Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Komün: Özerklik ve öz yönetim tartışmaları

Komün: Özerklik ve öz yönetim tartışmaları

7c2e416c2315097bff871eb33a03f462Milis Merkez Komite Konseyi

Milis önce kendi bünyesinde bir devrim yapmış, bölge delege konseylerini oluşturmuş, onlar da (sonraki Komün Konseyindekinin tersine) tanınmış hemen hiçbir ismin olmadığı, “isimsiz” işçi, memur, küçük dükkancıların olduğu Merkez Komite Konseyini belirlemişti. Merkez Komite, belkemiğini oluşturan en ileri bölge Asayiş Komiteleri ile birlikte ve Enternasyonal Bürosu ile irtibat sağlayarak, karara bağladığı ilk manifestosunda doğrudan devrim (Komün) anlamına gelen, bazıları sonra kurulacak Komün Konseyinden de ileri istemlerini deklare etmişti: Belediye başkanlığı seçimlerinin derhal yapılması, polisin kendi denetimlerine bırakılması, yargıçların seçimle gelmesi ve denetimi, basının, halk toplantlarının ve örgütlenmelerinin mutlak özgürlüğü, birincil önem taşıyan tüm malların (ekmek, odun, sağlık malzemeleri, vd) kamulaştırılması, tüm kentlilerin silahlandırılması, daha geri olan bölgelerin örgütlendirilmesi için buralara komiser gönderilmesi, yeni seksiyonların oluşturulması. Tarihler daha 4 Eylül 1870’i gösteriyordu (yani İmparator ve ordusunun Almanya’ya nalları diktiği gün!) Bunlar devrimci, dahası devrim istemleriydi, ancak MK, Paris meydanlarına toplanmış milis taburları ve 200 bin kişiyle devrimi yapacağına ve bunları fiilen gerçekleştireceğine, hala mevcut rejim hükümetinden bunları yapmasını istiyordu!! Komün Devrimi gerçekten Eylül’de yapılabilir, katiller hükümeti tümüyle ezilebilir, dahası Alman ordusunun Paris’i kuşatması engellenebilirdi. 31 Ekimde bazı Asayiş Komiteleri ve Milis taburları kendiliklerinden ayaklanarak Hükümeti bastı ve Blanqui, Flourens dahil yeni bir hükümet atadı, fakat eski hükümetin seçim sözü üzerine bizzat Blanqui ve MK tarafından evlerine yollandı. Hükümet seçim yerine “hükümetin devamını” güvenceye alan bir plebisit aldatmacısı yaptı ve çoğunluk oyunu aldı. Varoşlar öfkeden kudurdu ama MK yine seyretti. 4 Ocak’ta artık hükümet ve seçim skandallarından patlayacak hale gelen 20 bölgenin Asayiş Komiteleri kendi başlarına toplanıp, artık “Hain Çetesi” diye adlandırdığı Hükümet kadar seyirci kurmayına da ültimatom verdi: “Halka yol açın! Komüne yol açın!” 20 Ocakta Milis taburlarından bir ayaklanma girişimi daha başarısız oldu.

325px-Vive-la-communeŞubatta artık Asayiş Komiteleri birer komiser seçip bir komisyon oluşturdu, komisyon 2 bin delege ve milis önünde hazırladığı kuralları okudu, yeni MK seçimi için düğmeye basıldı (komisyon önerilerini delegeler kendi komite ve konseylerine taşıyacaktı) ardından hep birlikte Bastille’e yüründü, kızıl bayraklar asıldı. Hükümet Bastille’e bir askeri birlik gönderip çatışma çıkınca, artık binlerce silahlı işçi milisi sokaktaydı, bütün Paris ayaktaydı. Yeni Merkez Komite, hemen hiç tanınmayan isimlerden oluşuyordu ve seçilir seçilmez, Milis bölge Asayiş Komiteleri, Enternasyonal ve Federal İşçi Konseyinin büyük devrimci basıncıyla karşılaştı, 29 kişilik MK’nın ilk bildirgesi, silahlanma üzerineydi ve zaten halk fiilen silahlanmış, yalnızca hareket emrini bekliyordu! Kuşatmanın da sağlamadığı şeyi Monarşistler Meclisi sağlamış, küçük burjuvazi de işçi sınıfı ile birleşmişti. Milis’in seçilmiş MK’sı, daha sonra yine Komünün uygulamaya devam edeceği bir ilke daha imza attı ve toplantı tutanaklarını gazetelerde yayınladı. Katiller hükümeti Blanqui ve Flourens’i ölüme mahkum edince, bir isyan rüzgarı daha esti. MK, tutuklanma emrini veren hükümete karşı Garibaldi’yi sembolik olarak Milis başkomutanı atayarak cevap verdi. Emrinde kuşatmaya, hain çete hükümetine, monarşizme geri dönüş tehdidine karşı ve Komün isteyenler dahil, tam 265 tabur halinde silahlı halk vardı. Gerisi biliniyor, hükümet ve elindeki az sayıda düzenli birliğin Milis’in toplarına el koymaya kalkışması ve ayaklanma!

Vasıflı işçiler ve daha çok sayıda küçük esnaf, memur ve alt orta sınıf üyelerinden oluşan MK, ayaklanan işçi bölgelerinin Asayiş Komiteleri, Milis taburları ve işçi emekçilerin adeta arkasından ittirmesiyle kendisini Belediye Sarayı’nı ele geçirmiş buldu. Bir Milis Merkez Komitesi Konseyi üyesi, “Biz yönetim sorumluluğunu üstümüze almak istemiyorduk. Biz barikatlar kurmak istiyorduk. Sahip olduğumuz otoritemizden oldukça utanıyorduk.” diyordu. Komün seçimleri yapılıncaya kadar yönetimde kalmaya ve geçici bir hükümet kurmaya güç bela ikna edilebildiler. Ayaklanmanın hemen öncesinde biricik programları olarak “Paris’i ve Cumhuriyet”i koruyacaklarını açıklamışlardı. Yönetime gelince, başını devrimci işçi ve kadınların geçtiği ayaklanmanın sınıf bileşiminin basıncıyla bu programı “Halkçı ve Sosyal Cumhuriyet” istemine çevirdiler. Bu Komün’den sonra, yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan klasik sosyal-demokrasinin bir nevi öncülüydü. İşçiler ile küçük burjuvalar, hatta “radikal demokrat” görünümlü orta burjuvaların fiilen ortaya çıkmış ittifağına dayanıyordu. Ancak hangisinin hegemon, önder ve yönetici sınıf olacağı, işçi sınıfının bağımsız örgütü ve çizgisi konusunda henüz yeterli bir bilinç yoktu. Gerçekte Komün Devriminde işçi sınıfı “sonuna kadar devrimci tek sınıf”, başından sonuna kadar öncü sınıf olduğunu göstermiş, fakat “önder ve yönetici sınıf” konumuna geçiş yapamamıştı. En yüksek iki organ, Milis Merkez Konseyi ve sonra da Komün Konseyinde varlığını ve etkisini hissettirmiş, ancak hakim olamamış, böyle bir kaygı da pek duymamıştı.

