdan bazı çizgileri: “Bir avuç” dev emperyalist-mali oligarşik sermaye grubunun dünya ekonomisine hükmeder hale gelmesi. Bağımlı kapitalist ülke merkezli çok sayıda bağımlı uluslar arası mali sermaye grubunun da ortaya çıkması. Devlet mülkiyetinin özelleştirmeler vb ile gerilemiş görünmesine karşın, devletin şirketleşmesi, “kamu-özel işbirliği”, “yap-işlet-devret”, “ulusal varlık fonları”, görülmemiş ihalecilik, teşvikler, kar ve müşteri garantisi gibi biçimlerle, devletin mali sermaye kaynaşması ve birikiminde ve sermayenin toplumsal nitelik kazanmasında eskisinden daha aktif rol oynaması. Sermaye birleşme ve satın almalarının, el değiştirme ve ele geçirmelerin muazzam bir hız kazanması.

Şirketlerin el değiştirme hızının muazzam artması

Tekelci büyük şirketler dahil, şirket birleşme ve satın almaları, şirket el değiştirme ve ele geçirmeleri büyük bir hız kazanmıştır. Belli bir büyük şirketin belli bir “özel” aileye ait olma ortalama süresi, giderek kısalmaktadır. (Tıpkı işçilerin belli bir işyerinde çalıştığı ortalama sürenin giderek kısalması gibi. Ancak işçilerin belli bir işyerinde ortalama çalışması giderek aylarla ölçülürken, şirketlerin belli bir “özel” aileye ait olması süresi yıllarla ölçülür hale gelmiştir.) Doğrudan yatırımların büyük bir bölümünü de şirket satın alma ve birleştirmeleri oluşturmaktadır. Şirket alım satımları, en büyük paraların döndüğü, en büyük ticaret/spekülasyon alanlarından biri haline gelmiştir. Diyelim ki büyük yatırım fonları, zora düşen büyük şirketleri, işletme derdi olmadan satın alır ya da ele geçirir, karlı bir takım düzenlemeler yapar, (“downsizing, parçalayıp parçalarını satma, veya karlı bölümlerini başka şirketlerle birleştirme, belki karlılığı artıracak bir dizi yatırım yapma, veya salt hisse değerlerini şişirip spekülatif olarak), çok daha yüksek fiyata satar ya da alınıp satılmasına aracılık eder. Azınlık hisselerinin alınıp satılmasından bir bütün olarak şirket alma/satma ve birleştirmeleri fırtınasına geçiş, şirketlerin belli özel kişilere ait olma ortalama süresinin giderek kısalması, mülkiyet olarak sermayenin anonimleşmesini en üst düzeye çıkartır. 

“Başarı ve başarısızlığın her ikisi de burada, sermayenin merkezileşmesine ve böylece en görülmemiş ölçüde mülksüzleştirmeye varır. Mülsüzleştirme burada, doğrudan üreticilerden başlar, daha küçük ve orta boy kapitalistlerin kendilerine kadar uzanır. Bu, kapitalist üretim tarzı için çıkış noktasıdır ve başarılması, bu üretim tarzının hedefidir. Son kertede, bütün bireylerin üretim araçlarından yoksun bırakılmasını, kendine amaç edinmiştir.” (Marx, Kapital Cilt 3, s467)

Günümüzde, bireysel küçük mülk ve küçük üreticilerin yığınsal mülksüzleştirilmesinin nasıl hızlandığını biliyoruz. Günümüzde bir yandan durmaksızın yok edilen diğer yandan toplumsal sermayeye her düzeyde bağımlı olarak yeniden üretilen KOBİ’ler deryası da bunun dışında değildir. Toplumsal üretim ve emeği parçalayıcı görünümlerine karşın, sermayenin toplumsal niteliğinin tabanını daha da genişleten, ve maliyetleri katlanarak aşağı karları katlanarak yukarı pompalayan alt parçaları konumundadırlar. Günümüzde daha çarpıcı olan, işletme karlılığının düşmesi ve kronik kriz koşullarında, sermayenin mali oligarşik merkezileşmesinin ve sermayenin sermayeyi mülksüzleştirmesinin, tekelci birleşme ve satın almalar, ele geçirme ve el değiştirmeler fırtınasına dönüşmesidir.

Kapitalist üretim tarzının tarihsel eğilimi ve hedefi, Marx’ın vurguladığı gibi bir nevi “kapitalistsiz (tekil kapitalistlerin olmadığı) kapitalizm”dir. Günümüzde tekellerin tekelleri mülksüzleştirmesi (dev çaplı tekelci ve mali oligarşik birleşme, satın alma, ele geçirme ve el değiştirmeler) bir yandan sermayenin toplumsal-bileşik niteliğinin görülmemiş gelişmesi, diğer yandan giderek daha küçük bir azınlığın bu dev çaplı toplumsal sermaye mülkiyetini ele geçirmesi biçiminde ortaya çıkar. Marx, faiz getiren sermayeye “sermayenin toplumsal biçimi”, toplumsal sermayenin menkul mülkiyetini elinde tutanlara ise “toplumsal sermayenin temsilcileri” der. Tabii tıpkı paranın metalardaki değerin temsilcisiyken “metaların tanrısı” olması gibi, toplumsal sermayenin temsilcileri de, burada mülkiyet menkul kıymet (hareketli, akışkan, hayali, spekülatif değer) biçiminde bulunduğu için, toplumsal mülkiyetin üzerine çöreklenenler haline gelir.

Yani, üretici güçler üzerinde her türlü özel mülkiyetin kaldırılması, tüm sermayenin toplumsal-bileşik bir sermaye, mali oligarşik burjuvazinin de “kendiliğinden işleyen” bu toplumsal-bileşik üretim üzerinden, doğrudan üretimle hiçbir ilgisi kalmamış, salt birkaç tuşa basarak, “kupon kırpıcılık” ve “para oyunları” ile eyleşen salt ve safkan asalak bir sınıf haline gelmesi. Bu eğilim, para-kapitalistlerin bu rüyası, kapitalizmde hiçbir zaman gerçekleşemez. Çünkü görülmemiş mali oligarşik merkezileşmeyle birlikte merkez kaç eğilimler de işler. Sermaye bir yandan da çok merkezli, eşitsiz, dengesiz, kesintili, çatışmalı gelişmeye eğilim gösterir; önünde sonunda daha büyük güç ve paylaşım savaşları kaçınılmaz hale gelir. Bununla birlikte, kapitalist üretim tarzı bu “ideal”ine ne kadar yakınlaşırsa, kendisinin de o kadar engeli haline geldiği ve kendisini de o kadar gereksiz hale getirdiği giderek çıplak gözle de görülebilir. Bu kapitalist “ideal”in, ancak kapitalist sistemi kökten ve her düzeyde ortadan kaldırarak gerçekleştirilebilecek, komünizmin ters yüz edilmiş bir ifadesi olduğu açıklık kazanır. Yani üretici güç ve yetilerin dev çaplı geliştiği koşullarda; özel üretim araçları, özel mülkiyet, özel ürünler, özel emek, özel bireyler, özel yönetime (ve söylemeye gerek bile yok ki her türlü sömürü, asalaklık ve ayrıcalığa) daha gelişkin ve gerçek toplumsallaştırma temelinden son verilebilir hale gelmesi. Kapitalizmin günümüzde geldiği gelişme ve çürüme düzeyinde ise; her türlü varlığı, üretim aracını, ürün ve hizmeti, emeği, faaliyeti, ihtiyacı birbirine bağlayan, birbirine içerili hale getiren, birbirine çevrilebilir hale getiren bu toplumsallaşma niteliği, yalnızca giderek daha küçük bir kapitalist mali oligarşik azınlığın, daha kolay biçimlerde, neredeyse tüm bir toplumsal mülkiyete el koyması, özel servete çevirmesi biçimini alır.

