Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları-4

Hapishane’den Korona Notları-4

18 Nisan 2020, Cumartesi

ABD emperyalizmi FED aracılığıyla bir çok ülkeye bu süreçte sermaye aktarmaya, kimi araçları kullanarak salgının yarattığı ekonomik sorunlarla boğuşanlara finansal destekler (kısmi “Marshall” yardımları denebilir) vererek daha şimdiden kriz sonrasının uluslararası ilişkilerindeki emperyalist inisiyatifini korumaya dönük adımlar atıyor. Emperyalistler arası hegemonya ve güç mücadelelerinde yeni bir dönemin açılacağının, yeniden yeni bir dünya düzeni kurulacağı hayaline kapılanlar bu işin o kadar da kolay olmayacağını göremiyorlar. Ciddi çatışma ve güç mücadeleleri üzerinde kazanılmış hegamonyaların, benzer süreçler oluşmadan değişeceğini beklemek fazla saflık olur. Salgın hastalık dünya burjuvazisini endişeye, kapitalist dünya ekonomisini genel bir bunalıma sürüklese de emperyalist kapitalistler arasındaki hiyerarşinin çok da değişeceği beklenmemelidir. Henüz o noktada değiliz. Krizin şiddeti bir yönden tüm kurum ve birlikleri sarsıp ayrıştırmaya zorlasa da, dünya ticareti ve pazarlarının, neoliberalizmin ihtiyaçları yeni bir denge ve yapılanmayla yoluna devam etmek zorundadır. Emperyalist burjuvazi bu krizi küresel kurumlar üzerindeki inisiyatifini güçlendirmek, bağımlı ülkeler ve halklar üzerindeki etkilerini ve sömürülerini arttırmak için kutlanmaya çalışacaklardır.

Koronavirüsü salgını tüm ülkelerin ekonomisini ciddi oranda sarsacak olsa da üretici güçlerin gelişim süreçlerine hakim olan (şu I.Kesim, II. Kesim meselesi, üretim araçları üreten makinalar ile tüketim araçları makinaları üretimi) ve onu elinde tutan büyük güçler bu süreçten yara alsalar da hızlıca çıkmayı başaracaklardır. Asıl sorunu, krizin yıkıcı etkisini bağımlı ve yarı sömürge ülke ekonomileri yaşayacaktır. Büyük oranda, ara malı meta üreten, tedarik zincirleri ya da dünya kapitalist ekonomisinin yan alanlarında, emek yoğun, görece geri teknoloji kullanılan alanlarda yer alan ülkeler sermaye birikimlerinin zayıflığı ve borca dayalı iktisadi büyüme modellerini uygulamaları nedeniyle yine emperyalist burjuvazinin eline bakar ve onlara bağımlı olmak durumunda kalacaklardır. (IMF’nin yıldızı yeniden parlayacaktır muhtemelen. Türkiye’de her ne kadar IMF karşıtlığı bulunsa da ihtiyaç duyduğu ucuz finansal kredileri başka bir yerden bulamayacağı için bir şekilde IMF’nin kapısını çalacaktır.) Bu süreçte hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, yeni dünya düzeni kurulacağı mottoları ancak işçi sınıflarının sosyal, siyasal, iktisadi hak ve özgürlük taleplerinin yükselmesiyle gerçekleşebilir. Güç dengeleri, ekonomi modelleri, siyasal rejimler ancak emekçi sınıfların yaygın, militan ve sonuç alıcı eylemleriyle bir değişime zorlanabilir.

Emperyalist kapitalizmin tarihinin en büyük krizi olan 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra en derin iktisadi ve sosyal kriziyle (bu krizin tüm sonuçları henüz ortaya çıkmış değil, Büyük Buhranı da geçebilir) karşı karşıya. Zaten küresel düzeyden bir resesyonun kıyısındaydı dünya kapitalizmi. Koronavirüsü salgınının küresel ekonomi ve ticareti vurmasının sonuçları daha tam olarak ortaya çıkmamış olsa da öncü göstergeler ve yapılan simülasyonlar derin bir resesyona girileceğini, durgunluktan gerilemeye doğru bir düşüş trendi izleneceğini gösteriyor. Daha şimdiden büyük bir sermaye yıkımı yaşanmış ve yüzlerce milyar dolar buharlaşmıştır. Üretim bandlarının çalışmaması, çalışsa da talep olmaması nedeniyle tüketimin daralması, eksik tüketim küçük ölçeklilerden başlayarak firmaların birbiri ardına batmasını getirecek ve her sektörde yeni yeni birleşmelerle tekelleşme düzeyi artacaktır.

Ayrıca burjuva devletlerin süreci yönetmek, işçi sınıfını kontrol altında tutup, tepkileri önlemek amacıyla kamu harcamalarına büyük kaynaklar ayırmalarısermaye düzenini zorlamaktadır. Neoliberal kamusal düzene geçişle kitlelerden zorla el konulmuş kaynakların Pandemi sürecinde fatura olarak burjuvaziye dönmesi canlarını fena yakmaktadır. Kendini yeniden üretmekte zorlanan sisteme kaynak ihtiyacını karşılıksız para basarak gidermeye yöneldikçe enflasyon tetikleniyor ve bu durum emekçilerin yaşam koşullarını daha da zorluyor. İşsizler ordusuna katılan milyonlarca yeni işsiz, güvencesiz yaşamların sermaye düzenine olan tehdidi büyüyor. Salgın sürecinin en azından sonbahara kadar süreceğini, karantina önlemlerinin gevşetilse bile tam olarak kaldırılmayacağını hesaba kattığımızda tehdidin tonu da artmaktadır. Burjuva devletler işsizlik ve yoksulluk krizinin işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin edeceği mücadeleyi, isyan ve direnişleri, grev ve eylemleri daha şimdiden nasıl bastırırız hesapları yapmakta, bu yeni toplumsal-sınıfsal siyasal sürece hazırlık yapmaktadırlar. Muhalefet kurumlarının, siyasal-sendikal yapıların üzerindeki baskılar artacak, internet üzerindeki denetim görülmemiş boyutlara çıkacaktır. Özellikle Türkiye gibi zincirin zayıf halkasındaki (hem ekonomik olarak hem de politik-siyasal olarak yönetilemeyen bir rejim sözkonusu) ülkelerde rejim-yönetememe krizleriyle birleşecek bu süreç çok sert ve çatışmalı geçecek, konjonktürel küresel gündem ve ilişkilerin basıncını üzerinde çok fazla hissedecektir. Sınıf mücadelesi sıçramalı gelişim dinamiklerini yakalayabilecek bir sürecin öngünlerindedir. Önderlik ve komünist mücadele kavrayışının önemi, ML’nin tarihsel inisiyatifini açığa çıkartmak ve proletaryaya devrimci misyonunu ona yeniden hatırlatmak için belirleyici konumda olacaktır.

