Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları…

Hapishane’den Korona Notları…

Tekirdağ 2 nolu F Tipi Hapishanesi’nde kalan Ercan Akpınar bu karantina günlerinde hapishanedeki durumdan ve tüm kısıtlamalara rağmen sürece dair paylaşımlarda bulunuyor son mektubunda.

Mektupların ulaşımında sıkıntı yaşanmadığı sürece devam edecek yazıları okurlarımızla paylaşmaya devam edeceğiz.

Şöyle başlıyor mektup;

“…Dediğim gibi tam tecrit altındayız. Kitap ve yayın alamıyoruz. Öyle ki hapishane kütüphanesi bile kapatıldı. Okuyacak kitap kalmadı elde. Gazeteleri haftada bir veriyorlar. Bugün geçtiğimiz bir haftanın gazetelerini verecekler. Sürece, tartışmalara dair bir fikrimiz çok yok. Kıyıdan köşeden ancak neler konuşulduğunun başlıklarını duyuyoruz. İçeriğe ulaşamıyoruz. TV’ler de tam çöl!

… Duyduğum kadarıyla herkes evlere kapanmış. Bu duruma alışmak zaman alır. Dışarıda güzel hava, sokaklar, parklar var. Kapının anahtarı da sizde! Evde oturmak irade işi. Biz şanslıyız kapıyı üzerimize kilitliyorlar. Dayanın diyeceğim ama çok zor olduğunu tahmin ediyorum. Yine de evdeki zamanı yararlı geçirmenin bir yolu bulunabilir.

Herkese bizden selamlar…”

Korona Virüsü Notları

Koronavirüsü günlerinde karantina altındayız. Yaklaşık 20 yıldır kesintisiz tecrit sistemi altında yaşadığımız için bu günlere hazırlıksız yakalanmış değiliz, idmanlıyız!..Kapalı dar mekanlarda yaşamayı öğrensek de günlük yaşamımızı dolduran siyasal-felsefi-teorik çalışma ve okuma faaliyetlerimizin kaynak daralması nedeniyle sekteye uğramasının sıkıntılarını yaşıyoruz. Tarihsel bir süreçten geçiyoruz, sonuçları itibarıyle büyük değişimlere gebe böylesi dönem ve olayları tüm yönleriyle izleyememek siyasal tutsaklar için çok can sıkıcı bir durum. Sürece dair siyasal-felsefi-ideolojik-bilimsel tartışmaların uzağında kalmak, yazılıp çizilenleri takip edememek zorluyor bizleri. Hapishane idaresinin sakınca görmediği TV kanallarından gerçek durumu anlamak imkansız. Sansürün kendisinin bile sansürlendiği bir burjuva medya topluluğundan gelişmeleri takip etmek mümkün değil. Sadece belli başlıkları duyuyor, satır aralarından birşeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Bilgi ve araştırma süreci eksik olunca haliyle yorumlarımızda bundan etkileniyor. Aşağıda koronavirüsü günlerinde ara ara defterime günlük tarzında yazdığım pasajları paylaşıyorum. Süreci bütün yönleriyle kısa kısa değerlendirmeye çalıştığım bu metinleri samimiyeti bozulmaması adına herhangi bir düzeltme yapmadan olduğu gibi aktarıyorum. Bunlar karantina altındaki bir siyasi tutsağın korona günlerine dair mütevazi yorumlarıdır sadece; bundan öte bir anlam yüklenmemelidir.

31 Ocak 2020, Cuma

Çin’de başlayıp tüm dünyaya yayılma emareleri gösteren yeni bir salgın hastalığımız oldu: Koronavirüsü. Grip benzeri bir üst solunum yolları rahatsızlığı olduğu söylenen bu hastalık şimdiden yüzlerce kişinin ölümüne yol açtı. Hastalık Çin’in Wuhan eyaletinde başladı ve orada karantina uygulanıyor. Ve sanırız karantina sadece virüsün yayılmasını engellemiyor; aynı zamanda gerçeklerin bir kısmını da gizlemeye yarıyor olmalı. Süreç ve algıları yönetmek Çin kapitalizminin dış ticaretine zarar verecek (daha şimdiden büyük bir sipariş kaybına uğradılar) bir iklimin oluşmaması için de bu “karantina” önlemleri gereklidir onlar için!..