Bugün 27 dolar yüzmilyarderinin toplam özel servetleri (2.5 trilyon dolar), onlara bu görülmemiş servetleri kendi emekleri ile üreten dünya nüfusunun yüzde 50’sinin (yani 3.5 milyar insanın) elindeki kırıntılarının toplamına eşit. Yüzde 5, yüzde 75’in toplumsal emeğine (artan bölümü mülkiyet olarak sermaye kağıtlarıyla olmak üzere) el koyuyor. Ve bu, gerçekten artık “yüzde 1’e karşı yüzde 99’a” doğru gidiyor.

Kurumsal yönetim (ya da “işletme yönetişimi”)

İşletmelerdeki ayrıcalıklı azınlık hissederlarının ve onların arkasındaki büyük para sermaye fonları ve portföy yatırımcılarının, işletmelerin “mali derinliği ve verimliliği” üzerinde söz sahibi olmasını, bunun için belli kişi veya ailelere ait büyük şirketler ve şirket gruplarında yönetim kurulu başkanı ile CEO’nun işlevlerinin kesin biçimde ayrılmasını düzenliyor. Yatırım fonlarının (ayrıcalıklı hissedarlar) şirketin stratejik kararlarında oy hakkını şart koşan finansal sözleşmeleri, yönetim kuruluna aile dışından yatırım fonlarını temsilen dışarıdan üye alınmasını düzenliyor (“Hisse değeri” ilkesi!). CEO’ların maaşlarının bir kısmının şirket hisse senedi değeri ve getirilerine (yani hayali sermayeye ve spekülasyona) bağlanması, önceden belirlenmiş bir fiyata gelecekte hisse senedi alma hakkı (“opsiyon”), büyük portföy yatırımcılarının şirket hissetlerine yatırım yapmak için şirketlerin gerçek karlılık kapasitesinin üzerinde “kar oranlarını tahminlerini” önceden dikte edebilmeleri (“benchmarking”), bu uygulamalar arasındadır. Böylece işletmelerin mülkiyeti ile yönetimi arasındaki ayrışma derinleşmektedir.

“Fiilen işlev yapan kapitalistin yalnızca bir yönlendirici, başkalarına ait sermayenin yöneticisi, ve sermaye sahibinin sırf bir sahip, sırf bir para-kapitalist haline dönüşmesi. Bunların aldıkları temettüler, faiz ile girişim karını, yani toplam karı içerse bile …, bu toplam kar bundan böyle ancak faiz biçiminde elde edilmekte, yani tıpkı yöneticinin kişiliğinde, bu işlevin sermaye sahipliğinden ayrılmış olması gibi, fiili yeniden-üretim sürecindeki işlevden şimdi tamamen ayrılmış bulunan sermaye mülkiyeti için sırf bir tazminat olarak alınmaktadır.” (Marx, Kapital Cilt 3, s464)

Anonim şirketlerle ortaya çıkan bu tarihsel eğilim, bugün, “CEO, Kurumsal Yönetim” vb gibi uygulamalarla, büyük holding veya şirket yönetim kurulu başkanlarının bile sermayenin yönetimindeki ağırlığının azalmasıyla, en üst düzeye çıkmıştır.

Yap-işlet-devret

Kapitalist devlet belli bir projeyi (köprü, otoyol, demiryolu, havaalanı, terminal, organize sanayi bölgesi altyapısı, şehir hastanesi, üniversite veya okul kampüsü, enerji santrali, vd) “özel” şirketlere ihale eder.  Araziyi devlet tahsis eder, çeşitli teşvikler (vergi indirimi, vd) verir, şirketlerin yapım için banka ve piyasalardan aldığı tüm kredilere devlet teminatı verilir (krediler geri ödenmediğinde devlet ödemeyi üstlenir). Devlet bu şirketlere ayrıca kamu bankalarından ucuz kredi sağlar, tüm yapım işlerin sigortalanmasını da üstlenir (yapımın gecikmesi, kaza gibi her türlü zarar durumunu da devlet karşılar). Bazı durumlarda ücretlerin bir kısmını bile devlet karşılar. Yatırımcı, yaptığı altyapı ya da tesisi sözleşmeye göre 30-50 yıl boyunca işletme (ya da kiralama) hakkına sahip olur. Devlet bu işletmelere, belli bir asgari doluluk ve piyasa kapasitesini, yani yüksek bir kar oranı da garanti eder. İşletmenin kar oranı bunun altında kaldığında üstünü devlet ödeyecektir. Bu aslında “benchmarking”in (“hisse değeri”), devletin ihale ettiği yatırım ve işletmelere de genelleştirilmiş bir biçimidir. “Benchmarking” uygulaması, son dönemlerde, ülkeye yapılan markalı doğrudan dış yatırımlara da yayılmıştır. (Örneğin VW’nin Türkiye’ye yatırım yapmasını sağlamak için, devlet tarafından belli bir kar oranı ve hisse değeri garantisi vermesi.) Burada yatırım ve işletme “özel” şirketler tarafından yapılıyor görünmesine karşın, ne yatırım ne işletme ve hatta ne de piyasa, hiçbir şey özel değildir. Yalnızca karlar özeldir, ve salt zararlar değil yatırım ve işletme maliyetinin artan bölümü de doğrudan topluma yıkılmaktadır.

Platform kapitalizmi

Bu dönüşümün en yeni ve en hızlı yükselen ve devleşen biçimi ise internet tabanlı platform şirketleri. Bu şirketlerin tüm yaptıkları internet üzerindeki kendilerine ait olmayan kişisel verileri analiz ederek başka şirketlere satmak, kendilerine ait olmayan kişisel bilgi, yeti, ürün, hizmetlerle bunlardan yararlanmak isteyenleri internet üzerinden biraraya getirip yapılan satış ve kiralamadan komisyon almak, veya internet üzerinden içerik kiralamak. Tıpkı para-kapitalistlerin topladıkları kendilerine ait olmayan devasa para fonlarını sermayeye çevirip işletmeleri gibi, platform-kapitalistleri de kendilerine ait olmayan toplamda devasa kişisel veri, bilgi, ürün ve hizmetleri sermayeye çevirip işletiyorlar. Böylece her türlü kişisel veri ve bilgi, kişiden kişiye ürün ve hizmetler de, bunları çok çeşitli biçimlerde işletmenin yolunu bulan tüm kapitalistlerin ortak sermayesi; toplumsal sermaye haline geliyor. Her türlü kişisel (tikel ve tekil) veri, bilgi, ürün, hizmet de, zenginliğin genel (sermaye olarak para) birikimi içinde eritiliyor, genelleşiyor, sermaye biçimi içinde kalarak toplumsallaşıyor.

