Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları-6

Hapishane’den Korona Notları-6

Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde kalan Ercan Akpınar’ın korona notları yazılarına devam ediyoruz.

11 Haziran 2020, Perşembe

“Her türlü devrimci kargaşalığın arkasında, günü geçmiş kurumların karşılanmalarını engelledikleri bir gereksinmenin bulunduğunu şimdi herkes biliyor. Bu gereksinmenin kendini, henüz hemen bir başarı sağlayacak kadar derin, o kadar genel bir biçimde duyurmaması olanalkı; ama bu gereksinmeyi her zorla bastırma girişimi onu, engelleri parçalayıncaya kadar, daha belirgin bir duruma getirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.” (Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim)

Artık günü geçmiş egemen kurum ve onlara içerili ilişkilerin kitlelerin beklenti, ihtiyaç ve özlemlerini karşılayamadığı, bilakhis bunların önünde engel olduğu ve bu engellerin her geçen gün daha da derinleştiği bir zaman dilimindeyiz. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasndaki çelişkinin; toplumsal üretim ile özel mülkiyet arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın üzerinde yükselen ve zamanı geçen kurumlarla yaşatılmaya çalışılan bu ilişkilerin sürdürülmezliği depratikte kendini daha fazla göstermeye başlamıştır. Kapitalist sermaye birikiminin azalan kar oranları yasasının şiddetlenmesiyle azami kar ihtiyacının realize edilmemesi de bu süreci derinleştirmekte ve doğanın ve insanın üzerindeki kapitalist sömürü boyunduruğunu her geçen gün daha da şiddetlendirmektedir. Sistem çürür ve işçi-emekçilerin yaşamını gün be gün daha da çekilmez hale getirirken karşılanamayan toplumsal ihtiyaçlar, üretimin devasa karakterine rağmen meta karakteri nedeniyle erişilemeyen gereksinimler kitlelerin sisteme olan tepkilerini de büyütüyor.

Genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinde bir tıkanma yaşayan emperyalist kapitalist sistem, içine sürüklendiği krizi, yapısal yapısal sorun ve çelişkilerin de basıncıyla yönetemiyor. Salt ekonomi alanında yaşanan sorunlardan da bahsetmiyoruz. Ekonomik ilişkilerin derinleştirmesi ve oradaki sömürü ilişkilerinin yansımasıyla da tarihsel bir derinlik kazanmış siyasal, toplumsal, sınıfsal, kültürel sorun ve çelişkilerden bahsediyoruz. Her ülke ve coğrafyada, oradaki toplumsal, sınıfasal, siyasal, kültürel ilişki ve egemenlik biçimlerinden yükselen, temeldeki ilişki aynı sömürü ilişkisi olsa da farklılık gösterebilen; adaletsizlik, eşitsizlik, özgürlüksüzlük ve ezilme üreten çelişkiler bunlar. Kimi etnik, kimi mezhepsel, kimi cinsel…ama hepsinin temelinde sınıfsal çelişki ve sömürü üzerine kurulmuş egemenlik ilişkilerinin yattığı ve kapitalizmin çürüyen ve asalaklaşan karakteri nedeniyle de sürekli daha da derinleşen sorunlar bunlar.

ABD’de çok yoğun yaşanan ırkçılık bunlardan biri. Burjuva özgürlüklerin beşiği olarak gösterilen ABD’de kölecilik günlerinden kalma ırkçılık, siyahi karşıtlığı neden aşılamıyor? Halen faşizan, ırkçı beyaz egemenliği kurumların temelini oluşturuyor ve kuşaktan kuşağa bu ilişkiler bir miras gibi aktarılıyor. Günü geçmiş kurum ve ilişkilere tipik bir örnektir bu ırkçı-faşist kurumsal, toplumsal-kültürel yapı. Bu sömürgeci zihniyete karşı gelişen her isyan şiddetle bastırılsa da her seferinde bir öncekinden daha derli toplu, kapsamlı, nitelikli bir kitle isyanı olarak yaşanıyor. George Floyd’un katledilmesinin ardından ABD’nin tümüne yayılan isyan dalgasının politik niteliği ve sistem üzerindeki sarsıcı etkisi, egemen sınıf kitleleri arasındaki çelişkileri daha da derinleştirmesi ve elde ettiği kazanımlar bu öngörüyü doğruluyor.

ABD’de siyahi George Floyd’un gözaltına alınırken beyaz bir polis memuru tarafından bir işkence yöntemi olan nefessiz bırakmaya maruz kalmasıyla hayatını kaybetmesi bir isyan dalgasına neden oldu. Odak noktası ırkçılık karşıtlığı olan bu isyan dalgası Floyd’un son sözlerine de yansıyan “nefes alamıyorum” u slogan haline getirip siyasal düzene, kapitalizm karşıtı bir harekete dönüştü. ABD işçi sınıfı ve kent yoksulları (siyah-beyaz-göçmen ayrımı yapmadan söylüyoruz) uzun süredir yaşam ve çalışma koşullardan, düşen ücretlerden, emek ve insani kimliklerinin değersizleştirilmesinden, yok ve yük sayılmaktan huzursuzdular. Trump’ın mali oligarşik sermaye seviciliği ülke kaynaklarını bu kesimlere daha fazla yönelttiği işçi sınıflarını dışlaması, Pandemi sürecinde artan işsizlik ve yoksulluk, sağlık hizmetlerinden dışlanmış olmakla da birleşince varolan tepkileri daha da büyüttü.