Birkaç yıl önce SARS virüsü yine Çin’den yayılmış ve binlerce insanın ölümüne yol açmıştı. SARS virüsüne karşı geliştirilen aşı ve ilaçlar salgını kontrol altına almayı başarmıştı. Bugün ise SARS’ın bıraktığı yerden bayrağı koronavirüs aldı. Yarın bir başka virüs de onun yerini alacaktır. Bir hastalık bilimcisi, patalog olmadığım gibi herhangi bir tıp eğitimimde yok. O yüzden yazacaklarım daha çok siyasal tesbit ve bilimsel genellemelerin ötesine geçmez. Ve her genelleme parçaya inildikçe yanlışlanmasını kolaylaştırır, farkındayım ama bunun dışında izleyecek bir başka yöntemimde yok.

SARS ya da Koronavirüsü gibi hastalıkları ortaya çıkartan virüslerin canlı hücreler olması ve bir evrim süreci içinde hareket ettiklerini biliyor olmamız bize her viral durumun bu evrim-değişim-mutasyon süreci içinde insanlığın müdahaleleriyle de hızlandığını, değişip-dönüştüğünü de söyler. Hastalıklara karşı geliştirilen ilaçlar belki sonuçları ortadan kaldırırken, virüslerin de kendilerini geliştirip başka yolları arayıp bulmasını da koşullar. Birkaç yılda bir son görülen virüsün yeni gelişmiş bir sürümüyle karşılaşmamız da bunu doğruluyor. Tıp biliminin hastalıklara karşı ürettikleri ilaçlar, insanlığın üretim tüketim süreçlerinde yarattığı ilişkileri, doğayla birbirleriyle kurdukları ilişkiler, yaşam biçimleri değiştikçe zamanla etkisizleşebiliyor ya da evrim geçiren virüsler karşısında yetersizleşebiliyor. Antibiyotikler konusunda yaşananlar bunun en iyi örneği. Sürekli daha “geniş spektrumlu” üretim zamanla ilacın kendi etkisini de (aşırı üretim ve tüketim süreçlerinin de katkısıyla tabi) yokediyor. Tıbbın kendi iç sorunları olduğu ve bilimsel ilerlemenin kendi nesnel durumunun göreli sınırlarına da takıldığımız da muhakkak. Ama kapitalist ilaç tekellerini ve buradaki devasa pazarıda unutmayalım!..

Önce bildiğimiz grip virüsümüz vardı. Sonra kuş, domuz gripleri geldi, buna Sars virüsü eklendi ve şimdi de Koronavirüsü. Bunların hepsi son on-onbeş yılda yaşandı. Ve bu salgınlardan ilaç telelleri milyarlarca dolar kar elde ettiler. Muhtemelen şimdilerde hepsi virüs aşısı ve ilacı üretmeye, rekabet halinde pazarı ele geçirmeye çalışıyorlar. Her salgında aynı süreci yaşıyoruz zira. Hastalık yayılıp küresel devasa bir pazar oluştuktan sonra, aşı ve ilaç ortaya çıkabiliyor. Yine böyle olacaktır.