Fon kapitalizmi. Devlet yatırım fonları (Ulusal Varlık Fonları)

1990 yılında dünya çapında 7 ülkede toplam 500 milyar dolarlık Devlet Yatırım Fonu varken, bu fonlar her krizde yeni bir sıçramayla, 2015 yılında 40 ülkede 11.3 trilyon dolarlık büyüklüğe ulaştı. 2020 yılında, 100 ülkede 15 trilyon doları aşacağı tahmin ediliyor. Devlet Yatırım Fonları, artan sayıda ülkede, banka mevduatları dahil diğer her türlü finansal varlığı aşıyor. Marksist yazında mali sermaye, en özlü biçimiyle “tekeller; banka ve sanayi sermayelerinin kaynaşması” olarak tanımlanır. Bunu, banka, borsa, sanayi, ticaret, hizmet… diye genişletebiliriz. Ancak eksik halka, Devlet’tir. Devletsiz bir mali sermaye birikimi imkansızdır. Neoliberal kapitalizm, banka, sanayi, ticaret tekellerinin yalnızca birbiriyle değil, devletle de kaynaşmasını bir üst düzeye çıkarmıştır. Devlet Yatırım Fonları, bu kaynaşmanın yeni biçimlerinden biridir. Devlet Yatırım Fonlarının muazzam bir tempoyla büyümesi ve yaygınlaşması, neoliberal literatürde bile “devlet yönlendirmeli kapitalizm” olarak tanımlanmaktadır. Bu eski tarz bir devlet kapitalizmine dönüş değildir, daha büyük çaplı bir banka-borsa-tekel-devlet kaynaşmasıyla tahkim edilen mali oligarşik hakimiyet karakterinin açığa çıkışıdır. Devlet Yatırım Fonlarının üzerinde hemen hiçbir (Meclis, hukuk, vd) denetim yoktur, vergi yoktur, bürokratik teamüller yoktur, devletin her türlü olanağını (yasal düzenleme, istihbarat, örtülü operasyon, her türlü kamu kaynağını faizsiz kullanma, vd) gerektiğinde her türlü yasa, engel ve bürokrasiyi baypas ederek kullanabilir.

Devlet Yatırım Fonlarının ilk eldeki işlevleri şunlardır: 1- Bu fonlar, bu ülkelerdeki aşırı sermaye birikiminin devlet elinde merkezileştirilmiş ve yoğunlaştırılmış biçimidir. (Özellikle, Japonya, Çin, Singapur, Kanada, Norveç, Hollanda gibi dış fazlası olan ülkelerde, ve başta Rusya ve Körfez ülkeleri olmak üzere enerji ihracatçısı ülkelerde. Güney Kore, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika gibi ülkelerde ise, bu fonlar belli stratejik alanlarda banka-tekel-devlet konsorsiyumları biçiminde uluslar arası marka-tekel yaratmak için güç yükseltimi amacıyla, daha ziyade de batık büyük şirketlere ortak olarak kurtarma gibi biçimlerde kullanılabiliyor.)  2- Bu dev çaplı sermaye fazlasının değersizleşme eğilimine karşı; buna a- ülke içinde ve dışında yeni değerlenme alanları bulmak, açmak, işletmek, b- özel sermayenin yeterince karlı bulmadığı ya da riskli bulduğu için girmediği alanlarda karlı yatırım koşulları oluşturmak, organizasyon ve finansmanını yapmak; c- geri dönüşü uzun vadeli olan büyük çaplı altyapı, enerji, teknoloji gibi büyük yatırımları organize ve finanse etmek; d- uluslar arası rekabete çok daha yüksek sermaye, merkezi kontrol ve organizasyon, ve aynı ölçüde siyasal güç gerektiren stratejik alanları (enerji, teknoloji, havacılık, lojistik, kritik hammeddeler, vd) kontrol altında tutmak veya ele geçirmek… 3- Tüm kamu fonları, kamusal emek fonlarını ve kamu yedeklik fonlarını sermayeye çevirerek yağmalamak: Kamu işletme fonları, Merkez Bankası döviz rezervleri, belediye fonları, sosyal güvenlik fonları, işsizlik sigortası fonları, emeklilik fonları, kıdem tazminatı fonları, eğitim ve sağlık fonları, vd.  4- Borsa, gayrımenkul ve sermaye piyasalarını fonlamak, ulusal paranın ve belli sermaye kesimlerinin değerini korumak, şişirmek, kriz koşullarında düşmesini frenlemek. (DYF’lerin borsadaki payı, Çin’de yüzde 80, Rusya’da yüzde 63, Brezilya’da yüzde 37 düzeyindedir. Bu, hisse senetli şirketlerin de devlet yatırım fonları üzerinden beslendiği anlamına geliyor. Japonya’da devlet yatırım fonları, GSMH’nin yüzde 80’ine ulaşmış durumda ve bu fonlar, birkaç saatte GSMH’nin yüzde 6’sı düzeyinde -yaklaşık 100 milyar dolarlık- finansal operasyonlar yapabiliyor.) 5- Kriz koşullarında bu fonları teminat göstererek borçlanabilmek, ve ülke merkezli batak şirketleri fonlayabilmek, kurtarmak, aynı zamanda krize giren yabancı büyük şirketleri ele geçirmek veya ortak olmak. (Çin, Japonya, Körfez fonları, Batı emperyalist kapitalizminin kriz ve borçlarının finansmanında önemli rol oynuyor. Yanısıra, ABD ve AB’nin çok sayıdaki krizdeki büyük tekelci şirketinin küçük ortağı olarak “kurtarıcısı”, yine bu fonlar oldu.)

Kar oranlarının düşme eğilimi nedeniyle üretken yatırımlara dönüştürülemeyen aşırı sermaye birikimi, ve dahası para sermayeye çevrilerek yağmalanan toplumsal servet, bu fonlarla azalan sayıda elde merkezileşmekte, mali sermaye merkezileşmesi ve hakimiyetini yeni bir düzeye çıkarmaktadır. Dahası bu devasa fonlar, sürekli değersizleşme riski altında, hem durmaksızın büyütülmek (Çin devletinin, devlet yatırım fonlarına aktardığı faizsiz kaynaklar, yılda 50-100 milyar doları buluyor), hem de durmaksızın daha hızlı yeni değerlenme alanları bulmak zorundadır. Devlet Yatırım Fonlarının önemli bölümünün kamu hizmet ve kamusal emek ve yedeklik fonları ve doğa yağmasından çıkarılması, zaten her koşulda kitlelere dönük dolaysız bir “kemer sıkma”/sosyal yıkım etkisi yaratmakta, sınıf çelişkisini keskinleştirmektedir. Burada aynı zamanda sermayenin giderek zorlaşan ve daha zorlama biçimler alan genişleyen yeniden üretimi ile toplumun yeniden üretimi arasında büyüyen bağdaşmazlığı görürüz. Kaldı ki devasa DYF’ler, toplumsal emek üzerinde mutlak ve göreli artı-değer sömürüsünün artırılması, toplumsal servetin yağmalanması, yığınsal mülksüzleştirme/yıkıcı proleterleştirme dalgaları konusunda da keskinleştirici bir rol oynamaktadır.

Kapitalizmde daha büyük çaplı sömürü, asalaklık ve dolandırıcılıktan başka bir anlama gelmeyen bu devasa para sermaye fonları, üretimin toplumsal niteliğinin geldiği gelişim düzeyinin ortaya çıkardığı biçimlerdir; sosyalizmin olanak ve zorunluluğunun da yeni bir göstergesidir. Devlet Yatırım Fonları, ne kadarının üretimi yoğunlaştırmada/üretkenliği artırmada, ne kadarının asalaklık ve dolandırıcılıkta kullanıldığından bağımsız olarak, aynı zamanda, altyapı ile üstyapının, ekonomi ile siyasetin, tekelci para-sanayi-ticaret sermayeleri ve devlet sermayesinin daha ileri bir entegrasyonunun, dolayısıyla sermayenin toplumsal karakterinin daha ileri bir biçiminin ifadesidir.

“Kapitalist özel sanayinin, kapitalist sistemin kendi temeli üzerinde yokedilmesini temsil eden ve yeni üretim alanlarına yayıldıkça ve buraları egemenliği altına aldıkça özel sanayiyi ortadan kaldıran hisse senetli şirketler işi dışında, kredi, bireysel kapitaliste ya da kendisine kapitalist gözüyle bakılan kimseye, belli sınırlar içerisinde başkalarının sermayesi ve malı, ve böylece de başkalarının emeği üzerinde mutlak bir denetim olanağı sağlar. Kendi bireysel sermayesi üzerinde değil de toplumsal sermaye üzerindeki bu denetim, ona, toplumsal emek üzerinde denetim olanağı verir.” (Marx, Kapital Cilt 3, s466.)