ABD’nin ırkçı, işçi sınıfı düşmanı, faşizan sisteminin siyahlar ve göçmenler üzerindeki nefrete varan pervasız uygulamaları her dönem tepkilere neden olsa da bu yıl diğerlerinden çok daha güçlü, kapsamlı bir isyan dalgasına yol açtı. Kapitalist sömürü düzenine, sermaye egemenliğine, ırkçılığa, devletin siyasi zor araçlarının fütursuzluğuna, kilisenin bu ilişkilere dini bir kılıf üretmesine, medyanın egemenlik ilişkilerinin bir parçası olarak işçi-emekçi-ezilen düşmanlığını dezenformatif yayınlarla, çarpıtmalarla dile getirmesine, politikacıların sahtekarlıklarına…top yekün bir karşı tepki oluştu. Polis karakolları yıkıldı, kiliseler ateşe verildi, burjuva medyaya dönük protestolar yapıldı, ABD’nin emperyalist düzeninin sembolleri olan mali oligarşik tekel ve markaların işyerleri tahrip edildi. Kölecilik yapmış ve bu düzeni savunmuş kimi askeri-siyasi-liderin heykelleri devrilip, çöpe atıldı. Sömürü düzenine ait ne kadar sosyal-siyasal, ekonomik kurum ve ilişki varsa hepsi hedefe çakıldı. Sokaklar ve meydanlar özgürleştirilirken isyan dalgasının çapı ırkçılık karşıtlığının çok ötesine geçti. Bugüne kadar bastırılmış tüm talep ve istemler daha belirgin bir hal almış olarak gündeme geliverdi. Kendiliğinden bir kitle isyan dalgası olarak beliren ve hızla önce ülkenin tamamına, ardından birçok başka ülkeye yayılan bu eylemlerin mesajı açık ve nettir; kapitalizm artık yönetemiyor! O çürümüş bir düzendir (dünya genelindeki emperyalist kapitalist liderliklere, başta Trump olmak üzere bakınca çürümenin düzeyi daha net olarak görülüyor.) ve kitleler artık onu reddediyor. Oluşum halindeki bu kitle bilinci her eylemin ardından kendine yeni ihtiyaçlar üreterek doğal istikametine doğru ilerliyor. Sosyalizm fikrinin adalet ve eşitlik kavramları üzerinden ekonomik temelden (yani artı-değer sömürüsüne, ücretli köleliğe karşıtlık, özel mülkiyeti red) şimdilik yoksun ilerlemesi onun zayıf yanını oluştursa da; adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların temelinde üretim tarzının olduğu yeterince kavrandığında kapitalizmin ölüm çanlarının sesi daha yüksek çıkacaktır.

O üretim tarzı ki 2008 küresel ekonomik krizinden henüz tam olarak çıkamadan Covid-19 pandemisinin kasırgasına tutulmuş ve işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin yaşamı ve geleceği üzerindeki yıkıcı etkisini iyiden iyiye arttırmıştır. 1929 Büyük Buhranını bile aşan işsizlik dalgasına uol açan Pandemi süreci ekonomik krizle birlikte ve belki de ondan daha çok sosyo-psikolojik bir krizin önünü açmıştır. Değersizlik, yok ve yük sayılma hissi, krizi…

Dünya genelinde kapitalist devletlerin neoliberal politikalar gereği toplumsal sağlık sistemine ayrılan kamu kaynaklarının oldukça daraltılmış olması ve paran kadar sağlık (ve eğitim, ve sanat, ve kültür, ve temel ihtiyaçlar…) hizmeti verilmesinin yarattığı yıkım korona günlerinde patlamıştır. ABD’de ve dünyanın genelinde Covid-19’dan ölenlerin ezici bir çoğunluğunun işçi sınıfından, siyahlardan ve göçmenlerden olması buradaki sınıfsallığı açık etmiştir. Sistemin kendilerini insan yerine koymadığını, herhangi bir değer atfetmeyip yük olarak görmesi ezilen kesimlerin öfkesinin bu kadar şiddetli patlamasını doğurmuştur.

İşçinin sermayeyi aşma itkisi “insan olarak doğası ile yaşam koşulları arasındaki çelişkinin yarattığı duruma yönelik öfkenin” sonucudur, der Marx. Çelişkinin kaynağı üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimidir. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uyuşmazlık ve emek ile sermayenin çıkarlarının uzlaşmaz bir karakterde olmalarıdır. Üretici güçlerin, bilim ve teknolojinin geldiği düzey, buradaki kolektif emek düzeyi bütün insani ve toplumsal ihtiyaçları rahatça karşılayabilecek durumdayken bu kaynakların tamamen bir avuç mali oligarşik tekelci asalağın kasalarında sıkışıp kalması, toplumsallaşamamasıdır. Aşılması gereken eşik burasıdır.

İlkel sermaye birikiminin ve kapitalizmin gelişiminde önemli bir kaldıraca dönüşen kölecilik o çağlardan beri süregelen, ezilen siyahların ve sosyalist sınıf mücadelelerinin baskısıyla gerilese de halen kapitalist egemen sömürgeci zihinlerde ve kültürel dünyalarda egemen olduğu kadar ücretli kölelik sistemine geçişle siyahların emek gücünün beyaz işçilere oranla ucuza satın alınması nedeniyle de maddi temellerini günümüzde bu şekliyle sürdürür. 21.yüzyılda bile bu köleci , ırkçı zihniyetin sürdürülmesinin temelinde ırkçı önyargılar ve sosyo-kültürel kemikleşmiş geleneksel düşünceler kadar emek gücünün meta karakteri ve piyasa ilişkilerinin bir parçası haline getirilmesi vardır. Emek gücü piyasalarında ABD ve AB’de beyaz emeği karşısında siyah ve göçmenlerin emeği her zaman daha ucuzdur. Yapılan iş aynı da olsa bir beyaz ile siyah ne aynı ücreti alır, ne de aynı sosyal haklara sahip olurlar. Refah dönemlerinde beyaz işçinin kendini egemen ulusun mensubu sayması yanılsamasına yol açan bu durum kriz koşullarında siyahlara ve göçmenlere tepkiye dönüşür, dönüştürülmesi için çalışılır. Onlar beyazların işlerini ellerinden alıyordur. Her iki durumda da sermaye sınıfı işçi sınıfının farklı bölüklerini birbirine düşürerek aradan sıyrılmaya çalışır. Fakat işçi sınıfının bilinç ve deneyimi arttıkça buradaki tuzağı daha net görmeye başlar, ABD ulusunun da (ve tüm ulusların!) rengine bakılmaksızın iki ulustan oluştuğunu görür. Sermaye ulusu ve işçi sınıfı ulusu!..