629RMeşruluğun yanlış yerde aranması

Burjuva-monarşist hain çete hükümeti ve düzenli ordu kalıntıları Versailles’a kaçarken, Versailles’a hücuma geçme iradesi Duval, Eudes gibi devrimci işçilerin önderliğindeki Montmartre Asayiş Komitesi ve işçi milisi taburlarından gelmişti. Merkez Komite Konseyindeki Blanquicilere takılmıştı. “Korkanları ve kaçanları kovalamak bize yakışmaz!” bir gerekçe olabilmişti. Üstelik Paris kapıları kapatılıp bir çoğu tutuklanabilecekken yapılmamıştı. Her devrimin başlarında -devrime çok pahalıya mal olan- yüce insancıllık! Kitlelerin savaş meydanında sonuna kadar yıkmaktan imtina ettikleri karşıdevrimci iktidarın ne olduğunu ölerek öğrenmesi!

Fakat daha temeldeki neden, Milis Merkez Komitesinin uzlaşma arayışları, Komün seçimleri için bile Paris’teki eski rejimin kalıntıları, hiçbir meşruluğu olmayan Paris milletvekilleri ve belediye başkanlarının onayını alma çabasıydı. Böylece bir “meşruluk” sağlayacaklarını sanıyorlardı. Ne var ki bu, burjuva liberal/parlamenter demokratizm ve eski düzen yasaları çerçevesinde bir meşruluk arayışıydı. Merkez Konseyi çoğunluğu devrimci işçi delegelerinden gelen Versailles’a hücuma geçilmesi, belediye başkanlarının tutuklanması, Fransa Ulusal Bankasına el konulması, müstehkam mevzilerin tutulması önerilerinin tümünü reddetti. Ama uzlaşma arayışlarını aşağılayıcı biçimde reddeden Merkez Konseyi değil burjuva-monarşist karşıdevrimci hükümet oldu! (Gezi sürecinde Taksim Dayanışması’nın Erdoğan ile uzlaşma çabaları, aldıkları aşağılayıcı yanıtı bile Gezi’den saklaması, hatırlansın!) Bu aynı eski rejim kalıntıları (belediye başkanları, vb) ise geçici hükümeti seçim onayı “müzakere”leri ile oyalarken, burjuva-monarşist hükümetle bağlantıya geçip Paris’te bir karşıdevrimci ayaklanmanın organize edilmesini sağlamışlar, bir süre tutulmayan Paris’in müstahkem mevkileri ve meydanlarını bile ele geçirmişlerdi! Milis onları dağıttı, belediye başkanları yine elini kolunu sallaya sallaya kaçtı. Fakat bu tarzda, onların “onayıyla” yapılabilen seçim günü, devrimci işçiler, “devrim anında seçimlerin ve yasallığın anlamı nedir?!” diye homurdanıyordu.

La-Commune-n-est-pas-morteParis ve iktidarın ele geçirilmesinden sonraki çok değerli 8 gün, hiçbir hükmü olmayan Versailles şaklabanları, eski milletvekilleri, belediye başkanları vb ile uzlaşma arayışları, seçim tarihi ve tarzında onlardan onay alma çabaları ve karşı-devrim hızla örgütlenirken kesinlikle şiddete başvurmama çağrıları ile kaybedilmişti. Marx’ın Paris’in devrimci işçi Komünarlarının (ne yazık ki karara dönüşememiş) sınıf sezgilerine dayanan değerlendirmesi kesin ve nettir: “Proletarya diktatörlüğünün ilk öncülü, proletaryanın sahip olduğu ordusudur. İşçi sınıfı, kendi kurtuluşunu önce savaş alanında kazanmak zorundadır.” Çünkü karşı-devriminin silahlı, siyasi, mali güç ve direncini kırmadan geçirilen her gün, onun sahip olduğu daha büyük ulusal ve uluslararası olanaklarla gücünü büyütme, hızla yeniden teşkilatlanma ve kıyım saldırısına hazırlanması için ona sunulan davetiye demektir. Meşruluğu önceki ya da yeni yapılacak seçimlerde değil, silahlı ayaklanma ve silahlı iç savaşı sonuna kadar, karşı-devrimin silahlı gücünü tümüyle kırıncaya kadar götürmekte aramak, ikili iktidar biçimine dönüşmüş sınıf savaşımının ve onu proletarya diktatörlüğüne genişletmenin olmazsa olmaz yasasıdır. Uzlaşmacılık, verili ya da varsayılan düzen ve demokrasi sınırları içinde meşruluk, yasallık, pasifizm anlayışı ise, bıraklım bir devrimi, en basit isyan için bile ölüm demektir. Blanquici devrimci-demokratik diktatörlük anlayışının bile, basiretinin yurtseverlik, barışçıllık, demokratizm ve uzlaşmacılık ile bağlandığı anlaşılıyor.