Yukarıda son dönemlerdeki az çok yeni biçimler olarak yer verdiklerimizin her biri ve toplamı, bu “belli sınırları” -tabii yine kapitalizmin sınırları içinde kalarak- son sınırına kadar genişletmeye dönüktür. Kredi ve hisse senetli şirket biçiminin alabildiğine genişlemesinin ötesinde, devasa para sermaye fonları, devlet yatırım fonları, yap-işlet-devret modeli, platform şirketleri vd hepsi, halen bireysel görünümlü kapitaliste, başkalarının sermayesi, mal ve hizmetleri, başkalarının bilgi, yeti, faaliyet ve tasarrufları, kamusal servet ve fonlar; tek cümleyle toplumsal sermaye ve yine sermayeye çevrilen toplumsal servet üzerinde, gelir getireceği varsayılan her türlü varlık, faaliyet, ilişki ve ihtiyaç üzerinde, böylece, muazzam genişletilmiş toplumsal emek üzerinde büyüyen bir denetim kurma olanağı sağlar. Özel sermayenin kapitalist sistemin kendi temeli üzerinde yokedilmesini temsil eden bu biçimler, durmaksızın yeni üretim (günümüzde bilgi, bilim, internet dahil), altyapı, hizmet (eğitim, sağlık, vd), tarım, ticaret, kent ve doğa alanlarına muazzam bir hızla yayılıp egemenliği altına aldıkça, buralarda da birbiri ardından özel sermayeyi (ve dolayısıyla sermayenin özel yönetimini) ortadan kaldırır; toplumsal sermayeye dönüştürür.

Özel sermayelerin ve yanısıra (geriye kalmış kullanım değeri olarak toplumsal servetlerin) durmaksızın ve artık herşeyi kapsar hale gelen toplumsal sermayeye bu nitel dönüşümü, ve bunun en büyük bölümünün de bunun sahibi olmayanlar tarafından kullanılması: Bankalar ve para fonları, kendilerinin olmayan paraları toplayıp sermayeye çevirerek işletir; toptancı tüccar kendinin olmayan mallar üzerinden spekülasyon/karaborsa yapar; organize perakendeci kapitalist kendinin olmayan mallar üzerinden manipulasyon ve spekülasyon yapar; platform şirketleri kendilerinin olmayan kişisel vd veri, bilgi, mal ve hizmetler üzerinden komisyon alır ve spekülasyon yapar; devlet yatırım fonları kendilerine ait olmayan her türlü kamu fonu, kamusal servet, emek fonu ve kamusal yedeklik fonunu sermayeye çevirip işletir ve üzerlerinden spekülasyon yapar. Yağmaladıkları toplumsal servet, işlettikleri ve spekülasyon yaptıklarında tehlikeye attıkları toplumsal (mülkiyet olarak) sermayedir. Sermayenin toplumsal niteliği ne kadar gelişirse, özel biçimlerini o kadar yutar ve içinde eritir. “Bu özel mülkiyetin denetimi olmaksızın, özel bir üretim biçimidir.” Günümüz emperyalist kapitalizminde, toplam sermaye içinde faiz arayan sermayenin kar arayan sermayeye oranla ağırlığının çok artmış olması, yalnızca bu çelişkinin doruğuna çıkmasının bir ifadesi olabilir.

Yalnızca “görülmemiş eşitsizlik” biçiminde değil, bir kutupta ve giderek azalan sayıda elde görülmemiş mali sermaye mülkiyeti birikimi, diğer yanda kendi emeklerini bunlara servet olarak üretenlerin kutbunda, görülmemiş bir sefalet, ihtiyaç ve öfke birikimi olarak işliyor. Dahası, üretimin, emeğin, yeniden üretimin, bireyin ve hatta yönetimin toplumsallaşma niteliğinin geldiği düzeye karşılık, özel temellük olarak işliyor. Herşeyin toplumsallaştıkça özelleşmesi, özelleştikçe toplumsallaşması biçiminde işliyor.  

ZENGİNLİĞİN GENEL BİÇİMİ

Kapitalizmde servet ya da zenginlik denilince akla tek bir şey gelir; para! Soyut değer ya da  sermaye olarak para, zenginliğin genel biçimidir. Zenginliğin genel biçimi, zenginliğin tikel biçimlerinden (kullanım değerleri) soyutlanan, verili ve hedeflenen her türlü tikel zenginliği durmaksızın daha fazla aşma hırsıyla hareket eden, sermaye olarak para birikimidir. (Not: Tikel, tümelin türsel olarak farklı alt öğeleridir. Birbirinden farklı kullanım değerleri, bunları üreten birbirinden niteliksel olarak farklı üretim/emek türleri arasında işbölümünü ve ürünlerinin meta olmasını koşullar. Burada ‘tikel’i, kullanım değerleri olarak birbirinden niteliksel olarak farklı ve işbölümüyle ayrışan üretim/emek türleri ve bunların ürün/hizmet türleri anlamında kullanıyoruz. Zenginliğin tikel biçimi, kullanım değerilerine ve bunların üreten somut üretim/emek türleri arasındaki -zenginliğin genel biçimiyle birbirine bağlanan ve aşılmaya çalışılan- işbölümüne işaret eder.)

Marx, zenginliğin bu genel (para-sermaye olarak) birikim biçimine, hem kapitalizmin önceki tüm (zenginliğin tikel birikim biçimine dayanan) toplum biçimlerinden ayıran hem de komünizm perspektifinin temel bir dinamiğini oluşturan çelişkin bir karakteristiği olarak büyük önem verir.

Günümüz kapitalizmi zenginliğin bu genel birikim biçimini, artık neredeyse hiçbir boşluk bırakmadan, herşeyi kapsamına alarak görülmemiş bir düzeye ulaştı. Sağlık, eğitim, belediyeler, köprüler, otoyollar, dağlar, ormanlar, sular, sanat eserleri, tarihi eserler bile menkul kıymetleştirildi. Geriye kalmış ne kadar kullanım değeri varsa; insanlar arasında yardımlaşmadan tarihi eserlere, doğal güzelliklere, yöresel yemek kültürlerine kadar para sermaye piyasalarında fiyatlanan menkul kıymetlere dönüştürüldü. Her türlü tikel nesne, canlı varlık, faaliyet, veri ve bilgi, zenginliğin genel biçimine; sermaye olarak paraya çevrilebilir hale getirildi. Marx’ın “kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözü ağaç katliamlarına ilişkin sıkça tekrarlanırken, bu sözün çok daha geniş kapsamı pek bilinmiyor: Kapitalizm, para sermaye birikimine çeviremediği hiçbir tikel (kullanım değeri olarak) varlık ve faaliyete hayat hakkı tanımaz! 

Günümüz kapitalizminin doruğa çıkardığı zenginliğin genel biçimi (devasa para sermaye fonları, herşeyin menkul kıymetleştirilmesi, “likitleşme”, vd): 1- Her türlü nesne, varlık, faaliyet, veri ve bilgiyi, tek bir genelleşmiş birikim sisteminin öğeleri olarak birbirine bağlar. Her türlü üretim, ulaşım, iletişim aracının, her türlü emeğin, her türlü faaliyetin, varlığın, bilginin birbirine somut (kullanım değeri) olarak da bağlanmasını, toplumsal bütünleşmesini koşullandırır. Nitekim para sermayenin her şeyi birbirine bağlaması ile bilişim, iletişim, ulaşım sistemlerinin her şeyi birbirine bağlamasının biri ötekinin daha fazla genelleşmesini sağlar. 2- Her türlü nesne, varlık, emek, faaliyet, bilginin arasındaki, tikel kullanım değerleri olmalarından gelen nitel farklılıkları içinde eriterek “aşar”. Hepsini birbiriyle değiştirilebilir, dahası birbirine çevrilebilir hale getirir.