20 Nisan 2020, Pazartesi

Çürüyen ve asalaklaşan emperyalist kapitalizm çıbanlarını patlatıp irinini ortalığa saçan koronavirüsü durdurup yaralarını tekrar kabuk bağlatabilecek mi? Sistem her geçen gün içsel dinamiğini yitirip siyasal-ekonomik-toplumsal alanlarının tümünü birden en şiddetli şekilde krizin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalınca tedavisini de yapamıyor. Koronavirüsün aşı ve ilacını üretimi nasıl belirsiz bir zaman genişliği içinde kaybolursa aynısı kapitalizmin kütürümleşen halinin çaresizlik ve geleceksizliğinde de cisimleşiyor.

Böylesini yaşamadı hiç emperyalist kapitalizm. Krizler geldi gitti ama üretim ve tüketim tüm alanları keserek hiç bu kadar durmamıştı. Aşırı üretim krizlerini ve kar oranlarının düşme eğiliminin etkimeleriyle oluşan azami kar realizasyonunu gerçekleştirememe yapısal krizlerini aşan bir durum bu. Baksanıza turizmden ulaşıma, kültür-sanattan spora, meta üretim sektöründen bankacılığa kadar tüm alanlar, sektörler boylu boyunca kriz içindeler. Ve çoğunda kar oranlarının düşme krizinin ötesinde zarar ve iflaslar söz konusu.

2020 yılı turizm için yitik yıldır. Yaz sonuna doğru kısmi açılım yapılma ihtimali olsa da kayıpları karşılayamayacağı malumdur. Turizm sektörü otelciliği, eğlence sektörü, ulaşımı, tur şirketleri ve milyonlarca turistin yeme-içme ihtiyacını karşılayan tarım ve gıda sektörü etrafında kümelenmiş daha birçok yan ekonomik alanla birlikte çökme tehlikesi yaşamaktadır. Türkiye’de bu alanlarda çalışan milyonun üstünde işçi vardır ve şimdi hepsi işsizdir. Ve ikinci bir iş şansları da yoktur.

2000 sonrası dünya piyasası oluşturuldukça kapitalist bir sektör olarak sermaye yoğunlaşması derinleşen spor, bütün branşları ile birlikte krizdedir ve bütün organizasyonlar, turnuvalar durmuştur. Maçlar yapılamamakta, milyarlarca doların döndüğü yayın, iddia, seyirci gelirleri yok olup gitmektedir. Federasyonlar salgın hastalığın kontrol altına alınmasını beklemekte ancak bu şekilde var olan sezonları sonuçlandırabileceğini düşünmektedir (bazı ülkelerde sezonlar iptal edilmiş olsa da). Fakat kriz bütün alanları birbirine öyle bağlamıştır ki, parçasal çözümlere izin vermemektedir. Dünya ticaretinin ve piyasalarının oluşumunun tamamlandığı bir kesitte herhangi bir ülkenin salgın belasını alt etmesi de yeterli gelmemekte ancak küresel düzeyden oluşacak bir düzelmenin ardından sorun aşılma yoluna girebilecektir. Yerel, kıtasal ve küresel çapta yapılan organizasyonlar, birbirine bağlanmış federasyonlar ancak küresel düzeyden üretebildiğinde sonuç alabilecektir. Spor alanında da küresel çaptan yürütülen yönetim ve ihtiyaçlar yerelliği ikinci plana atmakta ve daha güçlü ve derin kurumları çağırmaktadır. Bu alanda ve diğer tüm sektörlerde oluşan mali oligarşik sermaye yoğunlaşması, dev tekeller parçalanmaya, pazarın darlaşmasına izin vermeyecek bir yapısal büyüklüğe, işleyişe ve kurumlaşmalara ulaşmıştır. Her kriz buradaki küresel yönetişimi geliştirip, derinleştirme yönünde itekler sadece. Birilerinin sandığı gibi yerelleşmeye, ulusal devlet ve pazarlara sıkışmaz.

Sadece spor sektörü için de değil. Kültür-sanat, eğlence piyasaları için de aynı şeyler söz konusu. Müzikten, sinema-tiyatroya, dizi sektörüne, yayıncılık dünyasına kadar kapitalist kültür endüstrisi denilen alanın tamamı krizdedir. Pandemi sona erene kadar kolay kolay da toparlayamayacaktır durumunu. Krizin ardından tüm bu sektörlerde iflaslar, birleşmeler ile sermaye hareketleri yaşanacak ve yeni dev tekeller oluşacaktır. Ve bu yeni durumun siyasal sonuçları da zaman içersinde kendini göstermeye başlayacaktır.