Devrimin meşruluğu, kitlelerin artık tahammül edemez hale geldikleri eski düzeni gayrı-meşru görmesinde ve bu düzeni parçalamayı sonuna (yeni ve daha yüksek bir düzen kurmayı güvenceye alıncaya) kadar götürmesi gereken fiili devrimci güç, kararlılık ve bilincindedir. Bu yüzden Marksizmin diktatörlük tanımı, bir kişi, grup veya partinin değil, “bir sınıfın bir sınıfa karşı fiili ve zora dayalı yönetim biçimi”dir. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığının en uzlaşmaz, en ölüm kalım noktası olan ikili iktidar durumu ise, bunun en açık halidir. Konseyin “seçim müzakeresi” yapmaya çalıştığı Paris’teki eski rejim kalıntıları, el altından karşıdevrimi örgütlüyordu. Paris Komünü sırasında diğer büyük kentlerin burjuva liberal belediye meclisleri, Thiers’e bir heyet gönderip mevcut yerel belediye özerkliği yasası çerçevesinde onu Komünle uzlaştırmaya çalışmışlardı. Böylece hem Komünü burjuva belediye özerkliği sınırlarına çekip içini boşaltacaklar, hem de Komünün sırtından burjuva liberal yerel özerkliklerini monarşizme karşı korumuş ve pazarlık güçlerini artırmış olacaklardı. Thiers’in yanıtı onların gözünün içine bakarak, şu oldu: “Ne yasası! Belediye özerkliğini 20 binin altındaki yerlere indirdim, oylamayı şimdi yaptım ve bitti, güle güle!” Karşıdevrim hükümeti “Paris’i -liberal demokratların Komünü bu sınırların içine çekmeye çalıştığı- yerel özerklik yasası ile değil toplarla yöneteceğini” her vesileyle açıkça ilan ederken, burjuva liberal yerel özerklik sınırları içinde demokratik siyasetin anlamı bellidir. Paris Komünü sırasında bile Paris’te rahatça cirit atan, bir çoğu aleni suç üstüye karşın tutuklanmaktan bile imtina edilen karşıdevrim ajanları, casusları, ispiyoncularının her biri yüzlerce Komünarın ölümüne mal oldu. Günümüzün neoliberal burjuva demokrasisinin de burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün bir biçimi olduğunu, en basitinden, işçilerin burjuva demokratik “hak ve meşruluğa” veya yasalara dayanarak grev bile yapamaz haline gelmiş olmasından görüyoruz. Başka söze gerek var mı? Proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfının eski düzenin her türlü kölelik kurum ve aracının (düzenli ordu, polis, hükümet, parlamento, bürokrasi, yasa, kurum, vd) parçalanması ve kaldırılması temelinde kendi kararlarını fiilen aldığı ve uyguladığı özyönetim demokrasisi, karşıdevrim güçleri üzerinde zora dayalı diktatörlük olmak zorundadır.

1056830379Sorunlar, hatalar ama bir İşçi Milisi destanı!

MK inanılmaz hatalar yaptı. Önce sonuna kadar iç savaş hücumu için kullanması gereken konseytik yetkisini Komün’e devretti, sonra da Komün’ün askeri komisyonunun kararlarına uyması gerekirken bu kez onunla iktidar çekişmesine girdi. İkisi de seçilmiş organlar arasındaki bu çekişme, ikili iktidar içinde ikili iktidar gibi ağır bir durum yarattı. Komün Konsey Yürütmesinin tuhaf baş komutan atamaları ve bunların aşağıdan ve yukarıdan denetlenmemesi,.Milisin özgül sınıf/halk inisiyatifi karakterini zayıflattı. Düzenli ordunun teknik işbölümü gereklerine göre tepeden yapılan düzenlemeler, Milisin işyerlerinde, mahallelerde, öz savunma ve tedarik komitelerinde birbirini tanıyan, organlarını ve inisiyatifini zayıflattı. Merkez Komite Konseyi, Komün Konseyi, Yürütme Komitesi, Askeri Komisyon, “Başkomutanlar”, Kamu Selamet Komitesi… hepsinin birbirinden adeta özerk olması, birinin yaptığından diğerinin haberinin bile olmaması, aralarındaki çekişmeler, çok ciddi organizasyon sorunları, karmaşa ve “yukarıya” güvensizlikler yarattı. Hücumun ve sınıfsal-siyasal taleplerin genişletilmesini gerektiren koşullar ile Milisin özsavunma ve mevcut kazanımların korunmasına dayalı karakteri, iç savaşın merkezi-bileşik organizasyon gerekleri ile Milisin yerel özerk komitelere dayalı biçimi çelişti. 100-150 bin Milisten savaşa katılanlar 30 bin civarında, son nihai savaşa katılanlar ise 15 bin kişi civarındaydı. Tamamına yakını işçilerdi. Burjuva ve küçük burjuvaların çoğu ilk yenilgiden sonra safları terkederken, gidenlerin ya da savaşa katılmayanların önemli nedenleri arasında; korkunç merkezi organizasyon zayıflıkları (savaşılması gereken mevzilerde çok az birlik varken önemsiz noktalarda binlerce asker ve onlarca topun boş yatması, vb gibi), merkezi ağırlık noktaları oluşturmak gerekirken yereline çekilmeler, açlık ve işsizlik koşullarında 30 meteliklik (200 lira civarı) aylık maaşı için Milise katılmış görünenler, sayılabilir.

Her şeye karşın Silahlı Halk Milisi, asıl olarak da onun başından sonuna ana damarını oluşturan İşçi Milisi, Paris’te bir destan yazmıştır.

Tüm tarihsel deneyimlerden çıkacak sonuç şudur: Milis, her türlü devrimin, hatta her türlü ciddi ve soluklu sınıfsal-toplumsal mücadelenin, öz savunmasından başlayarak daha üst biçimlerine doğru, en temel, en olmazsa olmaz koşullarından biridir. Düzenli ordu ve polisin dağıtılabilmesi için ve onların yerine geçirilecek güç olarak da, dağıtılamadığı koşullarda onlara ve faşist-dinci vb çetelere karşı kitle mücadelelerinin öz savunması için de, dahası işçi katliamlarına, kadın cinayet ve tecavüzlerine karşı öz savunma komiteleri, emeğin yumruğu biçimiyle bile zorunludur ve gelişim bu yönde olacaktır. Paris Komün Devriminin, aslında Komünden önce, devrimci Halk Milisine geçilmiş olması devriminin en temel derslerinden biri şudur: Düzenli ordu ve polis dağıtılmadan ve yerine silahlı milis geçirilmeden burjuva diktatörlüğünün yıkılamayacağı ve toplumun yeni ve daha yüksek bir örgütlenmesine geçilemeyeceği. Ancak kuşkusuz Milisin içerik biçim ve karakteri de, kimi veya neyi savunup kime veya neye hücum edeceği de, kimin mücadele hak ve kazanımlarını savunup ilerleteceği de, ne kadar ileriye gidip gitmeyeceği de, hangi sınıfın, kimin devrimi veya savaşımının ürünü ve etkeni olduğuna bağlıdır. Burjuva milis mi, demokratik veya devrimci-demokratik halk milisi mi, yoksa sosyalist devrimci demokratik işçi milisi mi? Bir işçi devriminin milisi de, ancak silahlı proleter milis olabilir. İşçi sınıfının fiili öz örgütlenmeleri, fiili grev, işgal ve direniş hareketleri kaçınılmaz olarak büyüdükçe, yine bir öz savaşım örgütlenmesi olarak milisi de, ancak proletaryaya dayanan işçi milisi olabilir. Ve Paris Komününün de, Sovyet Devriminin de gösterdiği şudur ki, öz savunmada da, hücumda da sonuna kadar savaşmasını bilen, yalnızca en -ve bugün artık tek- devrimci, sosyalist devrimci sınıfın milisidir. En basit özsavunmadan en yüksek silahlı ayaklanma ve iç savaşa kadar, işçi milisidir.