Bunların daha gelişkin bir komünizm ufku için sunduğu olanaklar açık olmalıdır: Birincisi, her şeyin (imalat, iletişim, ulaşım, enerji, bilgi, eğitim, turizm, kültür, sanat, spor, oyun, eğlence vd. ve tabii emek) hem kendi içinde azami genelleşmesi ve “genellerin geneli”yle (zenginliğin genel biçimiyle) birbirine bağlanması, yani en üst düzeyde toplumsallaşması. İkincisi, birbirinden nitel olarak farklı her türlü etkinliğin değişilmesinin ve birbirine çevrilmesinin kolaylaşması. Yani işbölümünün ve emek-değer yasasının gerçek anlamda aşılması olanağı. Çünkü komünizm, insanların muazzam genişlemiş ve çeşitlenmiş etkinliklerinin, artık zenginliğin genel biçimine çevirme gereği olmadan, dolaysızca birbirine çevrilebilmesidir. Her türlü faaliyet, yetenek, bilgi ve ihtiyacın daha baştan ve dolaysızca toplumsal olması, yani birbirine dolaysızca bağlı ve içerili olması, birbirine dolaysızca eşitlenebilir ve dönüştürülebilir olması, komünizmin bir tanımıdır.

Günümüz kapitalizminde artık geride neredeyse hiçbir tikel ve tekil biçim bırakmadan herşeyi kapsayan zenginliğin genel biçimi, herşeyin birbirine çevrilebilirliğini de artan ölçüde kolaylaştırmaya çabalıyor: Tikel kullanım değerleri itibarıyla birbirinden nitel olarak farklı olan, dolayısıyla işbölümüyle birbirine dışsal görünen faaliyet alan ve biçimlerinin yalnızca birbirine daha fazla bağlanması değil, birbirine daha fazla içerili hale gelmesi, birbirine daha kolay ve kısa zamanda çevrilebilir hale gelmesi… Bunlar da gerçek, somut, dolaysız toplumsallaştırmanın koşulu olarak daha fazla olgunlaşıyor. Örneğin üretim ile tüketimin, ekonomi ile siyasetin, eğitim ile üretimin, kır ve kentin, kafa emeği ile kol emeğinin birbirine çevrilmesi gibi. Üretimdeki her değişimin, hızla, nitel olarak farklı bir faaliyet alanı olan eğitime çevrilebilmesi gerekir. Ekonomideki her değişimin, hızla, nitel olarak farklı bir faaliyet alanı olan siyasete çevrilebilmesi gerekir, vb.

Para sermaye, zenginliğin, artık her şeyi kapsayan genel biçimi olmasıyla, aynı zamanda, işte bu “katı olan herşeyi (niteliksel farkları) likitleştirme” işini de görüyor: Nitel olarak farklı faaliyet alan ve biçimlerinin, birbirine daha kısa zamanda ve daha kolay dönüştürülebilir hale getirilmesi. (Endüstri 4.0 programlarının bir amacı da, bu niteliksel olarak farklı süreç ve sistemlerinin birbirine eş zamanlı olarak çevrilebilir hale gelmesi. Ama kapitalizm buna doğru attığı her adımda kendini de o kadar gereksizleştirmiş oluyor!)

Kapitalizmde zenginliğin genel biçimi (emek-değer, para, para sermaye) tikel biçimini (kullanım değeri) ne kadar kat kat aşmış görünürse görünsün, bunu ancak çürümesini ve çöküntü riskini de o kadar büyüterek yapabilir. Değişim değeri para olarak kullanım değerinden soyutlanır; paranın dolaşım aracı olarak işlevi kredi, menkul kıymet ve bilimum hayali sermaye olarak paranın değer ölçüsü olarak işlevinden soyutlanır; hayali sermayenin geleceğe dönük tahmini fiyatlanması hayali sermayeden soyutlanır (türev piyasalar) ve bu böyle gider. Ve bu öyle bir balon ortaya çıkartır ki, her türlü gerçek değeri de altında bırakarak çökmesinin engellenemez hale geldiği durumda, bir kara buhran ve 3. Dünya Savaşı olasılığı bile gündeme gelebilir. Günümüz kapitalizmi oraya doğru gidiyor. Devasa para sermaye fonları, üretimde yeterli artı-değer bulamadığı gibi (ki mali şişme ve balonları yaratan zaten budur), yeni değerlenme/yağma alanları bulmakta, yaratmakta giderek daha fazla zorlanıyor ve vahşileşiyor. Türkiye’den de gördüğümüz gibi, özelleştirmeler, emek ve doğa yağması, gaspa dayalı menkul kıymetleştirmeler (Varlık Fonu, BES, işsizlik sigortası, kıdem fonu, vd) giderek bir sınıra dayanıyor. Tıpkı kar oranları gibi (1985’ten bu yana) faiz oranları da düşme eğilimini sürdürüyor. Devasa para sermaye fonlarının üretimden tümüyle ayrışmış görünen bölümleri de değer/para çelişkisini içinde taşımaya devam ettiği için, üretim krizine bağlı olanların yanısıra ondan bağımsız finans krizlerini de ortaya çıkartıyor. Devasa para sermaye fonları üretim krizini bir nebze tamponlayıp sürece yayıyor görünse de, bunu finans krizlerini de sıklaştırmak ve eninde sonunda daha büyük bir çöküntüye davetiye çıkarmak pahasına yapabiliyor.

Kapitalizmde zenginliğin tikel biçimi (kullanım değerleri) ile genel biçimi (sermaye olarak para) arasındaki çelişki, özünde, özel ile toplumsal arasındaki çelişkiye tekabül eder.

Kapitalizmin bu uzlaşmaz iç çelişkilerini her aşma çabası, bu çelişkileri daha fazla genelleştirip derinleştirmekten başka bir anlama gelmez. Örneğin bir yandan her şey daha üst düzeyde toplumsallaşırken diğer yandan her şeyin özelleştirilmesi. Bir yandan her şey daha fazla birbiriyle bütünleşirken diğer yandan her şeyin (üretimin, emeğin) daha fazla parçalanması. Örneğin bir yandan her şey daha fazla merkezileşirken diğer yandan merkez kaç eğilimlerin de artması. Bir yandan üretkenliği durmaksızın yükseltmek zorundayken diğer yandan engellemesi. Bir yandan nitelikli ve yaratıcı emeğe her zamankinden fazla ihtiyaç duyarken diğer yandan her türlü emeği basit emeğe indirgemesi, vd. Çünkü sermaye “hareket halindeki çelişki”nin ta kendisidir. Gelişimi ve çürümesi, çelişkin eğilimleri arasında eşitsiz, dengesiz, kesintili ve çatışmalı, giderek keskinleşen sarmal döngüler biçimindedir.

