Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » İşçi sınıfı iş’e sığmaz!

İşçi sınıfı iş’e sığmaz!

1mayis2Esneklik ve güvencesizlik, kapitalizmin iktidarının üzerinde yükseldiği ücretli köleliği giderek daha fazla açığa çıkarıyor ve keskinleştiriyor. Peki geleneksel sendikaların ve solun buna karşı pozisyonu ne? 30 yıl önce, 20 yıl önce, 10 yıl önce neyse bugün de o. İşçi sınıfı muazzam genişleyip çeşitlenirken giderek daralan bir işçi kesimi için işlerin ve ekmeğin korunması. Günümüz ifadesiyle istihdam ve geçim. Belki bir de daha iyi çalışma koşulları. Bunlar önemsiz mi, elbette değil. Yine de kapitalizmin her krizinde vites büyüten saldırılarına karşı hep daha kötüye giden mevcut iş ve geçim koşullarını savunmakla yetinmekte ters giden bir şeyler olsa gerek. Hep aynı şey yapılarak farklı sonuç alınamayacağına göre?

İş ve geçim, kapitalizmin formülüdür. Çoğunluğun geçinebilmek için tüm toplumsal üretim ve yaratıcılık yeteneğini sermaye patronlarına – toplumsal emeğin tüm yararlı niteliklerinden vazgeçerek- satmak ve sömürtmek zorunda kalışının ifadesidir. İş ve geçime hapsolmuş hayat, ücretli köleliliğin ta kendisidir. İşçilerin çoğu bunun farkındadır; “Biz yaşamak için çalışmıyoruz, çalışmak için yaşıyoruz” derler. İnsanın bir iş aracına indirgenmesi, sermaye patronlarının karlarını büyütmek için tüm yaşam enerjilerinin öğütülmesi, daha yalın nasıl anlatılabilir ki?

Geleneksel sol ve sendikalar ise bu kadarının bile farkında değilmiş gibi görünüyor. Asıl sorgulanması gereken, tam da bu iş ve geçime dayalı kölecilik makinesi iken, onu doğal ve kaçınılmaz kabul edip onun içinde “ne kurtarabiliriz”e bakmak, kötü bir stratejidir. Eğer “olan olması gerekendir”ciliğin bir strateji olduğunu varsayarsak tabii. Çünkü işçinin ufkunu daha baştan mevcut iş ve geçim koşullarına hapsetmekte, oyunu kapitalizmin çizdiği bu en dar sınırlar içinde oynamayı kabul etmektedir. İş ve geçimin ötesine geçen mücadele perspektifinden bahsettiğinizde, sizi hemen “hayalcilik” ile suçlarlar. Oysa aşırı çalışma/asgari geçim kapanı, önce ücretli köleliğin ortadan kaldırıldığı yeni bir toplumsal sistem için mücadele özlemlerinin bir yana bırakılmasıyla azgınlaşmadı mı?

Neoliberal kapitalist sistemin bizzat kendisi, ömür boyu kölece çalışarak gelecekte düze çıkma ihtimali gibi bireysel kurtuluş hayallerini ortadan kaldırırken, onun yerine bunu savunmak asıl hayalcilik değil mi? Kapitalizmde despotik ve güvencesiz çalışma koşulları hiç yoktu ve yokmuş da, “ideal”, “güvenceli”, “insanca” çalışma koşullarına sahip bir kesim için yeni başlıyormuş gibi davranmak bizzat “ideal kapitalizm” hayalciliği değil mi?

Ücretli iş, geçinebilmek için katlanma mecburiyetinin dayatıldığı bir işkenceden başka bir şey değil. İsterse ağır sanayi, otomotiv işçisi olsun, isterse öğretmen, sağlıkçı, çalıştığı işle onur ve gurur duyan işçi sayısı giderek azalıyor. Çalışma yıkıcı biçimde değersizleştiriliyor. İş’in bir sosyal değeri kalmıyor. İş’le birlikte iş temelli hak, kimlik ve statülerin içi boşaltılıyor. Mevcut iş ve mesleklerin artan ölçüde, bir toplumsal belleği, geleceği, gelişme hissi, belli bir iş yapıyor olmaya dayalı topluluk üyeliği ve mesleki etik norm ve kültürü kalmıyor. Ömür boyu zorunlu çalışmaya, belli bir meslek sahibi olmaya dayalı sosyal idealler eriyip gidiyor.

Son 10 yılda dünya çapında işçiler arasında yapılan araştırmalar, çalıştıkları işleri seven ve gelecek görenlerin oranının son 100 yılın en dip noktasına düştüğünü gösteriyor. Patronlarına sadık olduklarını ve güvendiklerini dile getiren işçilerin oranı yüzde 80’lerden yüzde 20’lere düşmüş durumda. Kamuda ücretler, kısmi güvenceler, sosyal haklar giderek kazınırken, kamu emekçileri yaptıkları işlerden bezdirilirken, her yıl milyonlarca kişinin KPSS’ye yığılması, bunun başka bir göstergesi. Büyük sermaye durmaksızın daha fazla nitelikli işgücü açığından yakınırken, eğitimli işçilerin artan bölümü vasıf ve yeteneklerinin çok altındaki işlerde çalıştırılıyor.

