Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Hapishane’den Korona Notları-5

Hapishane’den Korona Notları-5

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’ nde kalan Ercan Akpınar’ın göndermiş olduğu “Hapishane’den Korona Notları” yazılarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

1 Mayıs 2020, Cuma

Bugün 1 Mayıs! Enternasyonel proletaryanın birlik, mücadele ve dayanışma günü. Dünya sınıf mücadelesi tarihinde işçi sınıfı belkide hiç bu kadar birliğe, mücadeleye ve dayanışmaya ihtiyaç duyduğu günleri yaşamadı. Bu ihtiyaca rağmen hiç bu kadar sessiz bir 1 Mayıs’da yaşanmamıştı. Daha güçlü, birleşik ve militan bir sınıf mücadelesine olan ihtiyacı ortaya çıkaran koronavirüs aynı zamanda yol açtığı karantina koşulları nedeniyle bu gereksinimin giderilmesininde önünde engel oldu! Tüm bunlara rağmen 2020 1 Mayıs’ı sınıflar mücadelesi tarihinde çok özel bir sayfa olarak tarihe geçecek.

Korona virüs salgınının sınıfsal çelişki ve uzlaşmazlıkları keskinleştirip hiç olmadığı kadar belirginleştirdiği süreçte 1 Mayıs’ın karantina önlemleri nedeniyle görkemli gösterilere neden olamaması, onun imlediği eşit, özgür, sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünya özleminin zayıfladığına yorulmamalı. Bilhakis bu ihtiyaç ve özlem şu koronavirüs günlerinde dünya burjuvazisi ve onun ideologları ve medyası aracılığıyla ne kadar sessizlik fesadıyla boğulmaya çalışılsa da hiç olmadığı kadar güçlü duyumsanıyor. İşçi sınıflarının bilincinde kapitalizmin toplumsal ihtiyaçlara, halk sağlığına ve yaşamsal gereksinimlere olan uzaklığı piyasaların azami kar iştahının doyurulmasına hasredilmiş hareket tarzı, şu koronavirüs günlerinde yeni bir dünyanın, toplumsal mülkiyet ve sosyalist işçi demokrasilerinin bir zorunluluk olarak belirmesini de koşulluyor. Kapitalist üretim tarzının ve bölüşüm ilişkilerinin, doğanın ve emekçi sınıfların sömürüsü üzerine kurulmuş bir düzen olduğu bu günlerde daha belirgindir çünkü. Kapitalizm geldiği emperyalizmin tekelci aşamasında kamucu önlemlerle, politikalarla birarada yaşayamaz. Geçici olarak bu tür önlemlere başvurmak zorunda kalsa da, o ilk fırsatta bunu işçi sınıfı ve emekçilerden, doğal çevreden misliyle çıkartmaya çalışacaktır. Koronavirüs salgını nedeniyle tahrip olan üretici güçlerini ve kaybettiği sermaye birikimini yeniden toparlamak için başka bir yolu da yoktur. Dünya işçi sınıfı bütün bölükleriyle daha düşük ücretlerle, daha uzun mesailer ve çalışma temposuyla çalışmaya zorlanacak, sosyal haklar, kamuya ayrılan fonlar budanacak, yeni ek vergiler ve kemer sıkma politikaları uygulanacak, bağımlı yarı sömürge ülkelerdeki emperyalist yağma ve soygun artacak, keskin rekabet koşullarında yaşanacak ayakta kalma savaşımı emekçi sınıfların yarattığı değerlerin, kanı ve canı üzerinden verilecektir. Toplumsal ihtiyaçların piyasanın insafına bırakılmayacak kadar önemli olduğu ve buradaki boşluğun kapitalist ‘sosyal devlet’ olgusu ile giderilebileceği düşüncesi deboş ve sermaye birikiminin, mali oligarşik tekelcileşmenin geldiği aşama karşısında hükümsüz kalmaya mahkumdur. Burjuvazi birincisi toplumsal bir baskı olmadan kamuya gereğinden fazla bir fon ayırmayacağı gibi, neoliberal piyasaların iştahına açılmış, ne eğitim, sağlık gibi sosyal alanlardan çekilebilir, ne de çevrenin kapitalist yağmasından vazgeçebilir. Kapitalist birikimin mutlak genel yasası, zenginlik ve yoksulluğu karşıt uçlarda biriktirirken, iki kutupta uzlaşmaz çelişkilerle karşıtlaşan burjuvazi ve proletaryanın siyasal ekonomik çıkarlarını da taban tabana karşıtlaştırır. Proletarya kapitalist sermaye birikiminin özürcülüğüne ve tamirciliğine soyunmayacağı gibi sistem içi, sermaye ilişkilerini, artı-değer sömürüsünün de devamına dayanan, özel mülkiyete karşı çıkmayan, meta üretimini savunan tüm anlayışlarla da arasına mesafe koyar. Proletaryanın önderliğinde, toplumsal insani kurtuluşun yolu tüm bu sömürü düzenine bir bütün olarak karşı çıkmak ve sosyalist işçi demokrasisini, sosyalizmi inşa etmek için çalışır, çalışacaktır. Çünkü bilir ki kapitalizmin krizler, savaşlar, açlık, yoksulluk, sefalet, mültecilik, yedek işçi orduları, sömürünün bizatihi yaratıcısıdır. Bunlar değil, kapitalizm öldürür! Devrimci proletaryada tarihin onu yazgıladığı devrimci sınıf olarak bu ilişkileri kökten kesip atarak, özgürlükler dünyasının kapısını açacaktır. Sosyalizm kaçınılmazdır!..

