Anasayfa » GENÇLİK » Koltuk ne konuşur?

Koltuk ne konuşur?

Maalesef yine, sermayenin Çevre Katliamı Bakanı Veysel Eroğlu sahne alıyor. Gerçek görüntüsünü yakalayabilmek için, başını “azbiraz” ağrıtabilecek, koltuğun üstüne oturuşunu tersine çevirmek gereken sermayenin çevresine bakan; ödüllerle şişmiş, kendisine karşı yapılan eylemlerle pişmiş bir halde, karşısında dinleyeni varmış gibi konuştukça konuşuyor. Kendisinden başka dinleyeni yoksa da, konuşturanı var! Üzerine oturduğunu zannettiği, aslında onun üzerine oturan sermayenin koltuğu…

Çevre sermayelişip, kendisi sermaye olduktan sonra; çevrenin sahibi olmak pek de zor olmasa gerek; hele de sermayelişmiş çevrenin koltuğu olmak! Koltuk, tek tek herkesin üstüne oturtulabilir. İster kundaklık bebe olsun, ister mezar yolunda dede, ister kadın ister erkek, ister en bi mühendis, ister vasıfsız işçi, ister CEO’ların en bi CEO’su, ister Hakkari dağ başındaki esnaf, ister postal, ister cop eskisi… Herbirinin, hepsinin yapacakları da, nutukları da, kendi biçimsel tarzlarını katmak dışında, tastamam aynıdır; önceden belirlenmiş, koltuğa sindirilmiş; eh, neoliberal burjuva demokrasisine geçişle birlikte, herkesin kendi biçimsel tarzlarını katmasına izin verilmiştir…

Eh, bu konuda zaten doğuşundan beri, AFL-CIO’dan 12 Eylül faşizminin Danışma Meclisi’ne sınıf deneyimli; fakat, demokratik açılımlara pek fena yabancı ve açılması da kolay olmayacak, belki de yeni video kaset sürümlerini gerektirecek olan Türk-İş içinden, Tek Gıda-İş Başkanı Türkel’in TEKEL işçilerini ve direnişlerini çiğneyerek genel başkanlığa oynaması; bunun maalesef olmaması ve sermayenin işçilere bakanlığından yorulup sıkılması halinde, sermayenin çevresine bakan olması da mümkündür.

Uzattık mı? Öyleyse, koltuk konuşsun: “Şunu gururla söylüyoruz. Gelmiş geçmiş tüm hükümetler içinde en çevreci hükümet Başbakan Erdoğan başkanlığındaki hükümetimizdir. Mukayese kabul etmez!”

Gururlu koltuk, gururla ne konuşur? “En büyük koltuk, bizim koltuk!”, elbet.
Gururlu koltuk, gururla kimlerle konuşur? Kendisi gibi koltuklarla, elbet!
Gururlu koltuk, gururla neyin mukayesesini yapar? Kendisi gibi koltukların, elbet!
Üç soruya da doğru yanıt vererek, bir “koltuk” kazandınız, demiyeceğiz kuşkusuz… Kazanabileceğiniz yegane “şey”, üstteki koltuk ile alttaki sermaye ilişkisinin bir bütün oluşturduğunun bilinci ve ikisini birden “paketleyip”, direnişteki UPS kurye işçilerinin elinden, tıpkı UPS sermayesinin onlara yaptırdığı gibi, yanından geçtikleri ilk çöp konteynırına….

Sosyal liberaller, dünyada, ayda, giderek güneş sisteminde, sermayenin erişemediği, sermayeleşmemiş tek bir kuantum parçacığı dahi kalmamışken: bu güzide koltuğu, “çevreyi sermayeye peşkeş çekmek”le suçlayaduraduradursunlar; koltuğu daha bir gururlandırmaktan başka bir şey yapmamış oluyorlar. Eylemlerine şapka elbette; fakat, maalesef, komünist perspektiften yoksun ve kaçkın bir eylemlilik; neoliberal burjuva demokrasisinin ihtiyacı, iç bileşeni ve onu “geliştirerek” yeniden üreteni olan, eylemli demokratik muhalefete çıkar; “düzeltilmiş kapitalizm” olup çember kapanır ve kapitalizmin düzlenmesini dışarıda bırakır.