Koronavirüs salgını karşısında neoliberal piyasaların bir parçası haline getirilmiş, sermayenin insafına bırakılmış, kar odaklı çalıştırılan sağlık sisteminin (tıpkı eğitim ve belediyecilik gibi) bilimin geldiği düzeye rağmen kamusal ihtiyaçlara yanıt verememesi de bir bütün olarak sistemin karakteristik özelliğidir. Emperyalizm çağında kapitalizm aşırı sermaye birikiminin sınırlandırıcılığıyla üretici güçlerin gelişimini de sınırlandırması onun asalak ve çürüyen karakterinin nedeni ve sonucudur. Emperyalist kapitalist ülkelerin sağlık sisteminin pandemi karşısında yetersiz kalması, malzeme-ekipman sıkıntıları, organizasyon becerilerinin kalmadığını, toplumsal ihtiyaçları karşılayacak bir durumdan uzaklaştıklarının da işaretidir. Sistemin salgını kaynağında karşılayıp durdurma yeteneği dünya ticaretinin baskısı nedeniyle sergilenememiş ve hastalık hızla yayılmıştır. Buradaki esas sorun virüs değil, azami karın korunması çabasıdır. Güç ve egemenlik ilişkilerinin sürdürülme gayretinin faturasının emekçi halklara çıkartılmasıdır. (Burada bir parantez açıp şunu da söyleyelim: Maske, koruyucu kıyafet ve diğer sağlık alanında kullanılan tekstil ürünleri konusunda emperyalist ülkeler sıkıntı yaşarken Türkiye, Çin gibi ülkelerin çok fazla sorun yaşamamasının nedeni, emperyalist ülkelerin tekstil gibi kar oranları düşük sektörlerden çıkıp artı-değer oranları yüksek, yeni teknoloji üretimine yönelmiş olmalarıdır. Tekstil üretiminden çok, tekstil üretiminde kullanılan makinaların üretimiyle ilgililer. O nedenle maske ve koruyucu kıyafetler konusundaki büyüyen talepleri karşılayamayıp yüzlerini Türkiye ve Çin gibi ülkelere döndüler. Emperyalist kapitalist işbölümünün doğal bir sonucudur bu da. Türkiye’deki siyasi iktidar buradan kendine bir övünç payı çıkarmaya kalksa da, maske ve kıyafet üretimiyle kıran kırana süren kapitalist rekabet de fazla yaratılamaz-iç politikaya dönük ucuz söylemlerdir.)

Sistem bir bütün olarak toplumsal ihtiyaçların giderilmesiyle karşıtlaşmış bir hale gelmiş durumdadır. Yaşanan her kriz bu durumu biraz daha çıplaklaştırıp açık bir hale getiriyor. Pandemi sürecinde bu daha açık bir hale geldi. Toplumsal ihtiyaçlar ile kapitalist azami kar yasası arasındaki çelişki, kar-değer yasasının yıkımıyla sonuçlanmak zorundadır. Sermaye düzeni toplumun sağlıklı, özgür bir gelecek ihtiyacını para kasalarına kapatmıştır. Ve o artık oraya sığmamakta, patlama anına doğru ilerlemektedir.

21 Nisan 2020, Salı

Koronavirüs günlerinde iki tarihsel kişiliğin ismini sık sık duymaya başladık. Tarih sayfalarında unutulması gereken, bugünün ilişki, birikim ve siyasal, felsefi, bilimsel bilgi düzeyinin gerisinde kalmış, onlar tarafından aşılmış ve bu nedenle cızırtılı bir ses aralığından yeniden zuhur ettirilmeye çalışılan Keynes ve Malthus’tan söz ediyoruz. Eski nostaljik taş plakların digital ortama aktarılarak temiz bir şekilde dinlenmeye çalışılması romantizmini çağrıştırsa da bu çabalar sonuçları itibarı ile o kadar masum değiller. Keynes’i sol liberaller “sosyal devlet” politikalarına dönüş için göreve çağırırken, Malthus’u dinci gericiler ve neoliberal “sürü bağışıklığı” savunucuları sık sık anmaya başladılar. Artık aşılmış tartışmaların dönemsel karakterleri olan Keynes ve Malthus bugünün krizlerinde kapitalist emperyalist sömürü düzeni ve üretim ilişkilerinin meşruiyetini sağlama araçları olma dışında bir işlevleri olamaz. Dün de öyleydiler, bugün de öyle olacaklar…

Keynes 1929 Büyük Bunalımı günlerinde duyurdu adını. Liberal bir dogma olan “piyasaların sihirli elinin herşeyi kendiliğinden dengeye kavuşturacağı” fikrinin krizleri engelleyemeyeceğini savunan Keynes sosyal devlet eliyle ekonomiye müdahale edilmesini, böylece ‘eksik tüketim’ nedeniyle oluşacak ‘aşırı üretim krizlerinin’ engelleneceğini söyler. Keynes’in “Genel Teorisi”nin temel parametresi “devletin ekonomiye müdahalesidir”. Sosyal devlet olarak tanımlanan bu model 1929 Büyük Bunalımı günlerinde gündeme gelmiş ve burjuvaziyi işçi sınıfının devrimci mücadelesinin baskısından kurtarmak için savunulmuştur. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından sosyalizmin de baskısıyla 1970’lerin başlarına kadar bir model olarak uygulanan bu politikalar işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam koşullarını bir nebze rahatlatsa da, sermayenin birikim düzeyi ve kendi hareketinin ihtiyaçları nedeniyle yerini neoliberal birikim politikalarına bırakmak zorunda kalmıştır. “Piyasaların sihirli eli” fikri yeniden egemen olmuş ve dünya işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşulları gün gün geriletilir, sermaye insanı ve doğal çevreyi azami kar uğruna yağmalarken kapitalist ekonominin krizleri ardı ardına gelmeye başlamıştır. Bugün yaşanan kriz de her ne kadar salgın hastalık nedeniyle olsa da sonuçta neoliberalizmin aşırı üretim ve azami karı için insan-doğal çevre ilişkisini bozmasının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Özünde kapitalist üretim tarzının tetiklediği yaydığı bir krizdir.

Üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasındaki çelişki zenginlik ve yoksulluğu (kapitalist birikimin mutlak genel yasasının gereği olarak) karşıt kutup ve sınıflarda biriktirirken burada oluşan ihtiyaç kapitalist sistemin sınırlarına çarpmaktadır. Sermayenin özsel hareketi ve sürekli büyüme, birikim ihtiyacı ve zorunluluğu emekçi sınıflar üzerindeki sömürü boyunduruğunu sıkması yoksulluğun hem yaygınlaşmasını hem de derinleşmesini getirmektedir. Aşırı çalıştırma, ücret ortalamalarının sürekli aşağı çekilmesi, sosyal hakların gaspedilmesi, işsizlik… İşçi sınıflarının sırtındaki yükü büyütürken meta üretiminin de devasalaşmasını sağlar. Yoksullaşma emekçi sınıfların tüketim koşullarını da daralttığı için bu kapitalist pazarların da daralması, iktisadi dildeki “eksik tüketimi” koşullar. Eksik tüketimde krizleri ve zaten sermayenin güçlü bir eğilimi olan yatırımlardan kaçınmayı getirir der Keynes. İşte sosyal devlet özel sermayenin kaçındığı bu yatırımları hayata geçirmeli ve toplumsal yaşamın ihtiyaç duyduğu alanlardaki boşluğu gidermelidir. Keynesyen politikalar çoğunlukla sosyal demokrat çizgideki burjuva partilerin savunusudur. (Bugün AKP’nin faşist Saray iktidarını antidemokratik olmakla, dikta kurmakla suçlayan sol liberal kesimlerin de yaslandığı temel dayanak Keynes’dir. Keynes sosyal devlet uygulamasıyla, siyasal demokrasi arasında bir bağda kurar. Sosyal devlet yoksa, herşey neoliberalizmin, tekelci sermayenin inisiyatifine bırakılmış, orta sınıflar bile sistemin işleyişinden uzaklaştırılmışsa orada gelişme ve demokrasi olmaz. Neoliberal çabuk karar alan ve uygulayan, aşağıdan baskılara kapalı devlet modelinin sorunların kaynağı, ilerlemenin önündeki engel görür. Toplumsal yoksulluğu da oraya bağlarlar. Eksik ve yanıltıcı gerçek ilişkileri görmezden gelen bir bakıştır bu.)

Keynes’in “Genel Teorisi”nin temel parametresi “ekonomiye devlet müdahalesi”dir. Sosyal devlet-refah devleti olarak ifade edilen bu ekonomi politik model 1929 Büyük Bunalımı koşullarında, sosyalizm ve proletarya baskısıyla gündeme gelmiş ve esasında piyasaların, sermayenin dizginlenmesiyle kapitalist sistemi ayakta tutma çabasından başka bir şey değildir. Neoliberal ekonomik politikaların, sermayenin hareketine, onun insafına bırakılmış piyasaların toplumun çıkarlarıyla karşıtlaştığı koronavirüs günlerinde çok daha fazla görünür oldu. Bu günlerde sosyal liberaller ve sosyal demokratların “sosyal devlet-planlı ekonomi” çağrılarını yeniden gündemleştirmeleri proletaryanın, kent ve kır yoksullarının kriz karşısında sistem karşıtı bir devrimci hatta yönelmemesi içindir. Keynes’in politikalarının genel hedefi, kapitalizmin istikrarlı ve krizlerden arınmış bir ekonomik çizgiye oturması ve sistemi tehdit eden sınıfsal çelişkileri hafifletmek ve mücadelenin şiddetlenmesinin önünü almaktır.

Liberal bir dogma olan “piyasaların sihirli elinin herşeyi kendiliğinden dengeye kavuşturacağı” fikri koronavirüs günlerinde yerle bir olmuştur. Piyasalar sadece sermayenin ve çok küçük bir kesimin çıkarlarına tabidir. Kapitalizm sağlıklı bir çevrede, insani barınma, çalışma ve yaşama koşullarıyla, sağlıklı ve ucuz gıda üretimiyle, ücretsiz temel hak olması gereken eğitim ve sağlık ihtiyacının sağlanmasıyla ilgilenmez. Toplumsal çıkar ve ihtiyaçların üretimi ve dağıtımının organizasyonuyla ilgilenmez, o karın peşinde koşar. Tüm bunları değişim değeriyle etiketler ve pazara sunar. Parası olan alır, olmayan alamaz. Salgın döneminde işçi sınıfları ve yoksullardan kayıpların üç kat fazla olmasının nedeni budur. Emperyalist mali oligarşi, salgını bir yönüyle nüfus kontrolü olarak görmekte, Trump’ın diline vurduğu şekliyle “korkmayın, yaşlılar ölüyor” diye düşünmektedir. Kamu kaynaklarının üzerinde yük olarak gördükleri yaşlıların, çalışamaz durumdaki kronik hastaların ölmesi onlar için sistemin “gereksiz” harcamalarından kurtulmasıdır. Bu faşist bakış nedeniyle önlemleri biran önce kaldırıp, ekonomiyi yeniden açmak istemektedirler.

Neoliberal piyasacı politikalar ile Keynesyen “sosyal devlet” politikası arasındaki uyuşmazlık biçimseldir, öze dair değildir. Her ikiside toplumsal üretimin kaynaklarının sermayenin kasasına hangi yol ve yöntemlerle akıtılacağına ilişkin sistemik önerilerdir.

Keynes, artı-değer sömürüsüne, meta ekonomisine ve özel mülkiyete en ufak bir itiraz ve müdahalede bulunmaz. Kapitalist sınıfın kolektif kolektif temsilcisi olarak burjuva devletin sadece bölüşüm alanına belirli müdahalelerde bulunmasını savunur.

Neoliberaller ise tekelci burjuvazinin temsilcileri olarak sermayenin kaynak ve sömürü ihtiyacının böyle dolaylı yöntemlerle sağlanamayacağını, piyasaların sihirli elinin güce göre paylaşımı kendiliğinden düzenleneceğini savunurlar. Kamusal alanın sermayeye açılmasıyla devletin ekonomiden el çekmesini isterler. Bugünün dünyası böyledir. Mali oligarşik emperyalist kapitalizm artık Keynesyen sosyal devlet politikalarına dönemeyecek kadar yol katetmiş ve gemileri yakmıştır. Bu yöndeki çağrılar yaşanan gündeki çelişki ve çatışmaların, siyasal pozisyonların gereğini yansıtmaz. Geçmişe özlem duyarak geleceğe yürünemez. İşçi sınıfı ve emekçilerin bugün yaşadığı ekonomik, siyasal sorunların, demokratik hak ve özgürlük yoksunluklarının kaynağı kapitalist özel mülkiyet düzeni, artı değer sömürüsü ve meta ekonomisidir. Yani sermaye düzenidir. Bu düzeni yıkıp artı değer sömürüsünü ortadan kaldırmadan, meta ekonomisi yerine insan ihtiyaçlarını gözeten bir ekonomik üretim modeline geçilmeden, özel mülkiyeti kaldırıp tüm toplumun üzerinde söz ve karar hakkı tanınan toplumsal mülkiyete ve üst yapıda sosyalist işçi demokrasisine geçilmeden kapitalizmin yıkıcılığından kurtulmak mümkün değildir. Bunun dışındaki her öneri çelişki ve sorunların sürmesini istiyor demektir. Çözüm ömrünü tamamlamış kapitalizmi ayakta tutmaya çalışmak yerine, daha üst bir toplumsallığa, yani sosyalizme geçmektir. Bunun da kolay ve barışçıl bir yolu yoktur. Marx’ın dediği gibi kötü yoldan ilerlenmek durumundadır. Sınıf savaşları ve çatışmaları içinden…