Sermaye işçi sınıfını sürekli bölüp atomize ederek iç rekabete sürükler. Etnik, mezhepsel, bölgesel,kesimsel, şehirsel, kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk…vd.ile böler. Yetmez! İş yerlerinde lokal düzeylerde ayrımlar yapılır. Yetmez! Bilinci bulandırılmış işçilerin burjuva ideolojilerinin destekleyicileri haline getirilerek bir de bunlara politik ayrışma ve rekabet de eklenir. İşçi sınıfı kendinde bir sınıf olarak kaldıkça sermaye düzeni onu kolektif sınıf davranışı göstermemesi için bölüp parçalamaya devam eder. Ne zamanki işçi sınıfı şu ya da bu nedenle kitlesel eyleme geçer, o andan itibaren ortak çıkarlar, ortak düşman fikri, ortak sorunlar galabe çalar ve sınıf dayanışması yükselir, burjuva düzenin tüm suni ayrımları bir anda silikleşiverir. Rekabet yerini dayanışmaya ve kardeşleşmeye bırakır. Kapitalist sömürü düzeninin çarkları arasında tüm yönleriyle ezilenler, açlığa ve yoksulluğa mahkum edilenler bu durumdan ancak elele vererek kurtulabileceklerini görürler. Tek başlarına kurtulamayacaklarını anladıkları anda aslında ne kadar çok olduklarını, güçlü olduklarını da anlarlar. Egemenlerin, ezenlerin gücünün kendi parçalanmışlıklarından beslendiğini görür ve bunu tersine çevirmek için bir araya gelir elele verirler. Tıpkı fabrikalarda, üretim üreçlerinde, bilgisayar yazılımlarında, programlarda ortaya çıkan ürünlerin kolektif emek ürünleri olması gibi. Politik bilinç ve hareketleri de bir kolektif üretimin parçası, sonucu ve zamanla yeniden üreteni olur. İşçi sınıfı kendisi için sınıf olur. Yönetenler eskisi gibi yönetemez, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemezler. Bir devrimci kargaşalık dönemi başlar. Sürecin sonunu belirleyecek olan şey devrimci proletaryanın tekelci burjuvazi dışındaki ara sınıfları, kent ve kır yoksullarını hegamonyası altına alıp önderleşip önderleşemeyeceği ile görülür. Yüzlerce yıllık yönetme beceri ve kurumlarına , devlet gibi bir araca sahip egemen sermaye sınıfını devirmek kolay değildir. Bilinç, örgütlülük, militanlık, komünist devrimci önderlik ve strateji, ittifak kurup hegemonya oluşturabilme kabiliyeti gereklidir.

“İşçinin daha yüksek düzeyde, hatta kültürel tatminlere ulaşması, kendi çıkarları için propaganda yapması, gazete anoneliği, konferanslara katılması, çocuklarını eğitmesi, zevklerini geliştirmesi vb.onu köleden ayıran tek şey olarak uygarlıktan payını alması iktisadi olarak ancak işlerin iyi gittiği zamanlarda hazlarının alanlarını genişletmesiyle mümkündür.” (Marx, Grundrisse)

Sermaye tekelcileşmesinin geldiği düzeyde artık işlerin hiç iyiye gitme şansının kalmadığı, üstüne üstlük krizlerin büyük buhrana dönüştüğü pandemi sürecinde işçiyi köleden ayıran ne kadar ekonomik, siyasal, kültürel ihtiyaç varsa hepsi alabildiğince gerilemiştir. Bugün dünya genelinde işçi sınıfı ücretli köleliğin en çıplak, en vahşi sömürü biçimleriyle karşı karşıyadır. Kırıntılarında kırıntısı dışında sermaye düzeninden herhangi Bir şey yansımamaktadır. İsyan ve ayaklanmalar yüzyılının sarsıntılarının hiç olmadığı kadar artması da bununla alakalıdır. Kendisini dışa vurması için bir kıvılcıma ihtiyacı vardı. George Floyd’un faşist polislerce katli bu kıvılcımı çaktı ve çok hızlı bir şekilde ırkçılık, faşizm, neoliberalizm, kapitalizm karşıtı bir yangına dönüştü. Bu düzen kurumlarıyla özdeşleşmiş ve onun sembolü haline gelmiş tüm kurumlar hedefe çakıldı. Kendiliğinden bir hareketin sınırlarının daraltıcılığı olsa da hareketin içindeki bilinç faktörü kendisini her isyan dalgasında daha üst bir durumdan ifade etmekte ve politik niteliğini geliştirmektedir. Bu toplumsal-sınıfsal kabarma, sisteme karşı mücadele içersinde siyasal öncü de kendisini geliştirip, olgunlaştırmaktadır. Sınıfsal kesimlerin öncüsü ve önderi olmayı başardıklarında, daha net ve hedefli, sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm fikri ve eylemi de her düzeyde gelişecektir.

23 Haziran 2020, Salı

Marx, 14 Nisan 1856’da Halkın Gazetesi’nin 4. Kuruluş yıldönümü’nde aşağıda bir bölümünü aktaracağım ünlü konuşmasını yapıyor. Üzerinden neredeyse iki yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hiç eskimeyen, canlı devrimci niteliğini, diyalektik materyalist çözümleme gücünü apaçık sergileyen bu satırlar Marx’ın nasıl bir deha ve komünist olduğunu da gösteriyor. Şöyle diyor Marx:

