Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Hapishane’den Korona Notları-3

Hapishane’den Korona Notları-3

03 Nisan 2020, Cuma

Koronavirüsü günleri her geçen gün daha da sıkılaşan karantina uygulamalarıyla ilerliyor. Tüm toplum hücre tipi yaşama geçmiş durumda. Geçen hafta telefonda annem “siz orada nasıl dayanıyorsunuz, biz burada iki hafta eve kapandık, sıkıntıdan patlıyoruz” dedi. Genel bir toplumsal şok-anomi yaşanıyor. Beklenmedik anda toplumsal yaşamda çok keskin bir dönüşüm yaşandı. Biraz da “gönüllü” esaret hali getiren koronavirüsü salgını zamanla sosyal yaşamda da sorunlar yaratacaktır. Aynı dar alana sıkışmış bir yaşamın getireceği sosyo psikolojik sorunların aile bireylerini karşı karşıya getireceği muhakkak. Buna bir de işsizlik, yoksulluk, geçinememe baskısının getirdiği ekonomik sıkıntıların basıncını eklerseniz önümüzdeki sürecin çok zorlu geçeceğini görürsünüz. İçerde-dışarda fark etmez hücre-tecrit yaşamı zordur. Biz içerde zorunluluğu bilince çıkarttığımız için varolan sorunları aşmayı, görmezden gelmeyi, onlarla mücadele etme yöntemlerini öğrendik, öğreniyoruz. Onunla yaşamayı, tecrit içinde olmayı bir yönüyle de olsa içselleştirdik. Onun için çok zor gelmiyor. Ama dışarısı öyle değil. Orada çok sancılı bir süreç olacak.

Tecrit hapishanelerinde yaşamımız koronavirüsünün etkisiyle daha bir tecrit altına alındı. Gündemle olan bağımız çok zayıfladı. Tv’deki sınırlı kanal sayısı ve günlük gazete dışında dışarda ne olup bittiğini, ekonomik-siyasal tartışmaları takip etme olanağımız çok da kalmadı. Günlük gazeteleri birgün sonra da olsa veriyorlardı. Salgın önlemleri çerçevesinde bugünden itibaren ise haftada bir vereceklerini söylediler! Gerekçe virüse karşı önlem tabi. İnanırsanız! Virüsün gazete, kağıt, eşya üzerinde ancak birkaç saat canlı kaldığını söylese de uzmanlar, hapishane idaresi fırsat bu fırsat diyerek gazeteleri haftada bir verme kararı aldı. Asgari seviyeye çektikleri personelin iş yükünü hafifletiyorlar esasta, virüs bahane.

Adalet Bakanlığı hapishanelerde pozitif vaka yok dese de alınan önlemlere bakarsanız birşeyler olduğunu anlarsınız. Hangi cezaevinde hastalık var, bilmesek de birşeyler olduğu açık. Şu infaz yasasının apar topar çıkarılmaya çalışılmasının arkasında da sanırım salgının hapishanelere yayılma “endişesi” var. Tutuklu-hükümlülerin sağlık sorunları yaşamasından duydukları bir kaygı değil tabiki bu, umursayacaklarını sanmam. Burada oluşacak ve yayılacak bir salgının sınıfsal-toplumsal sonuçlarının iktidarlarına zarar vereceği ve hiç istemedikleri bir şeyi yapmaya, siyasi tutsajları serbest bırakmaya zorlanacakları nedeniyledir. Adlilere dönük kısmi bir ceza indirimiyle hapishaneler biraz rahatlatılarak toparlamaya çalışıyor, bu arada “iyi çocukları” çıkarıyorlar. İnfaz indiriminden kimlerin yararlanacağı belli. Her siyasi iktidar kendi meşrebince bunu düzenler. Bugünki faşist iktidarın siyasi tutsaklar için bir düzenleme yapmayacağı -yapsa da koşulları ağırlaştıracak yönde olacağı- malum. O nedenle bir beklentimiz yoktu, yanıltmadılar. Ciddi bir siyasi-toplumsal baskı oluşmadıkça böyle Bir şey gerçekleşmez, hele de şu koşullarda.