2000 sonrası süreçte bu kadar salgının üst üste gelmesi de manidar. Koronavirüs’ün Çinliler’in “yarasa çorbası”ndan kapılan bir virüsle yayıldığı söyleniyor ama Çinliler bu yiyecekleri binlerce yıldır tüketiyor. Yaşam biçimlerinde dramatik bir değişiklik de olmadı, hem onların hem de tükettikleri hayvanların. O zaman kapitalist sanayi üretiminin doğayla birlikte insanın-toplumun da tüm dengesini, bağışıklık sistemini bozduğuna çevirmeliyiz dikkatlerimizi. Devasa ilaç sanayii hastalıkları yok ederek değil, hastalık üretimi dolayısıyla azami ilaç üretimiyle -ve tüketimiyle- ancak ayakta kalabilir. O nedenle hastalıkları kaynağında önleyecek halk sağlığı önlemleri geri plana itildiği gibi, tedavi süreçlerinin karmaşıklaşıp, tüketimi arttıracak şekilde kontrol altında tutulması gerekir. Tıp bilimi alanındaki üretici güçlerin gelişimi kapitalist emperyalist tekellerin egemenliğinde-kontrolünde olduğu ve “ticari sır” kapsamında gizlendiği için geri planda ne dıolapların döndüğünü bilmiyoruz. Sonuçta hiçbir kapitalist sektör ve sermayedarları varlık alanlarını yok edecek, üretim anarşisini durduracak bir yola girmeyecektir. İlaç sanayinin ayakta kalabilmesi için virüslere, hastalıklara ihtiyaç vardır! Yok, bu komplocu bir düşünüş değil. Yaşamın bir gerçeği. Aksini düşünmek sağlık ötesi aptallık olur! Kapitalizmde sermaye sahiplerinin hiçbirisi hayır işi yapmıyor, sermayenin kendi hareketinin nesnel yasalarına tabiler. Tüm sektörlerde olduğu gibi ilaç sektöründeki tekelci sermaye yoğunlaşması da pazara ihtiyaç duyar. İlaç ve tıbbı malzemelerin kitlesel tüketimine. İhtiyaçları vardır. Aksi takdirde daralan pazarlar-tüketin onların yok olmasına yol açar. Küresel düzeyden yaşanacak büyük bir salgın onlar için devasa bir pazar ve azami kar yaratımıdır sadece!..

Sadece ilaç-kimya sektörü açısından da değil. Baksanıza daha şimdiden tüm emperyalist kapitalistler ve dünya piyasaları Koronavirüsünün Çin’e kaç milyar dolar zarar vereceğini, dünya ticaretine ne kadar sermaye kaybına yol açacağını, Çin’in kaybettiği ihracat kapasitesinin kimlerin kazancı olacağını konuşuyorlar yalnızca. Salgının yayılıp kitleselleşmesi, yaşanan ölümler sadece rakamlardan ve piyasaların buna vereceği tepkilerden ibaret! Kimileri yaşanan sermaye kaybına dertlenirken kimileri de buradaki krizi fırsata çevirmenin tatlı rüyalarını görüyorlar. Evdeki hesaplar çarşıya ne kadar uyar bilmiyorum ama Çin’in dış ticaretinin büyük bir gerileme noktasına gelmesi rakipleri için bir avantaj yaratıyor tabi…

Bu işin ekonomi politiği böyle. Her konuda olduğu gibi halk sağlığının korunması mücadelesi de gelip proletarya sosyalizminin programının bir parçası oluyor. Ve diğer sorunlarla (çevre, kadın, çocuk, sınıf…vd) kesişme kümeleri sürekli derinleşiyor. Kapitalizmin çok yönlü insanı ve doğayı yıkımı herbir sorun başlığını diğerleriyle bağlayıp birleştiriyor ve palyatif çözümlerin bir işe yaramayacağını haykırıyor. Ve o ancak bütünüyle yıkılıp sosyalist üretim ilişkileri, toplumsal mülkiyet kuruldukça, onun gelişim süreci içinde yıkıntılar arasında kendine yol açıp yeni bir dünya kurabilir; birey ve toplumun özgürlüğünü her alanda koruyup, geliştirecek ilişkileri, kurumları, insanı, toplumu yaratabilir…