Malthus; onu daha çok Marx’ın Kapitalin’den biliyoruz. “Sermayenin kaba bakış açısının kaba bir ifadesi” olarak tanımladığı Malthus kavramlaştırmalarını “tamamen yanlış ve çocukça” görür Marx. Teorisini kanıtlama ihtiyacı duymayan Malthus kimi izlenimlerini paylaşarak farklı toplumsal biçimleri aynı teori altında fazla nüfus olgusuyla açıklamaya çalışır. Açlığı ve yoksulluğu üretim ilişkilerinin üretim tarzının bir sonucu olarak değilde “fazla nüfusa” bağlar. Ona göre insan üremesi geometrik, geçim nesneleri ve gıda üretimi ise aritmetik olarak artar. Her ikisinin de tarihselliğini dikkate almaz. Onun soyut bir insanı ve üretimi vardır. Ve bunlar her tarihsel, sosyal, kültürel koşulda açı farkını sürekli büyüterek geliştirir. Malthus’un teorisi doğru olsaydı eğer bugün dünya üzerinde kıtlık olurdu. Ama durum tam tersidir, ihtiyaçtan fazla üretim vardır. Sorun bu üretimin bölüşüm ilişkilerindedir. Açlık ve yoksulluğun nedeni gıda yokluğu değil adaletsiz-eşitsiz bölüşüm ve sınıf farkları nedeniyledir.

Bugün Malthus’u yeniden bize hatırlatan ise Türkiye’de Koronavirüs Pandemisi’ne karşı kurulan “Bilim Kurulu” üyesi bir “bilim insanının” bir TV programında söyledikleriydi. Malthus doğal dengenin insan nüfusunu kontrol altında tuttuğunu söylerken, bahsini ettiğimiz “bilim insanı” etiketli din adamı ise koronavirüsü tanrının insan nüfusunu dengelemek, aşırı büyümesini engellemek için yarattığını söylüyor. Programda söylenenlere göre Kuran’da bu konuda ayet bile varmış!!! (daha sonra hızını alamayan bazı dindar fanatikler salgının LGBT-İ bireyler ve nikahsız birliktelik yaşayanların yarattığı “yozlaşma” nedeniyle Allah’ın gazabının ürünü olduğunu bile söylediler.) Eğer Türkiye’de kurulan “Bilim Kurulu” bu hatalardan müteşekkil ise vay Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin haline. Salgınla bilimsel mücadele yerine dinci gericiliğin toplumsal tabanını genişletecek söylem ve pratikler sergileniyor. Salgına karşı her akşam 21:00 civarı uzun uzun camilerden dua edilmesini bir mücadele yöntemi olarak kullanmanın başka bir açıklaması yok çünkü. Dünyanın her tarafında, bütün dinlerden gerici tarikat ve oluşumlar, özde aynı hareket ediyorlar. Bilimin din karşısında kazandığı başarıların toplumda din karşıtı bir bilincin gelişmesini engellemeye çalışıyorlar. Sağcı-faşist liderliklerde buna tüm güçleriyle çanak tutuyorlar. Din bir dogma olduğu için kanıtlara ihtiyaç duymaz. Bahsettiğimiz “bilim insanı” da nasıl bu bilgiye ulaştığını kanıtlama ihtiyacı duymaz. Bir bilim insanının din ve tanrı hakkında ne zaman konuştuğunu duysam Laplace’ın Napolyan’a verdiği o yanıtı hatırlarım: “Napolyon, Laplace’a mekanik evren şemasında tanrının nereye oturduğunu sorduğunda, Laplace şu meşhur yanıtı vermiştir. “Sire, n’ai pas besoin de cette hypothese”, Majesteleri bu hipoteze ihtiyaç duymuyorum olur. Aktaran aklın İsyanı) Tabi bunun için bilimsel bir namus, kanıtlara maddi ilişkilere inanç ve dogmatik tüm düşüncelere mesafe koymuş olmak gerekir. Bugün de Laplace gibi bilimin gereklerini labratuarlarda, hastanelerin yoğun bakım odalarında, yaşamlarını ortaya koyarak savuran, yerine getiren ve her türden saygıyı hakeden birçok bilim insanı vardır. Salgını tanrıya bağlayan böyle tipler de vardır. Sınıf mücadelesi, idealizm ile metaryalizm arasındaki bilimsel-felsefi alanda da kıran kırana sürüyor. Ama kazanan her seferinde bilimsel diyalektik materyalist görüş oluyor. Dinin, duanın sağaltıcı bir yanı yok çünkü. Kadere insanın bir aşı-ilaç karşısında ne kadar şansı varsa , dinin ve onun doğrularının da bilimsel analizler karşısında o kadar şansı vardır.

“…rahip Malthus, o belirti çıkarları üretime kurban etmez, ancak yapabileceği kadarıyla, üretim ilişkilerini mevcut egemen sınıfların ya da sınıf kesimlerinin belli başlı çıkarlarına kurban etmenin yolunu arar. Bu sonuca ulaşmak için de bilimsel sargılarını çarpıtır. Bu onun bilimsel alçaklığıdır, utanmaz ve mekanik fikir hırsızlığından ayrı olarak bilime karşı günahıdır. Malthus’un bilimsel vargıları, egemen sınıflara karşı genel olarak ve egemen sınıfların gerici ögelerine karşı özel olarak “saygılı”dır; başka deyişle bu çıkarlar için bilimi çarpıtır. (Ne kadar tanıdık bir tavır bu). Ancak savgıları boyun eğdirilmiş sınıflara ilişkin olduğu ölçüde acımasızdır. Yalnızca acımasız değildir; bundan hınzırca bir haz alır ve sefilleri hedef aldığı ölçüde de savgılarını, onun görüş açısından bilimsel olarak haklı olabilecek noktanın ötesine geçecek ölçüde abartır.” (Artı Değer Teorileri, Cilt II)

Malthus bir din adamı olarak bilimin alanına girmiş ve zamanındaki mutlu ve egemen azınlığın çıkarlarını savunmuştu. Bahsi geçen Türkiye’li Profösör ise bir “bilim insanı” olarak dinin alanına girip (virüsü tanrıya bağlamasına tepkiler gelince bu görüş Malthus’a aittir demek zorunda kaşsa da) aynı nokta da Malthus’la buluşuyor.

