Anasayfa » BASINDAN » İşçilerin virüse karşı bağışıklığı mı var?

İşçilerin virüse karşı bağışıklığı mı var?

AKP Genel Başkanı, Varlık Fonu Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam Covid-19 hastalığına karşı aldıkları yeni önlemleri açıkladı. Söylediği her cümle tartışmalıydı. Sağlık sistemine ilişkin övücü sözleri gibi. Ancak asıl öne çıkan “yeni politika”, akciğer hastalığı olanların sayısı nedeniyle Zonguldak’ı da eklediği 31 kente giriş çıkışların yasaklanması ve 20 yaş altındaki gençlere sokağa çıkma yasağı getirilmesi oldu. Geçtiğimiz haftalarda “üretim ve ihracat”tan vazgeçilemeyeceği yönündeki dayatmayı bu kez 20 yaş altı istisnasıyla yineledi. Ve tabii, üretim, gelişme, üretim, gelişme…

İŞÇİLER FEDA MI EDİLİYOR?

Diğer kentler bir yana, korona virüsü vakalarının en az yüzde 60’ının görüldüğü ve son iki günde vaka sayısının 8 binlerden 12 binlere; yüzde 50 oranında yükseldiği, milyonlarca işçinin bulunduğu İstanbul’da, alınmayan önlemler nedeniyle hem hastalığın taşıyıcı sayısının hem de ölümlerin artacağını bilmez mi ülkeyi 18 yıldır yönetenler? Yaşanan olağanüstü koşullara, insanların ölümle yüz yüze olmasına rağmen niye ısrar ediliyor bu politikada? Niçin iç içe çalışan, aynı servislerle ya da aynı toplu taşıma araçlarıyla işyerlerine giden işçilerle ilgili herhangi bir önlem alma gereği duyulmuyor? Ve bu ısrar sadece bu döneme mi özgü? Gelin bu iki sorunun peşinden gitmeye çalışalım; Zonguldak’ın niye büyükşehir olmadığı halde yasaklı kent haline getirildiğinden başlayarak…

Zonguldak, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ‘işçi kenti’ olarak anılan bir yerleşim. 1991 yılının hemen başında, Türkiye işçi sınıfının en büyük işçi eylemlerinden biri olan Büyük Madenci Yürüyüşü’nün başlatıldığı kent. Maden işçileri, sefalet koşullarına karşı insanca yaşayabilmek için talep ettikleri ücret ve çalışma koşullarını dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal reddedince, Ankara’ya yürüyüş yapmaya karar vermişlerdi. Yaşı benimkine yakın olanların mutlaka hatırlayacağı görkemli bir yürüyüş yaptı işçiler Ankara’ya, yani devlete doğru! O dönemin sermaye medyasında, tıpkı bugünün yandaşları gibi, işçilerin yüksek ücret aldığı, madenciliğin kârlı olmadığı yönünde propaganda yapılıyordu. Asgari ücretli işçiler ya da işsizler maden işçilerine karşı kışkırtılıyordu.

ZONGULDAK’IN ‘KİRLİ’ İŞİ

Sonuçta işçiler Ankara’ya varmadan taleplerinin bir kısmı karşılandı ve o dönemin iktidarı kısa bir süreliğine de olsa rahat nefes aldı. Bu eylem sayesinde uzun yıllar sonra ilk kez işçi ücretleri reel olarak yükseldi. Üstelik sadece Zonguldak maden işçilerinin değil bütün işçilerin…

Zonguldak’ta “kirli” bir işte çalışıyordu işçiler. Maden ocaklarında Türkiye için kömür çıkarırken sağlıklarını kaybediyorlardı. O dönemlerde Zonguldak’ta işçilerin ortalama yaşam süresi Türkiye ortalamasının en az 10 yıl altındaydı. Yani sermaye sınıfının ve devletin çok ücret aldıklarını iddia ettikleri maden işçileri yaşamlarının 10 yılını maden ocaklarına gömüyorlardı. Bugünkü durumun ne olduğunu bilmiyoruz çünkü TÜİK, Hayat Tabloları’nda kentlerdeki ortalama yaşam sürelerini vermek yerine beklenen yaşam sürelerini açıklamakla yetiniyor. Ancak 90’lı yıllardan bugüne, hem yapılan yeni termik santraller hem de özelleştirmeler nedeniyle çalışma koşullarını kötüleşmesi nedeniyle Zonguldak’ta maden işçilerinin durumunun en azından iyileşmediğini tahmin edebiliriz.

