Anasayfa » BASINDAN » Kapitalizmin Özel Hayat Yalanları-Komünos Kolektif

Kapitalizmin Özel Hayat Yalanları-Komünos Kolektif

 Çocukken doğum günlerimizi iple çeker, yetişkin olmak için sabırsızlanırız çünkü istediğimiz her şeyi yapabilmek, kendi kararlarımızı almak isteriz. O beklenen gün geldiğinde ise yetişkinliğin getirdiği özgürlüğün bir aldatmaca olduğunu anlarız. Çocukluğumuzun heyecan verici hayalleri yerini sonu gelmeyen işlere bırakır. Kendimizi başarısız hissederiz. Nerede hata yaptık? Cevap: hiçbir yerde. Kapitalizm böyle çalışır.Büyük bir kumarhane gibi, kapitalizm çok şey vaat edip az verir. Çok azı köşeyi döner, bu da ‘sizin de aynısını başarabileceğiniz’ masalını güçlendirir. Ancak sermaye sınıfı oyunda hile yapar. Biz daha çok çalıştıkça onlar zenginleşir, biz ise hastalanırız. Her üçkağıtta olduğu gibi kapitalizm de kaybedenlerin kayıplarına hüküm sürer, böylelikle oyun bitmez. ‘Kişisel tercih’ yalanını sürdürmek kendimizi suçlamamıza sebep olur.

Kapitalizm her şeyi olduğundan farklı gösterme sanatında ustadır. İş ve yaşamı iki farklı alan gibi gösterir : iş alanında maddi ihtiyaçlarımızı, aile, arkadaşlık, aşk, ilgi alanları ve hobi gibi kişisel alanda da duygusal ihtiyaçlarımızı karşılarız.

Her iki alanda da farklı kuralların işlediğini görürüz. İş alanına kapitalist ekonomi şekil verirken, özel hayatımızda kapitalizmin değil, psikoloji ve kişilerarası dinamiklerin belirleyici olduğu gibi bir görüntü çizilir. Bu ikili alan modeli bizi ikili çözümlere götürür : işimiz için ekonomik bir devrim ve ilişkilerimiz için ise kişisel bir devrim.

Gerçekte, sadece tek bir alan vardır, tek çözümü olan tek alan… O da hem sosyal hem de bireysel olarak deneyimlediğimiz kapitalizmdir. Kişisel tercihlere yapılan liberal vurgu kapitalizmin bir sosyal sistem olarak etkisini örtbas eder ve işçileri ortak sınıf çıkarlarımızdan saptırır.

Feodal sistemde, işçi sınıfının işi ve yaşamı iç içe geçmişti. Beraber çalıştıkları insanlarla yaşıyorlardı. Kapitalizm aileden fiziksel olarak üretimi kaldırıp, işten uzak, « özel hayat » ya da « boş zaman » dediğimiz bir alan yaratmıştır. Aslında bunun hiçbir özgür yanı yoktur çünkü işçilerin hayatlarına kapitalizmin talepleri hükmektedir : kendimizi işe hazırlamak, işe gidip gelmek, iş günü sonunda dinlenmek ve bir sonraki işçi nesili yetiştirmek…

Bu tekrarlayıcı görevler kapitalizmin çok işine gelmez ama onlar olmadan da üretim durur. Sanayi Devrimi sırasında bu daha da netlik kazandı. Gece gündüz çalışılan fabrikada ölüm oranları hızla yükselmiş ve İngiltere’deki fabrika işçilerinin ortalama yaşam süresi 18 yıla düşmüştü. Bu da işgücünü korumak adına bir şeyler yapılması gerektiğini gösterdi.

 

İşçiler

Sermaye sınıfı bebek ve çocuk bakım merkezleri, kolektif mutfaklar ve ortak yaşam alanları kurarak daimi yeni işçi akımını sağlayabilirdi ancak işçiye sosyal hizmet sağlamak kâr getirmezdi. İşçi sınıfı da bunlarda ısrar edecek kadar güçlü değildi.