“Bizim bu 19.yy.mıza özgü büyükbir olgu var ki hiçbir parti bunu inkara cesaret edemiyor. Bir yanda, insanlık tarihinin bundan önceki hiçbir çağında varlığından şüphe dahi edilmemiş olan sanayi ve bilim güçleri ortaya çıkmıştır. Öbür yanda Roma İmparatorluğunun son zamanlarındaki faciaları gölgede bırakan çöküntü arazları vardır. Günümüzde herşey, karşıtına gebe görünüyor. Makinalar insan emeğini kısaltıcı ve verimlendirici harkulade bir güçte oldukları halde. (Marx bir de bu günleri, Makine yapan makinaları , bilişim teknolojilerini görseydi neler söylerdi acaba!)bakıyoruz, insan emeğini aç bırakıyor ve öldüresiye çalıştırıyorlar. Yepyeni zenginlik kaynakları, tekinsiz garip bir büyü altında giderek yoksulluk kaynaklarına dönüşüyor. Fennin zaferi, bir bakıma, karakter kaybı pahasınadır. İnsanlık tabiata hakim oldukça, aynı hızla başka insanlara, ya da kendi melanetine esir olur gibidir. Bilimin saf ışığı dahi sanki cehaletin karanlık perdesi olmaksızın ışıyamıyor. Bütün bakış yeteneğimiz ve ilerlememiz, maddi güçlere fikri hayat bahşetmekle ve insan hayatını maddi güce çevirip akıldan ırak kılmakta sonuçlanır gibidir. Bir yanda çağdaş sanayi ve bilim, öbür yanda çağdaş sefalet ve çöküntü arasındaki bu çelişki; çağımızın üretici güçleriyle sosyal ilişkileri arasındaki bu çelişki, elle tutulur gözle görülür bir olgu, karşı konulması ve cerhi imkansız bir olgudur. Kimi partiler ağlayıp sızlayabilirler bu olgunun karşısında; kimileri, çağdaş çelişkilerden kurtulmak için çağdaş fenden kurtulmayı isteyebilirler. Ya da sanayide bu denli dikkat çekici bir ilerlemenin, siyasette yine o denli dikkat çekici bir geriye dönüşle tamamlanmaya muhtaç olduğunu hayal edebilirler. Bize gelince, biz bütün bu çelişkilere damgasını vurmakta devam eden dirayetli ruhun niteliği hakkında yanılmıyoruz. Biliyoruz ki, toplumun yeni güçleriyle başedebilmek için bu çelişkilerin yeni insanlarca hakimiyet altına alınması gerekir; bu yeni insanlar, işçilerdir. Onlar da, makinalar kadar, çağımızın icadıdır. Orta sınıfı, soyluları ve o zavallı geriye dönüş feylozoflarını şaşkına çeviren alametler de biz, toprağın altını onca hızla sürüp geçen koca köstebeği, dostumuz Robin Goodfellow’u (İngiliz halk efsanesinde cin fikirli,yaramaz bir peri), o yaman akıncıyı görüyoruz: Devrim…” (Politika ve Felsefe, Belge Yay.)

29 Haziran 2020, Çarşamba

Pandemi sürecinin dengesizleştirip güçlü sarsıntılarla buhrana sürüklediği emperyalist kapitalizm toparlanmakta zorlanıyor. Covid-19 vakalarının yoğun bakım süreçlerini andıran bu toparlanamama hali henüz entübe aşamasına geçmemiş olsa da yoğun bakımda olduğu kesin! Bu süreçte uygulanacak politikalar, alınacak kararlar ya onu yoğun bakımdan servise çıkaracak, toparlanmasını başlatacak ya da, entübe hale geçecek. Sermaye düzeni temsilcilerinin yakın vadede Covid-19’u kontrol altına alabileceklerini gösteren bir gelişme ufukta belirmiş değil. Karantina önlemlerinin büyük sermaye yıkımlarına, ekonomik kayıplara yol açması emperyalist kapitalistleri tüm dünyada bu önlemleri hızla gevşeterek, yalancı bir bahara, “yeni normal” dedikleri virüsle mücadeleyi kitlelere havale etmelerini getirdi. Pandeminin ilk günlerinden beri konuşulan “sürü bağışıklığı” politikası da böylece pratikte, ilan edilmeden hayata geçirilmiş oldu. Karantina önlemleri koşullarında yarım milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. Kayıpların bundan sonra hızlanarak artacağını öngörmek hiç de zor değil. Yeter ki ekonomi dönsün!

Küresel çapta yayılma hızından hiçbir şey kaybetmeyen Covid-19 virüsünün bulaş riski en fazla işçi sınıflarında görüldüğü için de burjuvazi kendini o kadar da tehlike de hissetmiyor. (Ama o kadar da rahat değil, Covid-19 ‘un başka bir takım sınıfsal, siyasal, devrimci viral durumlarını, kitle isyanlarını tetikleme potansiyeli çok yüksek. Özellikle iktidarda bulunan neoliberal, sağcı iktidarlar için çanlar çalıyor. ABD’de Trump Kasım seçimlerini büyük oranda kaybedecek. Fransa’da Macron yerel seçimlerde hezimet yaşadı, arkası gelecek. Türkiye’de Erdoğan ve temsil ettiği milliyetçi-muhafazakar faşist çizginin de irtifa kaybı sürüyor.) işçi sınıfları, dezavantajlı gruplar, göçmenler, yaşlılar, kronik hastalar ölüyor nasılsa. Ve bunlar ABD’de yeniden hortladığı gibi, egemen faşizan zihniyetlerin pek de hoşlanmadığı toplumsal kesimleri oluşturuyorlar. Ekonominin tıkanması, durgunluk ve gerileme, sermayenin hareketinin yavaşlaması, sistemin çarklarının dönmemesi bir bütün olarak yıkım oluşturacağı için önlemlerden vazgeçilip tüm ekonomiler yeniden açılıyor. Türkiye’de 1 Haziran itibarı ile tüm ekonomik aktivite alanları üretim ve ticarete başladılar. Maske, dezenfektan, kolonya ile virüsün yayılımının engellenebileceği söyleniyor. Oysa süzgeçten geçirilmiş rakamlar dahi işlerin o kadar da yolunda gitmediğini gösteriyor. Kişisel dikkat ve özen salgını önlemek için yeterliyse eğer neden baştan yola böyle çıkılmadı da, ekonomi tekleyince bu yönteme, “herkes kendi olağanüstü halini ilan etsin” e geçildi? Sebebi malum! Sistem, devlet kendini tamamen süreç sorumluluğundan azade edip, olası olumsuz faturayı medya ve diğer propaganda, manüpülasyon araçlarıyla kurallara ‘uymayan sorumsuz insanlara’ yüklemeye başlamıştır.