Altında sermayeleşmiş çevre, üstünde koltuk olduktan sonra, yaptıkları gibi güzelim ormanları düzzzzzzzzlemek ile, yapıp propagandasını da yaptıkları gibi, milyonlarca fidan ekmek arasında, sermaye ilişkisi açısından en küçük bir fark yoktur; ekilen fidan da, ekildiği toprak da, kesilen orman da, altındaki toprak da sermayedir; fark, sermayenin dönemsel, güncel, coğrafik ihtiyaçlarındadır. Sosyal liboşların güçlü yanı, sermayeleşmiş yaşam kaynaklarının hızla tüketilmesine, kirletilmesine karşı çıkmaktır; zavallı, düşkün yanları ise, sermayeleşmiş yaşam kaynaklarının hızla yokedilmesini frenlediğimizde, hatta durdurduğumuzda, dahası tersine çevirip bi gayret arttırdığımızda da, tüm bu yaşam kaynaklarının sermaye olarak kalacağıdır.

Çukurlaşan dünya, çukurlaşan sendika
Hadi bir örnek verelim.
Önce öz ve ilişki: İstanbul’un biricik soluk borusu, su kaynağı olan İstanbul Ormanları, sermaye olsalar da; sermayenin ormana, suya değil de, madene ihtiyacı olduğundan, hallaç pamuğu gibi atıldılar. 100 bin dönüm büyüklüğünde, 1 milyar metre küp hacminde çukurlar açıldı; maden, çalıştırılan işçilerin karşılıksız el konan emeği ile birlikte sermaye havuzuna aktı.
Fakat, Anayasa (169. madde) ve Orman Kanunu (16. madde) gereği, bu çukurların, İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü tarafından “rehabilite” edilerek, yeniden ormanlaştırılması gerekiyordu. Şimdi, çukurları doldurma ve yeniden ormanlaştırma süreci işliyor. Tüm bu çevrim, orman, ormanın imhası, maden, çukur, doldurma, orman çevrimi, baştan sona, bir bütün olarak sermaye ilişkisi, çevrimidir. Ah, sakın ola ve artık “lütfen”, kamu/devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet ayrımı getirilmesin ve yine artık, körleşmenin bu kadarına yuh olsun ki, özel mülkiyetin sermaye, kamu/devlet mülkiyetinin ise sermaye olmadığına dair, taaaaaaaaaa “Orta Asya’dan gelmişik!”likten kalma masallara kadar giden geviş getirmelere dayanan göz çukurlaşması ve “sosyal devlet”in çürüyüp kurtlanmış cesedini mezardan çıkarmaya kalkışma….

Gelişmeyse şöyle: Çukurların doldurulması süreci, ’96’dan geçen yıla kadar, bağımlı Türkiye sermayesinin, ekinlere dalan çekirge sürüsü gibi (henüz sermayeleşmemiş çekirgelerden özür diliyoruz!), 14 yıllık yağlı ihaleler zincirleme tepkisiyle, çok yönlü semirmesi süreci olarak gelişti. Örneğin, 2003-7 arasında, devlet de (ihalelerden 30 milyon dolar!), özel de (cız! fena halde gizleniyor! Kafadan atmasyon bir hesapla, devletinkinin en az “100” katı “azami kar” desek, anlaşılır herhal) ihya oldular; sermayelerine sermaye pompaladılar. Aynı zamanda, 60 milyon metre küplük çukurlar dolduruldu, 25 bin dönümlük alan yeniden ormanlaştırıldı.

Sonra, “nedense”, ihaleler yavaşşşşşşşladı. Ve nihayet, 2008’de, ihale hakkı Büyükşehir Belediyesi’ne devledildi.

Neden yavaşlar? Aman ne zor soru, bunu barajı yüzde 95 doğruya çıkartılan KPSS’ye koymalılar. Elbette, yağlı ihaleler zincirleme tepkisinin, sonunda tüm bir zinciri gümletmesiyle; “pasta” büyümeksizin çekirgelerin sürüleşmesiyle; büyük büyük en büyük çekirgelerin, giderek B-52’lerin pastaya el koymak için küçüklü büyüklü tüm çekirge sürülerini bombardımana tutmasıyla,… Ah, herhalde, ihaleler neden Orman Bölge Müdürlüğü’nden alınıp, Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi, diye sormayacaksınız, değil mi? Teşekkür ederiz.

Özüyle, ilişkisiyle, yamyamca gelişim süreciyle, çok yönlü, bütünsel, rekabet ve çatışmaları, yutmaları da içeren bir sermaye ilişkisi, çevrimi.