Alternatif çözüm, bireylere üreme sorumluluğu yüklemekte bulundu. Kadınların çalışmasını kısıtlayan yasalar çıkartıldı. Erkeklere ödenen « aile maaşı », onları yasal olarak kadınlar ve çocuklar üzerinde sorumlu kıldı. Tüm bu tedbirler erkeği « ailenin reisi » konumuna getirdi. Ebeveynler çocuklarının yasal sorumlusu oldu. Boşanma kısıtlandı ve erkek eşcinselliği yasa dışı ilan edildi.

Kilise de zinayı, boşanmayı, evlilik dışı seks ve üremeyi, doğum kontrolü, eşcinselliği ayıplayarak ve kadınların kocalarına, çocukların ebeveynlerine itaatini överek devlete destek oldu. Modern aile, tüm alternatifler yasaklanarak kuruldu. İşçi sınıfı ailesinin tek bir işlevi vardır : İşçilerin günlük iş gücünü ve bir sonraki neslin işçilerini üretmek. Evlilikten romantizm cilasını kaldırdığınızda, temel olarak iki bireyin birbirinin ve çocuklarının bakımını sağlayacağına dair imzaladığı bir sözleşme ortaya çıkar, çünkü bu görevi toplum yerine getirmeyecektir.

Eskiden köylünün yerine getirdiği üretici işlevler (duygusal, sosyal ve maddi destek gibi) artık evlendiğiniz partnerin sorumluluğudur. « Romantik aşk » konsepti de bu değişimi desteklemek için yaratılmıştır. İlk aşk romanı 1740 yılında ortaya çıkmış ve bu tür 1800’lerin başında Jane Austen sayesinde üne kavuşmuştur. Günümüzde romantik aşka teşvik, multimilyar dolarlık bir endüstri haline gelmiştir. Yine de, yüksek boşanma oranları ve ilişkilerin çöküşü, bir insanın, diğerinin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin ne derece imkansız olduğunu göstermektedir.

Kapitalizmin, işçilerin aile yoluyla yenilenmesine ya da üremesine ihtiyacı yoktur. Bu diğer yollarla da sağlanabilir. Köleler ölümüne sömürülebilir ve yeni kölelerle yeri doldurulabilir. Pek çok tarım, kereste ve maden şirketleri aileleri uzakta olan işçiler için kamplar kurmaktadır. Hapishane işçiliği de devlet tarafından finanse edilmektedir. Yine de kapitalizm ekonomik ve siyasi avantajları yüzünden aile sistemini tercih eder. Finansal açıdan, evde yapılan ücretsiz işin global değerinin yılda 7 trilyon sterlini bulduğu tahmin edilmektedir. Siyasi olarak da aile, önemli bir sosyalleşme öğesi olarak kapitalizme hizmet eder.

Cinsiyetçilik aynı zamanda erkekleri de aile sistemine bağlar. “Ailevi zorunluluklar” erkekleri aslında tercih etmeyecekleri işlerde çalışmaya zorlar. Erkeklerden, ailelerinden ayrılıp kendilerine yeni bir aile kurmuş olsalar da, eşlerinin ve çocukların geçimiyle ilgilenmesi beklenir. Kuzey Amerika bölgesinde, nafakalarını ödeyemeyen babalar hapse bile girebilirler. Kadınlar, evin içinde çocuğun bakımından sorumlu olmakla özdeşleşmiş oldukları gibi, erkekler de eve ekmeği getiren kişiyle özdeşleştirilir. Amerika’da yakın zamanda yapılan bir anket, çocuk sahibi olan erkeklerin üçte ikisinin, eşleriyle çocuğun bakımı konusundaki sorumlulukları paylaşmayı tercih ettiklerini ortaya koymuştur. Ancak bunlardan sadece %14’ü doğum izni kullanma hakkına sahiptir.