Emperyalist kapitalizm sermayenin azami kar ihtiyacı üzerine kurumlaşmış, sermayenin yeniden üretiminin vazgeçilmez olduğu bir ekonomik-siyasal sistemdir. Kapitalizmin yapısal krizi ve kar oranlarının düşme yasası gereği kendini yeniden üretmekte zorlanan, üretici güçlerin tıkanmasıyla da sermayenin kendini gerçekleştirebilecek yeni alanlar bulamamasıyla savrulduğu spekülasyon, finansallaşma eğilimi de bir kriz haline girmişken patlayan Pandemi krizi kapitalizmin bütün arızalı yanlarını açık edip, zayıflıklarını günyüzüne çıkarmıştır.

Tüm emperyalist kapitalist ülkelerde iktidardaki sermaye klikleri burjuvazinin otoriterleşme eğilimi dediği siyasal baskı ve zoru arttıracak, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlayacak politikalara iç içe geçmiş kriz halkalarının baskısıyla daha fazla yönelecekler. Kapitalizmin yapısal krizi Pandemi ile o hale gelmiştir ki artık kendini üretememekte ve krizin çok büyük olacak sermaye yıkımının kimlere nasıl fatura edileceğinin üzerine sermaye kesimleri arası bir çatışmada yaşanmaktadır. İşçi sınıflarının elinde krizi finanse edecek, gasp edilecek pek bir şey de yoktur, kalmamıştır. Mutlak yoksulluk sınırına itilmiş kitlelerden göreli artı-değer sömürüsü ile elde edilecekler de açığı kapmaya yetmeyecektir. İşçi sınıflarının sırtı zaten büyük oranda duvara dayanmıştır. O halde sermaye içi kapışmaların, kurtlar sofrası kurulmasının çok da sürpriz olmayacağı bir sürece gireceğimizi söyleyebiliriz. Sermaye içi kapışmalar şiddetlenebilir, otoriterleşme araçlarının bir kısmı iktidar ilişkileri dışına itilmiş sermaye kesimlerine karşı da devreye sokulabilir. Rekabetin yükseleceği yeni dönemde sadece içerde değil dışarda da keskin, çatışmalı, hukuk kurallarının hiçe sayıldığı, ittifakların dağılıp yeniden kurulduğu, kurulacağı bir sürece giriyoruz. Kitlelerdeki sefalet artışıyla birlikte, uluslararası ilişkilerdeki emperyalist, kapitalist güç, egemenlik, pazar ve hegemonya rekabetinin askeri biçimlerini de düzeyinin yükselmesi yerel-bölgesel çatışmaları da gündeme getirebilir. Suriye, D.Akdeniz, Libya hattında yığınaklaşan askeri hareketlenmeler, vekalet savaşlarının sonuna yaklaştığımızı ve devletlerin karşı karşıya geldiği bir döneme gireceğimizi söylüyor bize.

Dengesizleşmiş ve sarsıntılarla yönünü ve rasyonalitesini yitirmiş sistem ve onun mevcut politik liderlikleri çılgınlığın eşiğine kadar ilerletmiş görünüyorlar tercihlerini, yönelimlerini. Uçurumun kenarına gelmiş bir insan sağlıklı düşünemez derler. Ve bir de eğer sen uçuruma gereğinden fazla bakarsan uçurum da sana bakmaya başlar. Herşey karşıtına gebedir. Garip zamanlarda yaşıyoruz ve krizin derinliği gariplikleri bile mutasyona uğratıyor. Şimdi olası mutasyonun hangi sınıfın lehine bir viral durumu yaratacağını öngörmeye çalışıyoruz. Kitlelerdeki öfke ve tepkisellikle, sistemin hayatta kalma çabası çatışacak, rastlantı ve beklenmedik süreçlerin yaratacağı kelebek efekti belki de geleceğin akışını belirleyecek. Bakleyecek, istediğimiz, umduğumuz, uğruna bedel ödediğimiz gelecek için kelebeğin bizden yana kanat çırpması için rüzgar yaratıp, fırtına olmaya çalışacağız. Aksi takdirde bütün kelebekler bizden yana olsa fayda etmez.

02 Temmuz 2020, Perşembe

Pandemi sürecinde vites arttıran sermaye-Saray iktidarı günümüzün vahşi neoliberal faşist yeni düzeninin karşısında sorun olarak gördüğü, ayak bağı ilan ettiği, bir önceki egemenlik ve üretim ilişkilerinin, sınıfasal, siyasal, sosyal ilişkilerin ifadesi olarak kurumlaşmış ve bugün muhalefete düşmüş ne kadar kurum, politika varsa onların tasfiyesine hız verdi. Tıpkı 15 Temmuz süreci gibi, Pandemi sürecini de “Allah’ın lütfu” olarak gören sermaye iktidarı, “yeni normal” in nasıl olacağını da böylece göstermiş oluyor. “Yeni normal” düzende muhalefete dair sınıfsal-siyasal niteliği ne olursa olsun demokratik kavram ve talepler etrafında toplanmış kesimlere yer olmayacak! Adım adım ilerletilerek bu günlere getirilen bu süreç katolik papazın hikayesini çağrıştırıyor. Dün Kürtlere ve devrimcilere yapılan yok etme-tasfiye saldırılarının hedefinde bugün düzen muhalefeti diye tanımlayabileceğimiz kesimler var! Hatta “devrim kendi evlatlarını bile yemeye” hazırlanıyor. Davutoğlu ve Babacan gillerde hedefe çakılıyor. Burjuva eşitlik, özgürlük, adalet ve sınıfsal sömürü karşıtlığı gibi toplumsal sınıfların taleplerini ifade eden kavramların içerik verdiği kurumlar, bunların savunucularını tasfiyeye yöneliyorlar.

