Anasayfa » DÜNYA » Kapitalist gıda krizine doğru: Gıdada sınıf savaşları

Kapitalist gıda krizine doğru: Gıdada sınıf savaşları

Koronavirüs krizi sürecinde, “gıda kriz ve kıtlığından kaynaklanabilecek açlık tehlikesine” dair pek çok haber okuduk.

Birleşmiş Milletler Gıda Örgütü ve Dünya Ticaret Örgütü gerçekte ne istiyor?

“Gıda kıtlığı ve açlık tehlikesi” haberlerin başlıca kaynağı, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından 31 Mart’ta Roma’da yapılan ortak açıklamaydı. Bu üç dev küresel kurumun ortak açıklamayla en tiz canavar düdüklerini birlikte çalması, daha önce görülmüş şey değildi. Açıklama pandemiye karşı alınan tedbirlerin, tarımsal hasat mevsimi, mevsimlik iç ve dış göçmen tarım işçiliği ve gıda tedarik zincirinde yarattığı aksamaların bir gıda krizine ve kentlerde açlık tehlikesine yol açabileceğini söylüyordu. Başka deyişle, koronavirüse ilişkin uluslar arası ve ülke içi sağlık ve korunma tedbirlerinin gıda üretim ve dağıtım alanında (başta bu alandaki işçilere olmak üzere) uygulanmamasını ya da olabildiğinde hızlı kaldırılmasını, gıda alanında “serbest piyasa” işleyişine müdahale edilmemesini istiyordu:

“Vatandaşların sağlığını ve refahını korumak için (!) hareket eden ülkeler, ticaret ile ilgili her türlü önlemin gıda tedarik zincirini bozmamasını sağlamalıdır. Tarım ve gıda endüstrisi çalışanlarının hareketini engellemek ve gıda için sınırda yaşanacak gecikmeler nedeniyle gıda bozulabilir ve gıda atıklarının artmasına neden olur. Gıda ticareti kısıtlamaları, gıda güvenliği ile ilgili haksız endişelerle de ilişkilendirilebilir.”

Burada, kitleler için hayati bir konu olan gıda güvenliğinden kaygılanılıyor kılıfı altında, asıl kaygının, emperyalist kapitalist gıda tekel ve zincirlerinin koronakriz sürecinde daha da büyüyen karlarının aksaması olduğu açıktır. Nitekim 3 emperyalist kapitalist kurum, tarım ve gıda ürünlerinde  ithalat ve ihracat ve emekgücü “serbestisi”nin hiçbir korona kısıtlamasına tabi olmadan uygulanmaya devam etmesini istediler. Açıklamalarında, tarım-gıda üretim ve dağıtım zincirlerinde çalışan milyonlarca işçinin sağlık ve güvenliğine dair ise tek kelime yoktu!

Dünya çapında işçiler için gıda ve açlık krizini yaratanın tam da tarım-gıda alanındaki uluslar arası tekelci kapitalist hakimiyet olduğu gözden gizleniyordu. Gıda krizinin sadece koronadan ve koronaya karşı tedbirlerden kaynaklandığı izlenimi yaratılıyordu. Kitlelerin gıda kıtlığı ve açlık korkusu körüklenerek, bu korona tedbirlerinin bir an önce kaldırılmasında, kapitalist ekonomilerin alel acele açılıp, birkaç aylık kar düşüşlerinin hızla telafi edilmesinde kullanılmak isteniyordu.

Oysa koronakrizi gıda tedariğinde ancak kısmi ve geçici aksamalara yol açmıştı. Bu da “gıda kıtlığı”ndan filan değil, geçici tarımsal emek kıtlığından kaynaklanıyordu. Mevsimlik göçmen tarım emeğinde, uluslar arası ve şehirler arası seyahat kısıtlamalarından ya da mevsimlik tarım işçilerinin salgının yoğun olduğu ülke ve bölgelerde çalışmak istememesinden kaynaklanan bir durumdu. Kapitalist devletler, yoğun işsizlik ve yoksullaşma koşullarında tarımdaki bu kısmi emekgücü açığını çeşitli yöntemlerle gidermede pek zorlanmadılar. Kimisi sokağa çıkma yasağı koşullarında tarım ve gıda tedariği işlerine “özel izin” çıkardı (hatta Almanya gibi devletler doğu Avrupa’dan özel uçakla işçi getirtti), kimisi diğer sektörden açığa çıkan milyonlarca işsizden bir kısmını, kiralık işçi şirketleri aracılığıyla tarım alanına ve süpermarket zincirlerine kaydırdı, vb.