Dolayısıyla kapitalizm, zenginliğin artık her şeyi kapsayan genel birikim biçimini sürdürebilmek için, tikel biçimini de (kullanım değerleri) durmaksızın genişletmek, çeşitlendirmek, birbirine bağlayarak, birbirine içerili ve çevrilebilir hale getirerek bütünleştirmek zorundadır. Özel temellükü sürdürebilmek için, her türlü varlık, araç, emek, faaliyet ve bilgiyi artan ölçüde birbirine bağlayıp içererek, birbirine dönüştürülebilir hale getirerek, toplumsal olarak bütünleştirmek, her türlü faaliyeti daha geniş ölçekli ve daha toplumsal olarak yürütülebilir hale getirmek zorundadır. Böylece üretici güçlerin dev çaplı toplumsal gelişmesi, özel temellük biçimine sığmaz ve kontrol edilemez hale gelir. Muazzam kullanım değerleri hacmi, (göreli daralan) emek-zaman değerine sığmaz ve kontrol edilemez hale gelir. Servet, ama gerçek toplumsal servet, yani muazzam genişlemiş ve çeşitlenmiş yetenekler, faaliyetler, ilişkiler, ihtiyaçlar; kapitalizmde zenginlik birikiminin tek ve genel biçimi olan sermaye olarak paraya hapsedilemez hale gelir. Bu yüzden para sermaye ne kadar büyürse ve ne kadar her şeyi kapsamaya çalışırsa; zenginlik, ama somut zenginlik de (yetenekler, faaliyetler, ilişkiler, ihtiyaçlar zenginleşmesi) o kadar toplumsallaşır ve bütünleşir. Ve o kadar toplumsal-bileşik merkezi olarak yürütülebilir hale gelir.

Sermaye, meta, para, devlet, ulus, aile, işbölümü, vb… Tüm bu kapitalist ilişki biçimleri, gerçek toplumsal zenginliğin, yani tüm insanların tüm yönlü yetenek, faaliyet, ilişki ve ihtiyaçlarının gelişmesinin yalnızca engeli olmakla kalmaz. Artık herşey giderek daha doğrudan biçimde herkes tarafından yapılabilir hale geldiği ve toplumsal-birleşik olarak yürütülebileceği ve ancak böyle yürütülmesi mümkün ve zorunlu olduğu için, artan ölçüde gereksizleşirler.

Kapitalist özel temellük ilişkileri sisteminin toplumsal üretici güçlerin ve dolayısıyla toplumsal ve bireysel gelişmenin engeli haline gelmesi; üretimin, yeniden üretimin, emeğin, bilginin, yönetimin, ihtiyaçların, her türlü faaliyetin dev çaplı ve birbirine içerili toplumsallaşması karşısında gereksizleşmesi anlamına da gelir.  Muazzam genişlemiş ve çeşitlenmiş faaliyetlerin artan ölçüde birbirine bağlanarak ve birbirine çevrilebilir hale gelerek dev çaplı toplumsallaştığı ve birbirini durmaksızın daha toplumsal hale getirdiği koşullarda, tüm faaliyetler arasındaki ilişkiler sisteminin özel temellüke dayalı kalmaya devam etmesi, yalnızca bir acizliğin ifadesi olabilir. Çünkü sermaye, piyasa vbyi de devreden çıkartarak ilişkilerin de gerçek anlamda toplumsallaştırılmasının, yani insanların toplumsal ilişkilerini bilinçli, örgütlü ve ortaklaşa denetim altına alarak, ortaklaşa tasarlayabilir ve yürütebilir hale gelmesinin olanakları ve zorunluluğu her zamankinden fazla olgunlaşmıştır. 

Dolayısıyla, dev çaplı servetin/zenginliğin soyut genel biçimi/birikimi kabuğu altında, somut ve doğrudan toplumsallaştırması olanağı ve zorunluluğu yatar. Bu, milyoner, milyarder, trilyonerlerin özel servetlerine toplumsal olarak el konulacak olmasının da ötesinde bir anlam taşır: Zaten artan ölçüde toplumsal olarak bütünleşen ve toplumsal-bileşik olarak yürütülmek zorunda olan zenginlik birikiminin, kapitalist ilişki biçimlerinden sıyrıldığında; tüm yönlü yaratıcı yetenek, faaliyet, ilişki ve ihtiyaçların gerçek anlamda toplumsallaştırılması ve herkesin bu gerçek/somut toplumsal kullanım değerleri birikimini giderek daha doğrudan birlikte yürütebilir ve eşitçe yararlanabilir hale gelmesi. Bu herkesin “milyoner” olacağı anlamına gelmez, milyonerlere (sermaye, meta, para vbye) gerek kalmadığı anlamına gelir. Herkesin tüm yönlü yeteneklerini geliştirebildiği, birbiriyle dolaysız ilişkiler kurarak kendini toplumda ve toplumu kendinde dolaysızca gerçekleştirebildiği, her türlü emeğin yaratıcı faaliyet haline geldiği, herkesin tüm temel ihtiyaçlarının toplumsal güvence altında olmasıyla durmaksızın yeni ve daha yüksek ihtiyaçlar yaratarak birlikte gerçekleştirdiği bir toplumda- böyle bir toplumda, sermaye, meta ve parayı kim ne yapsın?   

ÜRETİMİN TOPLUMSALLAŞMASI

Üretimin toplumsallaşması, aslen emeğin toplumsal-teknik üretkenliğinin artışıyla gelişir. Üretimin toplumsallaşması; üretkenlik ve bununla birlikte iletişim ve ulaşım araçlarının gelişimiyle, toplumsal-teknik işbölümü ve elbirliğinin gelişimiyle, finans sisteminin gelişimiyle- üretim birim ve süreçlerinin birbirine artan ölçüde bağlı hale gelmesidir. Üretimin toplumsallığı, her üretim birim ve etkinliğinin, toplumsal üretimin bir kısmını oluşturması, bir bileşeni olması anlamına gelir.

Basit bireysel meta üretiminde, “birbirinden bağımsız üretimde bulunan ve ürünlerini değişinceye kadar birbiriyle temasa girmeyen” üreticiler durumunda, toplumsal emeğin iç bağıntısı, metaların değer yasası ile kurulur. Belli bir metanın değeri, üretilmesi için toplumsal olarak gerekli emek-zaman ile belirlenir. Farklı türden metaların her biri, gerçekte toplam toplumsal emek-zamanının bir kısmını oluşturur. Üretim araçları ve canlı emeğin farklı üretim/emek alanları arasında bu dağılımının, her birine gerektiği kadar ve birbiriyle orantılı olması gerekir. (Marx, Kugelmann’a mektup. 11 Temmuz 1868. Marx, Kapital Cilt 1, s47)

Emek-değer yasası, toplam toplumsal emek-zamanının farklı üretim alanlarına, belli bir orantıyla dağılımını sağlar. Ama aynı zamanda da bozar. Çünkü işbölümü ve değer yasası, birbirinden bağımsız çok sayıda meta üreticisi arasında, birbirinden bağımsız ama birbirini etkileyen karar ve hareketleri nedeniyle, üretim araçları ve emeğin çeşitli üretim alanlarına dağılımında raslantılar ve keyfiliklerin büyük rol oynamasına yol açar. Dolayısıyla toplumun toplumsal emek-zamanının sayısız özel meta türlerine nasıl dağıtılacağı, ancak sonal olarak, yani piyasa, rekabet, üretim anarşisi ve krizler yoluyla belirlenebilir. Çünkü emek-zamanı, emeğin üretkenliğinde meydana gelen her değişmeyle birlikte değişir. Bu üretkenlik, bilimin durumu ve pratikte uygulanabilme derecesi, üretimin toplumsal örgütlenmesi, üretim araçlarının boyutları ve etkinliği, işçilerin ortalama beceri düzeyi değişir, ve bu dengeyi sürekli bozar.

Kapitalizmi asıl karakterize eden ise artı-değer, özellikle de göreli artı-değerdir. Mutlak artı-değer aynı türden üretim birimlerini sayıca çoğaltır. Göreli artı-değer ise, yeni ve nitelikçe farklı üretim dalları ve alanları doğurur.