13 Şubat 2020, Pazartesi

Kriz literatürü genelde ekonomik ve siyasal alana yoğunlaşır. ML literatürde de krizler çoğunlukla ekonomik temelli değerlendirmelere konu olurlar. Ve istisnasız her krizin temel etkiyeni olarak üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki gösterilir. Doğrudur, üretim toplumsal ama üretim araçları özel mülkiyet altındadır, toplumsal bir üretim süreci vardır ama bölüşüm bu toplumsallığın adil ve eşit gereğini yansıtmaz. Üretim araçlarına sahip olan burjuvazi işçiyi-ücretli emekçiyi çalıştırır ve onun ürettiği değerin bir kısmına (artı değer) el koyarak onu yoksulluk ve yoksunluk içinde tutar. Bütün krizlerin temelinde bu ilişki vardır. Bugün Çin’den sonra Avrupaya’da yayılmaya başlayan salgın hastalığın ortaya çıkartma ihtimali çok yüksek olan ekonomik ve siyasal krizlerin temelinde de hiç kuşku yok ki bu temel ilişki vardır. Salgın hastalıklar çoğunlukla sermayenin doğayı ve insanı sömürürken çevre üzerindeki denetimsiz/kontrolsüz müdahaleleri nedeniyle yayılırlar. Virüsler (korona dahil) doğadaki canlı yaşamın yapıtaşlarındandır. Kapitalizm daha çok kar, daha çok üretim, sürekli büyüme (bilinir ki kapitalist ekonomi sürekli büyümek zorundadır. Daralma, durgunluk, resesyon…vd ekonomik terimler büyümenin durduğu süreçte ortaya çıkan krizlerle birlikte anılırlar. Bir kapitalist ekonomi büyümüyorsa orada kriz olur ama bunun nedeni krizi önceleyen süreçteki aşırı üretim ve üretim anarşisi, plansızlıktır. Krizi yenmek için sürekli genişletilmiş yeniden üretim yapabilmek ve bu üretimi tüketecek bir toplumsal ekonomik gelir düzeyi, alım gücü yaratmak gerekir. Fakat işçiyi sürekli ve derinliğine sömürmek zorunda olan sistem bunu yapamaz. Sermaye kitlesinin açlığı büyüdükçe ücretleri aşağı çekilen kitlelerin alım gücü düşer, pazarlar daralır. Bir kısır döngüye girilir. Sermaye farklı arayışlarla doğa ve kamusal alanları sermayesine katmak için bu süreçlerde çok daha gözü kara davranır. (Türkiye’nin ekonomik krizi derinleştikçe, kapitalist sanayi ve ekonomik alanların birçok bölgede çevreyi talan ettiği haberlerinin artmasında olduğu gibi). Bu süreç doğada el değmedik tek bir alan bırakmadığı gibi yarattığı çevre kirliliği ve kimyasal müdahalelerle onun dengesini ve işleyişini de bozar ve zincirleme reaksiyonlara yol açar. Aşırı üretim gayreti doğada bulunan, insan metabolizmasının tanımadığı ve dolayısıyla bağışıklık kazanamadığı virüsleri serbest bırakacak kötü koşulları hazırlar. (Engels’in dediği gibi ona verdiğiniz her zarardan doğa intikamını alır!). Koronavirüs bu sürecin ürünüdür. Tek bir dünya kapitalist ekonomisinin oluşması da dünyanın bir noktasında insana bulaşan bir yeni virüsün hızla tüm dünyaya yayılmasını da getirebilir. Kapitalist üretim biçiminin çürüyen ve can çekişen karakteri, tarih dışılığı onu yeni felaketler üretir hale getirmiştir) trendini izlemek zorundadır. Köpekbalığı yaşamak için nasıl sürekli yüzmek zorundaysa, oksijen ihtiyacını ancak bu şekilde karşılayabiliyorsa sermaye de sürekli hareket etmeli ve biriktirdiği sermaye kitlesi oranında, onun ihtiyaçlarına uygun kar elde etmelidir. Sermaye tekelleştikçe ve büyüdükçe ihtiyaç duyduğu kar artmakta, ve bu kara ulaşmak için tüm toplumsal süreçleri bilimi de, ekonomiyi de, politikayı da bu ihtiyaca uygun konumlandırmaktadır. Bunu yapamadığı (ya sınıf mücadelesinin sınırlandırıcılığıyla ya da sermayenin iç rekabet engelleri nedeniyle) durumlarda kendi kendinin engeli haline gelip kriz üretir. Burjuvazi atıl hale gelmiş sermaye kitlesini para sermaye olarak spekülatif alanda kullansa, bankalar aracılığıyla krediler üreterek yeni kar alanları yaratsa da borçlanmanın da bir limiti vardır. Burada oluşan aşırı finansallaşmada bir noktada aşırı üretim krizi sonucu verir…