Ancak kapitalizmin acı ironisi şudur ki, kitleler için gıda krizi ve açlık tehlikesi, gıda üretim ve tedariğine ilişkin korona önlemlerinden kaynaklanmıyor. Bu tehlike, tam da gıda üretim ve tedariğinin tekelci kapitalist kar ve vurgunculuğa dayalı karakterinden geliyor. FAO, DSÖ, DTÖ’nün açıklama/yönergesi, örtük olarak, aşırı işsizlik ve yoksullaşma koşullarında, devletlerin gıda ticaretine, fiyatlarına ve spekülasyonuna müdahale etmemesini de içeriyor.

Sonuç olarak, ortada bir “gıda kıtlığı” filan olmamasına ve gıda tedarik zincirlerinde de (gıda üretim ve dağıtım işçilerinin canı pahasına) bir aksama da kalmamasına karşın, gıda fiyatları zaten (kapitalist devletlerin milyarlarca dolarlık şirket fonlamaları ve karşılıksız para basmaları nedeniyle) hızla yükselen enflasyonun da birkaç katı üstünde artmaya devam ediyor.

Örneğin Türkiye’de 2020’nin Nisan ayında, temel gıda ürünlerinde fiyat artışları ortalama enflasyonun tam 3 katı. Zam şampiyonları yine soğan, patates, makarna, peynir ve diğer en temel gıda ürünleri.

Ücretler düşerken, işsizlik ve yoksulluk görülmemiş bir hızla artarken, en temel gıda ürünleri fiyatlarının da hızla artması: İşte kapitalizmin işçilere ve kent ve kır yoksullarına dayattığı asıl “gıda krizi” ve açlık tehlikesi budur.

Kapitalizm: Herkese yetecek kadar gıda, işçilere açlık!

Dünya çapında herkese fazlasıyla yetecek kadar gıda üretiliyor. Bizzat FAO’nun verilerine göre, sadece hububat bazında üretilen “kişi başına” kalori miktarı, 1965’te 2300 kalori iken 1990’larda 2700 kaloriye, 2000’li yıllarda 3500 kaloriye yükseldi. Bunlara diğer gıda çeşitleri (yaş meyve ve sebze, yumrulu bitkiler, bakliyat, et, süt vd) eklendiğinde; dünya çapında kişi başına 1.2 kilo hububat ve baklagiller, 0.5 kilo yaş meyve ve sebze, 0.5 kilo et, balık, süt, yumurta düşecek kadar gıda üretimi yapılıyor. Buna karşın dünya çapında en az 1 milyar kişi açlık çekiyor, bir o kadar insan da yetersiz beslenme sıkıntısı yaşıyor. 2025 yılına kadar ise açlık çekenlerin sayısının en az 1 milyar 200 milyon kişiye çıkabileceği, “kötü senaryo” durumunda ise açlık çekenlerin ve yetersiz beslenenlerin ikiye katlanabileceği öngörülüyor.

Üstelik 2008 krizi sırasında ekmek ve gıda isyanlarına yol açan gıda fiyatlarında dev artışın bazı etkenleri bu krizde olmadığı halde, temel gıda fiyatları hızla yükselmeye devam ediyor. 2008 krizindeki gıda fiyatları patlamasının ikincil etkenleri arasında, petrol fiyatlarının pik yapması ve tarımsal ürünlerin artan kısmının biyo-yakıt üretiminde kullanılması vardı. Bu sefer, tarım ürün ve gıda tedarik zincirinin başlıca maliyet kalemlerinden enerji fiyatlarının dibe vurması, bunun biyo-yakıt üretimini de azaltması ve gıda üretim ve dağıtım zincirleri her zamankinden entegre ve hızlı hale gelmesine karşın, gıda fiyatları durduğu yerde zıplamaya devam ediyor.

