Anasayfa » BASINDAN » “İnançlara Özgürlük” Lafzının Reddi-Can Serhat Halis (fraksiyon.org)

“İnançlara Özgürlük” Lafzının Reddi-Can Serhat Halis (fraksiyon.org)

Can Serhat Halis

Post-modern/liberalizmin birey zihnine enjekte ettiği “özgürlükçülük” aşısı, bugün her zamankinden daha fazla tutmuş olacak ki; hayat, sabahtan erken kalkanın, “her şeye özgürlük” istediği bir teorik “kaos tenceresine” dönmüş durumda. Mesele özgürlük olunca akan sular duruyor adeta. Hekate’nin her kilidi açan anahtarı gibi, düğümlenmiş her sorunu çözecek yegâne yaklaşım olarak çıkarılıyor karşımıza. Öyle bir sözcük ki bu özgürlük, başına ya da sonuna, önüne ya da arkasına geldiği her kavramı, adeta tılsımlı bir değnek değmişçesine sevimli kılıyor anında. İnançlara özgürlük dendiğinde de (özgürlük) sonuna geldiği inanç sözcüğünün kitleler nezdinde zaten hayli yüksek olan itibarını, daha bir kıdemli hale getiriyor. Bu yazı, “inanç, kendisi için özgürlük teorileri üretmemize neden olacak kadar kıdemli bir itibara sahip midir” ve “İnanç Özgürlüğünün tekabül ettiği kuramsal ve ideolojik hat nedir” sorularına cevap bulma uğraşının bir neticesidir.

Kanıta İhtiyaç Duymayan Kesin Kabul Olarak İnanç:

Maddi delillere ve nesnel dayanaklara ihtiyaç duymayan kabullere inanç diyoruz. Yani, olayı-olguyu ya da herhangi bir varoluş biçimini, nesnel zemine ve kanıta gereksinim duymadan açıklayan, bu anlamıyla bilimsel dayanaklardan yoksun her türden yorum, bir inançtır. “Şey”in (“doğru”luğu ya da “yanlış”lığı da dâhil olmak üzere her türden) niteliğine dair bir belirlemede, nesnel deliller hiçbir anlam ifade etmemektedir inanç için. Maddi kanıtlara dayanmayan her öznel yaklaşım ise kaçınılmaz olarak; hissi ve sezgisel “emareleri” kendine rehber edinir. Demek oluyor ki İnanç, “şey”in gerçekliğini hislere ve sezgilere dayanarak; farazi, soyut ve öznel yaklaşımlarla ifade eden karakteriyle, gerçeği gizleyen bir “karşı gerçeklik” ya da “gerçek dışılık” halidir. Dolayısıyla inanç, bilim dışı bir yorum denemesinden öte bir anlam ifade edemez. Örneğin, işlenmiş bir cinayete dair elinde hiçbir delil olmayan kişinin, ölen kişiyi falanca kişinin öldürdüğüne inanıyor olması hali, bir inanç biçimidir. Ve bu biçim, aslında bireyin yorumundan başka bir şey değildir.

İnsan, uzay-zamandaki gelişiminin belirli bir aşamasında, beyin hacminin ve/veya zihninin genişlemesine paralel olarak, gerçeği açıklamaya çalışmak gibi, düşünce dünyasının uğraşı alanına ait meseleleri gündemine almaya başlamıştır. Bir anlamda insanın entelektüel faaliyet süreci; en yakınından başlayarak, “şeyler”i tanımlamaya çalışma halinin; zamanla spiral dalgalar gibi evrene doğru genişleyerek, evrendeki her şeyi tanımlamaya çalışma gibi bir hal almasıdır. Bu, “şeyler”i anlamlandırma ve tanımlama durumu, insanın entelektüel formasyonunun henüz emekleme aşamasında olduğu çağda, yani ilk insan tarafından, inanç gibi maddi delillere dayanmayan ilkel bir yöntemle gerçekleştirildi. Unutulmamalıdır ki inanç, gerçeği kavrama(ya çalışma) yöntemlerinden en ilkel olanıdır.

