Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları-7

Hapishane’den Korona Notları-7

Ercan Akpınar’ın Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nden gönderdiği “Hapishane’den Korona Notları” yazılarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

15 Temmuz 2020, Çarşamba

Bugün 15 Temmuz. 4 yıl önce yaşanan sermaye kesimleri arası iktidar kapışmasında bir dönemin kapanmasına yol açan başarısız darbe girişiminin yıl dönümü. Bugün sabahtan başlayarak tüm gün boyunca 15 Temmuz’un milliyetçi muhafazakarlığının sakil havası tüm propaganda araçlarıyla kitleler üzerine pompalandı durdu. Pandemi koşulları geçmiş yıldönümlerinde olduğu gibi kitlesel seferberliğe izin vermeyince iletişim araçlarına var güçleriyle yüklendiler. TV lerde haber kanallarının tamamı sözleşmiş gibi (“gibi” mi?!) tüm gün 15 Temmuz’u konuştular. Gerçekleri eğip bükmekten, iktidar borazanlığı yapmaktan kendileri de perişan oldu, halen izleyen varsa bunları, onlarda!.. Muhtemelen izlenme oranlarıda bu perişanlığı yansıtmıştır. Fakat iktidar Orwell’in Big Brother’ı gibi toplumun üzerine çöktüğünden kafanızı nereye çevirseniz bir propaganda biçimiyle karşılaşmak kaçınılmaz hale getirildi. Biz şöyle ucundan bir bakıp hızla haber kanallarından kaçtık ama müzik ve spor kanallarında bile kısa propaganda filmleri her tarafı kaplamıştı. Boşluk bırakmamak, tüm mideleri ayağa kaldırmak için canla başla hazırlık yapmışlar. Ama bu yoğun ideolojik-politik-kültürel propaganda bombardımanı, kitlelerin gerçek yaşam sorunlarıyla bağ kuramadığı için beklentilerinin aksine sonuçlar verecektir muhtemelen.

Bir dönemi ve o döneme ait sınıfsal-siyasal-ekonomik güç dengelerinin belirlediği egemenlik ilişkilerini mali oligarşik tekelci bir kesimin lehine konsolide ederek kapatılmasına yol açan 15 Temmuz, “allah’ın lütfu” olarak hala tepe tepe kullanılmaya devam ediliyor. Bu kadar kullanışlı bir argümanı ve kucaklarına gökten düşüveren yeni koşulları sonuna kadar kanırtmadan onu müzeye kaldıracaklarını kimse düşünmüyordu zaten. “Yeni Türkiye” rejiminin ideolojik-kültürel anlatılar, olaylar, günler üzerinden de iktidarını tahkim etme çabasının bir köşe taşına dönüştürüldü 15 Temmuz.

Cemaatçi çetenin liderliğinde kimi uluslararası güçlerinde hayırhal desteğini alan bu darbe girişimi darbeciler açısından trajik bir sona dönüşse de, kalkıştıkları şeyin bir darbe mi, yoksa başka bir şey mi olduğu da açıkçası çok anlaşılamıyor. TRT’den darbe bildirisi okutarak, geçmiş darbelere retro göndermeler yapmak nostalji’den öte bir anlama sahip olamadığı gibi; Boğaz Köprüsünü, belediyeleri işgale kalkmak, meclisi bombalamak da çok izah edilebilir gelmiyor. Yüzlerce özel kanalın, internetin, sosyal medyanın olduğu yerde TRT’de bildiri okutmak, nasıl derler bugün için çok banal kaçıyor! Darbecilerin tarihsel bir anakronizme tutuldukları da iddia edilebilir ama koca koca generallerin, tüm devlet kurumlarının merkezi noktalarına yerleşmiş yönetici kadroların bu kadar “beceriksiz” ve organizasyon yeteneğinden yoksun olmaları da beklenir birşey değildi kimseler için.

Darbe yapmaya kalktıkları hükümetten tek bir kişiye bile dokunmamaları, onların direneceğini hesaba katmamaları (önceki darbelerde hükümetler hemen ellerini havaya kaldırmıştı ya, bunlar da öyle olacağını varsaymışlar!) buna göre hazırlık yapmamaları nasıl açıklanır bilemiyoruz. Ya biz bu omza kalabalıkları, ezilenler karşısında azametinden sual olunmayanların sadece çok eşitsiz koşullarda yapıp ettiklerine bakıp onlara sahip olmadıkları kimi güç ve yetenekleri atfetmiştik; ya da burada, ancak ilerde, iktidar ilişkileri değiştiğinde anlayabileceğimiz kimi dolaplar döndü. Yok, öyle “kontrollü darbe”, “tiyatro” falan demiyoruz! Fakat Cemaatçilerin evdeki hesap ve hazırlıklarıyla çarşıda karşılaştıklarının çok farklı olduğuna da şüphe yok. Bir tuzağa çekilip, imha edilmelerinin siyasal, hukuki koşullarının hazırlayıcısı da olmuş olabilirler. Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, ideolojik, politik, siyasal konumu ne olursa olsun sermaye kesimlerinin iktidar mücadelelerinde yapıp ettikleriyle kendi tabutlarına çivi çaktıklarıdır. Dün bunu Cemaat eylemleri sonucu FETÖ’ye terfi ederek çok şiddetli bir şekilde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor; ama buradaki tarihsel ilişki de sönümlenmiş değil. Karakterler, isimler, ideolojik-siyasal duruşlar, süreçler değişse de sermaye sınıf kesimlerinin, bir bütün olarak proletarya karşısında yıkılana kadar bu tarihsel ilişkinin çarkları arasındaki inlemeleri, ezilip yok olmaları sırası gelenler için sürüp gidecek.

15 Temmuz, birkaç yıl öncesinden başlayan iktidar içindeki “paydaşların” kavgasının final sahnesidir. Ortak düşmanlar el birliğiyle tasfiye edildikten sonra ilk fırsatta her iki kesimde iktidardaki uzamını genişletmeye çalışacaktı, öyle de oldu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında kurulmuş olan bu örtük ittifakın yapıp ettiği herşeyle birbirlerine omuz verirken alttan alta bu sürecin tüm hazırlığını da yürütüyorlardı (MİT Başkanın’nın ifadeye çağrılması, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları yıllardır gizlice soruşturma yürütüldüğünü göstermişti. AKP ise cemaatçi kadroları, kurumları çok yakından tanıdığı ve o da karşı takipte olduğu için ekstra bir hazırlığa ihtiyaç duymadı. Siyasal-hukuki koşullar oluşunca düğmeye basması yetti.) ikisi de dinci gerici kodlarla hareket eden; riyakarlığı, takiyyeyi karakter edinmiş bu iki gücün dostluklarının zirvesinde dahi alttan alta başka ilişkileri örmeye çalıştıkları ve birbirlerine hiç güvenmedikleri (kişi kendinden bilir çünkü) ortaya çıktı. Genelkurmay’ın geleneksel Kemalist yapısının dağıtılıp tasfiye edilmesinin ardından Cemaat ve AKP’nin grupsal çıkarlarının peşine düştüğünü ve bu nedenle rekabete girdiklerini gördük. Görünen ilk adımlar Cemaatten gelse de AKP’nin de iktidar gücüyle Cemaati tasfiye için harekete geçmeye hazırlandığını da (şu dershaneler tartışması, YAŞ toplantıları, terfi ve atama kararlarıyla) biliyoruz. Bu süreç iki güçten birinin sonunu getirecekti. Öyle de oldu. Çarpışmada Cemaat muhtemelen güvendiği ‘ittifaklarının’ onu arenaya sürüp yalnız bırakmasıyla ve Ordu’daki Kemalist subayların darbe karşıtı duruşu sonucu beklemediği bir yenilgi aldı. Kalkıştığı şeyin ya hep ya hiç olacağını bilmiyor olamazdı. Kazanacağına kesin inanmış; kendisine, gücüne güvenmiş olacak ki bu işe girişti. Ama darbe süreçleri hem Ordu’nun, komuta kademesinin ve kilit komutanlıkların bütün olarak ikna edilmesine ve hem de uluslararası ayakları sağlama bağlanmazsa başarı şansı olamaz. Hele de AKP gibi kitle tabanı güçlü bir partiyi hedefe çakıyorsanız; ayrıca, bugün ki gibi küresel, bölgesel hegemonya ve rejim krizlerinin istikrarsızlaştırıcı etki ve rekabetin yoğun olduğu süreçlerde ittifakların da kaygan zeminde olmaları sonuç almayı zorlaştırabilir. Cemaat denen çete de bunu çok sert bir şekilde tecrube etmiş oldu.