Bu, işçiler ve yoksullar için gıda krizinin asıl nedenini daha çıplak biçimde gözler önüne seriyor: Gıda üretim ve dağıtımında mutlaka yakın emperyalist ve tekelci kapitalist hakimiyet, gıda üretim ve tedariğinin baştan sona meta, artı-değer, kar mantığıyla yeniden şekillendirilmesi. Buna kriz koşullarında, kitlelerin açlığı üzerinden gıda spekülayonunun patlaması da eklenebilir, ancak o da aynı, gıda üzerinde tekelci mali oligarşik kontrole dayalı bir durumdur. Kriz koşullarında üretim karlılığının ve faizlerin düşmesi ile dev çaplı para sermaye fonları, yeni spekülatif vurgun alanları arayışına girmekte, temel gıda fiyatları üzerine spekülasyon öncelikli vurgun alanı haline gelmektedir. Başta Wallstreet merkezli devasa finansal spekülasyon fonlarının, dünya çapında buğday, mısır, pirinç, patates gibi temel tarımsal ürünleri üzerindeki gelecek (futures) alım-satım sözleşmelerinin 3’te biri ile yarısı arasındaki bir bölümünü kontrol ettikleri, 2008 gıda krizinde oturdukları yerden birkaç bilgisayar tıklamasıyla birkaç hafta içinde kağıt üzerinde130 milyar dolarlık buğday, mısır, pirinç alımı yaparak, spekülatif gıda fiyatlarını yüzde 30 ile yüzde 70 arasında artırarak, milyarlarca dolar kazandıkları biliniyor.

Spekülatif sermaye fonlarının leş kargası gibi gıdaya üşüşmesi, gıda fiyatlarındaki ani artışların bir etkeni olmakla birlikte, tek nedeni değildir. Çünkü gıda üzerinden spekülasyon yapılabilmesi için gıda fiyatlarında zaten bir artış eğilimi ve artış beklentisi olması gerekir. Öyleyse asıl soru şudur: Son 40-50 yılda tarım-gıda alanında hızlı üretkenlik artışlarıyla, gıda lojistiği ve dağıtımında dev tekelleşme ve teknolojik gelişimlerle maliyetlerin minimize edilmesiyle, fason çiftçilik uygulumalarıyla, küçük tarım üreticilerinin ürünleri maliyetini bile kurtarmayan ucuza kapatılmasıyla, tarım ve gıda dağıtım işçilerinin en düşük ücretli ve güvencesiz işçiler haline getirilmesiyle, en azından temel gıda ürünlerinde fiyatların düşmesi gerekirken, neden tam tersine fiyatlarda genel ve her zamankinden hızlı bir artış eğilimi var?

Temel bir neden, tarladan-sofraya gıda üretim ve dağıtım zincir ve ağlarında, dünya çapında ve her ülkede olağanüstü bir tekelci oligarşik sermaye merkezileşmesi ve hakimiyetinin gerçekleşmiş olmasıdır. Bayer-Monsatto, Siyngetta-Dow-Dupont gibi dev tekelci birleşmelerden sonra, 3-4 kadar dev sermaye grubu, dünya tohum, tarımsal gübre ve ilaç üretim ve piyasasının 3’te ikisini kontrol ediyor. Deer, CNH, Agco gibi 4-5 tarımsal makine ve teknoloji tekeli, dünya tarımsal makine ve teknoloji üretim ve piyasasının yarısından fazlasına doğrudan kontrol etmektedir. Cargill, ADM, Bunge gibi 3-4 uluslar arası temel gıda ürünleri (mısır, hububat, pirinç, vd) ticareti tekeli, bu alanda küresel piyasanın 3’te ikisini kontrol etmektedir. Unilever, Nestle, JBS, Kraft, Danone, Coco-Cola gibi 25 kadar emperyalist kapitalist tekel grubu, dünya çapında sınai gıda üretim ve piyasasının yarısından fazlasını kontrol etmektedir. En sonu, Walmart, Amazon, Tesco, Kruger, Aldi, Carrefour gibi 15 kadar küresel süpermarket zinciri, paketlenmiş perakende gıda ve yaş meyve-sebze dağıtım ve satışlarının, yarısından fazlasını kontrol etmektedir. (Süpermarket zincirlerinin emperyalist kapitalizmin merkez ülkelerinde piyasa payı yüzde 70’leri, Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde ise yüzde 50’leri bulmaktadır.)