Kapitalist sermaye birikiminin zorunlu bir uğrağı olan neoliberalizmin sosyal devleti yıkmış olmasının ve piyasaların acımasız, örgütcü işleyişinin bugünki pandemi krizine tek neden olarak gösterilmesi ( ya da sağlık sisteminin yetersizliğinin sonucunda yaşanan ölümlerin) ve sistem eleştirilerinin bununla sınırlandırılması sınıf ve emekçilerde oluşan sistem karşıtlığını boğma ve kapitalist birikimin tarihsel gelişme eğilimini gizlemek amacıyladır. Neoliberalizm kendi başına bir sistem değildir. O emperyalist kapitalist sermaye birikim süreçlerinin yaşadığı tıkanmayı aşmak ve daha büyük sermaye kitlelerine olan ihtiyacı karşılayabilmek için devreye sokulan bir politikalar bütünüdür. Dünya üzerinde sosyalizm baskısının geri çekildiği, kapitalist sosyal devlet politikasının sermayenin realizasyonu önünde engel olduğu bir süreçte, kamucu-toplumcu ideoloji ve politikaların terk edilmesi gerekiyordu. Thatcher’ın meşhur “toplum diye bir şey yoktur” ifadesi neoliberalizmin mottosu olarak bireyi öne çıkarırken kastettiği birey elbetteki sermaye sahibi ve bilhassa tekelleşmiş kapitalistlerdi. Toplumsal çıkarlar geri plana itilecek ve bundan sonra herşey sermayenin iştahasına sunulacaktı. Sermayenin realizasyonunu sağlayamama krizleri birikmiş kamu kaynaklarının yağmalanmasını (özelleştirmelerle), çevrenin ve işçinin daha yoğun ve katmanlı olarak sömürülmesini gerektiriyordu. ( İngiliz işçi sınıfı Demir Lady’nin neoliberal politikalarına karşı Büyük Madenci Grevi’yle yanıt vermeye çalışsa da sistem içi mücadele araçlarına saplanıp kalmış, sendikal ve siyasal önderliklerin elinde bu muazzam direniş yenilgiyle sonuçlandı. İşçi sınıfı barikatının yıkılması neoliberal politikaların önünü tamamen açtı.) 2. Dünya Savaşı sonrası sosyal demokratlar aracılığıyla, sosyalizm baskısını hafifletmek için savunulmuş “sosyal devlet” politikası terk ediliyor, bir yönüyle toplumun güvenceye alınmış sınıfsal kazanımları olan eğitim, sağlık gibi tüm sosyal güvenceleri piyasalaştırılıyordu. Daha kaliteli, nitelikli eğitim, sağlık hizmeti vermek olarak paketlenen bu yağma süreci sonunda özelleştirmelerle yağmalanan kamusal hizmetlerden geriye pek birşey kalmadı. Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim vardır artık sadece. Parası olmayan emekçi çocukları geleceğin işçilerine yetecek kadar eğitim ve işin sürekliliğini sağlayacak kadar tedavi koşullarıyla sınırlandılar.

