Anasayfa » BASINDAN » Hep alacaklıyız adaletten

Hep alacaklıyız adaletten

27/02/2011 – Radikal 2

Bir ülkeyi mahkeme ve cezaevlerinden okumak mümkün. Vitrinde ne olursa olsun, kostümsüz hakikat, cezalandırma kurumlarında dikilir, bakar gözlerimize. Biz onu her zaman görmeyiz ama. Çünkü mahkemeye düşmek, hele hapse düşmek hemen mesafesini uzatır önümüze. Uzaklaşır, uzaklaşırız.
Uzakta onbinlerce insan var. Onbinlerce siyasi tutuklu. Çünkü Türkiye’de hâlâ, demokrasi mücadelesinin en yoğun hesaplaşması mahkeme salonlarında oluyor. “12 Eylül devam ediyor, o halde…” Yok, aman bu sözümü geri aldım. Yoksa yazar Nevin Berktaş gibi tutuklanırım.

Nevin Berktaş’ı tanır mısınız?
Ben tanımıyordum. Geçtiğimiz Kasım’da tutuklanana kadar. Sonra öğrendim, 12 Eylül sürecinde en uzun cezaevinde yatan kadın siyasi tutukluymuş. Onunla tanışabilseydim, ne çok soruya boğardım onu ve ne güzel dertleşirdik. Maalesef kitabı da elime geçmemişti. Oysa ne kadar isterdim. Farklı bakışlardan bu karanlık gerçekliği yeniden yeniden anlamak, böylece yaşadığımız siyasi travmaları çözmek imkanı sağlardı bana. Okuyamadım. Çünkü hemen toplatılmış. Nevin Berktaş, şimdi 52 yaşında. Demek ki 1981’de 20’li yaşlarda kapatılıyor cezaevine. 22 yıl kalıyor o dehlizin içinde. Arada küçük aralıklarla dışarı çıkıyor ama yine tutuklanıyor. Hep tutuklanıyor. Sonradan anlaşılacağı üzere, tam 5 yıl 8 ay gibi uzun bir süre fazladan yatırılıyor. Yani alacaklı. O da ne demekse.
Ama sonunda borçlu çıkıyor. Çünkü cezaevinde anılarını, deneyimlerini yazıyor Nevin. 22 sene boyunca oralarda neyin değiştiğini ya da nelerin değişmediğini anlatmak için. 12 Eylül’ün kapatılma mekanlarında nasıl kurumsallaştığını göstermek için. Zindanlarda kurumsallaşan sistem aslında tüm toplumu kuşatır, demek için.

Kitap yazmak

Kitap, ‘Hücreler’ adıyla, Yediveren Yayınları’ndan Nisan 2000’de çıktığında ben cezaevindeydim, duyamadım. Ama hatırlarsınız, o zamanlar hep hücreleri tartışıyordu Türkiye. Tabii bu tartışma, cezaevinde travmaya dönüşüyordu. Toplumun dışına atıldığımız, kapatıldığımız yetmiyormuş gibi canlı canlı bir tabuta sokulacağımızı öğrenmiştik, kolay mı?
Tesadüf değil. 19 Aralık operasyonundan ve insanların zorla F Tipi cezaevlerine götürülmesinden hemen önce. Zaten kitap, yayınlandığı günden yedi gün sonra toplatılıyor. Hakkında davalar açılıyor.
Nevin, mektubunda anlatıyor: “… Hücreler kitabını 2000 yılı başında Gebze Hapishanesi’nde yazmıştım. Yani neredeyse 11 yıl oluyor. Kitap, Nisan 2000’de baskıdan çıktıktan bir hafta sonra toplatıldı. Hakkımda da dört ayrı dava açıldı. Bu arada ben 2007 Şubat’ında tahliye oldum. Avukatım, tahliye edilmem için uğraşırken yaklaşık altı yıl kadar da fazla yatırıldığımı açığa çıkardı. Bu fazlalık yanlışlıkla olmuş!”
2007’de, cezaevinden tahliye oluyor. Ama “Kitap Davası” sürüyor. Tam 10 yıl sonunda karar çıkıyor: Yazara 10 ay hapis ve 461 milyon para cezası! Avukatları hemen itiraz ediyor ve fazladan yatırıldığı 5 yıllık süreyi mahsup edilmesini istiyor. Ama dinleyen kim? Nevin, geçtiğimiz Kasım ayının 3’ünde tutuklanıyor ve Bakırköy Cezaevi’ne kapatılıyor.
19 Aralık dehşetini ben Ümraniye cezaevinde yaşamıştım. Hâlâ elim varmıyor, yazamıyorum. Operasyondan hemen sonra, diğer kadın tutuklularla birlikte Bakırköy Cezaevi’ne götürülmüştüm. Bir hafta geçmeden tahliye olmuştum. Kapıda gazetecilere, beni karşılamaya gelenlere içerdeki dehşeti nasıl anlatacağımı bilememiştim. Şimdi Nevin, Bakırköy Cezaevinde. Neden? Anlattığı için. Yazdığı için.
İçerdeyken ben de bir kitap yazmıştım. Ama kendi yaşadıklarımı değil. İşte Nevin öyle yapmış. Tabii çıkınca bu kitapla ilgili açılan davanın ağıyla sarmalanmış.
Cezaevinden çok güzel mektuplar yazıyor şimdi: “Düşüncenin suç olmadığına dair ve 12 Eylül işkenkencehanelerinde ne çok haksızlık yapıldığı üzerine çokça konuşulduğu bir dönemde, bunları anlatan kitabım nedeniyle ceza verilmiş olması ve apar topar yeniden tutuklanmam, bana göre ikiyüzlü bir politika yürütüldüğünün göstergesi” diyor.