Bir Propaganda ve Baskı Aygıtı Olarak Din:

Din ise; varoluşu amaçlı bir kompleks olarak değerlendiren ve Tanrı’ya ya da kutsal olduğuna inanılan maddi bir ‘şey’e(dağ, ağaç, hayvan, put, heykel, çay bardağı, ateş, su, futbol topu, uçak, bulut.) ve/veya olduğuna inanılan doğaüstü güçlere inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren, toplumsal niteliklere sahip, egemen aklın kullanım tekelinde bulunan bir aygıttır. Dinin varlık nedeni; varoluşu amaçlı bir organizasyon olarak gördüğü için, sürekli olarak insanlara, bu amaca uygun hareket etmeye yönelik telkinlerde bulunmaktır. Diğer bir deyişle din, başlı başına bir propaganda mekanizmasıdır. Aynı zamanda din, kendi doğrularının ebedi ve kesin olduğuna inandığı için de dogmatiktir. Bu anlamıyla dinin, kesin ve değişmez olduğuna inandığı doğruları, (kaçınılmaz bir yasa gereği) zamanın gerçekliği karşısında çözünmeye başladığında, var olabilmek adına güdüsel bir refleksle, kendini dayatır ve dogmatizmin dozajının artmış hali olan bağnazlık, dine içkin bir olgu olarak; dinin olmazsa olmaz bir niteliği haline dönüşür. Bu aşamadan sonra ise din, kendisi gibi olmayan hemen her şeye karşı bir savaş organizasyonu demektir artık. Bu savaş, kelimenin gerçek anlamıyla, fiziki şiddeti de içeren bir; ‘kendisi dışındaki hemen her şeye özgürlük tanımama hali’dir.

Okuyucu, insanlık tarihini tutarlı bir analizden geçirecek olursa, ulaşacağı sonuç; yerkürenin, dinin, kendisi dışındaki hemen her fikriyata karşı açmış olduğu kanlı savaşların sahnelendiği bir arena olduğu gerçeğiyle karşılaşmak olacaktır. Fazla uzağa gitmeden bir örnek vermek gerekirse; cihat, ganimet, mücahit, intifada gibi kavramlar, İslam’da kendi gibi olmayana karşı beslenen kinin toplumsal şiddete dönüşmüş halinin, tarihten damınıp gelmiş göstergeleridir.

İnanç Yöntemini Kullanan Bir Kuram Olarak Din:

Her inanç bir din değildir elbette ama her din bir inançtır. Dini, inanç yapan şey ise; varoluşu hiçbir maddi delile dayanmadan tanımlıyor olmasıdır. Amaçlı olduğunu ileri sürdüğü varoluşu ve var olduğunu ileri sürdüğü doğaüstü “biçimleri”(mesela Tanrı’yı-cenneti-melekleri vs.), nesnel dayanaklarla açıklayamıyor olması, dini kaçınılmaz olarak bir inanç yapar. Görülüyor ki inanç ile din aynı kategorik düzlemde yer almamaktadırlar. Din, toplumsal bir biçimlenim olarak bir kuram, inanç ise öznel bir eylem olarak bir yöntemdir. Din ile inanç arasındaki kopmaz bağ ise; bir özne olarak dinin, inanç yöntemini kendisine rehber edinmiş olmasıdır. Yani; dinin, kendisini gerici kılan en temel özelliği, onun “şeyler”i tanımlarken hiçbir maddi kanıt ileri süremeyen inanç yöntemine başvuruyor olmasıdır. İnanç yöntemini kullanan her şey ise, son tahlilde inanç biçimlerinden biridir.

İnanç biçimlerinden biri olan din; varoluşu tanımlarken kullandığı yönteminin kanıta ihtiyaç duymuyor olması; “şeyler”i neden-sonuç bağıntısı içerisinde açıklama gibi bir metodolojiye sahip olmaması; ileri sürdüğü iddiaların evrensel, kesin ve değişmez olduğu yönündeki belirlemeleri ve değişmez olduğuna inandığı doğrular nedeniyle değişimin kendisine karşı olan muhafazakâr tutumu gibi nedenlerden ötürü, gerici ve bilim karşıtıdır. Bu anlamıyla her inanç ve/veya din batıldır, zira temelsiz ve çürük tanımlara sahiptir. Maddi delillerden yoksun tanım, gerçeği kamufle etmenin en temel yöntemidir. Demek oluyor ki (dini)inanç, gerçeği kamufle eden en temel yöntemi kullanan bir aygıttır.