“Sermaye birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden bir kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıf tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilgisizliğin, zalimliğin akli yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur.” (Kapital Cilt-1)

Kapitalist birikimin mutlak genel yasası zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda biriktiğini söyler. Sistemin krize girdiği ve genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinin tıkandığı koşullarda bu yasanın işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki yansımaları da, sınıf mücadelesinin şiddetine ve düzeyine bağlı olarak değişik düzeylerde olur haliyle. Sınıf siyasal-sendikal-toplumsal örgütlenmelerle sermayeye karşı güçlü bir karşı koyuş örgütleyebilirse orada belirgin olan özellik dayanışma, mücadele ve direnişin yükselmesidir. Eğer sınıf mücadelesinin düzeyi geriyse-ki bugün öyle- orada bireycilik, korkaklık, kayıtsızlık, yabancılaşma, ihbarcılık, siniklik gibi deklase sınıf tavırları gelişir. Kapitalist sistemin çürüme ve yozlaşmasının ezilen-sömürülen sınıflara yansımasıdır. Sistem kendi doğasındaki yıkıcı rekabeti, güçlünün zayıfı ezmesini, etik değersizleşmeyi emekçi sınıflara da yayarken yoksullar kendi iç rekabetlerini birbirlerinin üstüne basma, ezip geçme şeklinde gösterirler. Buna karşı sosyalist, devrimci mücadele sınıfı ezenlere karşı harekete geçirmektir. Mücadele içersinde ancak ezilenler insani kimliğini duyumlar, omuz başında birlikte çalıştığı sınıfdaşı şahsında rakibini-düşmanını değil, mücadele kardeşini görür. Dayanışma artar. Krizin faturası tüm yönleriyle sahibine yöneltilir.

Koronavirüs krizi toplumsal sorgulamaları derinleştirdikçe yaşananların faturası “neoliberalizme”, piyasalara çıkartılarak, “sosyal devlet” in önemi hatırlatılarak kitlelerin sisteme olan öfkelerinin devrimci bir nitelik kazanmasını önlemeye çalışıyorlar. Neoliberalizm kapitalizmin öz çocuğu, sermaye birikim sürecinin zorunlu bir uğrağıdır. Burjuvazi bu uğraktan geriye gidemeyeceği için ilerlemek zorundadır. Yani neoliberalizmle özdeşleşmiş politikaları sermaye birikiminin düzeyine göre sürdürmek zorundadır. O konjonktürel olarak bir adım geri atıyor gibi görünse de ilk fırsatta iki adım ileri çıkacaktır. Bunun sonucu da yukarıdaki alıntıda Marx’ın özlüce ifade ettiği “kendi emeğinin ürününe sermaye şeklinde üreten…” (ve üretemeyen) proletaryanın saflarındaki olumsuz sonuçların daha da belirginleşip ağırlaşmasıdır. Bu durum sınıf mücadelesinin yeni dönemde daha da çetin geçeceğini göstermektedir.

Emperyalist kapitalizmin krizine karşı önümüzdeki süreçte sınıf mücadelesinin hangi eksende yürütüleceği özellikle önemlidir. Kapitalizm içindeki eşitsizliği bölüşümdeki adaletsizliğe bağlayanlar ve eşitlikçi bir kapitalizm savunan sosyal liberal çevreler eleştirilerini neoliberalizmle sınırlayanlar ve mülkiyet ilişkilerine, sermaye birikim süreçlerine, artı-değer sömürüsüne mümkünse hiç el atmayacaklardır. Oysa tüm eşitliksiz ve adaletsizliklerin kaynağı tam da burasıdır. Bu ilişkiler yıkılıp, sosyalist üretim ve bölüşüm ilişkileri yönünde aşılmadıkça çözüm adına sunulan herşey kapitalizmin tarihsel gelişim eğilimini ve sosyalizmin kaçınılmazlığı ile bir karşıtlık oluşturur. 2020 1 Mayıs’ı bu zorunluluğun daha da bilince çıktığı günlerin başlangıcı olması umuduyla Yaşasın 1 Mayıs!..