Erkekleri doğum izninden mahrum bırakmak onları çocuklarından yabancılaştırır ve azalan maaşlarla birlikte kadınları çocuk bakımı yükünün çoğunu üstlenmeye zorlar. Aileler halinde yaşamayı bizim seçiyor oluşumuz bir yalandan ibarettir. Ailenin demir parmaklıklarından kaçmaya çalışanları hukuk sistemi cezalandırır. Boşanan çiftler maliyetli ve içler acısı yasal engellerle karşı karşıya kalır. Çocuklarının bakım sorumluluklarını ihmal eden ebeveynler hakkında yasal işlem başlatılır. Evinden kaçan gençler zorla ailelerine geri gönderilir. Eşcinseller ise ayrımcılığın, şiddetin ve cinayetlerin kurbanları olmaya devam ederler.

Sosyal hizmetlerden mahrumiyet, kişiyi ömür boyu aileye bağımlı olmaya zorlar. Hasta, sakat, işsiz, parasız ya da sıkıntılı olanlardan sırtını ailelerine dayamaları beklenir. Sosyal yardımlar kasti olarak yetersizdir, böylelikle sadece çaresiz olanlar bu yardımlardan faydalanabilir. Sonuç olarak çoğumuz ömür boyunca ailelerimize bakmaya mecbur bırakılırız.

Romantizm

Seçenek yoksunluğunu çekilebilir kılmak adına romantizmin, evliliğin ve ailenin yaşamak için en iyi, hatta tek yol olduğu lanse edilir.

Aile, sınıf rollerini, beklentileri ve cinsiyet rollerini oluşturur. Yeni doğan bir bebek hakkında sorulan ilk şey cinsiyetidir. Cevap, çocuğun nasıl yetiştirileceğini, hayatı boyunca kendisinden beklenecek tutumu belirler. Çocuğu büyüten esas kişi kadın olarak görüldüğünden, küçük kızlara kibar, yumuşak huylu, sabırlı, sevecen, çocuğu terbiye eden, fedakar, dış görünümüne yatırım yapan, erkeklere boyun eğen, iffetli ve sadık olmaları öğretilir.

Erkeklerden ise ailesinin ekmeğini kazanmaları ve savaşmaları beklendiği için de erkek çocuklarının disiplinli, güçlü, rekabetçi, hırslı, mantıklı, bağımsız, kavgaya hazır, kadınlara karşı koruyucu olmaları gerekir. Erkeklik rolü rekabete ve savaşa teşvik ederek erkekleri yakın ilişkiler ve ebeveynlik konularında zayıf bırakır. Cinsiyet rollerinden eşcinseller bile kaçamaz ; bu rollere uyum sağlamak adına baskılanır ya da baskı kurarlar.

Roller

Erkek ve kadının cinsiyet rolleri birbirine tamamen zıttır. Erkeklerin vücut kılları normal karşılanırken, kadınlara kıllarından kurtulmaları için baskı uygulanır. Erkeğin artan cinsel isteği « azgınlık », kadının artan cinsel isteği ise « fahişelik » olarak adlandırılır. Neredeyse her şeyi, sevdiğimiz renkleri, giydiğimiz kıyafetleri, aldığımız hediyeleri, hobilerimizi cinsiyetimiz belirler. Böylece kadınlar kendilerindeki maskülen, erkekler de feminen tarafını reddeder.

Kısıtlayıcı cinsiyet rolleri tam bir insan olabilmemizi imkansız kılar. Duygusal olarak hassas bir erkek, hanım evladı, süt çocuğu, korkak olarak ayıplanır. Kendinden emin, özgüveni yüksek olan bir kadın ise buyurgan, şirret, dominant görülür. Kendimizi bu sakat cinsiyet rolleri altında ezdikten sonra, hayatımız boyunca içimizde reddettiğimiz özellikleri gösteren karşı cinsten birine eş olmamız beklenir. Oysa başarının anahtarı bu değildir.