14 Mart 2020, Cuma

Koronavirüsü hızla yayılıyor…Salgın hastalık Türkiyede’de görülmeye başlandıktan sonra yasaklarda üst üste gelmeye başladı. Yasakların çapı ve kapsamıyla devlet kurumlarının yaptığı açıklamalar arasında büyük bir çelişki var. Sağlık Bakanlığı olayları kontrol ettiği algısı yaratmak için gerçekleri gizliyor, vaka sayısını bilinçli olarak düşük tutuyor. Bu durum zaman içersinde hastalık ilerledikçe sürecin yönetilmekten çıkıp, kaosa dönüşebileceğinin de ilk işaretlerinden sanki. Rejim krizi nedeniyle zaten yönetme becerisi kalmamış devlet aygıtının, sağlık sisteminin böyle bir salgını karşılayabilecek ne bir stratejisi, çalışılmış planı var, ne de ciddi bir altyapısı. Sürecin yönetiminde gösterilen yetersizlikler, medyayı tek elden yöneterek gizlenecek türden de değil. Sosyal medyanın gerçekleri yayma hızı ve kapasitesi sansürcülerin hesaplarını her defasında bozuyor.

Haspishanelerde salgın hastalık bir fırsat olarak görülüyor. Adalet Bakanlığı hapishanelerdeki görüş ve sevkleri durdurduğunu açıkladı. Gerekçe virüsün hapishanelere bulaşmasını engellemek. Pek güzel de bu, eksik! Hapishane personelide dışarıdan geliyor, virüsü onlar da taşıyıp bize bulaştırabilir. Fakat bu konuda hiçbir önlem yok. Ne maske, ne eldiven kullanıyorlar, sayımlar, üst aramaları dahil herşey aynı şekilde sürüyor. Hapishane içinde sterilizasyon adına yapılan Bir şey yok; kolonya, kolonyalı mendil gibi şeyler kantinde bile satılmıyor. Yani, koronovirüs ile mücadelenin tek yolu olarak şimdilik ziyaret ve sevklerin durdurulması seçilmiş! Bunu destekleyecek şeyler ise yapılmıyor. Zaten tecrit hapishanelerin bir gerçeği, bu uygulamalarla dış dünyayla olan sınırlı temasımız da tamamen ortadan kalkmış oluyor. Ucu çok açık bir süreç olduğu göz önüne alınırsa tahrip ediciliğinin de artacağı kendiliğinden anlaşılır. Bunu biliyorlar ama dediğimiz gibi dertleri krizi fırsata çevirmek. Pazartesi günü bu durumla ilgili dilekçe vereceğim. Salgına karşı tedbirler ile tutsakların haklarını kullanmaları arasındaki dengenin sağlanması ve hapishane içi işleyişin yeniden düzenlenmesi hakkındaki taleplerimizi içerecek. Bir karşılık, olumlu bir geri dönüş alınması zor görünse de tepkimizi ifade edecek, sürecin iradi bir parçası olduğumuzu dile getirmiş olacağız.