“Eski sanayinin değeri, sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yeni bir biçime döküldüğü yeni bir sanayi için fon yaratarak korunur. Buradan nesnelerden yeni yararlanma yolları keşfetmek amacıyla tüm doğanın derinlemesine araştırılması, tüm yabancı iklim ve ülke ürünlerinin dünya çapında mübadelesi, doğal nesnelerin yeni (yapay) yollardan imal edilip, yeni kullanım değerleri kazandırılması. Yeryüzünün her yönden araştırılmasıyla yeni yararlanılabilir nesnelerin ve eskilerin yararlı yeni özelliklerinin –hammadde olarak yeni kullanım alanları, vb.- keşfedilmesi; dolayısıyla doğa bilimlerinin en yüksek noktasına kadar gelişmesi; bunun gibi, doğrudan doğruya toplumdan kaynaklanan yeni ihtiyaçların keşfedilmesi, yaratılması ve doyurulması; toplumsal insanın tüm niteliklerinin işlenip terbiye edilmesi… … bütün bunlar da sermayeye dayalı üretimin bir koşuludur. Yeni üretim alanlarının açılması, yani nitelikçe yeni bir artık sürenin yaratılması, salt işbölümünün ilerlemesi değildir; olay, varolan üretimin kendi bağrından yeni bir kullanım değeri olan bir emek doğurmasıdır; sürekli olarak genişleyen ve her şeyi kapsar hale gelen bir emek ve üretim çeşitleri sistemi ile ona tekabül eden, sürekli genişleyen ve zenginleşen bir ihtiyaçlar sisteminin giderek gelişmesidir”(Marks, Grundrisse, s.446–447).

Günümüz kapitalizminde üretim, emek ve ihtiyaçların muazzam genişlemiş olması kadar muazzam çeşitlenmiş olması da komünizm teorisi için önemlidir. Çünkü bu çeşitlenme ne kadar artarsa (bunların toplumsal bütünleşmesi ile birlikte), toplumun ve bireylerinin o kadar çok yönlü yetilerinin gelişmesini ve zenginleşmesi olanaklarını ve zorunluluğunu geliştirir. Hem olağanüstü çeşitlenmiş faaliyet dallarının birbirini geliştirip ve birbiriyle gelişip zenginleşmesini, durmaksızın yeni ve daha gelişkin faaliyet dallarının ortaya çıkmasını, hem de bireylerin çok çeşitli faaliyet dalları arasında devinerek kendi yetilerini sayısız farklı yetilerle birleştirip zenginleştirmesi olanağını sağlar. Bu muazzam çeşitlenme doğrudan toplumsal bütünleşme koşullarında (Gezi’de küçük bir tohumunu gördüğümüz gibi) kitlelerde muazzam bir yaratıcılık patlamasına yol açabilecekken, kapitalizmde hepsinin sermaye, meta, işbölümü, devlet ve özel temellük ile dolayımlanıp engellenmesi, üstelik diğer yandan hepsinin sermayeyi büyütme gereği altında tek tipleştirilmesi, her türlü yaratıcılığı köreltir.

Kapitalizm, diğer taraftan, artı-değer, özellikle göreli artı-değer üretirken, kaçınılmaz olarak artı-zaman, artı-mekan, artı-ihtiyaç da yaratmak zorundadır. Kapitalizmin bunları zorla yeniden artı-değer sömürüsü ve realizasyon zamanı, mekanı, ihtiyacına çevirse de, zamanda, mekanda ve ihtiyaçlarda özgürlük potansiyelini de büyütür. Sosyalizmde yalnızca serbest zaman değil serbest mekan da genişleyecektir. İnsanlar, belli mekanlara bağlı/bağımlı olmaktan da çıkacak, mekanda da özgürleşecektir.

Kapitalizm, verili ihtiyaçlar için üretimle sınırlanmayı da çoktan geri de bırakmıştır. Durmaksızın yeni ihtiyaç çeşitleri yaratarak bunları artı-değer sömürüsü ve realizasyonuna bağlamak zorundadır. Kaldı ki kapitalizmin durmaksızın ürettiği yeni ihtiyaçların önemlice bir bölümü, gerçekte ihtiyaç olmayan ya da farklı koşullarda çok daha pratik ve sağlıklı olarak giderilebilecek manipulatif ihtiyaçlardır. Sınıflı toplumların bir karakteristiği, sömürülen kitlelerin kendi ihtiyaçlarını özgürce ve bilinçli olarak kendilerinin belirleyememesidir. Kapitalizmde ihtiyaçların kar için durmaksızın genişletilmesi ve çeşitlendirilmesi, durmaksızın yeni ihtiyaçların yaratılması bunların hemen artı-sömürüye bağlanması içindir. Sosyalizmde ise hem üreten hem de yöneten olan örgütlü ve bilinçli kitlelerin, kendi ihtiyaçlarını özgürce kendilerinin belirlemesi, aynı zamanda, tüm temel gereksinmelerin güvenceye alınmış olmasıyla, özgürce yeni ihtiyaçlar yaratıp bunları en yaratıcı biçimlerde gidermesidir. Liberalizmin kötü ünlü “tüm temel/verili ihtiyaçlar karşılanırsa insanları – kısalan süreler için bile olsa- çalışmaya ne teşvik edebilir ki?” sorusunun yanıtı da buradadır.

Biz, günümüz kapitalizminde, ihtiyaçların muazzam genişlemesi, gelişmesi, çeşitlenmesine karşın, sömürülenlerin artan bölümünün beslenme, barınma, sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, can güvenliği gibi en temel ihtiyaçlarının bile karşılanmamasında/karşılanmasının engellenmesinde, daha gelişkin bir sosyalizm olanak ve zorunluluğunu görüyoruz. Üretici güçlerin toplumsallaşmasının bugünkü düzeyinde, kapitalist üretim ilişkileri tarafından gelişmesinin artan ölçüde engellenmesinde, dolayısıyla bunun doğurduğu yeni ve daha yüksek ihtiyaçların karşılanmasının engellenmesinde, daha gelişkin bir sosyalizm olanak ve zorunluluğunu görüyoruz. Ve en büyük ihtiyaç da, üretimin, emeğin, bireyin, ihtiyaçların her şeyin böylesine (ama kapitalizm koşullarında dolaylı ve çelişkin biçimde) toplumsallaştığı bir süreçte, gerçek anlamda toplumsallaşarak özneleşme ve toplumsallaşarak özneleşme ihtiyacıdır. En büyük ihtiyaç (Marx’ın komünizme ilişkin en özlü ve en güçlü tanımı olan) “doğrudan toplumsallaşma” ihtiyacıdır. Kapitalizmin bir yandan üretimi, emeği, ihtiyaçları genişletip çeşitlendirip artan ölçüde toplumsal olarak bütünleştirirken, diğer yandan gerçek toplumsallaşmayı engellemesi ve bastırmasının cezası, kriz ve çürümedir.