Güncel örnekler peş peşe gelmeye başladı. Dinci gericilikle polemiğe girdiler diye Barolar hedefe çakıldı. Ve “Çoklu Baro” denilen yeni bir ucube Baro sistemi öngören yasayı Meclise getirdiler ve muhtemel ki çok kısa bir sürede yasalaşacak bu düzenleme. Böylece iktidar kendine ait barolara da kavuşmuş olacak. Tıpkı işçi, memur sendikalarında olduğu gibi, arka bahçesine dahil edeceği bu Baroları muhatap alacak, muhalifleri yok sayacak, Saray’da kabul etmeyecek (bkz. DİSK, KESK,TMMOB, TTB). Avukatlar üzerinde çeşitli ekonomik, idari, siyasal baskılar kurarak, iktidar güç ve olanaklarını seferber ederek de kendi barolarını güçlendirecekler. Tipik şark kurnazlığı içeren bir düzenleme olsa da ülkenin siyasal rejimiyle taban tabana zıt karakteri ona bu düzenlemeden murad ettiği şeyleri geti,rmekte zorluk yaratacaktır. Fakat o girdiği bu yoldan dönemeyeceği için baroların ardından muhtemelen TMMOB ve TTB’ye sıra gelecek onları da aynı şekilde “çoklu oda” haline getirmeye çalışacaktır.

Aynı günlerde kıdem tazminatının gaspı içinde düğmeye basılsa da buradaki meselenin geniş toplumsal kesimleri, işçi sınıfının tamamını kesmesi işinin o kadar da kolay olmayacağını gösteriyor. Nitekim tepkiler arka arkaya gelmeye başlayınca geri adım sinyalleri de vermeye başladılar. İşçi sınıfının şu dağınık, örgütsüz hali bile egemenleri panikletmeye, hafif bir kıpırdanmada geri adıma zorlayabiliyor. Ağır ellerini toprağa basığ ayağa kalktıklarında nelerin olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Ama sermaye iktidarının kıdem tazminatlarını bir fonda toplayıp yağmalama hülyasından hemen vazgeçeceği düşünülmemeli. Onu bir şekilde şekere bulanmış zehir olarak işçilere yedirmeye çalışacaktır. Pandemi koşullarının grev-eylem yasakları sermaye için bir fırsat. Nasıl ki 17 Ağustos Depremi günlerinde dönemin Ecevit Hükümeti bu krizi fırsat bilip “mezarda emeklilik” yasasını geçirdiyse, bir benzerinide bugün, Covid-19 günlerinde Saray iktidarı yapmak istiyor. Burjuva ideolojisinin farklı renklerini taşısalar da fıtratları aynı sermaye seviciliğinden şekillendiği için, işçi sınıfı düşmanlığında rahatça buluşabiliyorlar. Fakat dediğimiz gibi kıdem, Barolar düzenlemesine benzemez. Kıdem tazminatı yaklaşık 30 milyon işçiyi ilgilendirse de, asıl olarak sınıfın geleceğinin ve iş güvencesinin gaspıdır. Ve bu adımın sonuçları iktidar için ağır olur. Ecevit’in ve dönemin koalisyon hükümetinin yaşadığı akıbet öğretici derslerle doludur. İbret almak isteyenler için tabi.

Ama iktidar “o kadar kana battım ki, geri dönmek ileri gitmek kadar zor” diyerek Machbet tarzı yüklenmeye, kendi tabutunun çivilerini çakmaya devam ediyor. Bir türlü kontrol altına alamadığı, sosyal medya platformlarını etkisizleştirmek-bu olmazsa kapatmak için- yeniden harekete geçti. Bir önceki dönem gündeme getirse de yasa son anda geri çekilmiş, deneme başarısız olmuştu. Bugün ise bu düzenlemeler egemen siyasal güç ve üretim ilişkilerinin sürmesi adına bir zorunluluk olarak görülmektedir. “Dislike” virüsünün Covid-19’u katlayan yayılım hızı, sosyal medyanın bilgi-haber kaynağı olarak öne çıkıp havuz medyasını etkisiz hale getirmesi, ideolojik-politik olarak iktidarın sürekli karşısında konumlanması, troll hesaplarla buraların kontrol altına alınamaması sosyal medyayı, bir “şer odağı” olarak tanımlamaya yetti. Ama bu da kıdem gibi zor bir mesele. Başta gençler ve kadınlar olmak üzere geniş toplumsal kesimlerin en temel sosyalleşme alanı olan bu mecraları kapatmaya, engellemeye, hukuki-idari baskı altına alıp etkisizleştirmeye karşı bir direnç ve karşıtlık oluşacaktır. AKP’nin gençler arasındaki düşük popülaritesi daha da genişleyecektir. Üniversite sınavlarının bir ileri-bir geri alınıp durulması karşısında çığ gibi büyüyen isyan “dislike” tsunamisinin işaretiydi. Avrupa Yakası’nın Gaffur’u misali “beni beğenmiyor musunuz?” diye serzenişte bulunan iktidarın altını oyan bir virüs bu. Ne yazık ki bir aşısı, ilacı da yok. “Sosyal mesafe”, “filtreleme”, “maskeleme” şansı da… üretici güçlerin gelişimi ve teknolojinin sosyal yaşama yansıyan yanlarının siyasal iktidarlarca engellenmesinin sonuçlarını tüm tarih boyunca istisnasız hep aynı sonucu vermiştir. Gelişmenin ve zamanın iletişim, bilgi ve haber kaynaklarını, bunların dolaşımını engelleyen, bilimsel gelişmelerin önüne geçen her siyasi iktidarın akibeti malumdur…

Burjuva demokrasilerinin kabuk olarak kalmış düşünce ve ifade özgürlüğünü, toplantı ve gösteri özgürlüğünü; evrensel hukuk normlarını, temsili demokrasi ve kurumlarını çöpe atan, neoliberal faşist bir ideolojik-siyasal düzenin inşası ve tahkimatı sürüyor. Bu tahkimatın önündeki tüm kurum, ilişki ve mevzuat değiştiriliyor. Yapısal çürüme ve yozlaşma kapitalizmin tüm dikişlerini patlatıyor. Ayakta kalmak adına bu çürümüş ve yozlaşmış koşullardan türemiş politikalardan medet umuyor ama, onlarda gelişmelerin yönünü okuyacak, süreci kontrol edebilecek ne felsefi bir açılım, ne de ideolojik-politik tutarlılık ve vizyon var. dijital bir aleti çekiçle tamire kalkıyorlar o yüzden.