Dini inançlarda ekseriyetle, insan ve akıl atıl unsurlardır; dinde aklın yerine iman ikame edilir. Esas belirleme gücüne sahip ve egemenlik sahibi olan ise; kutsal/ilahi olandır. Dini inançlarda, kutsallık atfedilen şeye(Tanrı/Allah, put, çay bardağı, bulut) neden kutsallık atfedildiğine dair maddi bir delil ve tutarlı bir mantık aranmaz, zira ifade ettiğimiz gibi inanç, maddi kanıtlara ihtiyaç duymayan kesin kabullenimlere denir. Bu anlamıyla tüm dinler, maddi kanıtlara ihtiyaç duymadan ‘Tanrı’yı ya da başka bir ‘şey’i kutsal olarak tanımlar ve kutsallık atfettiği bu güç karşısında iradesizliğini beyan eder.

Kitleleri Uyutma Aracı Olarak Din:

Hiç kuşkusuz Marks ve Engels “din halkın afyonudur” derken, afyonun birey zihninde yarattığı bulanıklık ve negatif tesir ile dini inancın toplum zihninde yarattığı bulanıklık ve negatif tesir arasındaki analojiden hareketle; dini inancın toplum bilincini körelten ve üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki gözle görülür adaletsizliği kitleler nezdinde flulaştıran karakterine işaret ediyordu. Başka bir deyişle, dini inancın egemenlerin çıkarlarına hizmet eden niteliğini teşhir ediyorlardı. Gerçekten de dini inanç, ortaya çıktığı ilk andan itibaren, insan bilincini bulandıran niteliğiyle hem bilimsel ve teknik gelişimin önünde bir engel, hem de insanın insan tarafından sömürülüyor olduğu gerçeğini gizlemeye yarayan bir örtü görevi görmüştür adeta. Bununla da yetinmeyen din, birçok örnekte görüldüğü gibi; insanın insan tarafından sömürülmesini meşru gören bir mantık geliştirmekte ve özel mülkiyeti kutsamaktadır. Kısaca inanç, sınıflı toplumun bir ürünü ve onun bir parçası olduğu için, sınıf sömürüsü üzerine kurulu bir kuramsal yapıya sahiptir ve insanın insan tarafından sömürülmesini meşru görür. Bu anlamıyla din, egemen aklın ve devletin kullanım alanında bir aygıt olmaktan öte bir anlam ifade etmemiştir tarih boyunca.

İnanç, kanıtlara dayalı olmayan kesin kabullerdir demiştik. Kesin kabul ise, diğer kabulleri reddetmenin bir başka söyleniş biçimidir. Buradan alarak diyebiliriz ki; (dini)inanç, delil ve deneyle sabit bilimsel doğrulara karşı (da) gerici bir kesin karşı koyuştur aynı zamanda. Öyle ki inancın egemen olduğu yerde düşünce ve bilim özgürlüğünden bahsetmek tarihi örneklerden de görüleceği üzere pek olası değildir.

İnanç, insanlık tarihinin gelişim aşamasının erken bir döneminde/erkek egemen döneminde ortaya çıkmış ve bu erkek egemen aklın ürünü olarak şekillenmiş olduğu için; erkek egemenliği meşrulaştıran bir muhtevaya sahiptir. Dolayısıyla (dini)inanç, kadın düşmanıdır aynı zamanda.