TÜM ÜRETİM SÜREÇLERİNİN BİRBİRİNE BAĞLANMASI VE İÇ İÇE GEÇMESİ

Kapitalizmde farklı ve çok çeşitlenmiş üretim alanları arasındaki bağı kuran, yalnızca metaların değeri değil (bundan durmaksızın sapan), üretim fiyatlarıdır. Üretim fiyatlarını belirleyen ise kar oranlarıdır. Farklı üretim alanlarındaki sermayelerin organik bileşimleri, ve dolayısıyla kar oranları farklı olduğundan, ortalama kar oranını oluşturan, farklı alanlardaki sermayelerin rekabeti ve üretim anarşisidir. Sermaye kar oranı düşen alandan çekilip daha yüksek kar alanlarına akmaya çalışır. Farklı üretim alanları arasında bu çıkış ve girişler, kar oranlarında iniş çıkışlar, rekabet ve anarşiyle, sermayenin (ve emeğin) çeşitli üretim alanları arasında dağılımını belli bir orantısallığa kavuşturur. Çeşitli üretim alanlarındaki kar oranları eşitlenir (ortalama kar aynı olur) ve meta değerleri de üretim fiyatlarına çevrilmiş olur. Bundan sürekli sapmalara karşı ortalama kar oranının rekabetle ve anarşi içinde oluşması, kapitalizmin zorunlu işleyiş biçimidir. Kaldı ki üretkenliği daha yüksek sermaye, kendi kar oranı daha düşük olduğu halde, toplam kardan daha yüksek pay alır, bu diğerlerini de üretkenliği artırmaya zorlar; ve ortalama kar oranı, genel bir eğilim olarak her seferinde daha düşük bir düzeyde oluşur.

Ne var ki üretim dengeli gelişimi zorunluluğu, kapitalizmde durmaksızın dengesizleşmelerin varlığından kaynaklanmakla kalmaz; belli bir ortalama kar oranı çerçevesinde oluşan her dengenin, aynı zamanda bunun ötesine geçme gayretiyle bozulması, “sınır tanımaksızın artık-emeğe, artık-üretkenliğe, artık-tüketime (emek üretkenliğini ve artı-değer sömürüsünü yükseltme, meta tüketimini körükleme-bn) yönelen sermayenin zorunlu bir dinamiği”dir. (Marx, Grundrisse, s454) Yani üretimin dengeli, uyumlu, orantılı gelişme zorunluluğu ne olursa olsun, eşitsiz, dengesiz, krizli, çatışmalı gelişimi de kapitalizmin zorunlu bir dinamiği ve yasasıdır.

“Devamlı sapmaların sürekli biçimde dengelenmeleri, 1) sermaye ne kadar hareketli ise, yani bir üretim alanından bir diğerine ne kadar kolay kaydırılabilirse; 2) emek-gücü, bir alandan diğerine, bir üretim bölgesinden ötekine ne denli kolay aktarılabilirse, o kadar çabuk olur.” (Marx, Kapital Cilt 3, s207)

Birinci koşul, sermayenin karlılığını artıracak tarzda hareket serbestisini artırmayı ve bunu kısıtlayan her türlü engelin kaldırılmasını gerektirir. İlki toplam sermaye kitlesini, bireysel kapitaliste karşı birarada toplayan kredi sisteminin gelişmesini gerektirir. Kredi sistemi, sermayenin daha karlı alanlara kaydırılmasını ve toplulaşmasını hızlandırır. İkincisi tüm üretim (ve yaşam) alanlarının kapitalistlerin denetimi altına girmesini, kapitalist esasa göre işletilmeyen alanların da sermaye birikim alanına dönüştürülmesini gerektirir. Marx, küçük üretimin tasfiyesini örnek olarak verir. Günümüzde geleneksel küçük tarımsal üretim ile birlikte “kamu” sektörünün de tasfiyesini (özelleştirmeler ve kamu kurum ve işletmelerinin sermaye karlılığı, verimliliği ve rekabeti esasına göre işletilmesi), dahası eğitim, sağlık, doğa, kültür, sanat, spor ve her türlü üretim, hizmet ve yaşam alanının sermayeleştirilmesini eklemek gerekir.

Kar oranları düştüğünde ise, kapitalistler, üretim teknolojileri ve organizasyonlarını geliştirme, maliyetleri düşürme gibi yöntemlerle, o günün piyasa koşullarında ortalamanın üzerinde fazladan kar elde edebilmek için gayrete gelir. Öte yandan,

“… hepsi de, genel ortalamadan bağımsız ve bu ortalamayı aşan fazladan bir kar koparma amacına dayalı yeni üretim yöntemleri, yeni sermaye yatırımları, yeni serüvenler ile, gözü dönmüşcesine girişimler yoluyla, bir kapkaçcılık ve bu kapkaçcılığı yaygın hale getiren ve isteklendiren bir ortam yaratır.” (Marx, age, s272)

“İkinci koşul, işçilerin bir üretim alanından diğerine, bir üretim merkezinden bir başka üretim merkezine aktarılmalarını engelleyen bütün yasaların yürürlükten kaldırılmasını; emekçinin yapacağı işe ilgisiz hale gelmesini; bütün üretim alanlarında emeğin elden geldiğince basit emeğe indirgenmesini, emekçiler arasında, meslekleri ile ilgili bütün önyargıların yokedilmesini; ve en en sonu, ama özellikle, emekçinin, kapitalist üretim tarzının egemenliği altına sokulmasını gerektirir.” (Marx, age, s208)

Anlatılan günümüz kapitalizminin hikayesidir. Bugün en çıplak biçimiyle yaşanandır. “Birbirinden bağımsız üretim yapan bireysel üreticiler”, tarım, bilim, kültür, sanat alanında bile çoktan tarihe karışmıştır. Birikmiş değişmeyen sermaye; üretim araçları ve tekniklerini, hammaddeleri, enerjiyi, binaları, iletişim ortam ve araçlarını, kara, demir, deniz, hava yollarını ve ulaşım araçlarını, her türlü üretim birim ve sürecini artan ölçüde birbirine bağlamaktadır.

Ve bu artık yalnızca hammaddeden nihai ürüne üretim zincirleri biçiminde birbirine bağlanışlar değil, farklı üretim birimleri, dalları ve zincirleri arasında da bir’den çok’a, çok’tan bir’e, çok’tan çok’a üretim ağları biçiminde birbirine bağlanışlardır. Dev tekeller bir yandan rekabet ederken diğer yandan birbirine tedarik üretimi yapabiliyor, bir alanda rekabet ederek başka bir alanda ortak yatırım yapabiliyor. 50,100, 150 ülkede birden, sayısız finans, sanayi, ticaret şirketi ve iştiraki ile çoklu alanlardan ve çoklu biçimlerden bileşik merkezi sermaye birikimi faaliyeti yürüten devasa mali sermaye grupları ortaya çıkıyor. “Kamu-özel işbirliği”, “eğitim-sanayi işbirliği”, “üniversite-sanayi işbirliği” gibi adlar altında, yeni iç içe geçme ve bütünleşme biçimleri ortaya çıkıyor.

Sermayenin önündeki zaman-mekan sınırları, geleneksel ve kamusal engeller, ve bireysel sermaye engellerine karşı, kredi sistemi, herşeyin “menkul kıymet”leştirilmesi, tekelci banka-sanayi-ticaret sermayelerinin kaynaşması, devletlerin şirketleştirilmesi gibi yollarla hareket ve nüfuz etme, aşma ve dönüştürme, “kendi imgesinden bir dünya yaratma” yeteneği artarken, sermayenin dev çaplı, artık uluslar arası temelden toplumsallaşma niteliği daha bir belirginleşiyor. Sermayenin günümüzde hareket yeteneğinin (mutlak olmamakla birlikte) artması, ve aynı anlama gelmek üzere daha büyük çaplı (uluslar arası temelden) toplumsallaşması, yalnızca “likitleşme” (para-sermaye şişmesi, hayali-sermaye, her şeyin menkul kıymetleştirilmesi, vd) ile değil, aynı zamanda banka, sanayi, ticaret sermayelerinin iç içe geçmesi ve kaynaşması ve bu sermaye formları arasındaki geçişliliğin, birbirine çevrilebilirliğin artması ile sağlanıyor.

Yazımız 2. ve son bölümle devam edecek…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*