Darbeye karşı mücadele edip onu püskürtenler ise bu fırsatı kaçırmadı tabi. Artık iktidarlarını çok daha sağlama almış olmanın, tek otorite ve belirleyici olmanın baş döndürücü sarhoşluğuyla OHAL ilan edip Cemaatle mücadele (tabi ağızlarına hiç yakışmayan demokrasi ve özgürlükleri koruma retoriğinin arkasına gizledikleri faşist siyasal hesapları için) bahanesiyle sermaye diktatörlüğünü geliştiren sürecin önünü sonuna kadar açtılar. Kazanmış olduğunu sandığı “meşruiyeti” kanırta kanırta demokratik hak ve özgürlük alanlarını tasfiyeye, devrimci ve ulusal harekete karşı kapsamlı bir saldırıya girişirken (en ağır saldırı ulusal harekete yapıldı. HDP’nin neredeyse tüm yöneticileri, eş başkanları, belediye başkanları tutuklandı. Siyasal yaşamdan silinmesi için medya ambargosu uygulandı; Suriye’deki Kürt kazanımlarına savaş açıldı…vb), Uluslar arası, evrensel, demokratik değer, hukuk kurallarını vd tanımadı. Onbinlerce menur mahkeme kararları olmadan KHK’lerle işten atıldı. Grevler yasaklandı. İtiraz eden her sese şiddette orantısız bir şekilde saldırıldı. Artık ona karşı mücadele eden tüm güçler, burjuva muhalefet dahil, terör parantezine alınabilirdi. Ve bu faşist saldırganlıkta kendine hiçbir kısıt da koymadı. İktidarı eleştiren herkes artık “milli iradenin” gazabına uğrayabilirdi. Ya iktidara destek olacak, onun politikalarını savunacak ya da en azından “sessiz kalma” hakkını kullanacaksınız. Aksi durumda basit bir twiter mesajı bile gözaltı, tutuklama, işsiz kalma nedeni haline gelebilir.

Çok açık, girilen karanlık tünelin ucu görünmediği için de önceleri “marjinalize” edilmiş güçler hedefe çakılırken, aynı anda siyasal sistemi, rejimi yeniden düzenlemeye, “Allah’ın lütfu”nun gereğinin yapılmasına hız verdiler. Fiili olarak yürütülen bu sürece “hukuki” biçim de MHP’nin desteğiyle verildi. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adında ‘Başkanlık’ sistemine (OHAL koşullarında yapılan baskın bir referandumla kabul edilse de CHS, toplumsal meşruiyetini bir türlü kuramadı) geçilse de alel acele yapılan düzenlemeler rejimi bir ucubeye çevirmekten öte bir sonuç vermedi. Eski yapı üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkilerini yönetemediği için günü geçmiş bir haldeydi, yenisini kurmaya kalkanlar ise “yeni” yi ne kavramsal, ne kurumsal, ne de siyasal-ideolojik planda üretebildiler. Tıkanan rejimin önünü açmaya çalışırken kurumların da çökertilmesi çok daha derin bir yönetememe krizine yol açtı. 15 Temmuz’a kadar AKP’nin karşısında “sert” muhalefet yapan MHP’nin 180 derecelik çarkı iktidar ilişkilerine yeni olanak ve rantlarla dahil olmasının ötesinde bir anlamı yoktu. Tüm o vatan-millet, beka söylemi demogojiden ibarettir. AKP/Erdoğan’ın yönetememe krizini bu “Allah’ın lütfunun” da dindiremeyeceği, iç ve dış sorunların, sınıfsal ilişkilerin dinamik karakteriyle bu şekilde başa çıkılamayacağı anlaşılınca yeni bir payandaya olan ihtiyacı da büyüdü. ABD ve AB emperyalizimleriyle açılan makas onu ister istemez içe kapatıp “yerli-milli” darlığına sürükleyip milliyetçi-muhafazakar bir hatta itekliyordu. Ekonomik kriz her geçen gün büyüyor, işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının yaşam koşulları gün geçtikçe kötüleşiyor ve iktidarın toplumsal temelleri aşınıyordu. MHP tam bu noktada devreye girdi. Hem iktidara ihtiyaç duyduğu oranda takviye güç getiriyor hem de milliyetçi-muhafazakar ideolojik iklimin çarpanı olarak devreye giriyordu. Üzerindeki baskıyı azaltmak için yardıma çağırdığı MHP ve Perinçek gibi faşist güçler kendi mütedeyyin ve liberal tabanında tepkiye yol açıyor, krizle birlikte daralan ekonomik-siyasal olanaklar, güç paylaşımında Saray’da merkezileşmiş mali oligarşik tekelci kesimlerin (çeteler de diyebilirsiniz!) Anadolu sermayesi denen orta ölçekli kesimlere pek bir şey bırakmamacasına el arttırmaları, muhafazakar ve liberal kimi burjuva kesimlerin tepkilerini arttırıyor ve yeni arayışlara kapı açıyordu. Kaynaşan tabanını bir arada tutmak için tüm ideolojik cephaneliğini devreye soksa, kutuplaştırmalar ve korku siyasetiyle yönetmeye devam etse de kendi içindeki muhalefetin Babacan ve Davutoğlu önderliğinde iki ayrı parti olarak örgütlenmesini engelleyemedi. Türkiye sağında oluşturduğu güç temerküzü ve alternatifsizliği de böylece dağılmış oldu.