Yine bu çerçevede bir diğer kritik etken, daha önceki dönemde, devletlerin ücretleri düşük tutmak için uyguladığı tarımsal destek, temel tarım-gıda ürünlere sübvansiyon ve korumacılık uygulamalarının kaldırılmasıdır. Kapitalizm ücretleri düşürmek için artık her ülkedeki geleneksel temel gıda ürünleri fiyatlarını düşük düzeyde tutma ihtiyacını duymamaktadır. Ücretleri zaten işsizliği büyüterek, esneklik, güvencesizlik sistemleriyle en dibe çekebilmektedir. (Gerçi emperyalist kapitalizmin merkez ülkelerinde Walmart, Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde ise Şok, A-101, BİM gibi tamamen taşeron tedarik zincirlerine dayalı “ucuzcu” süpermarket zincirleri, halen işçi sınıfının en yoksul ve güvencesiz kesimlerinin ücretlerini daha aşağıya çekme işlevi görmektedir.) Bağımlı kapitalist ülkelerde tarımsal desteklerin kaldırılması, temel geleneksel tarım ürünlerinin ithalatının serbest bırakılması ve tarımsal girdi ve ticarette artan tekelci kapitalist hakimiyet, küçük tarımsal üreticileri ve geleneksel tarım ürünlerini yıkıma uğrattı, ve artan ölçüde uluslar arası tarım-gıda tekellerine ve ithalata bağımlı hale getirdi. Bağımlı kapitalist ülkelerin geleneksel tarım ürünlerini kendi üretebileceğinden daha ucuza ithal etmeye başlamasıyla başlayan bu süreç, giderek, aynı ürünlere fahiş fiyatlar ödemesiyle, uluslar arası gıda ticaretinde her yıl milyarlarca dolarlık dış açık vermesiyle sonuçlandı. Temel gıda ürünlerine devlet sübvansiyonları ve fiyat sınırlamalarının kaldırılması, devletlerin her yıl tuttuğu temel tarım ürünü stoklarının kaldırılması veya özelleştirilmesi, tarım ve gıdada ithal sınai girdi oranının giderek yükselmesi ve pahalılanması, küçük çiftçilerin artan bölümünün artık maliyetini ve banka borçlarını bile kurtarmaması nedeniyle ekim yapmaması, aşırı kimyasal yüklemeye dayalı endüstriyel kapitalist tarım tarzının tarımsal alanları çok geçmeden verimsizleştirmesi, madencilik, otoyol, HES ve diğer sınai faaliyetlerin tarım alanlarını artan ölçüde tahrip etmesi, ekolojik tahribat, küresel ısınma, buna dayalı tarım zararlılarının artması, ve su sorunu, vb gibi etkenler de, gıda pahalılığının nedenleri arasındadır.

Gıdada tekelci oligarşik kapitalizm, ölüm demek!

En temel etken ise, tarım-gıda alanındaki toplumsal ilişkilerin, tarımsal üretimin makine ve diğer sınai girdilerinin tedarik süreçlerini kapsayan geri bağlantılarından, sınai işleme, paketleme, lojistik, dağıtım, pazarlama, satış, tüketim ilişkilerini kapsayan ileri bağlantılarına kadar, neredeyse hiçbir boşluk bırakmadan, tam endüstriyel tekelci oligarşik kapitalist bir sistem haline gelmesidir.

Tarım ve gıdada endüstriyel kapitalizm kuşkusuz yeni bir olgu değil. Marx, henüz 19. yüzyılın ortalarında, o dönemin sanayi kapitalizminin lokomotif ülkesi olan İngiltere’de sınai kapitalist tarıma geçişi ve bunun kaçınılmaz sonucu olan tarım ve gıda krizini analiz etmişti:

“Kapitalist üretim … üretimin toplumsal sürecinin tekniklerini ve bütünleşme derecesini geliştirirken, aynı zamanda tüm zenginliğin ana kaynakları olan toprağı ve işçileri tahrip eder.”

İngiltere’de bu dönem, tarımda yoğun makineleşme ve sınai girdilerin (suni gübre, vd) kullanılması, ilk elde tarımsal üretkenliği hızla yükseltmiş, ancak toprak verimliliğini giderek azaltarak ve toprağı tahrip ederek bir sınıra dayanmış, tarımda aynı üretkenlik düzeyini sürdürebilmek için durmaksızın daha fazla suni girdi kullanılması, hem tarımsal üretimi durgunlaştırmış, geniş tarım arazilerini kullanılamaz hale getirmiş, temel gıda fiyatlarını artırmış, 1850’ler ve 60’larda açlık isyanlarına yol açmıştır. Sanayi kapitalizminin “altın çağı” denilen 1850’ler ve 60’larda yaşanan bu sınai kapitalist tarım krizi, günümüzün dünya çapındaki tam entegre tekelci oligarşik kapitalist tarım-gıda sisteminin krizinin de ilk ipucu örneğini ve prototipini oluşturur.

