Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Kadına şiddet, İnsanlık ve Özgürlük

Kadına şiddet, İnsanlık ve Özgürlük

Diyanet İşleri Başkanı M.Görmez ”Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesinde Din Görevlileri’nin Katkısının* sağlanması işbirliği protokolü’nün imza töreninde, bu projeye maddi destek sunan BM’ye çıkışmış:”Kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza önce insanlığa karşı şiddeti önleyin. İnsanlığa karşı şiddeti önleyemeyen kurumlar, kuruluşlar, toplumların kadına karşı şiddeti, insan hakkını, aile içi şiddeti vb.konuları nasıl önleyebilirler…” diye!!!

Kadın ve Aile’den sorumlu Bakan Fatma Şahin’in kafasını sallayarak onayladığı bu sözler aslında bir zihniyetin dışa vurumudur. Muhafazakar dinciliğin temellerindendir. Kadın erkek karşısında ikincildir. Erkeğin mülkiyet nesnesidir. Mülkiyetindeki herhangi bir varlık üzerinde tasarruf hakkı nasıl kendine aitse, kadında öyledir. Günde 5 kadının cinayet kurbanı olması, aile içi şiddetin yaygınlığı, aile kurumunun kadının köleliğinin mührü ve taşıyıcısı olması onlar için ciddi sorunlar değildir. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine girmez. Girmez çünkü kadının insanlığı biraz tartışmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanı kendince, aklınca Ortadoğu’da şu günlerde yaşanan katliamlara gönderme yaparak ne kadar yüksek değerlere sahip olduğunu göstermek istiyor. (Suriye ve Mısır’da yaşanan katliamlara ‘ama’sız karşı duruşu, yüce insani değerleri sahiplenmesi gözlerimizi yaşartırken bir sorunun çengeli gelip takılıyor aklımıza. Peki ya Rojava’da yaşanan katliamlar? Bir parçası olduğunuz devletin her türlü desteğiyle gerici çetelerin Rojava Kürt halkına uyguladığı katliamlar? O kadar uzağa gitmeyelim isterseniz. Haziran günlerinde yaşanan devlet terörüne karşı tutumunuz? Büyük sessizlik!) İnsani değer ve ahlaki normlarının politika üstü olduğunu anlatırken (yerseniz) artık işlevsizleşmiş, tıkanmış BM’ye serzenişte bulunuyor. Bunu yaparken aslında aklında tek Bir şey olduğunu düşünüyoruz: dini, insani değer vb.lerini koyun bir yana T.C devleti dış politikada ”değerli yalnızlık” günlerini yaşar, yalnızlığına bir yandan methiye düzer, bir yandan niye yalnız bırakılıyorum diye çırpınıp, önüne gelene fırça atarken, Görmez buradan kendini kurtarmaya çalışıyor. İslam İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun açıktan eleştirilip, yerden yere vurulduğu ”nankör, biz olmasak sen o koltuğa oturabilir miydin?” le haşlandığı şu günlerde aman dikkat! AKP çıkabilir! Hükümet politikasına, duruşuna destek vermek, her platformda destek vermek şart. Diyanet İşleri Başkanı olarak daha çok öte dünyayla, ahiretle ilgilenmesi gerekirken bu dünyada ki kariyerinin de takipçisidir. Bu böyledir ama, konu kadın olunca ortaya koyduğu ideolojik-kültürel çerçeve tam da söylediği, inandığı gibidir.

Küçücük bir bez parçasıyla yaralı, irin kaplamış vücudunu gizlemeye çalışan bir hasta gibi bir tarafını kapatırken diğer taraflar açığa çıkmaktadır. Gerçekliğini saklayabilmesi mümkün değil. Kadın üzerine konuştukları her anda zihniyetlerinin nasıl da köleci, gerici olduğunu görebiliyoruz. Daha birkaç gün önce Tasavvufçu İnançer’in (güya derin tasavvufi, felsefi görüşleriyle tanınıyormuş!) hamile kadınlar hakkında söylediği sözlerde aynı zihniyetin ürünü ve bakış açısıdır. Sunni islamcı ideoloji tam da böyle bakar. Başbakan’da söylemiştir:”Kadın ile erkeği inancım gereği eşit göremem!” diye. Ötesi yok. Siyasal islamcılıkta egemen bakış budur ve toplumsal gericilik birikimi olarak kitleler içinde yaygındır. Kadının özgürlük talebinin şiddetle bastırılmaya çalışılmasının arkasında büyük oranda dinci gericilik birikimi vardır. Efendi köle ilişkisinde, köle konumunun bilincine uygun davranırsa, efendisi ona iyi davranır. Yok köle bu ilişkiyi, redetmeye kalkarsa mülkiyet ilişkisi gereği tasarruf hakiki efendinindir!