Koronavirüsün yaratacağı sosyo-ekonomik yıkımlara karşı daha şimdiden gerekçeler üretmeye başlayan burjuvazi salgınla mücadele etmek yerine ezilenlerin tepkilerini yönlendirmeye daha çok kafa yoruyor. Salgının beklenenden öte ekonomik bir çöküntüye yol açma tehlikesi bir noktada önlemlere boş vermeye şu kötü ünlü “ sürü bağışıklığı” (sürü’den kastedilenin işçi sınıfı olduğu açık) denen ölen ölür kalan sağlar bizimdir kapitalist güçlünün hayatta kalacağı mottosuna dönebilirler. Emperyalist güçler arasındaki güç ve hegemonya mücadelesi rekabeti ne olursa olsun üretime devam noktasına gelebilir. Burjuvazi yaşam koşulları olarak steril ve korunaklı mekanlarda, ferah bir yaşam sürerken, dünya işçi sınıfı sıkıştırılmış mekanlarda yaşamaya, çalışmaya zorlanıyor. Buradaki gerçek ilişki üretim ve mülkiyet biçiminin salgın koşullarında toplumsal-siyasal iktidarını, egemenlik ilişkilerini korumak için “fazla nüfusun” (üretim dışı nüfustur bu da, yaşlılar, hastalar, engelliler gibi) gözden çıkarılmasını getirir. Malthus’un teorisi buna “bilimsel” bir kanıt sunmaya çalışır sadece. Din adamı da, burjuva siyasetçi de, ‘bilim insanı’ da aynı nokta da, halk-insanlık düşmanlığı noktasında kesişmiş olurlar böylece. El ele burjuvazinin ihtiyaç duyduğu ideolojik-siyasal-felsefi teoriler üretirler. Gerçek ilişki ve sömürü düzenini gizlemek, geniş halk kesimlerinin yaşadığı tüm sorunların aslında basit ve temel bir çözümü olduğunu gizlemek için bir perde çekerler. Siyah, kalın bir perde. Karanlık zihinlerinin yansımasını toplumsal ilişkiler üzerine düşüren bir perde. Ama yaşamın akışı, maddi nesnel süreçler o perdeyi şurasından burasından yırtıp, arkasındaki aydınlığı, güneşli coğrafyayı her geçen gün daha da belirgin hale getiriyor.

Son söz olarak yine Marx’a dönelim; Artı Değer Teorileri’nin 2. cildinde (Sy.106) tüm zenginliği üreten işçi sınıfının yoksulluğuna bir kulp taktığını söylediği Malthus’u kapitalistlere dalkavukluk hizmetinde bulunduğunu belirtip şöyle devam eder: “Azamisinden alçaklık Malthus’un ayırıcı özelliğiydi, anca bir rahibin tutkunu olabileceği bir alçaklık, insanların çektiği acıyı günahın cezalandırılması olarak gören ve ne de olsa “yeryüzündeki gözyaşı dereleri”ne gereksinimi olan, ama aynı zamanda geçimini sağlayış biçimi nedeniyle ve takdir-i ilahi dogmasının payandası sayesinde, egemen sınıfların, gözyaşı vadisindeki konukluğunu “keyifli hale getirme”yi yararlı bulan bir rahibin tutkunu olabileceği bir alçaklık. Bu zihniyetin alçaklığı onun bilimsel çalışmasında da aşikardır. Birincisi utanmasız mekanik fikir hırsızlığında, ikincisi bilimsel önermelerden çıkardığı radikal olmayan ihtiyatlı sonuçlarda.”

23 Nisan 2020, Perşembe

Krizin uzaması emperyalist kapitalistleri telaşlandırıyor…

Trump “salgının artışının bittiğini düşünüyorum” diyerek ekonomik faaliyetlere tam kapasite başlama sinyalleri veriyor. (18.04.2020)

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın “Genel bir yasağın ekonomik maliyeti büyük olur. Virüsün dünyaya maliyeti 3-4 trilyon dolar olacak.” (16.04.2020)

Tam karantina uygulamak pek ekonomik değilmiş yani!..

Eski IMF Başekonomisti Prof. Kenneth Rogoff: “ Yüzyılın en büyük resesyonudur” demiş. Küresel ekonomi kurumlarının ve başekonomistlerinin rapor ve değerlendirmelerine bakıldığında üç aylık dönemde %30 gibi bir küçülmeden, işsizliğin %10’un üzerine tırmanacağından, işsizler ordusuna onmilyonlarca yeni katılım olacağından bahsediyorlar. 2008 küresel ekonomik krizinin etkilerinden daha tam olarak çıkamamış, bozulan gelir dengesini yeni bir düzeyde toparlayamamış, küresel bölgesel rejim ve hegemonya krizlerinin rekabetine bir çare üretemediği gibi yeni ve büyük göçmen dalgalarını tetiklemiş bu düzen olabilecek en dengesiz halinde yakalandığı krizine gerekli seri, net önlemler alarak müdahale edemediği için ekonomisi bir anafora yakalanmıştır bugün. Fırtına içinde gemisini yüzdürmek ya akıl ferasetle olabilir ya da doğanın beklenmedik bir hareketiyle, fırtınanın geri çekilmesiyle. Neoliberal çürümüşlüğünün bir ifadesi gibi dünya siyasetinin tepe noktalarına yerleşmiş sağcı-faşist liderliklerin tercihleri fırtınanın kara bulutlarını işçi sınıfının üzerine yönlendirmek dışında bir sonuç vermiyor.