Ekonomik kriz derinleştikçe saldırganlığı artan iktidarın içerde ve dışarda milliyetçi-dinci söylem ve eylemleri de keskinleşmeye başladı. Dün ayaklar altına alındığı söylenen milliyetçilik baştacı ilan ediliyor, tabanındaki ‘demokrat’ ve liberaller uzaklaştıkça dinci radikalizmin argümanları iktidarın diline pelesenk oluyordu. Dün tuzak olarak tanımlanan Ayasofya’nın Cami’ye çevrilmesi bugün adeta bir gövde gösterisi ve şov olarak hayata geçirilmeye hazırlanılıyor. Çaresizliğin ve pusulayı kaybetmenin dışavurumu olarak gündeme getirilen bu ve benzeri şeyleri öyle anlaşılıyor ki daha çokça yaşanacak. Girdiği bu karanlık tünelin artık ne bir girişi ne bir çıkışı görünüyor, ne de kendini sürüne sürüne de olsa aydınlığa çıkartacak bir menfezi! O yüzden kendi karanlık dünyasını toplumsallaştırmak, bu karanlığa çekmek için fütursuzca davranıyor. Burjuva güçler ayrılığı, kurumların birbirini denetleme, düzeltme ilkesini Saray’ın tüm güçleri denetleyip hesap sormasıyla değiştirmiş olması ona çıkış için yaratılacak olanakları da kendi eliyle yokettiğini gösteriyor. Onun durumu giriş hatında çıkan yangının üst katlara doğru yayıldığı bir binada mahzur kalmış yöneticiyi hatırlatıyor. O yönetici ki yangın merdivenini söktürmüş, yangına karşı güvenlik önlemlerini kendi eliyle yok etmiş bir talihsiz…

Elinde korku siyaseti dışında bir politik aracı kalmayan iktidar artık bunu tepe tepe kullanma dışında elini kaldıramaz hale gelmiştir. “dış düşmanlar bizi boğmak istiyor” diyerek milliyetçi argümanlarla geniş kesimleri kendisine yedeklemeye çalışırken (Perinçekler gibi soysuzları da peşine takarak) dinci-gerici değer yargıları ve faşist politikalarla zihinlerini bulandırdıkları muhafazakar kesimleri de “kazanımlarımız tehlikede” diyerek (kimin kazanımları? Tekelci sermaye kesimlerinin mi, Saray efradının mı? Yoksa asgari ücrete talim eden, edemeyen, yoksullukla boğuşan milyonların mı?!) birarada tutmaya çalışan iktidar böylesi faşist bir harçla örmeye çalıştığı iktidar bloğunu doz aşımı yaptıkça, demogojiye yüklendikçe daha da sarsıyor, zorluyor. Vizyon ve politika üretmekten acizleşmiş, zor araçları dışında bir yönetim enstrumanı kalmamış bu iktidar artık kötürümleşmiştir. MHP’ye nereye kadar güveneceğini de (Bahçeli’ye güvenen herkes hayal kırıklığına uğramıştır) bilemediği ve bunun baskısını da sürekli anksiyete olarak yaşadığı için sağlıklı düşünme becerisini de yitirmiştir. Haksız da sayılmaz. Cemaatle ittifakın sonu malum, MHP’yle neden farklı olsun ki! Çıkarlar karşıtlaştığı anda, ya da farklı bir politik atmosfer oluştuğunda ayrılık kaçınılmaz olabilir.

O zaman ebedi iktidarı hazırlamak için daha fazla yüklenmek gerekir. (Erdoğan, “2023 ve 2071 hedefleri için” muhalefetten destek istedi. Demek ki iktidardan gidebileceğine dair kafasında bir düşünce yok!) Ne diyordu Erdoğan “acırsanız, acınacak duruma düşersiniz”. Artık bir iktidar mottosu haline gelmiş bu gayrimeşru, mafyatik dilin racon kesme halleri toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinin giderek artan oranda hedefe çakılacağını da gösteriyordu. Birincisi toplumsal muhalefetin odak ve kurumlarını dağıtıp, ideolojik-politik-kültürel etkisini kıracak ve buradan kendine bağımlı, uydu yeni kurumlar üretecek; ikincisi, siyasal, hukuki, ideolojik, kültürel kimi yüklenmelerle toplumun, emekçi sınıfların kendi sorunları üzerine düşünmesi engellenecektir. Bu nedenle soluksuz bir dinci, milliyetçi gündem bombardımanı, muhalefetle ideolojik-kültürel karşıtlıklar üretilecek ve bu iklimde medya aracılığıyla tek yanlı propaganda faaliyetleriyle topluma boca edilecektir.

Barolar, Ayasofya, İstanbul Sözleşmesi, fişleme yasası, sosyal medya düzenlemeleri gibi birçok anti-demokratik düzenleme peş peşe gündemleştirilirken, burjuva medyanın muhalif unsurları ve internet üzerindeki siyasi-hukuki-idari baskılarda hiç olmadığı kadar arttırıldı. Görünen o ki gazdan ayaklarını hiç çekmeyecekler.

Birincisi, iktidarın bugün için ittifak ilişkilerine mecbur kaldığı, aslında toplumda marjinalize olmuş tarikat-cemaat ve küçük faşist gruplaşmaların tüm politik gündemi ve talepleri böylesi düzenlemelerdir. Saray’ın o geniş, birinci sınıf mermerlerle döşenmiş akustik salon ve koridorlarında dinci-milliyetçi-muhafazakar faşizan bir dilin söylem ve argümanları yankılanıyor sadece, işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı, enflasyon, geleceksizlik, kendini değersiz hissetme, insanca davranılmaması gibi sorunlar bir çığ gibi büyür, Pandeminin etkisiyle de katlanırken ülke ekonomisinin bir dar boğaza sıkışıp kalması da engellenemiyor. Neoliberalizmin saldırgan politikalarıyla ulusalcı faşist ekonomi politikalarının birleşmesiyle mutasyona uğramış yeni ve garip bir ekonomik modele geçiliyor. Strateji ve taktikten kopmuş günü kurtarmaya çalışırken de burjuva iktisat kurallarını altüst eden yeni yönelimler kurumları çökertirken fatura her geçen gün büyüyor. Politik alanda nasıl milliyetçi-dinci söylemin en geri, en faşist diline saplanıp kalıyorlarsa, ekonomide de aşırı borç ve finansallaşma dışında bir yol tanımıyorlar. Kapitalist piyasa ekonomisinin gerekleri yerine siyasal çıkar ve beklentilerin belirleyici olması da attıkları her adımın maliyetini büyütüyor. Zaten yönetilemez hale gelmiş, toplumsallaşmış borç krizini daha da kanırtan, ucuz kredileri kamu bankaları aracılığıyla büyük görev zararları pahasına piyasaya pompalayan iktidar borç krizini kontrol edebilir olmaktan da çıkarıyor. Kendisini aşırı dozun kurbanı yapacak, o “altın vuruş” anına doğru hızla ilerliyor. Küresel ısınmanın felaketine uğrayan buz dağları gibi eriyor, ara ara içinden büyük kitlesel kopmalar yaşanıyor. Geride kalanları birarada tutmak için de, işte o oranda daha da gericileşiyor. Bu hikayenin sonu malum. Peki yeni hikayeyi kimler nasıl yazacaklar? Bu yıkıntılar arasından hangi güçler iktidarı devralacak; ya da alabilecek mi? Burjuva muhalefetin titrek hali ve iktidar bloğunun dayattığı siyasal alandan çıkamaması, kendi gündemini toplumsallaştıramaması, asıl önemlisi sokaktan ve alanlardan, fiili mücadeleden iktidarın gazabını üstüne çekmemek için uzak durması onu güçlü bir alternatif olmaktan uzaklaştırıyor. Zaten AKP iktidarının bu kadar uzun sürmesinin nedeni de bu, ana gövdesini CHP’nin oluşturduğu muhalefet yapısıdır. Devletle özdeşleşmiş (yıkılan devlette, şimdi bir başka devlet var. güç ve egemenlik ilişkileri yeniden yazıldı.) oldukları ve halen kendilerini öyle sandıkları, somut devletten ziyade kafalarındaki soyut devlete bağlandıkları için ona karşı mücadele de edemiyorlar. Bunun bir başka nedeni de sandığa hapsedilmiş, seçimlere daraltılmış muhalefeti kontrol edebiliyorken, sokak ve alanlara çıkıldığında kontrolü kaybedecekleri korkusudur. O nedenle tüm söylemleri pasifist, seçim ve sandık merkezli olmaktadır. Kitleleri tarihin yapıcısı, politik-siyasal süreçlerin öznesi değil de nesnesi olarak gören bu burjuva bakış açısının kitlelere tanıdığı tek opsiyon vardır, 4-5 yılda bir sandığa gitmek. Ve kendisini sömürecek, ezecek yeni efendilerini seçme özgürlüğü yani.