05 Mayıs 2020, Salı

Yeni normal…”

Türkiye orta-ileri gelişmişlik düzeyinde emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülkedir. Uluslarası işbölümünün getirdiği bağımlılık ilişkileri yanında, sermaye birikimini sürdürebilmesi için deçok ciddi dış finansmana ihtiyaç duyan bir ülkedir. 2008 yılı küresel ekonomik krizinin ardından artan borçlanma maliyetleri ve emperyalist-kapitalist güçlerle bölgesel-yerel konularda yaşanan politik anlaşmazlıklar finansmana ulaşma noktasında Türkiye kapitalizminin zorlanmasını ve böylece büyüme trendinin yavaşlamasına neden olmuştu. Ekonomi tıkandıkça siyasal üst yapıdaki rejim-yönetememe krizleri şiddetlenmiş ve buradaki politik-siyasal bunalım ekonomik alt yapıyı ve yeniden üretim süreçlerinin krizini daha geliştiren bir kısır döngüye girmiştir. Tekelci burjuvazi buradaki tıkanmayı mali oligarşik tekelci yönetimini daha merkezi bir yapıya taşıyan “güçlü lider, iktidar, devlet”le bu kriz sürecini aşabileceği yanılsamasına kapılmıştı. Krizin nesnel-maddi zeminden gelişen ilişkilerini görmezden gelip, olguları değil algıları yönetme idealizmiyle sorunlara yaklaşması onun kapasitesinin sınırlarıyla da ilgili olsa, asıl mesele yapabileceği çok da birşeyin kalmamış olmasıdır. Koronavirüs Pandemisi Saray’ın içindeki yönetememe krizini daha da belirginleştirip krizi daha üst bir zemine taşıyor. Küresel bir kriz olan Pandemiyi kendi günahlarını örtmek için kullanmaya çalışan iktidar, dünya burjuvazisinin mali oligarşik tekelci emperyalistlerin “güvenlikçi devlet” (devletin güvenliğini alacağı şeylerin özel mülkiyet, meta ekonomisi, artı-değer sömürüsü, sermaye ilişkisi ve piyasaların özgürlüğü olacağını belirtmeye gerek yok sanırım!) arayış ve yönelimlerine de yaslanmaya çalışarak daha şimdiden “yeni normal” diyerek bu sürecin siyasal hazırlık ve propagandasına bile başladı. Krizin çapına da uygun bir siyasal kaos ve güç temerküzünün sonuçlarını devletin zor aygıtlarının artan aktivitesinde göreceğiz. Sistem, iktidar karşıtı, muhalif bir politik-ekonomik hedefi olmasa da her bireysel-yoplumsal itiraz, karşı koyuş daha kaynağında şiddetle ezilmeye çalışılacak.

Burjuvazinin dilindeki “yeni normal”in anlamı “eski normal” in artık işe yaramadığı; ezenlerin eskisi gibi yönetemediği, ezilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemedikleri yerde krizi fırsata çevirip “yeni normal” denen şeyle (aslında eski yöntemlerin sıkılaştırılması dışında, siyasal-ekonomik zor ve baskının daha merkezi ve yoğun olarak uygulanması dışında herhangi bir “yeni” yanı yok. Genişletilmiş yeniden üretimde ve üretici güçlerin gelişiminde yaşanan tıkanma koşullarında, sosyal-siyasal-ekonomik alanlarda herhangi bir “yeni”liğin oluşması da pek mümkün görünmüyor.) yönetme becerisini tekrardan edinme çabasıdır.

Saray iktidarı anlaşılan ekonomik krizin görülmemiş boyutlara ulaşacak olmasının sosyal-sınıfsal-siyasal-ekonomik tepkilere neden olacağını şimdiden öngörüyor ve devlet eliyle siyasi zor ve baskıyı sürekli canlı ve vizyonda tutarak sokağa çıkmaya niyetlenenlere neyle karşılaşacaklarını şimdiden gösteriyor. Bir yandan 2002’den bu güne kullana kullana eprimiş yaşam tarzı, kimlik tartışmalarını yeniden ısıtarak gündemi değiştirmeye çalışıyor. O çubuğu kültürel-siyasal alana çekmek için ne kadar enerji harcarsa harcasın, o çubuk hemen yerine dönüveriyor. Yoksulluk, sefalet, işsizlik o hale geldi ki artık bu bayat tartışmalara pek kulak asanda olmuyor. İnsanların gününü ve geleceğini az buçuk da olsa istikrarlı gördüğü koşullarda gündemlerine giren bu tür polemikler deprasyon anlarında yaşamsal zorlukların, mide gurultularının arasında duyulmaz olur. Peki iktidar buradan nasıl bir sonuç çıkarır? Anlaşıldığı kadarıyla krizin derinleşmesine paralel Saray kutuplaşmayı arttırmak için herşeyi yapacak. Muhalefeti susturmak için polisin ve yargının yetmediği yerde kaosu tetikleyecek pratikler gelişebilir. Meslek örgütleri ve sendikalar, siyasi partiler ve muhalefet bloğunun tüm kurumları (medya dahil, artık ne kadar kaldıysa) hedefe çakılabilir. Son bir ayda yaşanan gelişmeleri alt alta koyduğumuzda tablo biraz netleşir.