9782213013541KOMÜN’DE ÖZERKLİK SORUNU

Burjuva demokrasisi, küçük burjuva demokratizmi ve proleter demokrasi arasında tarihsel gelişim ve arayış

1848 devrimlerinde burjuvazinin temel sorun ve istemi, tek dereceli genel oy hakkı, dolayısıyla eşit siyasal katılım ve parlamentoda yer alma hakkıydı. Çünkü burjuva-monarşist finans aristokrasisinin egemenliği, siyaseten seçim ve temsil ayrıcalıklarıyla, burjuvazinin palazlanan diğer kesimlerini dışarıda bırakıyordu. Bu yüzden, Fransa’da 1848 devrimi, büyük ölçüde seçim ve parlamento reformu çevresinde döndü. Bu reform bile, devrimle kazanıldı ve karşıdevrimle kaybedildi. Ancak birkaç yıllığına olsa kazanılmış olması, Marx’ın vurgulamış olduğu gibi, “burjuvazinin farklı kesimlerinin ortak egemenliğini -yani bütünsel sınıf egemenliğinin, bn- en güçlü ve en tamamlanmış biçimi” olarak temsili parlamentoyu ortaya çıkarmıştı. Bu anlamda, burjuva parlamenter demokrasi, esasen burjuvazinin farklı kesimleri arasında demokrasi (demokratik rekabet ve çekişme olanağı), fakat aynı zamanda burjuvazinin farklı sınıf kesimlerini tek bir sınıf olarak ortaklaştırarak, işçi sınıfı üzerindeki egemenliğinin en güçlü biçimiydi.

Dipnot: Günümüzde tekelci mali oligarşik iktidar koşullarında, parlamento yürütme karşısında etkisizleşmesi nedeniyle, artık tekelci burjuvazinin farklı kesimleri arasında demokrasi işlevini pek görmüyor. Bu işlev parlamentoyla birlikte daha ziyade, yürütme içine, özerk üst kurullara, Merkez Bankasına, yargıya, vb kaymıştır. Kürt ulusal siyaseti temsiliyetine karşı seçim barajı sorunu, seçilmiş Cumhurbaşkanı, kuvvetler ayrılığı, özerk üst kurullar ve MB üzerinde hakimiyet sorunu, başkanlık sistemi vb tartışmaları bu minvaldedir. Yeni anayasa, seçim ve partiler yasasının yeniden düzenlemesi vbde bu yönüyle, neoliberal demokratik sermaye ve güç dengeleri çerçevesinde, burjuva sınıf kesimleri arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemeye yöneliktir. Kimileri HDP’nin barajı aşmasıyla daha ileri bir demokrasi bekliyor olabilir. Fakat Kürt, Alevi, Kadın burjuva kesimlerinin neoliberal demokratik fırsat eşitliği temelinde kapsanmasıyla, AB-TÜSİAD’ın yapmak istediği, rejim krizinin bir yönünü oluşturan, burjuvazinin iç demokrasisi ve dolayısıyla iç bütünlüğü sağlamak, dolayısıyla işçi sınıfı üzerindeki burjuva sınıf egemenliğini yetkinleştirmektir. Küresel mali oligarşi-AB-TÜSİAD ekseninden Türkiye’de de uygulanmaya başlayan “kadın dostu” programları, burjuva partiler, Meclis, belediyeler, şirketlere vb kadın kotaları getirilmek istenmesi de bu çerçevededir.

1851’de Bonapart darbesiyle genel oy ve diğer kazanımlar yine kaldırıldı ama, devrim sürecindeki burjuva demokrasisi, asıl olarak da işçi sınıfının aşağıdan fiili demokratik kazanımları olarak, örgütlenme, sınıfsal-siyasal öz deneyim ve aydınlanma, tartışma olanakları, çok önemli bir tarihsel-siyasal eğitim aracı oldu. Bu o dönemde işçi sınıfının üstüne çıkamadığı, ama olabildiğince ileri ittirmeye çalışarak talim ve terbiyesinden geçtiği burjuva demokrasisi çerçevesinde bir sınıf mücadelesi, devrim ve demokrasi okulu oldu. Aslında Marx’ın sonraki kriz devrelerinde beklediği, burjuva demokrasisini aşan işçi sınıfı inisiyatifinde demokratik devrimin özel mülkiyeti kaldırmaya doğru derinleşecek olmasıydı. 1860’lar boyunca dünya çapında, ABD, Rusya, İtalya, Polonya, Macaristan, İspanya, giderek artan sarsıntılar ve 1866 buhranıyla Fransa’da da devrimci kriz.

Uluslararası İşçi Birliği (1. Enternasyonal), “Sanayinin bugünkü gelişimi toplumumuzu büyük bir ekonomik devrime zorlayacaktır, bu devrim özel mülkiyeti ortadan kaldıracak, daha önceki nesillerin biriktirdiği sermayeyi herkesin kullanımına sunacaktır, ancak, ekonomik sistemimizdeki bu değişikliklere hangi politik form uygun düşer?” diye soruyordu. Bu belirlemede Marx’ın etkisi açıktır, “sermaye ortaklığı” ise -Komün Devriminde Enternasyonal üyesi işçiler üzerinde de halen etkili olan- Proudhoncu bulanıklıktan gelir. Artık geliyorum diyen Devrim için, başta Marx, herkes aynı soruyu soruyordu. Marx “proletarya diktatörlüğü” kavramını, Babeuf-Blanqui çizgisinin (yoksullar, eşitler, halk, öncü azınlık) diktatörlüğü fikrinden alıp geliştirmişti, fakat formu belirsizdi. 1. Enternasyonale de mal olduğu gibi, “ulusal değil, tüm sınır ve sınır çizgilerinin ötesine geçen” bir devrim öngörüyordu, fakat bunun da nasıl’ı belirsizdi. Bunun yanıtını pratik olarak Komün Devrimi verdi. Marx-Engels’in Komünist Manifesto’da yaptıkları tek düzeltmenin Komün Devrimi pratiğiyle yaptıkları (işçi sınıfının devleti ele geçirip kendi çıkarına kullanmakla yetinemeyeceği…) iyi bilinir, ancak Komünün asıl yansıması Fransa’da İç Savaş, ve daha derinleşmiş biçimiyle Gotha Programının Eleştirisi’ndedir. Özetle Marx, 1848 Devrimleri olmasaydı Komün Devrimi olmazdı, demiş olmaktadır; demokrasi ve devrim sorununu da sermayenin gelişim/tıkanma sorununa değil bu zeminden, işçi sınıfının tarihsel devrimci deneyim ve siyasal-toplumsal gelişim ve mücadelesinde görmektedir. Daha sonra bu yaklaşım, Fransa’daki bu süreci derinlemesine incelemiş olan Lenin’in “1905 olmasaydı, 1917 olmazdı” yaklaşımında da yankılanacaktır.