Günümüzde değişen sınai kapitalist tarım-gıda üretiminin tüm ileri ve geri bağlantılarıyla bütünleşmesi, dünya çapında genişlemesi ve derinleşmesi, bir nevi kapitalist tarım-gıda ilişkilerinin mantıki sonucuna varmasıdır. Başlıca dönüşümler, biyoteknoloji, ikamecilik (organik girdiler yerine artan ölçüde ve durmaksızın daha fazla sentetik-sınai girdilerin kullanılması), dijitalleşme, yine dijital teknolojilere dayalı süpermarket zincirleri, tarımda da “finansallaşma” süreçleri ile birlikte tarım-gıda üretim ve tedarik zincirlerinin bütününde banka-sanayi-tarım-toptan ve perakende sermayelerinin kaynaştığı tekelci mali oligarşik hakimiyetin derinleşmesi, tarımda yeni emperyalist kapitalist işbölümü (bağımlı kapitalist ülkelerin geleneksel temel tarım-gıda üretimini hızla tasfiye edip yaş meyve sebze ihracatına yönelirken, temel tarım-gıda ürünlerini artan ölçüde ithalata dayalı hale gelmesi), tarımda geçimlik ve küçük meta üretiminin, hal, komisyoncu, kabzımal gibi aracı halkaların, bakkal, manav, kasap gibi küçük esnafın ve semt pazarlarının tasfiye edilmesi ve tüm üretim ve dağıtım zincirinin tekelci oligarşik kapitalist güçlerin elinde merkezileşmesi, tarımda kağıt üzerinde kalan kendi küçük mülkiyetinde proleterleşen fason çiftçiliğin yaygınlaşması, tarım-gıda alanın ucuz kadın, çocuk, göçmen emeğinin yoğunlaşması, gıda kültürü ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi (fast food, yine kanserojen katkı maddelerine dayalı “dayanıklı gıda”, atıştırmalıklar endüstrisi, vb)…

Bu sistem bir yandan tarım-sanayi-finans-toptan ve perakende ticareti (sermayelerini) tek ve entegre bir tekelci mali oligarşik kapitalist sistem olarak bütünleştirirken, diğer yandan devasa hormonlu kent nüfusunu daha fazla tarımdan ve doğadan koparmakta, ve kent ile kır arasındaki metobolik kopuşu son haddine vardırmakta, bu da hem kent hem de tarım krizini derinleştirmektedir. (Örneğin koronavirüs pandemisinin, günümüzde dünya çapında 5 trilyon dolarlık hacme ulaşan agrobusiness kapitalizminin yarattığı ormansızlaşma ve ekosistem tahribatıyla ilişkisi artık iyi biliniyor.)

Tarım-gıdada uzlaşmaz sınıf çelişkisi ve savaşımı

Gıda krizi, kapitalist tarımsal-sınai gıda üretim ve tedariği sisteminin krizidir ve kapitalizmin genel krizinden bağımsız ele alınamaz. Öyleyse öncelikle bu alanda (koronavirüs krizinin de daha fazla açığa çıkardığı ve keskinleştirdiği) uzlaşmaz emek-sermaye çelişkisi temelinde ele alınmalıdır. Bir kutupta olağanüstü sermaye birikimi ve merkezileşmesi, diğer kutupta, kendi emeklerini bunlara sermaye olarak üreten işçilerin safında görülmemiş sefalet birikimi, artık entegre kapitalist tarım-gıda üretim ve dağıtımı alanında da fazlasıyla belirgindir.