Kadın Sömürüsünün Hizmetkârı Olarak Din:

İnanç, kesin doğrulara sahip bir mekanizma olarak, toplumsal hayatı dizayn etmeye çalışan ve kadın ve erkeğin nasıl yaşaması gerektiğine dair kesin ve keskin hükümler barındıran niteliğiyle, insan hakları ve özgürlükleri alanına ilişkin de negatif bir misyona sahiptir. Çok uç örneklere girmeden, İslam inancının kadını türbana hapseden mantığını bile yüzeysel bir analize kalkıştığımızda, inançlara özgürlük denen şeyin, insan hakları ve özgürlükleri açısından barındırdığı tehlike gün yüzüne çıkacaktır. Bu durumu daha evvel yazdıklarımızın yardımına başvurarak açıklayalım:

Kadının kapanması ile onun cinsel bir obje olarak değerlendirilmesi arasında doğru bir orantı olduğunu ileri sürmek için kâin olmaya gerek yok sanırım. Kadın vücudunun kapatılması, o vücudun erkek egemen zihinde yarattığı cinsel çağrışım kodlarıyla ilişkili bir düşünce yapısının ürünüdür. Böylesi bir zeminden kaynaklanan bu ürün; erkek egemen ‘cinsel/cinsiyetçi’ düşüncenin kadın hayatına ve toplumsal hayata müdahalesinin bir yansımasıdır. Bu durumun en somutlaşmış hali olarak İslam ve onun kadın vücudunun kapatılmasına dair geliştirdiği pratik, kadının ikinci sınıf bir cins ve cinsel bir meta olarak görüldüğü erkek egemen zihin ve toplum dünyasının en yoğun bir biçimde organize olmuş halidir. Kendinden önceki toplumların erkek egemen zihin dünyasının bir uzantısı olan İslam, kadını toplumsal hayattan dışlamış olmanın yanında onu kapatarak, kadın vücudunun erkeği baştan çıkaracak potansiyel ”tehlikesini” örttüğünü düşünmektedir. Bu düşünce, kadının; erkeği “yoldan çıkarıcı”, “tahrik edici”, “dinden imandan edici” rolüne ilişkin “şeytansılığı” ile açıklanarak, kadını şeytandan bir parça olarak görme eğilimine kadar ilerleyen bir süreci de içinde barındırmaktadır.

Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik üzerine örülü bir toplumsal kurguya sahip olan İslam, kadın saçının görünmesini dahi erkeği tahrik edecek bir durum olarak değerlendiriyor. Açıktır ki tahrik olma gibi bir “mantıksal(!)” gerekçeye dayalı olan türban; kadın saçının görünmesinden bile tahrik olabilecek kadar geri bir toplumsal formasyona hitap etmektedir ve bu durum bu formasyonun içinde bulunduğu derin seksüel probleme işaret eder. Böylesi bir gerekçeye dayalı olduğu için kadının cinsel bir obje olarak görülmesi ile alakalıdır ve sadece kadını cinsel bir obje olarak gördüğünden erkek egemen zihin dünyasının bir ürünüdür türban. Dolayısıyla türban, özünde kadının erkek tarafından sömürülmesinin ve toplumda en önemli vasfı olarak cinselliğinin olduğunu iddia eden bir gerici erkek egemenlik dayatmasıdır. İşte böylesi bir niteliğe sahip olan İslam, kaçınılmaz olarak bir inançtır. Şu halde inançlara özgürlükten yana olmak, kadının özgürlüğünü elinden almaktan yana olmaktan başka bir şey değildir.

İnançlara Özgürlük Lafzının Sefaleti:

Çağımızda inançlara özgürlük demek; binlerce yıllık insanlık gelişimine ve yüzlerce yıllık ilerici geleneğe karşı olmak demektir. Zira insanlığın bilinçsel gelişimine bir manivela olan ana dinamikler, insanlığın gelişimine önayak olmuş entelektüel ve ‘aydınlanmacı’ fikirler, insanlığı ileriye taşıyacak her türden unsur ve akıl, inançların tekelindeki özgürlük alanlarının belirli ölçülerde kısıtlanmasıyla mümkün olmuştur. Bilimsel olanın karşısında olmak demek olan inanç, insanlığın gelişiminin önündeki en büyük bentlerdendir. İnançların özgürlüğünün genişlemesiyle, insanlığın gelişim dinamiklerinin hızlanması arasında ters bir orantının bulunması, bunun tipik bir göstergesidir.