Elbetteki bunların sınıf mücadelesinin düzeyiyle çok yakın bir ilgisi vardır. İşçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının sınıfsal talep ve çıkarlarını fabrikalarda, iş yerlerinde, sokaklarda, meydanlarda güçlü bir şekilde dile getiremeyişleri, örgütsüz ve dağınık olmaları sermaye kesimlerini fütursuzlaştırmaktadır. İktidarı da muhalefeti de farklı ekonomik-siyasal pencerelerinden baksalar da, rekabet halinde olsalar da, işçi sınıfına biçtikleri misyon arasında sadece kırıntı düzeyinde fark vardır. İşçi sınıfının alternatif bir burjuva güce değil, kendisine güvenmeye, örgütlenmeye ihtiyacı vardır.

15 Temmuz’la başlayan siyasal-ekonomik, politik-toplumsal sürecin içerde ve dışarda vaat ettiği şeyler tarife ihtiyaç duymuyor. Kan, gözyaşı, yoksulluk, işsizlik, savaşlar vardır onun gündeminde. İşçi sınıfı için bir felaket demektir bu. Bu sürecin önü alınamaz ise olmaz denen şeylerde ki son eşikte aşılıp çok daha ağır ve karanlık günler bekliyor olacaktır toplumu. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler kendi gelecek ve çıkarları için biraraya gelmeli, örgütlenmeli ve bu gidişata el koymalıdır. Onun evet demediği hiçbir siyasal süreç yürüyemez çünkü. Bu gücünün farkına varmalıdır.

18 Temmuz 2020, Pazartesi

Pandemi günlerindeki sıkı karantina rejimi cezaevlerinde kimi gevşemelerde olsa halen sürdürülüyor. “Yeni normal” buralara gelirken biraz ayağını sürüyor gibi. Dediğim gibi kimi gevşemeler de yok değil. Bunlardan biri de aylar sonra kolilerin yeniden açılmaya başlamasıydı. Böylece sipariş verdiğimiz kitaplara sonunda kavuşabildik. Ayrıca avukatım Ali’de birkaç kitap göndermişti. Haberim yoktu bunlardan; güzel bir sürpriz oldu.

Avukatın gönderdiği kitaplar arasında Bilim ve Gelecek’ten çıkan “50 soruda Yapay Zeka” (Cem Say) adlı bir kitap da vardı. Bilime ve bilimsel gelişmelere, bu gelişmelerin felsefi yansımalarına, toplumsal-siyasal, ideolojik-kültürel etkimeleri üzerine okumayı severim. “Yapay Zeka” çalışmaları üzerine de elime geçen yazı kitap vs leri okumaya çalışsam da konunun çapı, bilimsel-teknik yanları düşünülürse bu konudaki birikimim okyanustaki bir damla gibi! Zaten benim için esas meselede konunun teknik yanlarına vakıf olmak değil. Yapay zeka, robotik teknolojilerin gelişmesinin, üretici güçlerdeki bu gelişmelerin sınıf mücadelesine etkileri, komünist toplumsal üretici güçlerin örgütlenmesine ve onun maddi şartlarını güçlendirmesine katkıları, kapitalist üretim tarzından doğan çelişkilere (üretici güçler ile üretim ilişkileri, özel mülkiyet ile toplumsal üretim, proletarya ile burjuvazi) ne tür etkilerde bulunduğunun çözümlemesi ve buradan sınıf mücadelesini güçlendirecek tutamakları bulmak olmalı…

Kapitalist üretimin anarşik karakteri, azami kar hedefli üretimiyle yapay zeka teknolojilerinin bu üretim hedeflerini, emek üretkenliğini arttırıcı yönlerdeki muazzam katkısıyla birlikte değerlendirildiğinde toplamda üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkileri derinleştirdiğini görürüz.

Yapay zeka teknolojileri, üretimin planlanmasından dağıtım, bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesine kadar tüm toplumsal ilişkileri bir ağ içinde tanımlayabilme, tüm toplumsal süreçleri basitten karmaşığa (ve tersi) bütün olarak çözümleyebilme, onları kontrol edebilme, toplumsal ihtiyaçları santimine kadar hesap edip planlı ekonomik bir faaliyeti örgütleyebilecek olanakları, maddi koşulları yaratmasına, alt yapı ile üst yapı, merkez ile çevre arasındaki ilişkileri daha senkronize hale getirebilmesine karşın, onun azami kar aracı yapılıp özel mülkiyete alınması, sermayenin büyütülmesine hasredilmesi büyük bir çelişkidir.

Bahsedilen yapay zeka çalışmaları, bilişim teknolojileri tüm diğer bilimsel gelişmeler gibi toplumsal-tarihsel derinliği olan, ırkları, ulusları, dinleri, cinsiyetleri, mezhepleri, bölgeleri, sınıfları aşan, insanlığın ortak/kolektif emek süreçlerinin bir sonucudur ve dinamik bir gelişim sürecindedir. Peki bu ortak/kolektif bilimsel emek ürünü olan yapay zeka ve onun toplumsal yaşama yansıyan, cep telefonlarındaki, internetteki uygulamalara, akbillere kadar giren teknolojik üretimleri, gelişim sürecinin toplumsallığının aksine niye birilerinin özel mülkiyeti haline getirilip matalaştırılıyor?! Paran kadarına sahip olabildiğin bir şeye dönüşüyor. Buradaki sorun ve aşılması gereken çelişkinin kaynağı kapitalist üretim tarzıdır. Sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün, ücretli kölelik sisteminin bir sonucu olarak yükseliyor çünkü. Fakat stratejik olarak üretici güçlerdeki her gelişme sosyalist bir sisteme, toplumsal mülkiyet düzenine olan ihtiyacı belirginleştirip, onun maddi temellerini güçlendireceğinden bizlerin dikkatinde olmalıdır.