Koronovirüsü Çin’den tüm dünyaya yayıldı. TV’ler virüsün Çin’de yayılma hızının düştüğünü, Avrupa’da ise tam tersine hızla yayıldığını söylüyorlar. Kitlelerde bir panik ve gelecek endişesi hali var. virüse karşı önlemlerin yedi yirmidört TV’lerde dönmesi salgının çapının (bize söylenen çapının!) çok üzerinde bir endişe de yaratıyor. Kitle psikolojisi, yöneticilere ve sisteme güvenmeme ve ‘gerçeklerin büyük kısmı gizleniyordur’ yerleşik algısı insanları kendi başlarının çaresine bakmaya yöneltiyor. Marketlere hücum ediliyor, hijyen ürünleri yok satıyor. Kapitalizmin arz-talep dengesinin fiyatlar üzerindeki etkimesi gecikmiyor. Kapitalizmin azami kar güdüsü derhal harekete geçiyor. Aşırı talep fiyatları patlatıyor. 5 liralık bir ürün 50 liraya satılıyor! “Fırsatçılar”, “soyguncular” deniyor ama sistemin ruhu bu. Kişilerin ahlaki değerlerine, inançlarına bakmıyor, kapitalist ekonomi kendi gerçek karakterini kusuyor. Sömürü üzerine kurulmuş bir ekonomik ilişkiye ahlak vaaz etmek ne kadar yersiz ve gülünçse, salgın hastalığın talepleri patlattığı ürünleri aşırı fiyatlarla satanlara da ahlak vaaz etmek o kadar saçmadır. Zaten ‘ahlaksızlık’ üzerine kurulmuş bir ilişki bu. Ondan böylesi kesitlerde erdemli olmasının çağrısının yapılması da doğal olarak karşılık bulmuyor. İnsan ve çevreyi acımasızca sömürüp kötürüm hale getiren bu kapitalist sistemdir sonuçta.

Türkiye’de altı kişide koronavirüsü vakası tesbit edildiği açıklandı ama alınan tüm önlemlere rağmen salgın boydan boya yayılmış ya da yayılacak gibi. Ekonomik siyasi krizleri yönetemeyen siyasal iktidar Elazığ Depremi gibi, bu konuda da aşırı yüklenme görüntüsü yaratarak yönetme becerisini yitirmediğini hala burjuvaziye önderlik yeteneğinde olduğunu göstermeye çalışıyor. Yalnız bu “aşırı önlemler” zaten ekonomik krizdeki ülkeyi daha da derine çekme tehlikesi de yaratıyor. Avrupa pazarını karantina önlemleri nedeniyle büyük oranda kaybedecek Türkiye’de, turizm ve otomativ sektörlerinde de (bunlara muhtemelen inşaat ve konfeksiyon da eklenecek) alarm sinyalleri duyuluyor. Küresel bir resesyonun kıyısında dolanan kapitalist dünya ekonomisi, ticaretin ve dolayısıyla üretimin yavaşlamasıyla paldır küldür bir krize yuvarlanma tehlikesi yaşıyor. Borsalarda yaşanan büyük kayıplar öncü sinyaller olarak görülüyor.