Özgürlükçü yaklaşım, hemen her olgu ve olaya ‘özgürlük hakkından’ bahsederek, esasta insanın kendisine ve doğasına negatif yabancılaşma biçimlerine de özgürlük hakkını savunmaktadır. İnsanın kendisine ve doğasına negatif yabancılaşma biçimlerinden biri olan inanca, özgürlük demek, inancın temsil ettiği ‘şey’e; yani gericiliğin ve bilim dışılığın, ilericilik ve bilim üzerindeki tahakkümüne de özgürlük anlamına gelmektedir. ‘İnsanların istedikleri gibi yaşama hakkı’ gibi bir hipotetik söylem, olumsuz yaşam biçimlerinin de kendisine yaşam hakkı bulması gerektiği gibi bir sonuca işaret eder. İnsanların istedikleri gibi yaşama haklarının olduğunu belirtmek ve onlara ‘inançlarının gereklerini yerine getiriyor’ gerekçesiyle tanınmış özgürlük; doğan kız çocuklarının toprağa gömülmesi gerektiğine inanan insanların ya da inancı gereği henüz çocuk yaşta uyuşturucu tütün içmenin dini bir ritüel olduğuna inanan kimi günümüz pagan inanışlarının da bu özgürlüklerini kullanma hakkını savunmak zorunda bırakır özneyi.

Örneğin İŞİD’in kafa kesmek de dâhil tüm pratiği de, bir inancın gereğidir. İnançlara özgürlük retoiriği kendi içinde tutarlı ve çifte standarda dayalı değilse şayet; İŞİD’e de özgürlük istemek durumundadır. Yok inançlara özgürlük diyen akıl, ‘İŞİD inancı’na özgürlüğü reddediyorsa, “inançlara özgürlük” lafzı, kendi içinde bile tutarlı bir mantığa sahip değil demektir.

Yaşam ve düşünce özgürlüğü adına inançlara özgürlük gibi bir yaklaşım; kendi gibi olmayanın yaşam ve düşünce özgürlüğünü tanımamak demek olan inançlara; özgürlük isteme durumudur.

Şu halde inançlara özgürlük lafzının sefaletini temsil eden nedenlere bakmak gerekirse:

-İnanç özgürlüğünü savunmak; devletin ve egemen aklın ekmeğine yağ sürmektir; zira inanç, gerici devlet aygıtının ve egemen ideolojinin kitle bilincini bulandırmak için kullandığı en önemli aygıttır. İnanç, gericiliği ve devlet mekanizmasını besleyen ve onlardan beslenen en önemli yapıdır.
– İnanç özgürlüğünü savunmak; aydınlanma ve bilimsel ilericiliğe ve şüpheciliğe karşı olmaktır.
– İnanç özgürlüğünü savunmak; dini inancın toplumsal karakteri gereği, toplum üzerindeki baskıyı ve gericileştirmeyi arttırmasından yana olmak demektir.
– İnanç özgürlüğünü savunmak; inanç, bilim dışı ve gerici olduğu için, gericiliğe özgürlük demektir.
– İnanç özgürlüğünü savunmak; inanç baskıcı olduğundan, baskıcılığa özgürlük demektir.
– Erkek egemen bir karaktere sahip olan inanca, özgürlük demek; erkeğin kadın üzerindeki baskısına özgürlük demektir.
– Kendi gibi olmayana yaşam hakkı tanımayan bir düşünceye(inanca) özgürlük, despotizme özgürlük demektir.
– Her dini inanç, feodal ilişkiler ağını güçlendirmeyi hedefler, dolayısıyla inançlara özgürlük demek; feodal ilişkiler ağının tüm sosyal yaşamı kaplamasından yana olmak demektir.
– İnançlara özgürlük demek; aklın ve deneyin yerine iman ve sezgiyi koymak demektir.

Sonuç:

İnanç ve özgürlük yan yana kurgulanamaz kavramlardır, zira inancın olduğu yerde özgürlük, özgürlüğün olduğu yerde inanç ol(a)maz. “İnançlara özgürlük” diyen özgürlükçü anlayış, inancın özgür olduğu yerde özgürlüklerin ortadan kalkacak olması nedeniyle; inancın özgür olduğu dünyanın nasıl bir yer olduğunu asla göremeyecektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*