communeBurjuva demokratizminin özerk yerel yönetim demokrasisi istemi ve küçük burjuva türevleri

1860’lardan itibaren finans aristokrasisinin siyasal egemenlik ve ayrıcalıklarından hoşnutsuz olan liberal ve demokrat burjuva kesimlerin bu seferki temel bir sorun ve istemi, yerel belediye özerkliğiydi. Bonapart’ın 1860’larda, gelişmeye başlayan işçi ve halk hareketine karşı, liberal burjuvaziyi yedeğinde tutmak için yaptığı kısmi reformlarla, yerel özerklik biraz genişlemiş, büyük kentlerde burjuva liberaller büyük kent belediye meclislerine ve başkanlıklarına doluşmuşlardı. Liberal reformist burjuvazinin beklentisi, yerel yönetim özerkliğiyle sermaye birikimini hızlandırmak, finans aristokrasisine girmek, aynı zamanda belediyeler üzerinden parlamento ve hükümete “eşit katılım” gücünü yükseltmekti.

Burjuvazinin hesabı/istemi neyse, onu ifrazata vardıran küçük burjuva “sosyalizm” kılıfı altında “ideal kapitalizm” havarileri olmaz mı? 1848’in parlamentarist “saf demokrasi” havarileri gibi, “mutlak özerklik/yerel mutlak özerk belediye komünleri federasyonu” havarileri de ortaya çıkmakta gecikmedi. İşte bu Proudhon’du. Onun 1850’ler ve 60’larda, hatta Komün Devriminde halen, etkili olan “mutlak özerk yerel belediye komünleri federasyonu” teorisinin zemini, liberal-demokratik burjuvazinin yerel özerklik sorun ve isteminin, idealize edilmiş küçük burjuva versiyonu olması, küçük mülk ve statülerini yitirme sürecindeki (bir çoğu iş aletlerini rehine vermek zorunda kalan) küçük dükkancı ve tüccarlar, zanaatçılar, kendi aletleriyle çalışan vasıflı emekçiler, serbest meslek sahipleri ve bunların işçi sınıfıyla iç içe geçmiş kesimleriydi. Küçük burjuvazinin her daim, burjuvazinin geriden gelen kesimlerinin liberal-demokratik sorun ve istemlerinin ütopik-reformist “ideal kapitalizm” hayali versiyonunu üstlenmesi ve bunu işçi sınıfına da taşımadaki “tarihsel misyonu” tipiktir.

Komün çevresinde ve içinde, liberal burjuvazi, radikal demokrat orta burjuvazi bir yana, küçük burjuvazinin de yalnız Proudhoncu kesimlerinin değil, en merkeziyetçi-kolektivist geçinen Blanquicilerin (sol ya da küçük burjuva jakobenler) bile yerel yönetim özerkçiliği fetişizmi de aynı ölçüde tipiktir. İşçi sınıfı bu burjuva/küçük burjuva fetiş sınırlarını kısmen aşmaya çalıştı, fakat onun da (1848’deki “saf demokrasi” beklentileri gibi) Paris Komün Konseyine kendi temsilcilerinin de olduğu seçilmiş ve federe/özerk bir organ olarak saygısı, Komün Devriminin en kritik iç sınırlarından biri oldu. Çünkü yerel belediye meclislerinin bu özerkliği, yalnız mutlakiyetçi rejimden değil aynı zamanda işçi sınıfı ve halktan özerklik anlamına geliyordu. Nitekim Komün Konseyi sınırlı sayıdaki işçi delegesinin kitlelere sorumluluk ve içerdenliği sürdürmesi ve sınırlı sayıdaki icraatı dışında, ağırlıklı olarak özerk belediye meclisi sınırları içinde kaldı. Üstelik bu küçük burjuva özerkçi demokratizm öylesine içe işlemişti ki, Milis Merkez Komite Konseyi, Komün Konseyi, Yürütme Komitesi ve her bir Komisyonu, Kamu Selamet Komitesi, hepsi adeta birbirinden özerk, birbirine müdahale edemeyen, bazan haberi bile olmayan organlar olarak bir karmaşaya yol açtı. Öylesine bir özerkçilik ki, bir ara, birbiriyle çekişen ama birbirine müdahale de edemeyen Milis MK’sı ve Komün Konsey Yürütmesinin atadığı, birbiriyle rekabet halinde iki “başkomutan” vardı!

commune (1)Komün’ün özerk yapısı üzerine tartışmalar

Paris Komünü de, federe bir yapıdır, federe bir işleyişe sahiptir. Komünün federe yapısı, kısmen Engels tarafından, daha yoğun olarak da 1905 ve 1917 devrimleri ve sonrasında Bolşevikler ve Rus devrimcileri tarafından tartışılmıştır. Troçki, Komünün en büyük zaafının özerklik olduğunu ileri sürer. Komünün gerek iç ve dış gevşekliğini, Komünün en değerli zamanını tartışmalarla ve her kafadan bir ses çıkmasıyla kaybetmesini, diğer şehirlerin (belediyelerin) özerkliği konusunda aşırı hassas davranması ve müdahalesizliğini, dahası Komün ve Federe kurmayının birbirine söz dinletememesi, birinin kararını öbürünün bozmasını, vb buna bağlar. Bunun karşısına koyduğu ise, Ekim Devriminden sonra ekonomi ve sendikaların bile askerileştirilmesini önermeye kadar ileri götüreceği, aşırı katı, aşırı tek yanlı ve hiyerarşik bir merkeziyetçilik anlayışıdır.

Lenin ise Komünün özerkçiliği sorununu, Engels’e dayanarak değerlendirir. Her türlü merkeziyetçiliğin kötü her türlü özerkçiliğin iyi olarak değerlendirmesinin (ya da tersinin) soyut bir saçmalık olduğunu, Engels’in merkeziyetçilik ve özerklik sorununu her tarihsel somut içinde somut olarak değerlendirdiğini belirtir. (Aslında Komün üzerinden Rusya devrimi ve Sovyetler tartışmaktadırlar!!) Troçki tarzı tarihsel-diyalektik olmayan, mutlakçı belirleme yapmaz, o dönemdeki tüm Bolşevikler gibi vurguyu merkeziyetçiliğe yapar, ancak özerkliğe de kapıları tümden kapatmaz.