“50 Soruda Yapay Zeka” adlı kitapta 35. soruda “Kendi kendini süren otomobiller nasıl çalışır?”diye sorup, yanıtlıyor yazar. Bizi ilgilendiren kısmı bu araçların nasıl çalıştığından ziyade ne gibi ekonomik-toplumsal-siyasal-kültürel-ideolojik sonuçlar doğurabileceği ve hangi yeni ihtiyaçları tetikleyebileceği olmalı. Yazar bu araçların, “özerk” sürücüsüz otomobillerin kapitalist metropollerin trafik sorununa çözüm olabileceğini söyler, önerirken şunları yazmış:

“… Son yılların en çok konuşulan ve muhtemelen yakın gelecekte yaşamımızı en görülür şekilde değiştirecek olan robotları sürücüsüz otomobillerdir. Her yıl yüzbinlerce insan trafik kazalarında ölmekte, milyonlarcası yaralanmaktadır. Özel araçların vakitlerinin yaklaşık %95’inin “yatarak”, yani park halinde geçtiği hesaplanmıştır. Özellikle bazı yerlerde otomobiliniz yoksa veya onu süremeyecek durumdaysanız hareket kabiliyetiniz neredeyse sıfıra inmektedir. Tüm otomobiller kendi kendilerini sürebilseler ve özellikle kentlerde kişilerin malı değil, kiralanabilen bir hizmet olarak görülseler bu sorunlar ortadan kalkacaktır: Bir yerden diğerine gitmeniz gerektiğinde akıllı telefonunuzdan en yakınınızdaki sürücüsüz arabayı çağırıp binersiniz. Sizi istediğiniz yere bırakıp sonraki yolcusuna doğru ilerler. Park derdi kalmaz; şimdinin park alanları makinalar değil insanlar için kullanılabilir. Arabalar çok daha verimli kullanılacaklarından çok daha azı yeterli olur. Robot sürücüler uyuklamaz, dikkati dağılmaz, trafik kurallarını çiğnemez, insanların sahip olmadığı radar gibi algılayıcıları nedeniyle çevreden, bağlantı yetenekleri nedeniyle de trafikteki tüm diğer araçların ne yaptığından ve yapacağından yüksek düzeyde haberdardır. Günümüzde insanların birbirleriyle koordine olamamaları nedeniyle yavaş olan trafik hayranlık verici derecede hızlanır, kazalar ve ölümler sıfıra yaklaşır. Hedef budur.” (Sy. 121)

“… Kapitalist üretimin kitle halinde yarattığı metalar miktarı, üretimin boyutlarına ve bu üretimi devamlı genişletme gereksinmesine bağlıdır, yoksa önceden belirlenen arz talep alanına, karşılanması zorunlu gereksinimlere değil.” (Marx, Kapital III, Sy.73)

“Tüm otomobiller kendi kendilerini sürebilseler ve özellikle kentlerde kişilerin malı değil (kimin malı o zaman, devletin mi, özel firmaların mı?)kiralanabilen bir hizmet olarak görülseler, bu sorunlar ortadan kalkacaktır” diyor yazar; çok haklı ama…

Aması şu, kapitalist üretim tarzı ile birlikte devasa otomotiv sektörünü (her yıl milyonlarca araç küresel düzeyden üretilip satılıyor), buradaki muazzam karları ne yapacağız? Kabul, önerilen yöntem trafik sorununu çözdüğü kadar insanların ulaşım ihtiyaçlarını da gideriyor. Bunlar sorun olmaktan çıkıyor ama burada koskoca bir otomotiv-metal sektöründen bahsediyoruz. Önerilen çerçevenin kapitalist sistem içersinde yaşama geçirilmesi bütün olarak imkansızdır! Kapitalist sistem içersinde ancak bugünün “oto kiralama” sektöründe sürücüsüz yapay zekalı araçlar kullanılabilir. Bunun dışına ancak bireylerin mülkiyeti olarak çıkılabilir. O durumda da bugünün sürücülü araçlarının yerini bir o kadar sürücüsüz araç alır! Sorun çözülmez, çileden çıkmış yapay zekanın bugünün sürücülerinin argosunu taklit eden şeylerle karşılaşırız yine!! Yapay zeka, doğal zekayı taklit eder.

“kapitalist üretimin amacı, sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı emeğin ele geçirilmesi, artı değer, kar üretimidir.” (Age. Sy.223, Marx)

Kapitalizmde üretimin amacı ihtiyaçları gidermek değil azami kardır. Azami kar için de sınırsız büyümek ister. Onun için bireysel araç sahipliğini özendirmek ve hatta olabiliyorsa kişi başı 3-5 araç satmak ister. Bu konuda sınırı yoktur. (Her yıl hazırladıkları istatistiklerde, kar oranlarında, üretim kapasitelerinde büyüme varsa kendilerini başarılı sayarlar; üretim düşmüşse piyasa değerleri de, kar oranları da düşer. Bunlarda sermayenin istemeyeceği şeylerdir.) Trafik, çevre kirliliği, gürültü, can kayıpları, doğal kaynakların gereksiz tüketimi vs ile ilgilenmez o. ilgileniyor gibi yapıyorsa da eğer biliniz ki orada yeni bir kar penceresi açılmıştır ve o bunu fırsata çevirmenin peşindedir.

Gerçekçi olmakta, hatta bu konuda acımasız olmakta fayda vardır. Muhtemelen yazarımızda bu önerisinin kapitalizm içersinde yaşanamayacağını biliyor. Onun da kimi engel ve sınırları olabilir tabi. Durduğu yer, sınıf durumları sosyalizmi onun için bir ihtiyaç olarak ne kadar belirginleştirmiştir bilemiyorum ama bilimsel etik değerler ve ekonomik-siyasal-toplumsal ilişkilerin birbirleriyle olan bağıntılarını dikkate aldığında sorunun kaynağını da, çözümünü de görür, görecektir. Nitekim kitabını şu cümle ile bitiriyor: “Hem gezegenimizi, hem de evrenin geri kalanını cennete dönüştürmek, yeryüzünü de, gökyüzünü de aşkın yüzü yapmak için daha çok zekaya ihtiyacımız var. başarabiliriz.” (Sy.175) Sadece zekaya değil, örgütlenmeye, sınıf mücadelesine, komünist devrime ihtiyacımız var.

Düşünelim, tüm şehir ve yerleşim alanlarında oranın coğrafyasına, demografisine, ekonomik, toplumsal, kültürel, siyasal yapısına uygun, buradaki ihtiyacı karşılayacak kadar sürücüsüz yapay zekalı araç olduğunu ve bunların sosyalist bir sistemde toplumsal mülkiyet altında olduğunu, “özel” araçların olmadığını varsayalım. Yazarımızın önerdiği gibi bir cep telefonu uygulamasıyla ulaşım ihtiyacımıza uygun bir araç kısa sürede bulunduğumuz yere geliyor ve ihtiyacımızı görüyorsa (belki bir “bilet” ücreti karşılığında. Bunu bu günden bilemeyiz. Sistemin yerleşme düzeyi; bakım, onarım, yenilenme maliyetleriyle ancak belirnebilir. Toplumsal üretkenlik ve üretici güçlerin- teknolojinin düzeyi belki de sembolik dahi olsa bir ücrete gerek duymayacaktır.), özel araca ve mülkiyete ne gerek vardır?! Bütün araçlar bizimdir! Bugün özel otomobillerin %95’inin parklarda “yattığı” hesaplanmışsa eğer, bu oranda araç gereksiz de demektir.toplumsal mülkiyetin olduğu yerde, diyelim ki İstanbul’da, bugün trafikteki araç sayısının %10’u tüm ulaşım ihtiyacını giderecektir! Çok mantıklı değil mi? Ama bu hangi otomotiv tekelinin kabul edebileceği bir durumdur? Onlar sınırsız üretim derdindeler. Bahsettiğimiz ütopya da sadece yenilenme oranı kadar araca ihtiyaç duyulacağından, bugün ki o dev fabrikaların %90’ı da gereksiz hale gelecektir. Bunun bir de dolaylı pozitif sonuçları olur. Aşırı üretimin aşırı çalışmaya zorladığı işçi sınıfına serbest zaman kazandırması yanında kapitalist üretim biçiminin yarattığı çevre kirliliği, doğal kaynakların tüketimi de minumuma iner. Muhtemelen o koşullarda fosil yakıtlarda kullanılmayacağından ( ya elektrik, ya da hidrojen gibi temiz enerjiler kullanılacaktır.) küresel ısınmaya yol açan metan gazı salınımı da çok büyük oranda azalacak ve çevresel felaketlerin görülme sıklığı da düşecektir. ( Pandemi sürecinde dünya genelinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları süresince doğanın bir çok noktada, denizde, nehirlerde ve gökyüzünde kendini yenileyip temizlediği görülmüştü. Aşırı üretim sürecinin atıkları bir kaç ay bile durdurulduğunda doğal çevre kendini bu kadar çabuk yenileyebiliyorsa, bu üretim biçiminin tamamen ortadan kalktığı düşünüldüğünde neler olabileceğini de hayal gücüne bırakalım!…) Şehirler trafiğin gürültü ve stresinden kurtulacağından daha yaşanılabilir hale gelecek, insanın ve doğanın kapitalist sömürüsünün yarattığı tüm kirlilikten hızla aranacaktır. Ama bu sorunun giderilmesi, bu “basit” çözümün hayata geçmesi bile bir toplumsal devrime, sosyalist işçi devrimine bağlıdır.