Emperyalist kapitalist dünya ekonomisi ve emperyalist tekeller büyük bir yıkım ve krizle karşı karşıyalar. Daha şimdiden yüzlerce milyar dolarlık kayıp olduğu söyleniyor. Dolaşımın durmasının ardından başta havayolları şirketleri olmak üzere tüm ulaşım sektörü derin bir krizde. İtalya’nın dev havayolu şirketi Airİtaly kamulaştırılmak üzere. Bunun başka başka ülkelerde de örneklerini göreceğiz. Böyle bir salgına hazırlıksız yakalanan sağlık sistemi de (ki o, kapitalist bir sektör olarak parası olana sağlık hizmeti vermeye göre konumlanmış, işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarını yük olarak gören, dolayısıyla halk sağlığını değil, burjuva bireylerin sağlığıyla ilgilenen bir yapıdır) alt yapı yetersizliği nedeniyle çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ve bunun çok ağır sonuçları olabilecektir. İspanya’da bütün özel hastanelerin kamulaştırılma kararı bu çökmeyi önlemek için alınsa da (kriz sonrası yeniden özele verilecektir ama) buradaki amaç piyasa ilişkisini kaldırmak değil, olsa olsa korumaktır. Ayrıca her bir ülkenin sınırlarını ticari ve turistik ziyaretlere kapatması, pazarların birbirinden izole edilmesi, geçici bir süre bile olsa dünya ticaretini ve bu ticareti tekellerinde tutan kapitalist-emperyalist şirketleri ciddi yıkıma uğratacaktır. Sadece onları da değil, karantina önlemleri nedeniyle kapatılan, çalışması durdurulan küçük esnaf ve üreticilerin bu sürecin maddi yükünü çekemeyeceği de anlaşılır. Yüzlerce şirket batacak, işsizlik katlanarak artacaktır. Kapitalizm bu tür süreçleri yönetecek, en az hasarla atlatmayı sağlayacak ne bir plana, stratejiye, ne bir öngörüye, ne de sistem olarak böyle bir mantaliteye sahiptir. Bu salgın ile mücadele etmenin karlı bir tarafı yoktur (kimi vurguncuların yapıp ettiği çakallıklar hariç). Halk sağlığı, toplum sağlığını önceleyen bir bakışa ihtiyaç vardır. Kar ve rant değil toplumsal yaşamın tüm parametrelerinde sağlık ve güvenliği, önleyici tedbirlerin uygulanmasını, bilimsel-ekonomik kaynakların bu sorunla mücadeleye yoğunlaştırılması gerekmektedir. Mesele tıbbın konusu gibi görünse de esası siyasaldır ve siyasal tercih ve yönelimler belirleyici olandır.

Koronavirüsünün yaratacağı yıkım yine en çok işçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını, göçmenleri vuracaktır. Bedelin çoğunu yine onlar ödeyecek, işsizlik ve yoksullukları büyüyecek, ölümlerin çoğu onların arasında görülecektir. Henüz yaşanan kayıpların hangi sosyo-ekonomik toplumsal katmanlarda yoğunlaştığına dair bir istatistik ortaya çıkmasa da ne olacağı şimdiden bellidir. Burjuvazi hastalık karşısında korunaklı, işçi sınıfı korunaksızdır.

Bu salgında bir kez daha görüldü ki, kapitalist sistem toplumsal geleceği taşıyacak, onun geleceğini her anlamda koruyacak durumda değildir, geleceksizdir. Tüm ekonomik, siyasal, toplumsal kurumlarıyla, rejimleriyle birlikte çürümüştür ve yönetemez haldedir. Bu durum gelişmiş emperyalist kapitalist devletlerde de, bağımlı ve yarı sömürge konumunda olan kapitalist devletlerde de aynı oranda geçerlidir. Sosyalizmin planlı ve toplumsal çıkarları temel alan işçi demokrasisinin kurumları ve politikalarıyla ancak bugün ortaya çıkan krizlere yanıt-çözüm üretilebilir. Kapitalizm azami kar vaat etmeyen hiç bir alana yatırım yapmaz. Gölgesini satamayacağı ağacı keser! Sosyalizm ise kara değil ihtiyaçlarıyla birlikte insanı, ilişkilerinin bir parçası olduğu toplumsal sorun ve gereksinimleri merkeze alır. Her türlü üretimin temelinde bu vardır. Piyasaların kara dayalı yıkıcı rekabeti ve tek yanlılığı bugünkü yaşanan tablonun gerçek sorumlusudur. Çözümün yolu da açıktır…

Devam edecek…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*