İşte böyle bir kentti Zonguldak ve akciğer hastalıklarından mustarip işçilerle doluydu. Bir kez daha işçilere “aman bir süreliğine de olsa hastalanmayın ama eskiden olduğu gibi yine erkenden ölebilirsiniz” denmiş oldu.

20 YAŞIN ALTINDAKİ İŞÇİLER NE OLACAK?

Sistem için en yaşamsal sorunun, üretimin devam etmesi, yani işçilerin sınırsız sömürüsüne devam edilmesi olduğu biliniyordu. Zaten uygulanan politikalara, bırakalım zorunlu olan ideolojik bakışı, “çıplak gözle” bakıldığında bile; özellikle madencilik, inşaat, tekstil ve metal gibi sektörlerde üretimin devamını sağlamak dışında bir çıkışları görünmüyordu. Artı değer üretimi de kesintiye uğrarsa, ülkenin değil, iktidarın bir daha toparlanabilmesinin mümkün olamayacağı ortadaydı. Diğer yandan sermaye için de fabrikaların durması istenen bir durum değildi çünkü onlar da her zaman birlikte hareket ettikleri devletin kasasında bu kez para olmadığını biliyorlardı. Üretimin durması kârlarının düşüşü anlamına gelecekti. Boğazına kadar borca batmış şirketler için nakit akışının da sekteye uğraması, iflas anlamına gelecekti ve bu iflaslar bir dalga haline gelebilecekti. Çünkü bu dönemde borcu borçla kapatma olanaklarının da azaldığı ortadaydı.

Bir önlem daha aldılar. Daha önce 65 yaş üstü yurttaşların sokağa çıkışını yasaklamışlardı, şimdi de 20 yaş altının “özgürlüğünü” kısıtladılar. Hiç şüphemiz olmasın, 20 yaş altı derken kastettiklerinin istisnası olacak. Kayıtdışı olanlarla birlikte 1 milyonu aşkın 20 yaş altı işçinin bir şekilde fabrikalara, atölyelere, inşaatlara gitmesini sağlayacak bir yol bulacaklar. Meslek liselerinde öğrenci olan çocukların aylardır üç kuruşa tıpkı bir çalışma kampındaymışçasına çalıştırıldıkları ve çalıştırılmaya devam edecekleri gibi. Aynı şekilde, 31 ile giriş ve çıkışların yasaklanması, komşu illerde çalışmak zorunda kalan (Örneğin İstanbul-Gebze arasında gidip gelen, ya da İstanbul-Trakya arasında gidip gelen) işçilerin, yine ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşabilmesini engelleyemeyecek!

Tekrar sorarak devam edeyim: Yaşanan olağanüstü koşullara, insanların ölümle yüz yüze olmasına rağmen niye ısrar ediliyor bu politikada? Ve bu ısrar sadece bu döneme mi özgü?

Kısa bir durum değerlendirmesiyle devam edeyim…

Salgına ilişkin önlemler alınmadan önceki aylarda işsizlik olağanüstü bir artış gösteriyordu. Özellikle gençler giderek daha fazla işten çıkarılıyor ya da işgücüne katıldıkları halde iş bulamadan yaşamak zorunda kalıyordu. Bu konuda resmi TÜİK verilerine bile bakmak yeterli. Diğer yandan da kayıt dışı istihdamda artış yaşanıyordu. Bugünlerde sık sık gündeme gelen esnek çalışma biçimleri de yaygınlaşıyordu ama bu esnekliği canları istediğinde işe alma, istediğinde de işten çıkarma olarak gerçekleştiriyordu üretim araçlarına sahip olanlar. Korona virüsü sonrasında ise çeşitli kategorilerde işsizlik dağılımı farklılaştı. Pek çok işyeri ve fabrikada işten çıkarmanın bir bahanesi haline getirildi salgın. Gündelik işlerde, çoğunluğu kayıtsız olarak çalışanlar ise çalıştıkları yerlerin ya ekonomik nedenlerle ya da devletin genelgeleri nedeniyle kapanması sonucunda işlerini, dolayısıyla gelirlerini kaybettiler. Bunun sonuçlarının ne olacağını, salgının ne kadar süreceği belirleyecek. Bir başka kategori ise özellikle sanayide pek çok büyük ölçekli fabrikada, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması ya da yıllık izinlerinin zorunlu olarak kullandırılması. Burada da salgınla ilgili krizin yükü, bir başka biçimde  işçilere yüklenmiş oldu.

Böyle bir süreç yaşanırken bir de çalışabilecek durumda olan fabrikaların çalışmaması sistemin işleyişine büyük bir darbe vuracaktı. Üstelik bu okulların kapatılması gibi “duygusal” bir etki de yaratmayacaktı.