Sorun, Türkiye Kamu Sen’de örgütlü Türk Tarım Orman Sendikası’nın (Türk Tarım Orman-Sen), bu özü, ilişkiyi emekçilerin gözlerinden tümden saklayarak, onları öze ve ilişkiye dair körleştirirken; gelişim sürecine kilitlenmesi ve kilitlemesinde.

Türk Tarım Orman-Sen’in sitesinde, sermaye, devleti ve hükümeti tarafından katledilen Zonguldak maden işçilerine dair en küçük bir iz dahi bulunmuyor; fakat, en orta yerinde, Zaman ve Hürriyet gazetelerinin, “TOKİ, maden çukurunda 206 milyon liralık ‘altın’ buldu!”, “TOKİ, çukurdan 206 milyon lira kazanacak!” büyük çaplı başlıkları yer alıyor. Buna göre, Toplu Konut İdaresi (TOKİ), 60 bin konutluk dev bir projenin gerçekleştirileceği İstanbul Kayabaşı’nda, kullanılmayan bir taş ocağının doldurulması işinden, ihale yoluyla 4 yılda 206 milyor lira kazanacak. Doldurmak çok pahalıya patlayacağından, TOKİ, taş ocağı çukurunu harfiyat döküm alanı olarak “değerlendiriyor” ve ihale açıyor; böylece, hem doldurmayı bedavaya getiriyor, hem de üste 206 milyor lira kazanmış oluyor.

Maden ocaklarında katlediler maden işçilerinin cesetlerini çiğneye çiğneye, insanlığın çukurlaştığı, çukurlaştırıldığı Türk Tarım Orman-Sen; çukurlaştığı için TOKİ’leşirken; özünü, ilişkisini emekçilerden özenle sakladığı; İstanbul Ormanlarının çukurlaştırılmasının doldurulmasının ormanlaştırılması sermaye projesine, TOKİ’leşmiş haliyle kaynak yapıyor; okuyalım:

Türk Tarım Orman-Sen, İstanbul Orman Bölge Müdürü İsmail Üzmez ile Orman Genel Müdürü Osman Kahveci hakkında, rehabilite edilmeleri halinde kamuya 2 milyar dolar getiri sağlayacağı öngörülen toprak döküm ihalelerini geciktirdikleri iddaasıyla suç duyurusunda bulundu. Sendika, Üzmez ve Kahveci’yi, toprak döküm ihalelerini iptal etmek, kaçak dökümlerin önünü açmak, bazı rant çevrelerine yılda 100 milyon liralık haksız gelir sağlamakla suçladı.”

Sorunun sorunu, hükümet, devlet bağlantısıyla TOKİ’leşmiş, TOKİ bağlantısıyla devletleşmiş sendikanın “örgütlediği” emekçilerin hali n’olcek? Naif bir iyimserlikle, zorla, zorlama, gönülsüz ve şimdilik çaresiz kesimin, bu çukurdan çıkabileceğini, en azından bu çukura düşmeyeceğini, düşmemeye çalışacağını varsaysak bile; ücretleri amansızca bastırılan, kazanılmış hakları gaspedilen bu emekçilerin büyük çoğunluğunun, olanca pragmatizleriyle, düşüş sürecindeki sınıfsal ilişkilerini sıçramalarla sınıf atlamaya dönüştürme canavarlaşmasıyla, hükümet-devlet-sendika-TOKİ-neoliberal dinci gericilik vb. bütünlüğü içinde, bugünün ve geleceğin çekirge sürülerini oluşturacakları aşikar.

Orman perilerimiz!
Fakat, karşıtı da var!
Ormanlara sadece sermaye gözüyle bakmayan, daha çok zorunlu, temel bir ihtiyaç ve toplumsal yaşam alanı olarak ele alan öğretmenleri ve tüm bir ömürlerini ormanlara adamış orman işçi ve memurlarıyla birlikte, ormanlarda özgürce teknik gezilere çıkan, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi son sınıf öğrencileri!

Canavarlaşıp çekirge sürüsüne dönüşecek memurlar ile, işçileşip, sömürü ve ezme ilişkilerine karşı örgütlenecek, yağma ilişkilerine karşı koruyucu “Orman Perileri”ne dönüşecek öğrenciler, nerede, nasıl karşı karşıya gelecekler? Öğrencilerimiz, bizim o güzelim “orman perilerimiz”, çekirge sürülerinin işçileri mi olacaklar? Olacaklarsa, ne yapacaklar…

Orman perilerimiz….

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*