Koronavirüs salgınının yetersiz önlemlerle kontrol altına alınamayacağı az çok anlaşıldıktan sonra Dünya burjuvazisi, kısıtladıkları tüm ekonomik faaliyetleri ve sosyal yaşamı yeniden açmaya hazırlanıyorlar. Sermayenin dolaşımı ve meta üretiminin yaşadığı kriz, üretici güçleri tahrip ederek ilerliyor. Karantina sürecini, pandemi önlemlerini daha fazla sürdüremeyecekleri görülüyor. O nedenle kimi ülkeler kısmi “normalleşme” adımları atmaya başladılar. Bunu, Türkiye dahil tüm ülkeler “salgın düşüşe geçti, kontrol altına aldık” argümanıyla yapmaya çalışsalar da gerçek durumun ve belirleyici nedenin bu olmadığı emperyalistlerin gurusu Henry Kissinger’ın “Koronavirüs pandemisi dünya düzenini ilelebet değiştirecek” (03.04.2020) sözleriyle de anlaşılıyor. Emperyalist ülke ve tekeller bu değişim sürecinde geri kalmamak için ekonomilerini açmak zorunda hissediyorlar. Böylesi tarihin en geniş ve kapsamlı bir krizinde geç kalmak, rakiplerinden sonra hamle yapmanın bedeli çok ağır olacaktır. Doğa gibi, piyasalar da boşluk tanımaz. “Normalleşme”de ön alabilenler, sermayeleri güçlü kesimler pozisyonlarını korur ya da geliştirirken diğerleri kaygan ve eğik düzlemlerde ayakta kalmaya harcarlar tüm enerjilerini.

Kapitalistler arası rekabet, güç ve egemenlik mücadelelerinin şiddetleneceği muhakkak olsa da buradaki rekabetin düzeyini belirleyecek olan da yine dünya işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının, hiçbir güvencesi olmayan geleceksizlerin bu koşullara karşı vereceği mücadele olacaktır. Ekonomiye dair verilen her rakamişçi ve emekçilerin yaşam düzeylerini derinden ilgilendiren sayılardır. Resesyonun derinleşmesi, artan enflasyon, düşen ücretler, artan mesailer, işten çıkarmalar ve bunların dolayımladığı tüm sosyo ekonomik, kültürelgereksinimler dünyasının daralması işçi sınıfının nefes almasını zorlaştıran şeylerdir. Piyasaların, borsaların rakamlara boğduğu, istatistiksel verilerle anlatmaya çalıştığı şey işçi sınıfı nezdinde yaşamı ve yarınıdır. Kapitalizm halkın en temel gereksinimlerini bile (gıda, barınma, eğitim, sağlık, iletişim, ulaşım vd) karşılayamayacak düzeydedir. Dün de bu böyleydi fakat bugün ve yarın için krizin şiddeti işçi sınıflarının sefalet koşullarını daha da yaygınlaştırıp, derinleştirecektir. Dünya düzeni değişecekse, bu işçi sınıfının, sosyalizm eksenli mücadelesiyle ancak olabilir. Kapitalistler arası rekabette, sömürücülerin, egemenlerin yer değiştirmesi, onlar arasındaki inişler çıkışlar, sahibi değişen bir fabrikanın işçilerinin yaşam ve çalışma koşullarında ne kadar değişiklik yaparsa dünya düzeninde de emekçiler açısından ancak o kadar değişim yapar. Sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm, düzene karşı devrim sloganlarının her zamankinden daha güçlü ifade edilmesi gereken zamanlardayız. Teoriden çok eylem zamanı yani…

Koronavirüs krizi kapitalizmin artık ömrünü tamamladığını, geniş kitlelerin ihtiyaçlarına uygun bir üretim süreci, politikaları üretemediğini açık etti. Devlet ve düzen denen şeyin toplumsal ihtiyaçların üretimi ve planlamasıyla değil egemenlik ilişkilerinin korunmasıyla ilgili olduğu gün gün daha fazla netleşiyor. Daha başlarında olduğumuz bu kriz toplumsal bilinç biçimlerini değiştirirken, sosyal devlet, pşanlı ekonomi, kara değil toplumsal ihtiyaçların üretimine göre düzenlenmiş bir ekonomi politik medel ve savunu her geçen gün daha da güçlenecek. Sınıfsal, toplumsal çıkarların bireysel çıkarların önünde olduğu, dar bir burjuva sınıfın çıkarları yerine en başa toplumsal çıkarların yazılması gerektiği fikri, yani toplumsal devrim fikrinin zemini genişleyecek. Ve ayrıca bunun kapitalist özel mülkiyet, meta ekonomisi ve egemenlik ilişkileriyle uzlaşmaz karşıt bir çizgide olduğu şüpheye yer bırakmayacak. O zaman…

“Üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve giderek zayıflamaktadır. Birbirinden çok farklı sınıf ve grupların temsilcileri aracılığıyla halk, kendi çabasıyla yeni bir üstyapı kurmak zorundadır. Gelişmenin belli bir aşamasında eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık seçik hale gelir; devrim herkesçe benimsenir. Şimdi görev, yeni bir üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektedir.” (Lenin)

Bugün de öyle, eski üstyapının kolonları tarihsel aşınma nedeniyle üzerine binen yükü taşımakta zorlanırken binayı sarmış Kovit-19’un çürütücü-yıkıcı-makyajları çözen etkisi sarsıntıyı öyle bir arttırmıştır ki tüm sınıfsal kesim ve onların ideologları yeni üstyapının inşa plan ve modellemelerini tartışmaya açmışlardır. Buradaki sorun üstyapıda mıdır sadece, yoksa alt yapı ile üstyapının karşılıklı birbirini dolayımlayan çelişik ilişkisinde mi? Her sınıf toplumsal üretim sürecinde tuttuğu yer, bölüşüm ilişkilerinden kendine düşen pay ve ideolojilerin yanılsamalı geriden gelen dünyasının politik yansımalarına göre bu soruya bir yanıt üretmektedir. Verdiğiniz yanıt sizin sınıf durumunuzu da ortaya vermektedir. Üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçiminin arasındaki bu çelişkiden kaynağını alan üst yapıdaki sarsıntı ancak üretim ilişkilerinin de toplumsal üretim süreçlerinin gereklerine uygun olarak emekçi sınıfların lehine yeniden kurulumuyla tüm bu çelişki, kriz, sarsıntı süreçlerinin anaforundan kurtulabilir insanlık!..