15 Temmuz krizini OHAL koşullarını dayatarak “allah’ın lütfuna” çeviren iktidar, koronavirüs pandemisinin gerektirdiği kimi şeyleri siyasal alanı baskılamak için güvenlik politikalarına yüklenerek yeni bir “allah’ın lütfuna” çevirmek isteyecektir. İktidarın içine girdiği ezeli ve ebedi iktidar olma tutkusu burjuva demokratik ne kadar kurum, ilişki ve teamül varsa onları tanımamaya götürebilir. Seçimler bile bundan nasibini alabilir.

Koronavirüs pandemisiterminalojisini kullanırsak AKP iktidarının mali oligarşik tekelci yönetim anlayışı ve pratiğinin pik noktası “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” nin kabul edildiği referandumdu. Ardından plato çizildi ve Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Plato tam da bu noktada sona erdi. Seçimlerin ardından başlayan ekonomik kriz platodan aşağı doğru inişi başlattı ve bu süreç 2019’un Martında yaşanan yerel seçimlerle daha da hız kazandı. Çan eğrisi artık aşağıya doğru harekete geçti. Eriyiş, aşağı gidiş yavaş ama istikrarlı şekilde ilerliyor.

Her ne kadar son yıllarda gerilese ve lokal bazı direnişler dışında suskunlaşmış görünse de Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin sınıf mücadelesi birikimi ve gelenekleri güçlüdür. Kendisine dayatılan “yeni normal” i hayata geçirmek o kadar kolay olmayacaktır. Sarsıntılar çağının diyalektiği işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarını her zamankinden daha fazla eyleme çağırmaktadır çünkü.

07 Mayıs 2020, Perşembe

Emperyalist kapitalizmin son ekonomik krizi olan 2008 küresel krizinden çıkamadan çok daha derin bir uçuruma sürükleniyor…

Küresel ekonomik-siyasal kurumların değerlendirmelerine bakılırsa emperyalist ülke ekonomileri başta gelmek üzere tüm kapitalist ekonomilerde en az üç ay üretim büyük oranda duracak. Üretim, tüketim ve ticaret asgari gereksinim faaliyetleriyle sınırlanmak zorunda kalacağı (tüketici davranışlarındaki dönemsel davranış biçimi, tüketmeye değil tasarrufa dönüktür. “Eksik tüketimin” bir yönü bu “tasarruf” eğilimiyken diğer baskın yönü ise ücretli çalışıp da işsiz kalanların, milyonlarca işçinin herhangi bir tüketim harcaması isteyecek olsalar bile yapamamalarıdır!) için ulusal ekonomiler daralacaklar. Avrupa Birliği 2020 içinde yüzde 7.4 daralacak deniyor mesela. Türkiye için bu rakam 5.4 olarak belirtiliyor. Bu tahminleri yapan kurumların kapitalist ekonominin bir parçası olmaları onları “iyimser” rakamları seçmeye zorluyor. Daha bağımsız değerlendirme yapanların senaryolarında çok daha karanlık bir resim veriliyor.