Bugün dünya pazarları tam anlamıyla oluşmuş ve entegre haldedir. Ülkeler arası sınırlar sadece siyasal olarak varlık göstermekte, üretim, dağıtım, bölüşüm ilişkilerinde, sermayenin ve emeğin dolaşımında git gide silikleşmektedir. ( Elbetteki bu küresel düzeyden sermaye tekelleri arası ölümcül rekabet koşullarında yaşanmaktadır.) Öyle ki çok sayıda büyük tekel küresel düzeyden üretim yapmakta ve dünya pazarlarına metalarını ulaştırmaktadır. McDonalds, Starbucks, Amazon, Coca-Cola…vd gibi dev hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren tekeller üretim-dağıtım-satış süreçlerinin organizasyonlarını yapay zeka algoritmalarının olduğu alt yapılarıyla hayata geçiriyorlar. Bu tekeller dünyanın neredeyse tüm ülkelerine yayılmış binlerce şubelerinde ne olup bittiğini, bir kahve çekirdeğinin bile akibetini takip edebiliyorlar. Organizasyon becerisini kat be kat yükselten, ihtiyaç duyulan tedarik zincirlerini aksamaz bir şekilde hayata geçirmelerini sağlayan en önemli araçları yapay zeka uygulamalarını merkezi düzeyden kurmuş olmaları ve her bir şubeden aldıkları anlık geri bildirimleri planlama için hızla devreye sokabilmeleridir. Bu teknolojiler gelişip, üretim-dağıtım-bölüşüm sektörlerine dair ayrı ayrı uygulamalar yerleşip hayata geçtikçe bütün üretim süreçlerinin bilgisi merkezileşip kontrol altına alınabilir hale geliyor. Tabi ki bu sadece hizmet sektörüyle alakalı bir durum değil; meta üretim, sanayi dallarında, devlet örgütlenmelerinde, askeri-politik alanlarda bir bütün olarak ekonomik, siyasal, toplumsal süreçlerin tamamını kesen bir durumdur. Bugün için azami karın, egemenlik ilişkilerinin, emek üretkenliğini arttırarak artı-değer sömürüsünü çoğaltmanın en temel kaldıracı haline getirilen bu bilişim teknolojileri yarın üretim tarzı ve mülkiyet ilişkileri kökten değiştiğinde, işçiyi-insanı köleleştiren bir araç olmaktan çıkarak bireyi ve emeğini, toplumu özgürleştirici bir araca dönüşecektir.

Bugün bu teknolojiler, üretim alanlarında, fabrikalarda, plazalarda işçiyi daha çok çalıştırmak, onu hem zihinsel hem de bedensel olarak sömürmek, emek üretkenliğini arttıran, bir denetim ve baskı aracı olarak kullanılırken; yarın planlı ve toplumsal, insani ihtiyaçların üretimini planlayıp, emek zamanını daha aza indirip, toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldıracak, emeğin üzerindeki azami çalışma dayatan sermaye baskısını kaldıracak, bireysel gelişim ve özgürleşmenin koşullarının da önemli bir parçası olacaktır.

Kapitalist devletlerin elinde bu teknolojiler toplumun, muhalif, devrimci, komünist hareketleri izlemek, denetlemek, kontrol altında tutmak, egemenlik ilişkilerini korumak için kullanılırken, yarın insanların hayatını kolaylaştırmak sağlık, eğitim, barınma, ulaşım gibi alan ve ihtiyaçların giderilmesi için kullanılacaktır. İnsanlar hayatlarını kısıtlayan, özgürce gelişimlerini engelleyen, demokratik hak ve özgürlüklerini engelleyen baskılardan kurtulacak yeni bir dünyanın kapılarını açacaktır.

Üretici güçlerin gelişim düzeyi, yapay zeka çalışmalarının üretimin ve organizasyonların teknik temeline yerleşmiş olması, işçinin üretim süreçlerine katılı zamanını her geçen gün daha da azaltmanın şartlarını oluşturmaktadır. Özetle kapitalizm üretici güçleri geliştirdikçe, özellikle merkezi planlı örgütlenme ve üretim süreçlerinin nesnel zeminini daha da geliştiren yapay zeka, bilişim çalışmaları geliştikçe sosyalizmin maddi temellerini güçlendirmekte, geliştirmekte üretim ilişkilerinde bir devrimi, alt-üst oluşu zorunlamaktadır.

Son sözü Marx’a bırakalım:

“Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir. İşte bu sermaye ve onun kendisini genişletmesidir ki, üretimin hem çıkış ve hem de sonuç noktası, hem itici gücü, hem amacı olarak görünür; üretim yalnız sermaye için üretimdir, ama bunun tersi doğru değildir; üretim araçları, sırf, üreticiler toplumunun yaşam sürecinde, devamlı bir gelişmenin araçları değillerdir. Sermayenin değerinin, büyük üretici kitlelerin mülksüzleştirilmelerine ve yoksullaştırılmalarına dayanan kendisini koruma ve genişletme sürecinin içersinde devam ettiği sınırlar yalnız başına hareket edebilirler; bu sınırlar, sermaye tarafından kendi amaçları için kullanılan ve üretimin sınırsız büyümesine, üretimin kendisinin bir amaç haline gelmesine, emeğin toplumsal üretkenliğinin hiç bir koşula bağlı olmadan gelişmesine doğru yol alan üretim yöntemleri ile sürekli bir çatışma haline girerler. Araçlar -toplumun üretici güçlerinin hiç bir koşula bağlı olmadan gelişmeleri- , sınırlı bir amaçla, mevcut sermayenin kendisini genişletmesi amacı ile devamlı çatışma içersine girerler. Kapitalist üretim tarzı, bu nedenle, maddi üretim güçlerinin gelişesi ve uygun bir dünya piyasası yaratılmasının tarihsel bir aracı olup, aynı zamanda da, bu tarihsel görevi ile, buna uygun düşen kendi toplumsal üretim ilişkileri arasında sürekli bir çatışmadır.” (Karl Marx, Kapital III. Cilt, Sy.222)

26 Temmuz 2020, Pazar

Ayosofya, hilafet, sosyal medya, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları hangi politik-sınıfsal zeminde yükseliyor, hangi ihtiyacın ürünü olarak gündeme getiriliyor?..