25 Nisan 2020, Cumartesi

Dünyayı bu adamlar yönetiyor…

Trump,Pandemi’yi önce küçümsedi ve “korkmayın, sadece yaşlılar ölüyor” gibi herzeler yumurtladı. Durumun vahametini kavrayacak bir zeka seviyesi ve insani bilinç olmadığı için ve daha önemlisi ABD emperyalizminin rejim ve hegemonya krizleri içinde yönetme becerisi zayıfladığı için zamanında önlem alamadılar ve salgın patlama yaptı. Bir ay gibi kısa bir sürede onbinlerce kayıp verdiler (kayıpların en yoğun yaşandığı ülkeler dünya ticareti ve dolaşımındaki en merkezi ülkeler olması manidar) ve bu sayı yüz bini aşacak gibi görünüyor.

Trump birkaç gün önce de şahane bir öneride bulundu. Dezenfektanların virüsü öldürdüğünü biryerden duymuş olmalı ki, bu temizlik maddelerinin insanlara enjekte edilmesinin bir tedavi yöntemi olarak uygulanabileceğini söyleyiverdi!!! Cahil cesareti denilen şey bu olsa gerek. Şu İstanbul’da saf alkol virüsü öldürüyormuş diye içen ve sonra ölen onlarca mültecinin yaşadığı trajedi düşünülürse insan bu aptallığa gülemiyor bile. Belki de söylenmesi gereken şey “ulusun lideri” olarak önden gitmesi ve kendi vücudunda bu önerisini denemesidir!..

Sadece Trump olsa yine iyi, İngiltere Başbakanı Johnson’dan, Brezilya Başbakanı Bolsanora’ya, Obran’dan Duerde’ye, Putin’den Erdoğan’a tüm sağcı liderler benzer, süreçle uyuşmayan öneriler getiriyorlar. Johnson “sürü bağışıklığı” diyerek kitlesel ölümlerin önünü açıp (sonra bundan vazgeçse de) işçi sınıflarına ölümü reva görürken, Bolsanaro “Kovit-19 normal grip virüsünden farklı değil” diyerek hastalığın yayılmasını tetikler; Erdoğan, ne alakası varsa bu gönderi 1. Dünya Savaşı sırasındaki ekonomik koşullarla karşılaştırıp “telalif-i milliyeyi” hatırlatır ve halka yeni vergiler salacağının alt yapısını kurmaya çalışır; Obran, salgının sorumluluğunu emperyalist kapitalistlerin sömürü politikaları nedeniyle yeniden yurdundan sürülmüş mültecilere yıkmaya çalışır. Aslında hepsinin kafasında tek bir ilişki var: Kapitalist ekonominin çarkları ne pahasına olursa olsun dönsün, ekonomik ve siyasal çıkarlarına bir halel gelmesin. Hastalık sadece yaşlıları ve kronik rahatsızlığı olanları öldürüyor. Zaten üretim sürecinin dışında olan ve ekonomiye “yük” olarak görülen bu kesimlerin ölmesi çok da umursanmıyor. Nüfus planlaması, “fazla nüfusun” “doğal nedenlerle” elenmesi olarak görülüyor. Sağcı faşist zihniyetlerden farklı bir şey beklemek saçma olur.

Pandemi’nin dünya ekonomisinin çarklarını durdurması uzayıp, sermaye yıkımı büyüdükçe önlemlerin gevşetilmeye başlanması daha çok ve sık konuşulacak, herbir ülke hastalığın yayılma eğilimi düşüşe geçti diyerek ekonomilerini açmaya çalışacaklardır. Gerçi ekonomiler çok da kapalı sayılmaz, üretim ilgili-ilgisiz tüm alanlarda sürüyor (otomotiv, beyaz eşya, tekstil…vd gibi sektörlerde talep durduğu için üretim de durdurulmak zorunda kaldı). İşçi sınıfı halen çalışıyor. Türkiye’de sokağa çıkma yasakları uygulanıyor ama fabrikalar, atölyeler, madenler, tersaneler çalışıyor. Sokağa çıkma yasakları işçileri kapsamıyor, Onlar üretimde ve “sosyal mesafe” geçerli değil onlar için! Bu durum koronavirüsün işçiler içersinde yayılmasını da kolaylaştırıyor. Tuzu kuru burjuva kesimler kendilerini korurken, işçi sınıfı onların karlarını garanti altına almak için riski üstleniyor. Hem de neredeyse karın tokluğuna. İşçiye ya çalış asgari ücretini al, ya da seni ücretsiz izine göndereyim asgari ücretin yarısına razı ol deniyor! Burjuva devlet de, sermaye sahibinin sırtını sıvazlıyor, ücretsiz izine çıkarılanlara sadaka mahiyetinde birkaç kuruş vererek toplumsal tepkileri engellemeye çalışıyor. Kapitalizm kendisinin yaratıp insanlığın başına sardığı bu krizi, insanlığın ortak kriziymiş, sınıflar üstüymüş gibi propaganda edip işçi sınıflarından fedakarlık beklerken kendisi alabildiğince sınıfsal bir politika yürütüyor. İnsanları açlık sınırının bile altına iterek sermaye koruyuculuğunda ne kadar gözü kara ve insafsız olabileceğini gösteriyor. Pandemi sona erip koşullar normale döndüğünde bugünleri hatırlayıp asgari ücretin yarısına bile geçiniyor işçiler diyerek ücret belirleme görüşmelerinde olabilecek en kötüyü dayatacaklarından emin olabiliriz. Tabi işçi sınıfı bu sessizliğini sürdürür, eylemsiz kalmaya devam ederse. Gücünün farkına varır ve kendisi için sınıf olmaya karar verir ve eyleme geçerse, o zaman bambaşka şeyleri konuşuyor oluruz. Bugünün sağcı faşist liderliklerinin yönetim kapasiteleri ne kadarmış o zaman görürüz…

Devam edecek…

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*