Böyle bir zihniyetin egemen olduğu bir toplumsallıkta ve daha önemlisi muhafazakar gerici bir iktidar döneminde kadın sorunu daha bir ağırlaşmaktadır. Erkek egemen sisteme karşı mücadele bu gericilik birikimini de hedef almalı, kadınların yaşamını kısıtlayan her türlü yasak ve uygulamaya, gericilik birikimini yaygınlaştıracak düzenlemelere karşı çıkmayı bir zorunluluk haline getirir, getirmelidir.

Kürt sorununa çözüm için gündeme getirilen ”demokratikleşme paketi”(!)nin içerisinde kamuda çalışan kadın işçilerin türban takabilmelerinin önünü açacak düzenlemelerinde olduğu söylenmektedir. Kadınların nerede nasıl giyinecekleri meselesi tamamen onlara ait bir konu olmakla birlikte işin içine kamu kuruluşları girince bu konu çatallanmaktadır. Şöyle ki: kamu da türbanın serbest bırakılmasıyla birlikte kadın işçiler türbanlı ve başı açık diyerek ikiye bölünmüş olacaklar. Bugün ki siyasal iklimde söylemeye gerek yok ki başı açık kadın işçiler örtünme baskısıyla karşı karşıya kalacaklardır. İşyerlerinde yaşadıkları onca soruna birde örtünme baskısı eklenecektir. Dinci gericiliğin egemen olduğu bir siyasal iklimde, muhafazakar-dinci toplum mühendisliğinin çalışmalarını-saldırmalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte kadın kamu işçilerinin böyle bir baskı altına alınmasına izin verilmemelidir.

Burjuva devlet makinasının sınıfsal olarak tarafsız olmadığını biliyoruz. Buna rağmen onu tüm kesimlere karşı nötr olmaya zorluyor, bunu mücadelesini veriyoruz. Gerçek sınıf karakterini, çelişkilerini açığa çıkaran bir mücadeledir bu. Türban meselesi de böyledir. Biz devlet kurumlarında çalışanların dini tercihlerini (hele de bu egemen-ezen konumunda olan mezhebin sembolleriyse) öne çıkartmalarına karşıyız. Din kişisel bir meseledir ve orada kalmalı, devlet kurumlarına dini ritüel ve semboller egemen olmamalıdır. Böyle bir ortam işçi ve emekçileri yeniden ve başka bir şekilde (Kürt-Türk,Alevi-Sunni) bölmenin dışında, kadınlar üzerindeki baskıyıda arttıracaktır. Örtünmeyi rededen kadınların idari baskı altında kalması(siyasi iktidara yaranmak için bu kadar gayretkeş bir bürokrat, idari yönetici varken hele) kaçınılmaz olacaktır. (birkaçgün önce bir hakim adayı genç kadın intihar etti: Deniz Yaylalı. Aktarılanlar adalet Akademisi yönetiminin genç kadının giyim-kuşamını, yaşam tarzını beğenmediği için baskıladığı ve atanmasını engellediği yönünde. Baskıları kaldıramayan genç kadın intihar ediyor. Başka bir şekilde kadın cinayetidir bu olayda). Türban’ı tüm siyasal-ideolojik veçhelerinden uzaklaştırıp ”özgürlük” hanesine almamız, yanıltıcı ve yanlış olur. Onun arkasında koskoca bir muhafazakar toplum mühendisliği, dindar nesil hedefi vardır. Bunlardan soyutlayarak ele almak bizi burjuva liberalizmin kaypak zeminine taşır. Biz bunu özgürlük olarak değerlendiremeyiz. Çünkü türbanın imlediği toplumsal değerler sisteminde kadının yeri ve konumu, özgürlüğü erkeğin gölgesi kadardır! Komünistler ileri bir sistemin, kadın ve erkeğin eşit olduğu bir sistemin savunucuları olarak, her türlü gerici kurum, ideoloji, sembole karşı da mücadele ederler. Fakat bu mücadele Kemalist laikçilerin yaptığı gibi zor aygıtlarını kullanarak, polis ve jandarmayı kullanarak yürütülmemelidir. Tamamen ideolojik alanda, zor araçlarından soyutlanmış bir alanda verilir bu mücadele.

Bizler kadınların kendi özgür tecihlerini, yine özgürce yapabilecekleri ortam için mücadele etmeliyiz. ”özgürlüğün” gerçek anlamını göstermek, özgür bir cins olarak kendi kaderlerini tayin etmelerinin olanaklarını yaratmaya çalışırız. Hedef olarak geri bir toplumsal düzeni değil, güdük burjuva özgürlükleride aşan, ufuk çizgisinde beliren özgürlükler dünyasını gösteririz!

*Bu katkının nasıl verileceği Kuran’da belirtilmiş! Şöyle deniyor:”Erkekler, kadınlar üzerinde akim dururlar, çünkü bir kere Tanrı birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar baş eğerler. (…) Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince, önce kendilerine öğüt verin, sonra yataklarınızda yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün!” (Sure 4, Ayet 34)

Ercan Akpınar

Sincan Cezaevi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*