Fransa’da ve Avrupa’da kentlerin yerel/beledi özerkliğinin Paris Komününden birkaç yüzyıl öncesine kadar giden bir tarihi ve geleneği vardır. Kapitalizmin feodalizm içinde ve tabii ki öncelikle (surlarla çevrili) kentlerin merkezinde gelişme sürecinde, kent ileri gelenleri (o zamanki burjuva orta sınıflar olan tüccarlar, esnaf vb) kent ve (sermaye birikiminin temel araçlarından olan) belediyelerinin özerkliği için feodal senyörlere karşı mücadele ederler. Ortaçağın son yüzyıllarında Avrupa ve Fransa’da birçok kent, feodal senyörlerden böylelikle özerklik hakkını elde etmiştir. Bölgenin büyük toprak feodalleriyle eşit hak anlamında kendisi de “senyoraj” hakkını elde eden kentler, hatta bağımsızlığını ilan eden kentler bile vardır! Paris Komününden daha 100 yıl öncesinde, İtalya ve İspanya’da feodal beylerle savaşarak özerkliğini ya da -kısa bir süreliğine de olsa- bağımsızlığını ilan eden kentler vardır. Bunlara da, özerk kent ya da belediye yönetimi anlamında, “Komün” denirdi. En ünlülerinden biri İtalya’da “Popolo (halk) Komünü”dür. “İktidarı halka mal etmek” söylemiyle ayaklanmış, birkaç ay sürmüştü. Gerçekte istemleri “yurttaş hakları”ndan ibaretti, o dönemde halk, burjuva orta sınıf özel mülk ve eğitim sahiplerinden ibaret görülüyordu. (Bookchin ve Öcalan’ın Paris Komününden ileriye değil geriye doğru giden “demokratik komünalizmi” de bu çerçevededir.)

Fransa’da eski rejimin restorasyonuyla sonuçlanan burjuva devriminin ve büyük burjuvazinin eski rejimle uzlaşmasının ardından bu gelenek burjuva liberal ve demokratlar ve giderek gerçek anlamda “halk” tarafından devralınarak sürdürülmüştür. 1860’lı yıllarda hemen hepsine liberal burjuvaların doluştuğu yerel belediye meclisleri, İmparator tarafından biraz daha genişletilmiş yerel özerkliklerinin tadını çıkarıyorlardı. Fakat “lanetli” ve isyankar Paris hariç! Paris’in orta burjuva jacobenlerinden küçük burjuvazisine kadar, “Fransa’da en basit köyün bile sahip olduğu özerkliğin kırıntısı bile Paris’e tanınmıyor” diye ateş püskürüyordu! Paris Komününün federe yapı ve anlayışında bu tarihsel arka planın da bir etkisi vardır.

İkincisi, Proudhon’un anarşist yerel komünler federasyonu fikrinin de önemli bir etkisi vardır. Bu hiçbir merkeziyetçiliğin olmadığı, aralarında “karşılıklı yardımlaşma” ilişkisi olan, her birinin kendi kendini yöneteceği yerel kent/belediye komünleri federasyonu anlamına gelir. Proudhonculuk Enternasyonalde ve devrimci işçiler arasında geriletilmiştir ama, anarşizm, Proudhon ile sınırlı değildir. Bakunin ve Rus anarşistlerinin de etkileri, Komün’ün önde gelen bir dizi önemli temsilcisi arasında derin izleri vardır. Kaldı ki, anarşizmin bir geçiş sürecinde olan vasıflı işçiler ve serbest meslek sahipleri arasında -yukarıda vurgulamış olduğumuz- derin ve köklü bir tarihsel arka planı ve zemini de vardır. Örneğin Komünün sendika ve mahalle komiteleri ve delegeleri arasında, ücretli köleliliğin kaldırılmasından “sermaye ortaklığı hakkı”nı anlayan ve karar olarak çıkartmaya çalışanlar bile vardır. Nitekim Komünün programı ve kararlarında, en kritik olanlarından biri, doğrudan Proudhon ve Bakunin’den gelen, Kropotkin ve tüm anarşistler tarafından göklere çıkartılan, yerel mutlak özerkçi, karşılıklı yardımlaşmadan ibaret, yatay “komünler federasyonu” istem ve amacını taşır.

Commune_de_ProvinceMarx’ın eleştirel ve özeleştirel değerlendirmesi

Marx, olabildiğince dikkatli bir dille bir sınır çizgisi çekmeye çalışır:

“Komün Anayasası, ulusu küçük eyaletler federasyonuna bölme girişimi olarak yanlış anlaşıldı. Komünün devlet gücüne düşmanlığı, aşırı merkezileşmeye karşı eski mücadelenin abartılı bir biçimi zannedildi.” (Fransa’da İç Savaş)

Marx’ın “merkezileşmeye karşı eski mücadelenin abartılı bir biçimi”nden kastettiği tabii ki anarşizmdir. “Eski mücadele”den kasttettiği, feodalizmin son dönemlerinde derebeylikleri sisteminden mutlakiyetçi rejimlerin aşırı merkezileşmesine geçiş, buna karşı burjuva kentlerin/belediyelerin yerel özerklik mücadelesidir. Anarşizmi, burjuva özerkçiliğin küçük burjuva aşırı biçimi olarak kodlamaktadır! (Ezop diliyle yazıyor, Komünarları incitmemek kadar, Enternasyonalde, Paris Komününden sonra Proudhon’un yerini alan Bakunin’in etkisiyle dağılmaya gidişin basınç ve dengeleri var.) Her türlü merkeziyetçiliğe ve otoriteye karşıt anarşizmle net bir sınır çiziyor. Diğer taraftan “aşırı merkeziyetçilik” diye yazarken, bu kez örtük bir özeleştirellikle, kendi düşüncelerinde de bir düzeltme yapıyor.