Bir kere saldırıya geçildi, faşist tahkimata hız verildi ya bundan kadınların da payına düşeni alması, sınırlarının yeniden gösterilmesi gecikmedi. Kadınların toplumsal yaşamda eşitliğini (kapitalizm koşullarında tam eşitlik mümkün değildir ama kimi reformlar kadınlar lehine yapılabilir) öngören, aile içi şiddete, çocuk yaşta evlendirmelere, tacize karşı kadınları koruyan, farklı cinsel yönelimlere özgürlük alanları açan, kadınlar lehine pozitif ayrımcı, hukuki, idari ve siyasal bir normlar bütünü olan “İstanbul Sözleşmesi” de bu ideolojik saldırganlıktan payına düşeni alıyor. Siyasal gericilik ideolojik bakışına uygun bir toplumsal düzenleme de istiyor. “İstanbul Sözleşmesi” AKP iktidarının gerici-siyasi ideolojik kodlarına aykırı olduğu için kaldırılmasına hazırlanıyorlar. Gelenek ve değerlerimize, ailşe yapımıza aykırı bir düzenlemeymiş çünkü! Söz konusu kadınlar olunca dinci gerici muhafazakarlık, ‘özel mülkünden’ taviz vermek istemiyor ve hemen gelenek ve değerlerin erkeği ve onun düzenini ifade eden politik duruşunu öne sürüyor. Hem de bunu Pandemi koşullarında kadına karşı ev içinde ve dışında artan şiddet ve taciz oranları ortadeyken yapıyor. Adeta teşvik ediyor.

Kadınların son süreçte artan eylem ve hak arayışları, kadın haklarının genişleyen toplumsal kabulü, erk’eği ve iktidarını sarsıyor zira. İstanbul Sözleşmesi’nin kadınların ihtiyaç, beklenti ve çıkarlarına aykırı olarak yürürlükten kaldırılması, bu sözleşmeyle ulaşılmaya çalışılan cinsiyet eşitliği koşullarını daha güçlü ve etkin talep etmek dışında bir işe yaramayacaktır. Kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelelerinin kazanılacağı yer sokaklar, meydanlar ve üretim alanlarıdır. Burjuvazinin sınıfsız kadın imgesine uygun, kağıt üzerinde kalmış ve işçi-emekçi kadınlardan çok üst ve orta sınıf kadınların sınıfsal çıkarlarının ifadesi olan bu sözleşmenin ortadan kaldırılması, diğer şeyler yanında şu gerçeğin de altını kalınca çizer. İşçi ve emekçi kadınların üretim alanlarından başlayarak, işte, evde, sokakta; sömürü düzeninin egemenlik araçlarına karşı yürütecekleri bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi ancak kadınların demokratik hak ve özgürlüklerini kağıt üzerinde kalmaktan, ataerkil düzenin erkek egemen siyasal sınıfın iki dudağı arasında kalmaktan kurtarır. Bugün ihtiyaç olan temel nokta işçi sınıfının devrimci siyaseti ve onun tüm toplumsal sorunlara – kadın sorununa pozitif ayrımcı bir yaklaşımla komünizmin özgürlükler dünyasından, sosyalist işçi demokrasisinden çözümler üretebilmektir. Bu yola bir kere girildiğinde demokratik hak ve özgürlükler sökülüp gelecektir.

Aslında yaşanan herşey yönetme becerisini yitirmiş, gerçek-maddi sorunlara çözüm üretemeyen, AKP iktidarının bu tür “sorunları” büyüterek gündemi manüpile etme çabasıdır. Gündemi belirleyip, meşgül etme yanında demokratik hak ve özgürlük alanlarını, muhalefeti baskı altına alma (şu yeni “fişleme yasası” da bu sürecin bir parçasıdır.) gibi bir yan getirisi de vardır ki, bu çoğunlukla iktidara gündemi meşgul etmekten büyük bir haz ve memnuniyet veriyor. Tüm gidişat işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarının, yoksulluk ve yoksunlukların, ekonomik krizin, enflasyonun, işsizliğin, geleceksizliğin üzerini örtemiyor, bilakis buradaki sorunlara kapitalist bir mantıkla dahi çözüm üretilemediği için de büyüyor.

Pandemi nedeniyle durma noktasına gelen ekonomiyi canlandırmak, düşen talepleri piyasaya ucuz krediler pompalayarak yeniden yükseltme ve böylece işsizlik sorununu bir nebze tutma, inşaat, turizm ve otomotiv sektörlerini bataktan çıkarma hamleleri de kriz karşısında çözüm üretemeyen iktidarın sorunları öteleme çabasından başka bir anlama gelmez. Toplumsal bireysel borç stokunu büyüterek krizin sosyal boyutlarını da yaygınlaştırmaktan öte bir işe yaramayacak hamleler, Merkez Bankası’nın “bağımsız-özerk” (kimden, hangi sınıftan bağımsız olması dışında, sistem içi konumu itibarı ile) yapısını baskıyla sindirip, faizler konusunda iktidarın istediklerini yapması da çözümden çok sorun yaratacaktır.