Nevin’in mektupları
Tutuklandığından beri aradan dört ay geçti. Ama birkaç basın açıklaması dışında bu mesele olay olmadı. Bir kadın, 12 Eylül uygulamalarını anlattığı kitabı yüzünden cezaevine giriyor ve olay olmuyor. 12 Eylül’le hesaplaşma ve düşünce özgürlüğü iddiasının vitrinlerde sergilendiği bu dönemde Nevin, tokat gibi yaşıyor vitrinin arkasındaki gerçeği.
Bu gerçeği geçtiğimiz hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çaktı adaletsizliğin yüzüne: Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğüne dair 10. Maddesi ve adil yargılanma hakkıyla ilgili 6. Maddesinden mahkum oldu. Bu nedenle Nevin Berktaş’a ve kitabın yayıncısına 15 biner euro ödemek zorunda. Para ödenecek de Nevin ne olacak? Hâlâ içerde mi kalacak? Ne olacak, şunun şurasında üç ay sonra çıkacak, demeyin. Bir gün bile kapalı tutmamalıyız biz onu. İzin vermemeliyiz.
Türkiye AİHS’yi imzaladıysa ve AİHM Nevin Berktaş yargılamasının adil olmadığını ve düşünce özgürlüğüne aykırı olduğuna hükmediyorsa, Nevin niye hâlâ içerde? Kitap yüzünden. “Yerin metrelerce altında, duvarlarından ve tavanından suların damladığı, kedi büyüklüğünde farelerin cirit attığı” 12 Eylül hücrelerinin hikayesi yüzünden. Ne diyeyim ki şimdi ben?
Nevin konuşuyor mektuplarında. “İnsanların yakıldığı hapishanelerde, kitapların değeri olabilir mi?” diye soruyor ve devam ediyor: “19 Aralık; cezaevinde özenle toplanmış, üzerine titrediğimiz kitaplarımız için de ‘hayata dönüş’ operasyonu oldu. Operasyon sırasında on binlerce kitap, çalışma-araştırma notları ve arşivler de yakıldı. Hitler’in gaz odalarını, insan fırınlarını seyyar hale getiren bir zihniyet için, kitap yakmak hiç de şaşırtıcı değil. Ancak insanların ve kitapların yakılmasının verdiği acıyı, bunun farklılığını siz de tahmin edersiniz. Yanmayan kitaplarımızın bir kısmını da cezaevi bahçesinde koca bir ateş yakıp -özellikle ailelerimizin görebileceği bir şekilde- yaktılar. O gün ailelerimizin anlattığı manzara şuydu: ‘Bir grup asker, etrafında oturmuş, kitaplarınızı uzaktan ateşe fırlatıyor ve kendi aralarında büyük bir keyifle, ıskalayıp ıskalamamanın oyununu oynuyorlar. (…) Cezaevinde geçirdiğim uzun yılların önemli bir bölümünü de hücreler oluşturuyordu. 12 Eylül’ün karanlık hücreleri… Başımdan geçenler üzerinden, bu hücreleri anlatmak istedim. Ortaçağ’ın izbe hücrelerinden hiç farkı olmayan; farelerin, Çukurova yılanlarının mesken tuttuğu, kibritin bile alev almadığı, vıcık vıcık nemli duvarlarıyla küçücük bir hücrede nasıl yaşanır bilinsin istedim. Zorla İstiklal Marşı söyletmek, ‘komutanım’ dedirtmek, ön ilikletmek, tek tip elbise giydirmek, en basit insani ihtiyaçlarını bile yaptırtmamak, nasıl bir işkencedir bilinsin istedim. En azından bilinenlere bir katkı olsun istedim.”
Senin orada bir gün bile kalmana izin vermeyeceğiz, demek isterdim. Diyemedim.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*