Virüse karşı aşının bulunmasıyla ilgili somut bir takvim verilemediği için de Pandemi sürecinde sadece tüketim değil, özel yatırımlar da duracak. Bu durum da devletler açısından ciddi vergi ve gelir kaybı demek. Bütçe açıkları devasalaşacak ve bunun sonucunda yeni vergiler ile kemer sıkma politikalarıyla zamandaş olarak borçlanmalar hem bireysel, hem de devlet açısından artacak. Türkiye’nin 2018 krizinin temelinde aşırı finansallaşma, aşırı borçlanma (“aşırı üretim”krizlerinin bir türevidir bunlarda) vardı. Sağlıklı, kendi bağışıklığını ve motor düzenini yaratmadan dış borçlarla görülen büyüme süreci (ve özelleştirmeden elde edilen kaynakların tükenmesiyle) kendi sınırlarına gelip dayandığında kırılganlaşmış ve jeopolitik-jeostratejik risk ve çelişkiler yönetilemeyince bağımlı her ekonominin yaşadığı döviz şoklarıyla karşılaşıp resesyona savrulmuştu. Koronavirüs krizi Türkiye kapitalizminin yeni yeni toparlanma eğilimleri gösterdiği bir süreçte patlayınca grip tedavisi gören hastanın zatürreye yakalanması gibi nefes alamaz hale geldi ve yaşamsal belirtileri alarm vermeye başladıkça hırçın tavırlar da sergilemeye başladı. Korona krizinden dünya genelinde en ciddi kayıpları yaşayacak ülkelerin başında bağımlı Türkiye ekonomisi geliyor. Emperyalistlerin krizi bağımlı ülkelere ihraç etme çabalarına karşı koymakta -kaynak sıkıntısı nedeniyle- zorlanacak Türkiye sermaye çevreleri ve ekonomi yönetimleri.

“Salgın tedbirlerini aşamalı olarak kaldırdıkça halkımızın ve devletimizin kasası tekrar dolmaya başlayacak” (28.04.2020, Erdoğan). Kasanın boş olduğunun itirafı olan bu sözler nesnel temeli olan bir öngörüden ziyade bir temennidir. Siyasi iktidarın 24 Haziran 2018 seçimlerinden bugüne ekonomiye dair söz ve iddialarının tamamı gerçekleşmediği için bu söze de itibar edilmesini gerektiren bir durum yoktur.

Türkiye’den ortalama bir ay kadar önce Pandemiye yakalanan Avrupa ülkelerinin 11 Mayıs’tan itibaren kademeli olarak ekonomilerini açmaya hazırlanmaları, Saray iktidarının “geç kalma” telaşıyla sonuçları ağır olacak kararlar almaya itiyor. “Salgını kontrol altına aldık”, “artık ikinci aşamaya geçiyoruz”, “virüsün yayılma hızını büyük oranda durdurduk” diyerek aceleyle “normalleşme” adımlarına yönelmeleri, daha ayakkabısını bağlamadan önünde koşanlara yetişmek isteyen bir şaşkın atletin soğukkanlılığını yitirmiş halini hatırlatıyor bize. Bir süre sonra ayakkabısı ayağından çıkacak ve yarışı tamamlayamadan kenara çıkacak ve kaderine teslim olacak. O noktada IMF tedavisini kabul edip etmeyeceğini göreceğiz.

Turizm ve ekonomide yaşanan kayıpları olabilecek en minimum seviyede tutabilmek için pandeminin yayılma ihtimalini geri iten, bir gençlik kuşağının geleceğiyle oynayarak üniversite sınavlarının tarihini öne çeken (bir ayda üç defa değişti bu tarih!), virüs var diyerek Meclis’i bile kapatmışken AVM’leri açmaya çalışan, turistik bölgelere giriş çıkışı serbest bırakan iktidar büyük bir riski de tetiklemiş oluyor. Ama o, risklerin olasılıktan gerçekliğe dönüşme ihtimalini hesaba katarak tüm sorumluluğu halka ve ilgili-ilgisiz kurumlara atıyor. Kurallara uymazsanız tekrar başa döneriz diyor. Kuralları niye gevşettiğini açıklama zahmetine bile girmiyor. Spor liglerinin başlama tarihlerinin yeniden ilan edilmesinde sorumluluk federasyonların üzerine atılıyor! Futbol Federasyonu ise kararı Sağlık Bakanlığına, Bilim Kuruluna mal etmeye çalışıyor. Tam bir yönetim krizi sergileniyor. Üst yapı çatırdıyor! Tüm kurum ve kişilerin sorumluluktan kaçmalarının tek nedeni alınan risklerin büyüklüğüdür. Olası bir ikinci dalgada “biz söylemiştik” diyebilmek için şimdiden rezervler oluşturuyorlar. AVM’leri kimin kapattığı, 11 Mayıs’da kimlerin açacağı bile belirsiz!..Belirsizlik zamanlarının tuhaflığında ilerliyor herşey. Eğer riskler gerçekleşmez ise tüm başarı “Erdoğan’ın liderliği” hanesine yazılacak; yok kriz büyür, ikinci bir dalga gelirse “kurallara uymayan”, karar alma süreçlerinde hiçbir dahli olmayanlara yıkılacak herşey. “Dikkatli olun” diye uyarmıştık diyecekler.