Örneğin Türkiye’de tarımsal nüfus yüzde 20’ye kadar düştü, tarımsal nüfus yaş ortalamasının 55’e kadar yükselmesi, artık geçimlik ve küçük tarımsal üretimin son demlerini yaşadığını gösteriyor. Zaten geriye kalan küçük tarımsal üreticilerin de, artan bölümü ya fason çiftçilik ile ya da aynı zamanda geçici işçilik yapanlar olarak, artan ölçüde proleterleşiyor veya yarı-proleterleşiyor. Tarladan sofraya tarım-gıda üretim ve dağıtım zincirlerinin azalan sayıda tekelci oligarşik kapitalist elinde merkezileşmesi, diğer kutupta tarım-gıda zincirlerinin her halkasında emeği de dev çaplı toplumsallaştırıyor. Kapitalist gıda krizi, öncelikle tarım-gıda zinciri sermayesi ile işçileri arasındaki aşırı sömürü krizidir. Bu alanda kapitalist sanayileşme, teknoloji, dijitalleşmenin derinleşmesi, mutlak artı-değer sömürüsü ile göreli artı-değer sömürüsünü birleştirmekte, şiddetlenen bir emek yağmasına dönüşmektedir. En düşük ücretli, en esnek ve güvencesiz, en ağır ve sağlıksız koşullarda çalıştırılan, ezilen cins, ezilen ulus, göçmen ve çocuk işçiliğinin en yoğun olduğu bir alandır. Tarladan sofraya gıda üretim ve dağıtımının ve bu zincirin her bir halkasındaki emeğin dev çaplı toplumsallaşması, stratejik önemiyle birlikte bu alandaki emek-sermaye çelişkisinin de keskinleşmesi ve daha bir açığa çıkması, gıda zincirinin tüm halkalarındaki sınıf mücadelesi ve örgütlenmelerini bütünleşme eğilimini de ortaya çıkarmaktadır.

Günümüzün kapitalizmine içerili olan “gıda krizi”nin ikinci halkası ise, ücretler düşer, işsizlik görülmemiş düzeyde artarken, temel gıda fiyatlarının zaten yüksek olan ortalama enflasyonun bile 2-3 katı hızla artmasıdır. Nüfusun en alt yüzde 20’lik kesiminin (işçi sınıfının geçici ve düzensiz çalışabilen alt tabakaları, yarı-proleter kent yoksulları) “gelirleri” içinde gıda harcamaları, emperyalist kapitalizmin merkez ülkelerinde, son 20 yılda, yüzde 15’den yüzde 30’a, bağımlı kapitalist ülkelerde ise yüzde 30’dan yüzde 50’ye çıkmıştır. Bu oranların daha da yükselmesi, bu kesimlerin öne çıktığı bir açlık krizi ve açlık isyanına doğru gidebilir.

Kapitalizmin 2007-8 krizi, “dünya gıda krizi” denilen süreçle ve 40’tan fazla ülkede gıda/açlık isyanlarıyla açılmıştı. Yalnızca Moritanya, Senegal, Batı Bengal, Zimbabwe, Burkina Faso, Yemen, Haiti gibi “yoksul” denilen ülkelerde değil, İtalya, Meksika, Arjantin, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya gibi çok sayıda ülkede ekmek/açlık isyanları yaşandı. Dünya ortalama gıda fiyatı endeksinin 2006-2008 arasında yüzde 100’den fazla artması dünya çapında gıda isyanları dalgasına yol açtı. Gıda isyanları ile karşı karşıya kalan birçok kapitalist devlet, tarım ve gıda ürünlerinin ihracatını yasaklayarak, ithalatını tamamen serbest bırakarak, ve temel gıda fiyatlarına metazori kısmi kontrol uygulayarak, bu isyanları yatıştırmaya çalıştı. Bu önlemler temel gıda fiyatlarını geçici olarak düşürse de, tabii ki çözüm olmadı. Çok sayıda ülkenin tarımsal ihracatı durdurması, bunlar aynı zamanda tarım-gıda ürünü ithalatına bağımlı olduğundan, gıda fiyatlarını çok geçmeden yeniden artırmaya başladı. Dünya gıda fiyatı endeksi 2010’un ikinci yarısından itibaren yeniden hızla tırmanmaya başlayarak, 2011 başlarında 2008 düzeyinin bile üstüne çıktı. 2010’ların sonu ve 2011, aynı zamanda (Tunus’ta Bouzizi’nin kendini yakmasıyla ilk kıvılcımı çakılan) Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan en büyük meydan-sokak isyanları dalgasının başladığı kesittir. Buradan kapitalist gıda krizinin 2011 küresel isyan, işgal ve direniş dalgasının temel dinamiklerinden biri olduğunu görebiliriz.