İş’in bir nebze daha tahammül edilebilir olduğu “sosyal” sargı bezlerinden soyulmasıyla, gerçek yüzü, zorunluluk, zahmet, itaat, araçlaşma ve nesneleşme, özsaygı ve özerklik yitimi, yabancılaşma, tüm yaşam enerjisinin kökünden sökülüp tüketilmesi, sakatlanma, körelme olarak açığa çıkıyor.

Tüm bunlar 1- Emek-sermaye uzlaşmaz karşıtlığının, 2- Üretim ve emeğin daha yüksek toplumsallaşmasıyla sermaye birikimine dayalı iş çelişkisinin nasıl keskinleştiğinin göstergesi.

Açık olmalı: Üretimin ve emeğin daha yüksek toplumsallaşma niteliği, iş’e sığmıyor. İş’in toplumsal yaşamın temeli ve yaşamanın iş’e bağımlı olmaktan çıkmasını koşulluyor. İş’in bir toplumsal ideal olmaktan çıkmasını koşulluyor. İş çürüyor ve çözülüyor. İş, toplumsal bir ideal ve itibar kaynağı olmaktan çıkıyor.

Hal böyleyken kapitalizm daha az geçimi daha çok iş’le koşulluyor. İş’ten özgürleşmeye can atan yaşamın bütününü daha fazla iş’e köleleştiriyor, tüm yaşamı bir iş’e çeviriyor. İş ve düzen itaatının karşılığında artık hiçbir sosyal değer, statü ve gelecek güvencesi bulamayan işçilere daha az günübirlik geçim için daha çok iş ve iş peşinde koşma dayatılıyor. İşçileri o korkunç işlerini koruyabilmek için bile direnmek zorunda bırakıyor. Asgari geçim ve borçlarını ödemeye devam edebilmek için 12 saat çalışmayı kendileri ister hale getiriliyor. Çalışma ve yaratıcılık yeteneğinin kontrol altına alınmasına karşı en isyankar genç kuşakların direncini, özgüvenini, gelecek beklenti ve özlemlerini daha küçük yaşlardan, öğrencilikten başlayarak kırmak için en değersizleştirilmiş çalışma biçimlerine, yaygınlaştırılan ve uzatılan “stajiyerlik” adı altında, ayak işlerine ve aşağılanmaya boyun eğmelerini dayatıyor.

Bu çelişki sürdürülebilir değildir. Sürdürülebilir değildir ama geleneksel sendikalist ve sosyal demokratik mücadele anlayışları, giderek daralan ve bir nebze daha tahammül edilebilir olduğunu varsaydıkları “işlerin korunması” dışında ne vaat ediyor? İşçiler, iş’in değil serbest toplumsallaşma, çok yönlü gelişim ve yaratıcılık zaman ve olanaklarının temel olduğu bir yaşam istemezler miydi? Çalışmanın süresi hızla kısaltılan, toplumsal-bireysel yararlılığı ve geliştiriciliği artan, bir kolektif yaratıcılık faaliyeti haline gelmesini istemezler miydi? Tüm yaşam enerjilerinin ve gelişme potansiyellerinin zerre kadar söz, karar, kontrol olanaklarının olmadığı sermayenin iş aracına alçaltılmasından özgürleşmek istemezler miydi? Görülmemiş ölçüde toplumsal bir üretkenliğe erişmiş emeklerini, üretimin aracı ve hamalı olmaktan çıkarıp kendi büyüyen toplumsal ihtiyaçları için yöneticisi, tasarlayıcısı, örgütleyicisi haline gelmek istemezler miydi?

İşçi sınıfı, iş’e sığmaz! İş’in uzlaşmaz çelişkisinin tarihsel gelişim doğrultusu, iş’in kaldırılmasıdır.

“Emeğin korunması mücadelesini yürütürken, kesinlikle bugünkü biçimiyle emeği ve çalışmayı fetişleştirmeyeceğiz. Biz emeğin kapitalist özel mülkiyet ve sermayeye bağlı olmaktan, ücretli emek olmaktan, meta üretir olmaktan, makinenin bir uzantısı olmaktan, bilinen nesneleştirici biçimiyle çalışmadan, belirli bir işe, bir mekana ve zamana bağlı olmaktan kurtularak özgürleşmesini, kendini ve toplumu gerçekleştirme ve geliştirme etkinliğine dönüşmesini savunuyoruz. Bugün emeğin korunması mücadelesini yürütürken, emeğin korunması sorununun, nihai olarak ancak kaldırılmasıyla, yani üretimin asli taşıyıcısı, hamalı ve temeli olmaktan çıkması, kolektif sahibi, tasarımcısı ve yöneticisi haline gelmesi”ni savunuyoruz. (KDÖ Mücadele Platformu, s. 145)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*