Sorumluluk ve karar alma süreçlerini mali oligarşik bir çelik çekirdekte tekelleştirdikleri gerçeğini unutarak, unutturarak yapacaklar bunu da. Ama yoksulluğa mahkum edip sadakalarla yaşamaya zorlanan emekçi kitlelerin hafızasının o kadar zayıf olduğunu sanmaları da büyük bir yanılgı ve hesapsızlık olacak onlar için…

09 Mayıs 2020, Cumartesi

Tarım ve gıda krizleri olasılığı artıyor…

Koronavirüs krizinin tarımsal üretim süreçlerini daraltacağı tahmin ediliyor. Pandeminin tarım hasatının öngünlerinde yaygınlaşması ürün toplama süreçlerini sekteye uğrattığı gibi uluslararası plandan ulaşım zincirlerinde de (sınırlar kapandığı için) belli bir sıkışma yaşanıyor. Dünya tarım ve hayvancılık piyasaları oluşturulduktan sonra yaşanan uluslararası işbölümünde emperyalist ülkeler kar oranları yüksek sermaye malları üretiminde rol alırken bağımlı ve yarı sömürge ülkeler emek yoğun malların üretiminde ‘uzmanlaştırıldılar’. Bu işbölümü sanayi ve endüstride olduğu gibi, tarım ve hayvancılıkta da aynı şekilde işlemektedir. Yüksek teknoloji üretimi ve bunu kullanma kapasitesi de emperyalist kapitalistlerin tekelinde olduğu için tüm piyasa süreçleri onların gözetimi ve denetimi altında gerçekleşmektedir neredeyse…

çoğunlukla endüstrileşmiş bir üretim modeli ve tarzı yaygınlaşmış olan tarım ve hayvancılıkta küresel düzeyden yapılan işbölümü, krizin ardından tıkanınca birçok ülke birçok ürünü üretemediği ya da ihtiyacı kadar üretemediği için büyük bir açıkla karşı karşıya kalacaktır. Tahıl ve baklagillerde yoğunlaşanlar yaş sebze ve meyveye; yaş sebze ve meyvede yoğunlaşanlar tahıl ve baklagillerde açıklar yaşayacaklardır. Hayvancılık için de benzer şeyler geçerlidir. Dünyanın belli coğrafyaları küresel üretimin yükünü çekerken bazı bölge ve ülkeler hayvansal gıda ürünlerinde dışa bağımlıdırlar. Burada kurulan emperyalist küresel bağımlılık ilişkileriyle toplumların karşılanan ihtiyaçları karantina önlemleri nedeniyle akışkanlığını kaybetme tehlikesi gösterince arayışlarda hız kazandı. Birçok ülke tarımsal ihracatını tamamen durdurma (Pandemi krizinin ne kadar süreceği öngörülemediği için) kararı aldılar. Önümüzdeki yıl için atıl duran tarım arazilerinin üretime açılması konuşulmaya başlandı. Sorunun büyüklüğü karşısında günü kurtarmaya çalışan bu tür palyatif düzenlemeler elbetteki soruna çare olamayacaktır. Yaz aylarının gelip dayanmasına rağmen tarım ürünlerinde ve hayvansal gıdalarda yükselen fiyatlar, artan enflasyon arz ve talep dengesizleşmesi nedeniyle olduğu kadar bu koşulları yaratan emperyalist tarım ve hayvancılık tekellerinin ve kapitalist üretim tarzından gelişen sömürü politikaları gereğidir. Tarım alanlarını madenlere, sanayi alanlarına sınırsızca açan, HES’lerle, termiksantrallerle çölleştiren, plansız büyüyen kentler nedeniyle tarım arazilerinin inşaat alanlarına dönüşmesine yol veren ekonomik tercihler; emperyalist tekellerin çizdiği işbölümüne uygun olarak küçük ölçekli tarımı ve köylülüğü bitiren, milyonlarca hektar araziyi atıl bırakan bu politikalar bu krizin toplamdaki sorumlusudur.