Sermaye en çok sömürüldüğünü sorgulamayan, dirsek çürüten işçiden elde edilir.

İşçi sınıfından itaat beklenir, sorgulamak yasaktır ve başkaldırma cezalandırılır. Çocuklar kapitalizm için birer problemdir çünkü çocuklar doğuştan bilim insanlarıdır. Her şeyin nedenini sorgularlar. Cevabı beğenmediklerinde « Neden? » demeye devam ederler. Her yeni neslin bu durmak bilmeyen sorgulamaları her şeyi yeniden düşünmek için bir fırsattır ve hiçbir şey bundan daha sinir bozucu değildir…

Çocukların kapitalizmin adaletsizliğini kabullenmesi için sorgulama şevkleri boyun eğdirerek paramparça edilmelidir. Bu süreç de ailede başlar, okulda pekişir, iş hayatında güçlenir.

Çoğu yetişkin çocukların « Neden? » sorularıyla karşı karşıya kaldıklarında strese girerler, korkarlar ya da cevap vermeye çekinirler. Yetişkinin bu tepkisi çocuğa sorgulamanın kabul edilir bir şey olmadığı mesajını verir. Bazı şeyler olduğu gibidir, sebebi yoktur…

Doğamız

Sorgulamak kabul edilemez olduğunda, benliğimizin sorgulayan tarafı da kabul edilemez olur. Ömür boyunca kendi sorularımızı bastırdıktan sonra, çocukların da sorularını bastırmak bize doğal gelir. Çocuk, dediğimizi yapmalı ve bize « cevap vermemelidir ». Sonuçta hepsi « onun iyiliği için »dir.

Çocukken itaat ettiğimizde « iyi », etmediğimizde « kötü » olduğumuzu öğreniriz. Sevgi ve onaylanma, bizden güçlü olanlara hizmet etmeye koşullu hale gelir. Erkek ve kız çocukları bu mesajı farklı cinsiyet filtrelerinden geçirerek alırlar ancak her ikisi için de geçerlidir. Kızlardan başkalarının ihtiyaçlarını kendilerininkinin önüne koyması beklenir, erkeklerden ise onlara ne kadar maaş uygun görülürse kabul etmeleri ve hatta işverenleri için hayatını tehlikeye atmaları beklenir.

Sorgulayan çocukları itaatkar, üreyen ve üreten makinelere dönüştürmek, merakımız, sesimizi duyurma ve değer görme gereksinimlerimiz, hayatlarımızı ve dünyamızı şekillendirme ihtiyaçlarımız gibi başkaldırma potansiyeli taşıyan yanlarımızı reddetmemize neden olan bir ayıplama süreci gerektirir. Bunun bir sonucu olarak, bütünüyle bir insan olamayız. Benliğimizin bu yanlarının değersiz olduğuna inandığımızda kendimizi göstermekten utanç duyarız ve ilişkilerimiz yüzeysel ve güvenilmez kalır.

Gerçek kimliğimizi gösteremediğimizde ise olduğumuz gibi sevildiğimize inanamayız. Görünümümüzle, başarılarımızla ya da statülerimizle sevgi kazanma teşebbüslerimiz başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur çünkü koşullu sevgi doğası gereği güvenilmezdir. Özdeğerimizdeki ve ilişkilerimizdeki güven eksikliği bizi daha da mutsuzlaştırır. Kendimizi boş ve yalnız hissettiğimizde kendimizi ve birbirimizi suçlarız. Kendimizi suçlamak daha çok utanca, özgüven sorunlarına, kaygıya, depresyona ve acımızı dindirmek adına bağımlılıklara yol açar. Birbirimizi suçlamak bir tür cehennem yaratır.

Çeviren: Komünos Kolektif
Çeviri kaynağı: http://socialistreview.org.uk/398/myth-personal-life-under-capitalism

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*