Marx, Paris Komünü öncesinde, Fransa-Almanya savaşına ilişkin Engels’e yazdığı bir mektubunda, savaşı Almanya’nın kazanmasının Almanya’nın merkezi-ulusal birliğini sağlayacak olmasıyla Almanya işçi sınıfına da merkezi-birliğini geliştirme olanağını vereceği, Proudhoncu yerelci-özerkçi federasyon fikrine karşı Alman işçilerinin teorik ve merkeziyetçi üstünlüğünü göstereceğini ve kendi fikirlerinin yaygınlaşmasını sağlayacağı yönünde, ulusalcı tonlamalar da taşıyan ve pek gurur verici olmayan mektubundan da görüleceği kadar merkeziyetçiydi. Paris Komünüyle birlikte özeleştirel bir düzeltme yapıyor, bu Komünist Manifesto’da gerekli gördüğü tek değişiklik olarak, tarihsel bir önemdedir. Daha önce devrimci geçici hükümet sorunu olarak gördüğü iktidar sorununu, Komün deneyimiyle, düzeltip, hem anarşizm (hep aşağıdancılık ve yataycılık) hem de aşırı merkeziyetçilik (hep yukarıdancılık ve dikeycilik) ile sınır çekerek, işçi konseyleri demokrasisi/diktatörlüğü fikrini geliştirip derinleştiriyor:

“Geliştirmek için zaman bulamadığı ulusal örgütlenmenin kaba bir taslağında komünün en küçük köyün bile politik biçimi olacağı, kırsal bölgede daimi ordunun yerini çok kısa hizmet süresiyle ulusal milis sisteminin alacağı açıkça belirtilir. Her bölgenin kırsal komünü kendi ortak meselelerini bir delegeler kuruluyla merkez kente yöneltecek ve bu bölge kurulları da Paris’teki Ulusal Delegasyona delege yollayacak, her delege kendi seçmenlerine emredici vekaletle bağlı olacaktı.”

“Az sayıda ama -ülke çapında önemli,bn- görevlerin yine merkezi bir hükümete bırakılması engellenmeyecek, ama hükümet Komün tarafından denetlenecek ve görevden alınabilecek, böylece (Komüne ve işçi sınıfına, bn) sorumlu araçlar haline gelecekti.”

Ardından dolaylı bir cümle içinde, proletarya diktatörlüğünü “üretenlerin özyönetimi” olarak tanımlar. Komünün, eski burjuva hükümet biçiminin üretenlerin özyönetimine izin vermek zorunda olduğunu kanıtladığını, yazar. Başka bir ifadeyle Marx, içerik olarak ne kadar proletarya adına olursa olsun, proleter özyönetime izin vermeyen bir hükümetin, burjuva hükümet formasyonu olduğunu/olacağını vurgulamaktadır. Bu geleneksel sosyalizm anlayışının geleneksel Komün değerlendirme kalıbında, her zaman es geçtiği bir konudur. Komünün düzenli ordu ve polisi, bürokrasiyi dağıttığı hararetle vurgulanır, fakat hükümet biçimi ve proleter özyönetim konularına gelince, susarak geçiştirilir!

En temel ve geniş kapsamlı konularda -ama bunların da sayısı giderek azaltılarak, bn- merkezi bir hükümetin zorunlu, fakat onun da aşağıdan yukarı işçi delege konseyleri tarafından belirlenmesi, denetlenmesi ve görevden alınabilmesi, yani işçi konseylerinden “özerk” değil, tamamen onlara bağlı ve sorumlu bir hükümet olması, aşağıdan yukarıya emredici vekaletle delege konseyleri sistemi ve en önemlisi bunların da, “üretenlerin özyönetimi” olarak, tarihsel bir zorunluluk ( proletarya diktatörlüğü) olarak tanımlanması.

conference-commune-de-paris_pageÜretenlerin sorumlu bir iç merkeze de sahip özyönetimi olarak proleter konseyler demokrasisi

“Üretenlerin Özyönetimi”, proleter özyönetim anlamına gelir. Marx tarafından, anarşizmin yanısıra dar ve dışsal merkeziyetçilikle de sınır çekilerek, yukarıdaki gibi içeriklendirilmiştir. Bu kavram, ne yazık ki, Sovyet Devrimi’nin sıkışmalarıyla birlikte, fakat aslında ondan çok önce, kapitalizmin tekelci mali oligarşik yoğunlaşma ve merkezileşmesine geçiş sürecinde, Marksist literatürden “kaybolmuştur”. Marx, Almanya’nın savaşı kazanmasıyla Alman işçi sınıfının da sendikal ve siyasal merkezi birliğini ve üstünlüğünü (dünya çapında teorik, siyasal, sendikal otoritesini) sağlayacağı öngörüsü, tamamen gerçekleşmiştir. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin demokratik merkeziyetçilik anlayışı, giderek bürokratikleşmesine karşın model olmayı sürdürmüştür. Ne var ki bu modelde, partinin üst yönetimini oluşturan aydınlar için en geniş bireysel özerklik varken, işçiler “proleter disiplin” adı altında grev kararını bile kendileri alamaz. Lenin ise, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nde aynı proleter disiplinin özerklik meraklısı aydınlara da uygunlanmasını, aydınların işçi sınıfına bağlı ve sorumlu olmasını, işçiler tarafından denetlenmesini isteyince kıyamet kopmuştur! Lenin Kautsky’e atıfta bulunarak, işçilerin ancak kolektif olarak varolabildiklerini, aydınların bireysel özerklik ve otorite meraklarının ise bireysel yetenekleriyle yükselmelerinden kaynaklandığını söyler.

Fakat proleter disiplin veya kolektivizmden ne anlamalıyız? İşçilerin hiçbir zaman hiçbir yerde kendi kararlarını alamayacakları, yönetemeyecekleri, “üretenlerin özyönetiminin” anarşizmden ibaret olduğunu mu? Böyle bir yaklaşımın sonuçları ağırdır: Devrimci kriz koşullarında İşçi Konseyleri Almanya’da da ortaya çıktı, fakat ASDP’nin ihaneti bir yana, istemleri sendikal istemlerin ötesine gitmedi! İşçi sınıfının iç savaş ve iktidar, yani ekonomik olduğu kadar siyasal özyönetim organlarına dönüşmeden sönümlendi. (Ancak daha sonra Hamburg ve birkaç ilde, silahlı işçi ayaklanması konseyleri ortaya çıktı, çok geç ve yalnız kaldıklarından kanla bastırıldılar.)

Anarşistler Komün’ün Konseytik yapısını (yani özerk mahalli özyönetimler koordinasyonu üstünde bir Konsey olmasını!), Silahlı Milis Merkez Komitesini, geçici hükümeti, hatta ancak ezilmenin eşiğinde kurmaya çalıştığı Kamu Selamet Komitesi’ni (İç Savaş diktatörlüğü), yani onda merkezi, otorite, proletarya diktatörlüğü adına ne varsa onu eleştirirler. Marx ve Lenin ise, kuşkusuz tersine, Komünün aşırı gevşek, aşırı özerkçi-parçalı yapısını, en uzlaşmaz ikili iktidar durumu varken karşıdevrimci iktidarı dağıtmaktan imtina etmesini, merkezi-kolektif örgütlülüğünün zayıflığını ve dağınıklığını, yani proletarya diktatörlülüğü niteliğinin zayıflığını eleştirirler. Ancak anarşistlerin veya Troçkinin ters kutuplu fakat aynı ölçüde tek yanlı yaklaşımlarının tersine, ondaki proleter devrimci demokrasi niteliklerini ve ışıltısını da kuvvetle vurgularlar. Proletarya diktatörlüğü ile proletarya demokrasisini, aşağıdan ve yukarıdan inisiyatifi, birbirinin karşısına koyanlar, birini ya da ötekini inkar edenler, aynı küçük burjuva yaklaşımın farklı ifadeleridirler.