Her ekonomik kriz devresinde kamu bankaları aracılığıyla piyasaya ucuz krediler sürülmesi sistemin aşırı finansallaşma, aşırı borçlanma krizini de derinleştirmekte, suni olarak arttırılan-canlandırılan tüketim enflasyonu azdırmaktadır. Günü kurtarmaya odaklandığı için de stratejik düşünüp ona göre planlar yapamamaktadır. Steroid kullanan sporcunun bir süre sonra yaşayacağı çöküntü ile iktidarın ekonomi politikaları arasında bir analoji kurabiliriz. Hatta iş o noktaya geldi, finansallaşma eğilimi geri döndürülemez bir hale getirildi ki artık onca kamu bankası da yetrli gelmedi ve Merkez Bankası görev ve yetkilerinin dışına çıkarılarak kredi veren bir kuruma dönüştürüldü. Fakat orada da ciddi bir rezerv ve fon açığı var. (Bu açığı kapatmak için parabasmak dışında bir yolu da yok.) Elde avuçta kalmış ne varsa sisteme sunmak (işçi sınıfının işsizlik fonunu yağmalamak da bunlardan biri. Kıdem fonu yaratma çabasının da arkasında böylesi bir yağma iştahı var. ) tüm bu bankaların “görev zararlarını” büyütecek, 2001 krizinde olduğu gibi banka iflaslarını getirebilir. 2001’de özel ve görece küçük ölçekli, vur-kaç tarzı çalışan bankalar batmıştı. Bu kriz ise 2001 krizinden çok daha çaplı ve büyük. Yaşanan anafor ve sarsıntılar kamu bankalarını da çökertebilir. Beklenen İstanbul depreminden çok daha yıkıcı sonuçlar doğurur bu gelişme. Kapitalist piyasa ilişkilerinin, finans kurallarının dışına çıkılarak davranılmaya devam edilir, ve bunun karşısında Türkiye halen ‘yatırım için riskli’ ülke kategorisinde kalır ve sıcak para denen emperyalist mali oligarşik fonlar Türkiye’ye gelmekten imtina etmeye devam eder, gelmiş olanlar da parça parça çıkmayı sürdürürse bir ekonomik deprem ve ardından siyasal bir tsunaminin gelmesi o kadar kaçınılmaz olur.

Birçok cephede birden sürdürülen düşük ölçekli savaş halinin fonlanmasının getirdiği yüksek ekonomik siyasi maliyetleri de bu tabloya eklersek durumun AKP iktidarı için pek de iç açıcı olmadığını görürüz. Suriye, Libya ve D. Akdeniz’de bütün devlet gücünü sahaya sürerek bölge gücü olma heves ve isteğini hasımlarına kabul ettirme çabası da yeterli olmuyor. Türkiye kapitalizmi ve devletinin sınırları onun bu isteğinin önündeki en büyük engel olarak hemen kendini gösteriyor. Emperyalist-kapitalist hegemonya krizlerinin, uluslarası kurumların işlevsizleşmesinin de yardımıyla bölgede atmaya çalıştığı adımlar, kapasitesinin sınırlarına çarpıp eksik kalıyor. Dengeleri bozabilse de, yeni bir denge oluşturamıyor, istikrarsızlık odağı olmak karakteri haline geliyor. Stratejik güçte tifak sistemlerinin içersine girememesi onu yalnızlaştırarak gereğinden fazla enerji harcamasına yol açıyor. Katar dışında neredeyse tek bir ittifak ortağının kalmadığı süreçte, Pandemi krizinin de etkisiyle ABD emperyalizmine yeniden yanaşma manevraları da ABD’ deki yönetim belirsizliğinin tedirginliğinde yapılıyor. Trump’ın başkanlık seçimlerini kazanması çok zayıf bir ihtimal olarak görülüyor. Demokratların seçimi alması üstü kapatılmış, küllenmeye bırakılmış S-400, F-35, Suriye, Halk Bankası, İran yaptırımları gibi birçok konunun yeniden el yakar hale gelmesini tetikleyebilir. AKP için bir kabus senaryosu olabilecek böylesi bir gelişme çok şeyi, dengeyi değiştirir. O nedenle bugün Libya ve Suriye üzerinden ABD’nin bölge politikalarıyla uzlaşma arayışları ve böyle bir sürece hazırlık anlamında gelişmeler yaşanıyor. S-400’ler depoda tutuluyor, Libya’da “birlikte çalışabiliriz” deniyor, NATO’nun bloke edilen Rusya’ya karşı “Baltık Savunması Projesi” onaylanıyor, ABD emperyalizminin donanmasının Karadeniz’e açılmasına onay veriliyor…vd. Tüm bu adımlar ve daha başkaları Türkiye’nin bölge politikalarında yaşanan tıkanmayı giderecek çapta bir desteği almak için yapılıyor. Karşısındaki bloğu dengeleyebilmesi için ABD desteğinden başka bir çıkış şansı yok. Bu bölgesel çekişmenin böyle kısır, hiçbir sonuç doğurmadan sürmesi kriz odağı olma dışında bir sonuç vermiyor.

Bölgesel hegemonya mücadelesinde daha agresif bir sürecin Pandeminin tetikleyiciliği ile gelişeceği çok açık. O yüzden hem içerde hem dışarda safların daha sıkı tutulması, iktidarın siyasal baskısının artması şaşırtıcı olmaz. Son süreçte yukarıda değindiğimiz konuları ve daha nicelerinin ortaya koyduğu resim bu yöndedir. İktidarını kaybetme tehlikesinin ciddiyet tonu arttıkça, bugün hayal bile edilemeyen nice faşist düzenleme, pratik gündeme gelebilecektir. Bir savaş halinden tutun da, Erdoğan’ın kendini “ebedi şef” ilan etmesine, seçimlerin tamamen ortadan kaldırlmasına kadar her türlü gelişme yaşanabilir. 2020 yılı bu kararların alınacağı ya da hiç olmazsa tüm temel taşlarının yerine konacağı bir süreç olacaktır.

Türkiye işçi sınıfı bu faşist iklimi tersine çevirebilecek temel güçtür. Onun eylemini, gücünü, etkisini hafife alan, proletarya içinde çalışma yürütmek yerine, burjuva muhalefet partilerinin, HDP’nin pasif, meclise ve temsili düzeye sıkışmış, kitleleri ve onların eylemli müdahalelerini dışlayan, hatta bunu iktidara paralel bir şekilde provakasyon zemini olarak gören, burjuvazinin sağ-muhafazakar kanatlarının argümanlarını kullanan tüm anlayışlarla ideolojik mücadele yükseltilmeli, siyasal-politik mesafe açılmalıdır. Bilinmelidir ki bugün faşist düzen kurumlaşmasının sorumluları arasında mali oligarşik tekelci burjuvazinin Saray’da toplanmışkesimleri kadar, bu muhalefet anlayışı da vardır. İşçi sınıfı, kent ve kır yoksulları günü ve geleceği için sisteme olan tepkilerini, taleplerini sosyalist işçi demokrasisi ve sosyalist ideoloji içinden yükseltirse kazanacaktır. Aksi halde kırıntılar dünyasının aşağılayıcılığından kurtulamaz.

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*