Türkiye siyasal sistemi ve ekonomisi, emperyalist kapitalizmin küresel düzeyden yükselen krizinin de etkisiyle ama daha çok kendi iç dinamiklerinin tıkanması, yönetme yeteneğini kaybetmesi nedeniyle çok derin bir krizin içersindedir. Toplumsal sınıfların yaşadığı sorunların katlanarak büyümesini bir türlü engelleyemeyen, tıkanan kapitalizmin bırakalım genişletilmiş yeniden üretimini, basit yeniden üretimi bile sağlayamayan bu düzen ve egemenlik ilişkileri yıkılma emareleri gösterirken Pandemi süreci buradaki krizi büyük buhrana çevirerek toplumsal bir altüst oluş için tüm koşulları oluşturmaktadır. Sistem istisnasız, bütün yönleriyle krizde ve yönetilemez haldedir. Pandemi sürecini kontrol altına alamayan emperyalist kapitalizm ve onun hükümetleri tüm sorumluluğu halklara yıkarak kontrol, karantina süreçlerini boşlamış ve ekonominin ne olursa olsun dönmesi için Covid-19 salgınını küçültmeye yönelmiştir. Kapitalizmin tarihsel olarak, yaşadığı bu kriz süreci en derin ve yönetilmesi en güç süreçtir. Krizin çapı ve derinliği, yarattığı anaforun şiddeti tüm güçleri bir yönüyle içe kapatıp ulusalcı, milliyetçi, bölgeselci siyaset ve politikacıları öne çıkarmakta, sağcılaşma tekelci burjuvazinin küresel yönetimi olmaktadır. Küresel ve bölgesel paylaşım rekabeti de bu süreci derinleştirip uluslararası bir çatışma ve savaşın şartlarını olgunlaştırırken, her kapitalist ülke, devlet kendi meşrebince işçi sınıflarını bu süreçlere hazırlayıp, şoven-milliyetçi-dinci duyguları ajite etmeye, bizatihi sorumlusu oldukları krizin sorumluluğunu dışsallaştırarak tepkileri başka yönlere kaydırmaya ve böylece egemenlik ve güç pozisyonlarını korumak istemektedirler.

Dediğimiz gibi tüm güçleri kesen bir durumdur bu. Ülkemizde de Pandemi sürecinde çökme noktasına gelen ekonomi tüm alarm zillerini çalar, işsizlik ve enflasyon, hayat pahalılığı (TÜİK’e rağmen) patlarken AKP iktidarının tek yapabildiği bu sorunları yok saymak ve işsizlik, yoksulluk, geleceksizlikle savunmasız bir şekilde boğuşan işçi sınıflarına dinci, milliyetçi ajitatif bir söylemle teskin vermeye o da uluslararası muadilleri gibi sorunu dışsallaştırmaya çalışmaktadır. Yeni hükümet sistemine geçilmesinin ardından tamamen yönetilemez hale gelmiş, uluslararası platformlarda tecrit edilerek, yalnızlığa itilmiş bu iktidar ve temsil ettiği sermaye kesimleri krizin nedenini “Türk düşmanlarına, islam karşıtlarına” bağlayarak bu noktadan yeni bir siyaset üretmeye çalışmaktadır. Üretilen şey daha önceleri çiğnene çiğnene bayatlamış ve bir avuç, radikal örümcek beyinli dışında aslında büyük bir çoğunluğun umurunda olmayan şeylerdir. Libya, Suriye, D.Akdeniz üzerinden milliyetçi bir ulusallık; Ayasofya, İstanbul Sözleşmesi üzerinden dinci gericilik propaganda edilirken; “modern” Cumhuriyetlevolan tarihsel çelişki ve çatışmalarını sürekli diri tutarak yaratılan toplumsal karşıtlık ortamında kendini varetmeye çalışmaktadırlar. Kendi politik yazgılarıyla ülkenin ve Türkiye’nin yazgısını demogojik olarak birleştirip, sanki ebedi iktidarını ilan etmiş, kendileri giderse ülke çökermiş gibi bir propaganda yürütmektedirler. Anlaşılacağı gibi gerçek sorunlarla değil, hayaletlerle mücadele etmektedirler ve bu sözleriyle aç midelerin doymasına hiç mi hiç bir katkı sunmamaktadırlar.

Peş peşe gündeme getirilen, dinci-muhafazakar bir yaşam tarzı ve siyasallığını keskin, çatışmacı; uzlaşmayı dışlayan bir üslupla dayatan bu “yeni” politik-ideolojik-siyasal-kültürel çıkışların arkasında yukarda bahsettiğimiz maddi ilişkiler yatmaktadır. Ayasofya’nın Cami’ye dönüştürülmesi, Barolar tartışmaları, sosyal medya ve İstanbul Sözleşmesi’nin tamamı “dinci-milli değerler ve aile yapısı” gibi gerici değerler manzumesini demogojik bir retorikle tartışma konusu yapmaları da yönetme becerilerini yitirmeleri nedeniyledir. (istediğini dayatma olarak, güce dayalı hayata geçirerek belki de yönetme becerisini yitirmediğini göstermeye çalışıyordur. Olmaz değil; onlar için gerçeklerden çok algılar önemlidir. Rasyonaliteyi yitirip sürüklenmeye başladıkları andan beri bu tür şeyler yapıyorlar.) Tüm bu tartışma başlıklarında karşılarına “modern” burjuva cumhuriyetin yaşam tarzı ve onun siyasal ilişkilerini aldıkları çok açık. Özellikle din-devlet, kadın-erkek, laiklik, sosyal-hukuk devleti olma gibi, Cumhuriyetle özdeşleşmiş (çoğunluğu biçimsel bir kabuktan ibaret olsa da) alan, kurum ve ilişkilere savaş açılması, “Yeni Türkiye’nin inşaası için olmazsa olmaz görünüyor. Eskiye ait ne varsa değersizleştirilip çöpe atılırken, ironik bir şekilde bugünü ve geleceği yansıtacak bir vizyona değil, daha eskiyi, Osmanlı’yı gündemleştiriyorlar! Bugünün başarısızlıklarını geçmişin “başarılarıyla” tamire kalkıyorlar! Hilfet tartışmalarının yeniden dolaşıma sürülmesi de bu nedenledir. Bunun mümkün olup olmaması ayrı bir konu ama belli bir dinci-gerici-faşist kesimi diri tutmak, onları iktidarın vurucu gücü olarak aktive etmek için önemli. Özellikle Suriye iç savaşına müdahalesinin ardından cihadist çetelerle girilen yakın ilişkilerin havasından ve suyundan genlerindeki radikal islamcı özlemlerin uyandığını görüyor, tüm yöneticilerin kurallar ve hukukla bağlı bir yönetim sergilemek yerine cihat emiri havalarında olduklarını izliyorduk. İçerde ve dışarda hareket alanı daralıp vizyon kaybı yaşadıkça da kendisini güvende hissettiği limana çekip, oradaki kitleye emanet ediyor. Tabi bu karşılıklı bir ilişki ve o kitleyi de memnun etmek gerek. Milliyetçi faşist kesimler için şoven-ırkçı bir politikalar bütünü, dinci gericilik için ise dini söylem ve yaşam tarzının görünürlüğünü, toplumsal uzam ve “meşruiyetini” arttıracak şeyler yapılıyor. Ayasofya bunlardan biri, keza İstanbul Sözleşmesi de… Radikal islamcılığın kadın-erkek ilişkilerindeki savunularının (kadının köleliliği üzerine kruludur bu da) tam karşısında olan İstanbul Sözleşmesinden -zaten uygulanmıyordu ama- çıkılmaya çalışılmasının ve Cumhuriyetle hesaplaşmanın bir aracına dönüştürülen Ayasofya’nın tekrar cami statüsüne alınması bu ilişkilerin sonucu olarak gündemleştiriliyor.