Anarşistlerin sorunu, daha iç savaş eşiğinden bile geçmemiş, dört bir yanından kuşatıldığı karşıdevrimin (Bismark orduları, Versailles hükümeti, burjuvazi, monarşistler, ve içindeki burjuva ve küçük burjuva uzlaşmacı ve yalpalamacılar) saldırganlığı koşullarında, somut iç savaş durumunun somut politika ve örgütlenme gerekleri yerine, bir ideali geçirmeleridir. Kaldı ki bu ideal bile “mutlak özerklik”, yani “kendine yeterli” yerelcilik ve her yerelin kendi yağıyla kavrulması biçimiyle yine sorunludur. Diğer taraftan Komünün ihmal ettiği proletarya diktatörlüğü görevlerini ne kadar güçlü vurguluyorsa, proleter özyönetim demokrasisi ışıltılarını o kadar silen ve Komünist Parti fikrini de bunların karşısına koyan yaklaşım da, aynı ölçüde sorunludur. Her ikisi de komünizmi, hatta onu en başından içerimine almaya başlayan gelişkin bir sosyalizmi imkansız hale getirir. Sosyalist işçi konseyleri demokrasisi, en başından itibaren komünalliği, yani komünal özyönetimi içerimine almaya başlayabilir, fakat merkeziyetçilik ve özyönetimi birbirine içerili kılmak zorundadır. Her somut durumun tarihsel-diyalektik somut tahlili temelinde, gerektiğinde biri ya da ötekine çubuk bükmeyi – fakat sonra çubuğu düzeltmeyi unutmadan, belli sıkışmaları mutlaklaştırmadan- de içeren, sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi, sınıf düşmanına göz açtırmayacak proletarya diktatörlüğü (fiili ve zora dayalı yönetim) fakat işçilerin içinden, işçilerin özyönetim inisiyatif ve yeteneğini durmaksızın geliştiren ve yükselten, ve böylelikle bir yönetim biçimi olarak demokrasiyle birlikte giderek kendini de gereksiz kılacak ve sönümlendirecek bir komünist devrimci önderlikle, karar ve eylem organlarını bütünleştiren, daha doğrudan proleter özyönetim demokrasisi anlamına gelir.

CVT_La-Guerre-civile-en-France--La-Commune-de-Paris_2190Güncel öneme sahip bir tartışma

Bu tartışmayı geçmişin bir kalıntısı olarak görmek büyük yanılgı olur. Marx’ın vurguladığı gibi, mutlakiyetçi, tekçi, tek biçimli merkezi rejimlere karşı gelişen burjuva/küçük burjuva özerkçiliği yerine, pekala (her birinin içsel merkezinin de olacağı) proleter özyönetim anlayışı da mümkündür. Kaldı ki günümüz neoliberal kapitalizminin küresel, bölgesel, ulusal ve yerel ölçeklerinde iç içe geçmiş mali oligarşik merkeziyetçilik ve özerkçilik bileşimi ve yapılandırmalarının birbirini nasıl bütünlediği ve güçlendirdiği daha açık görülebilmektedir. Kaldı ki Kürt ulusal hareketinin “Demokratik Özerklik” istemi (veya Öcalan’ın Bookchin’den olduğu gibi aldığı “demokratik konfederalizm” ve “komünalizm”) bir yana, Paris Komününde vasıflı dar zanaat/meslek zihniyetinden tam kopamamış işçilerde özerkçiliğin (yalnız burjuvaziye karşı değil evrensel emek olmaya karşı özerkçiliğin) zemin bulması gibi, bugün yıkıcı işçileşme sürecinde olan beyaz yakalı ve ara sınıf kesimlerinde özerkçi bireysel-grupsal aidiyet ilişkilerinin, yine özerkçi, katılımcı, çoğulcu kimlik siyasetlerinin güçlü bir eğilim olması raslantı değildir.

Kürt sorunu bağlamında, radikal -liberal- demokratik özerklik ya da Öcalan’ın Paris Komününden ileriye değil geriye giden Bookchin’den aldığı “demokratik komünalizm”, ne yazık ki, Paris Komününün karikatürü bile olamaz. Sınıfsal-toplumsal-ulusal kurtuluşa doğru bir özyönetim fedarasyonu, ancak sosyalist devrimci demokratik federasyon olabilir. Yani özerkliğin ya da federasyonun de mali oligarşik sermaye birikim ve egemenliğine dayalı burjuva neoliberal demokratik biçimine karşı, sermayenin ve “eski burjuva hükümet biçimi”nin kaldırıldığı, gönüllü ve bilinçli sosyalist işçi konseylerine dayalı bir biçimi pekala mümkündür.

Paris Komün Konseyin söz konusu açıklamaları bu açıdan değerlendirilmelidir:

Toplumun politik birliği, “tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğine, tüm bireysel enerjilerin herkes için refah, özgürlük ve güvenlik ortak amacı temelinde özgürce toplanmasına” dayanır. Yeni toplumumuz “herkesin ayrılmaz haklarını, her Fransıza bir insan, bir yurttaş, bir emekçi olarak yeteneklerini tamamen geliştirme hakkını güvence altına alan Komünün mutlak özerkliğine” dayanır.

Anarşizan lekeler, tüm demokratik sınıf ve kesimlere seslenmeye çalışan “yurttaş” gibi kavramlar kadar, özerklikten anlaşılanın “herkesin ve her komünün özerkliği diğerinin eş derecedeki özerkliği ile sınırlanır” tarzı, liberal özgürlük anlayışıyla eklektize olmasıdır. “Özerklik” yerine Marx’ın vurguladığı anlamda, sorumlu bir iç merkeze de sahip proleter özyönetimin konulması doğru olurdu. Anarşistler gibi özgürlük ve öz yönetim salt yerel bir mesele değil evrensel bir mesele olacaksa, birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerinin bitmemesi, tam tersine birbirinde, birbirine giderek içerili hale gelecek özgürlüklerinin devamını, kolektif-evrensel genişlemesini bulmalıdır; birlikte karar almalarını ve çalışmalarını gerektiren pek çok yerel ötesi, evrensel mesele de olacaktır.

Bookchin ve Öcalan’ın demokratik konfederalizm, komünalizm ve liberter (özgürlükçü) belediyecilik anlayışlarını ayrıca ele alacağız.

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*