İşçiler olağan dönemlerde de kendileri dışında herkes ve kendi sınıfları dışında bütün sınıflar için çalışıyordu. Onların bu eylemi kapitalizmi büyüttü, toplumların refah düzeyini yükseltti. Düzen, sistem her ne ise onun devamını sağlayan işçilerin üretici gücüydü; emek gücüydü. İster imalat sanayiinde olsun ister hizmet sektöründe, ister tarımda, işçiler kendilerinden çok nüfusun tamamının yaşamını sürdürebilmesindeki kilit rollerini bugüne dek sürdürdü.

FEDAKÂRLIK HEP İŞÇİDEN

Bugün daha çok sağlık çalışanları için sözü edilen fedakârlığı aralarında sağlık çalışanlarının da bulunduğu milyarlarca işçi-emekçi yıllardır yapıyordu zaten. Bunu yaparken kendi sağlıklarından, yaşamlarından fedakârlık ettiler. Gelirleri her zaman giderlerinden daha düşüktü; 21. yüzyılda daha da düştü. Milyarlarca kişi, resmi açıklamalar bir tarafa, gerçek anlamda açlık sınırında bir yaşam sürdürmek zorunda kalıyordu. Niye? Sistemin kuralı şu değil miydi 200 yıldır? İşçilere, patronların ihtiyaç duyduğu emek gücünü yeniden üretebilecekleri kadar bir ücret verilir! Zaman zaman bunun altına düştüğü de olur ama kural budur. Yaklaşık 30 yıldır işçiler kendilerine ödenen ücretin, ister devlet ödesin ister sermaye sınıfı, bir lütuf olduğuna inandırıldılar, halbuki devletlerin de sermaye sınıfının da işçide aradığı sadece ve sadece emek gücüydü, canlı emekti.

Böyle bir düzende, korona virüsünün sınıf ayrımı yapmadığını, herkese bulaşabildiğini gündeme getirmekten daha aptalca bir tartışma olabilir mi?

İşin aslı işçiler, ister inşaat işçisi olsun ister maden işçisi, ister kot taşlasınlar ister tarım işçisi olsunlar; öleceklerini bile bile çalışıyorlar. Çalışmak, bugün değil yarın ölmelerini sağlıyor sadece. Bugünlerde salgın bir hastalık varken ve bu salgın hastalığın temasla bulaştığı herkes tarafından biliniyorken, işçiler dışında herkese “evde kal” denirken; onlar sokakları, caddeleri, servisleri, otobüsleri, metroları, fabrikaları doldurmayı sürdürüyor.

İşçilerin çalışma hakkıymış, çalışmama hakkıymış, yaşama hakkıymış… Bunlar her zamanki gibi göz ardı edilebilecek küçük sorunlar. Bugüne kadar yaşamını yitirenlerin ya da hastalananların kaçının işçi olduğunu bilmiyoruz. Bunu gizlediklerine göre ve popüler devletlûlerin, hatta onların yakınlarının ya da bir sermayedarın bu nedenle ölmesi durumunda hemen açıklanacağını bildiğimize göre, ölenlerin çoğu işçi ya da emekli işçi olsa gerek.

Salgının ilk vakalarının açıklandığı günlerde bunun bir ‘fırsat’ olacağı, Çin’deki yatırımların Türkiye’ye gelebileceğini söylendiğini hiç unutmadan… Salgının varlığı kabul edilir edilmez ilk refleksin, tıpkı ABD’deki gibi şirketleri kurtarmak olduğunu hiç unutmadan… Ölüm ve sermaye, hep bir arada olduklarını, artık iç içe geçtiklerini hatırlayarak… Sermayenin egemenliği sürerken, sağlıklı bir toplum hayalden öteye geçemeyecek. Korona virüsünün verdiği ilk ders bu!

Devlet ve sermaye, 30 yıl önceki “Büyük Madenci Yürüyüşü” gibi bir siyasi harekete toslayana kadar, alışkanlıklarından vazgeçmeyecek. Onlar vazgeçmeyeceğine ve değişmeyeceğine göre, geleceğin bugünden farklı olmasını sağlayacak olan; durmaksızın, sayısız platformda sürekli bir şeyler rica etmek değil, sürekli ve siyasi bir eylemi örgütleyecek hazırlıklara girişmek olsa gerek. Bu yapılamadığında çarklar yine bizi bu duruma düşürenler için dönmeye başlayacak. Yani, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” saçmalığının gerçek bir karşılığı olmayacak. Ama dayatılanı reddedeceğimiz bir adım atabildiğimizde, bu kez çanlar başkaları için çalmaya başlayabilir.

Nurettin Tatar/gazeteduvar.com.tr

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*