Kapitalist tarım ve hayvancılık diğer tüm sektörlerde olduğu gibi ihtiyaca değil kara göre üretim yapıyorlar. Planlamaların temelinde toplumsal ihtiyaçların bütün yönleriyle eksiksiz karşılanması değil, kara dayalı plansız bir üretim anarşisi vardır. Ulusal üretimin yapılıp yapılmaması önemli değildir. Dünya piyasa ve pazarlarının oluşması, tedarik için lojistik hatların küresel düzeyden ulaşım ağlarıyla birbirine bağlanmış olmasının kolaylaştırıcılığında ihtiyaçların dünya pazarlarından temini sağlanmaktadır. Devasa pazarlar tekelleşmeler temelinde kurulduğu için de büyük ithalat ve ihracat kalemleri oluşmakta, ürün fiyatları küresel düzeylerden manüpüle edilmekte ve buradaki rekabet karşısında ayakta duramayan küçük üretici ve köylüler toprağını kaybedip-terkedip proleterleşmektedirler. Türkiye’de tarım ve hayvancılığın gerilemesinin temelinde uluslararası işbölümü zemininde hareket eden, bunu yaratan neoliberal kapitalist politikalar vardır. Üretimden daha çok işin ticaret kısmıyla ilgileniyorlar. Ülkenin geleceğinin bağımsız bir hatta kurumlaşması -tüm “yerli-milli”demogojilerine rağmen- umurlarında değildir. İthalat kapitalistler için çok karlı bir alandır. ( “Türkiye’nin kendine yeterlilik oranları, temel ürünler açısından şöyledir; arpa %89, çeltik %70, mısır %88, kuru fasulye %82, kırmızı mercimek %77, nohut %92, ayçiçeği %80, kanola %27, pamuk %50, soya %6. türkiye’nin yıllık buğday ihtiyacı 21,5 milyon ton iken, üretim 19 milyon tondur.” sayılan bu kalemlerin büyük bir çoğunda bir on yıl önce kendine yeterli olan Türkiye, artık ithalatçı konumuna gelip yerleşmiştir. Rakamlar 26 Nisan 2020 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden alınmıştır.) türkiye’nin bu yaz yaşayacağı gıda açığı bir kriz olarak, yüksek enflasyona bağlı olarak artan fiyatlar olarak emekçileri vurduğunda, siyasal-ekonomik arka plan ve kirli rant ilişkileri daha çok ön plana çıkacaktır. Soru şudur: Tarım ve hayvancılıkta kendi ihtiyaçlarını tümüyle üretme kapasitesine sahip bir ülke olan Türkiye nasıl ve hangi neoliberal politikaların gereği ve cazibesine kapılarak bağımlı bir ülke konumuna gelmiştir? Bu soruya üretilen yanıtların içeriği çözümü de bünyesinde barındırdığı için alabildiğine sınıfsal ve ideolojik-siyasi içerik yüklüdür. Kimileri tarım ve hayvancılıktaki emperyalist kapitalist dönüşümü eleştirirken geçmişe özlemi de içinde barındıran küçük üretimi çözüm olarak sunarken gerçek toplumsal ihtiyaçların karşılanmasından çok küçük burjuva sınıfsal bakış açılarını yansıtmaktadırlar. Tarımdaki emperyalist kapitalist dönüşüm işbölümü ve endüstrileşme nedeniyle yaşanan gıda sağlığındaki güvenliğin bozulmasına karşı herkese sağlıklı ve yeterince gıda ulaştırılmasının yolu kapitalist özel üretim süreçlerinin aşılması, üretici güçlerin geldiği gelişme düzeyine uygun olarak planlı, sağlıklı, çevreye uyumlu bir üretim sürecinin merkezi düzeyden örgütlenmesinden geçer. Ne küçük üretime dönüş, ne kooparatifleşme çabaları kapitalist üretimin tarım ve hayvancılıkta yarattığı yıkım ve sorunları bir program dahilinde çözme adımlarıdır. Palyatif, parçadan, orta sınıfların kapitalizmi tamire, düzeltilmiş kapitalizme olan özlemlerinin yansımalarıdır. Sorun proletaryanın programının, eksen bütünlüğünün bir parçası olarak ele alındığında ancak gerçek çözümlere ulaşılabilir. Toplumsal kurtuluş ancak bütüncül, birbirini destekleyen ve güçlendiren stratejik bir dönüşümle gerçekleşebilir. Tarım ve sanayi de özel mülkiyeti kaldıran, toplumsal mülkiyet ve üretim ilişkilerini yeniden kurmakla olabilir. Koronavirüs süreci bu ihtiyacı daha da belirginleştirmiştir.

Devam Edecek…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*