Türkiye’de ise kapitalist gıda krizi, ilk sinyallerini, hemen hatırlanacağı gibi, yerel seçimlerin arifesinde, patates soğan gibi temel gıda ürünlerinde fahiş fiyat artışları ile göstermişti. Kapitalist devlet iktidarı, “tanzim-satış” uygulamasıyla durumu seçimlere kadar idare etmeye çalışmış, 5-6 kilo temel gıdayı 15 lira ucuza alabilmek için her tanzim-satış noktasının önünde saatlerce bekleyen 100’lerce kişilik kuyruklar oluşmuştu. Koronavirüs krizi sürecinde de fiyatları ilk katlanan makarna oldu, Nisan 2020’nin zam şampiyonu ise yine soğan-patates. Temel gıda fiyatları Nisan ayında ortalama enflasyondan 3 kat hızlı arttı. Krizle birlikte kur artışı (dolar 7 lirayı aştı), pek çok temel tarım-gıda ürünü veya girdisi ithalata bağlı ve dolara endeksli olduğundan, aynı zamanda patates, makarna gibi görece dayanıklı “yoksul gıdaları” spekülasyona daha elverişli olduğundan, en hızlı ve sıçramalı fiyat artışları, en temel gıda ürünlerinde görülüyor. Büyük işsizlik patlaması, ücret düşüşleriyle birlikte temel gıda fiyatlarında fahiş artışlar, önümüzdeki süreçte dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de toplumsal sarsıntılara gebe görünüyor.

Tarım-gıda zincirlerinin toplumsal-bütünleşmesi, gıda zincirlerinin gerçek toplumsallaşmasını ve planlı yürütülmesini olanaklı ve zorunlu kılıyor!

Türkiye solu, koronavirüs kriziyle sağlık hizmetlerinin vb kamulaştırılmasını isterken, gıdanın yaşamın da sağlığın da merkezinde durduğunu unutuyor. “Kamulaştırma” ise işin hikayesi, örneğin bir maskeyi bile 1 aydır parasız dağıtmayı beceremeyen kapitalist devlet, sonunda burjuvazinin isteği üzerine maskeleri de “serbest piyasa” adı altında kapitalist kar ve spekülasyona teslim ediverdi. Aynısı gıda için de geçerli. Nitekim yazımızın başında yer verdiğimiz FAO, DSÖ, DTÖ üçlüsünün yönergesi, gıda alanında her türlü korumacı, kontrolcü (ihracat yasakları, fiyat kontrolü) vb önlemi yasaklıyor. Kapitalist güçlerin bu süreçte en büyük kar ve spekülatif vurgun alanı olarak gıda fiyatlarının “serbest” bırakılmasınının yolunu açık tutuyor.

Gıda, önümüzdeki süreçte, hem tarım-gıda üretim ve tedarik zincirlerinin tüm halkalarındaki (çalışma yoğunluğu ve süreleri artırılan, ölümcül sağlık riskleri artan) işçilerin, hem de bir bütün olarak işçi sınıfının öne çıkan, sınıf mücadelesinin en keskin dinamiklerinden biri olacak.

Şu halkalar önem kazanıyor: Kapitalist endüstriyel tarım-gıda zincirinin bütün halkalarındaki işçilerin mücadele ve örgütlenmelerinin nasıl birleşebileceği. Tarım-gıda zincirindeki işçilerin mücadeleleri ile, hiper gıda enflasyonundan etkilenen ve önemli bir açlık tehdidi altındaki işçi sınıfının gıda güvencesi mücadelesinin nasıl birleşebileceği.

Günümüzde tarım-gıdanın tüm geri ve ileri bağlantı ve zincirleriyle artan ölçüde toplumsal bütünleşmesi, gıda üretim ve emeğinin yeni ve daha yüksek bir temelden dev çaplı toplumsal bütünleşmesi… ne karşılık kapitalist artı-değer, kar, realizasyon ilişkileri çelişkisi, her zamankinden daha belirgin ve keskindir. Tarım-gıda üretim, tedarik ve dağıtım zincirlerinin artan toplumsal bütünleşmesi, aynı zamanda en yaşamsal gıda zincirlerinin gerçek toplumsallaştırılmasının ve planlı sosyalist üretim ve dağıtıma tabi kılınmasının hem her zamankinden gelişkin olanağını hem de gıda alanındaki sertleşen sınıf mücadeleleriyle kendini dayatan bir zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*