Anlaşıldığı kadarıyla iktidar içerde ve dışarda askeri-siyasi baskıyı daha da arttıracak çatışmacı bir sürece hazırlanıyor. Radikal dinci, cihadist, milliyetçi grupların talep ve söylemlerini böyle üst perdeden hiç olmadığı kadar sahiplenmeye başlaması, bu gruplara ihtiyaç duyacağı bir sürece hazırlandığını fısıldıyor kulaklara. Radikal islamcılığın Cumhuriyet karşıtlğı üzerine kurduğu ve bu nedenle burjuva cumhuriyetin kurucu liderine ve onun ideolojik-kültürel modern söylem ve toplumsallaştırlmış politika ve kurumlarına düşmanlığı biliniyor. M.Kemal ve diğer kurucu kadrolara yaklaşımları da onları lanetle anmak dışında Bir şey içermiyordu. Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesinin ardından Erdoğan’ın Atatürk’ü ihanetle suçlaması, Diyanet İşleri Başkanı’nın Ayasofya’daki VİP Cuma namazındaki hutbesinde Ayasofya’yı müze statüsüne alanları lanetlemesi yeni politik yönelimin keskin köşeleri olarak öne çıktı. Düne kadar Atatürk’e direkt saldırmaktan kaçınıyor, “Cehape Zihniyeti” üzerinden dolaylı eleştiriyor, daha çok İnönü’yü hedefe çakıyorlardı. Ayasofya’nın üzerinden ilk defa bu kadar açık bir tavır aldılar. Bunun iki nedeni olabilir. Birincisi CHP ve onun kitlesini provake ederek, kendisinden uzaklaşmaya başlayan sağcı kitleyi yeni gerginlik içinde yeniden konsolide etmek; ve ikincisi; iktidarının temelleri zayıfladıkça dili ve eylemleri keskinleşip marjinalize kesimleri cesaretlendirip iktidarının arkasında toplaşmaya zorlamaktır. Bu süreç devam edecek, arkası gelecektir. Ölümü gösterip (Hilafet) sıtmaya razı edecek şeyler daha çok yaşanacaktır muhtemelen. Yaşananlar stratejik bir planın parçası olmaktan ziyade, daralan politik alanın gereklerine sıkışıp kalmak ve her yeni adımda bu alanın daha da daralmasıyla sonuçlanmaktadır. O yüzden atılan her adım önceki adımlardan daha keskin bir düzeyde olmakta, kendisini bir kırılma anına doğru sürüklemektedir.

Saray’dan onun mali oligarşik tekelci çekirdeğinden yükselen Ayasofya vb gündemler, yanlış bir hesapla baskın seçim hazırlığı olarak da yorumlanabiliyor. Bu kadar hesap bilmezlikte aymazlık artık! Ayasofya’nın cami yapılması Türkiye toplumunun ne kadarını ilgilendirdi ki?! Marjinalize olmuş, gün ve gelecek bağı kalmamış, çağlar öncesinin ideolojik-kültürel kodlarına saplanıp kalmış radikal islamcı bir grup cemaat-tarikat kitlesi dışında kimlerin ihtiyaç ve beklentilerine yanıt olmuştur bu adım?! Seçimlerde ne kadar oyu iktidarın hanesine taşıyabilir! Ekonomik sorunlardan bunalmış geniş işçi kitlelerinin, kent ve kır yoksullarının gündem ve ihtiyaçlarıyla bir bağı mı var Ayasofya’nın?! Yok! Yalnız şunu da belirtelim böylesi din istismarı, cihadist söylem ve eylemlerin şu konjonktürde seçime dönük bir yanı evet vardır ama sanıldığı gibi seçim anına, sandıktaki oylara dönük değildir. Sonrasına, seçimlerin kaybedilmesi ihtimaline hazırlıktır. Şimdiden radikal güçler, militan kesimler uyandırılıyor; Haluk Kırcı gibi faşist katiller yeniden görünürleşiyorlar, TV lere çıkartılıp itibarlı konuk muamelesi yapılıyor. Hapishanelerdeki çeteler, ülkücü faşistler çıkartılıyor. Tüm bunlar neyi çağrıştırıyor? Seçimler sandıkta kaybedilirse sokakta kazanılacak. Böylesi bir pısırık muhalefeti ürkütmek çok da zor olmayacaktır. Toplumun en gerici, en lümpen, faşist kesimlerini sokağa salmaları yeterli olacaktır.

Osmanlı orduları Bizans’ın başkenti İstanbul’u kuşatma altına aldığı günlerde Bizans Kilisesi ve Saray egemenleri Ayasofya Kilisesi’nde meleklerin cinsiyeti olup olmadığını tartışıyorlardı. Bu polemiği bir çözüme bağlayamadan Osmanlı’nın kılıç ve toplarıyla bu tartışma sonlandırılmış, uhrevi sorunlara gayet dünyalı bir çözüm bulunmuştu. Gerçek sorunlarına yoğunlaşmak yerine uydurulmuş gündemlere kapılan Bizans bunun acısını tarihsel olarak yokolmayla yaşadı. Egemenler tarihten hiç ders almadıkları için de benzer sonlar yaşanmaya devam ediyor.

Bugün de İstanbul’u fethetmiş Fatih Sultan edasıyla, tıpkı onun ordularıyla Ayasofya’da fetih namazı kılması gibi kitlelerle (hem de Pandemi sürecinde) namaza duranlar, İslamcı fetih ritüelleri gerçekleştirenler, Fatih’in ve dönemin Şeyhülislamının replikası olmaya çalışanlar imitasyondan öteye gidemiyorlar! İstanbul’u işgalden kurtarmış edalarıyla geçit töreni düzenleyenler, olmadık tartışmaları, egemelik tartışmaları açanlar, Osmanlı orduları İstanbul’un kapılarına dayanmışken meleklerin cinsiyetini tartışanlardan çok da farklı değil aslına bakılırsa. İkisi de gerçek gündem ve çelişkilerden kopmuş, yönetme yeteneğini kaybetmiş ve gelişimin önünü tıkayan bir hale gelmişlerdir. Osmanlı cettine, Fatih’e özenenler, Kurtuluş savaşında düşman işgalinden kurtarılan şehirlerin yıldönümlerinde yapılan piyesleri andıran törenlerle sadece komik duruma düşüyorlar. 1453’de yenenler ve yenilenlerin durumuyla bir anoloji kuracak olunursa, durgun gökte çakan şimşek gibi İstanbul’u ve Ayasofya’yı yeniden fethe kalkanlar sizce daha çok hangi gücün tarihsel-politik durumunu çağrıştırmaktadır?

Ayasofya’nın içinde ve tüm sistemlerinde hristiyan azizlerin ikona ve resimleri vardır. Cami olarak kullanıma açıldıktan sonra ilk Cuma namazında o ikona ve süslemeler perdeyle kapatılmıştı. Perde, o ikonaların varlığını ortadan kaldırmaz, gözlerden gizler sadece. Tıpkı Ayasofya’yı bir bütün olarak gündeme taşıyıp, haftalarca tartıştıranların bu konuyu kitlelerin gerçek sorunlarının önüne perde olarak çekmesi gibi…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*