Bizim sıkıntımız cezaevinde olmak değil, buradaki yaşamımızın ayrılmaz parçası olan kitap-yayınlara ulaşamamak, dışarıyla ilişkimizin büyük oranda kopmasıdır. Eldeki kitapları çevirip çevirip okumak, edinebildiğimiz bilgi kırıntılarına dayanarak yazı yazmak dışında yapacak birşeyimiz yok. Tabi bir de bu koşullara ve tecritin derinleştirilmesine tepkimizi fiili-eylemli şekilde ifade etmek var ki, o kesintisiz sürüyor zaten…

13 Nisan 2020, Pazartesi

Emperyalist-kapitalist batı dünyası, ABD ve AB emperyalistleri şaşkın ve çaresizler. Koronavirüsü benzeri bir salgına hiç hazır değillerdi. Milyona yaklaşan vakalar, yüzbine yakın kayıplar var. onların aristokrat dünyası ve yaşam pratikleri için de salgın hastalık riski diye bir öngörüleri yoktu. Dünyanın en gelişmiş ülkeleri olarak onların topraklarında olacak şeyler değildi bunlar. Bu tür hastalıklar ancak yoksulluğun ve açlığa mahkum ettikleri “3. dünya ülkelerinde” olurd. Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın tüm zenginlikleri sömürülmüş yoksul halkların derdi olurdu bu tür şeyler. Sars, Mers, Ebola, Ziha… oralarda olurdu. Dünya burjuvazisi yoksul halklar için üzülür, yardım kampanyaları düzenler, gayet vicdanlı açıklamalar yapar ve ne kadar yüce gönüllü olduklarını göstermenin iç rahatlığıyla sömürü üstüne kurulmuş, kan ve irin batağı kapitalist sistemlerinin üzerine bir perde daha çekerlerdi. O günleri şimdi özlemle anıyor olmalılar! Ama kendi yarattıkları küreselleşme sadece sermaye-meta dolaşımını sağlayan, emperyalist kapitalistlerin egemenliklerinin siyasal-ekonomik-kültürel bir ifadesi olarak kalacak değildir. Hep “iyi” yanları gündem olacak değildi ya, küreselleşme virüslere de serbest dolaşım hakkı tanıdı!..

Eski günleri sadece özlemle anmıyorlar; öfkeleniyorlar da! ABD emperyalizminin çürüyen ve asalak yüzünün canlı ifadesi olan idiot Trump başlarda küçümsediği salgının acı sonuçlarıyla yüzleşince pandemi’den Çin’i ve Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) sorumlu göstermeye çalışıyor. Onlara öfkeleniyor, Çin tüm dünyaya tazminat ödemeli diyor. Dünya ticaretindeki en büyük rakibi olan Çin’i artacak rekabet koşullarında baskılamak istiyor. Üretici güçlerdeki tahribat arttıkça rekabet düzeyide daha keskin hale gelecek, tartışmalar artacaktır.

Kapitalist dünya ticaretini durma noktasına getiren Koronavirüsü, kapitalist ülkelerdeki sermaye, neoliberal piyasa ilişkisinin gerçek yüzünü ortaya serdikçe burjuvazinin endişeleri artıyor. Ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Düne kadar Afrika’da, Asya’da yoksulluktan, açlıktan, savaşlardan milyonlarca insan katar katar ölür, öldürülürken dert etmeyenler kendi yarattıkları dünyanın acı sonuçlarıyla yüzleşmeye başlayınca öfkeleniyorlar. Durun, daha yeni başlıyor herşey!koronavirüsü daha çok can alacak ama sermaye sınıfının derdi bu değil. Ölenlerin çoğu işçi sınıfından, göçmenlerden ve yoksullardan zaten. Onlar kapitalist piyasaların, ticaretin ve üretici güçlerin korunmasının derdindeler. Tarihin en büyük krizinin hangi ekonomik, sosyal, siyasal sonuçları yaratacağını kestiremiyorlar. Kapitalist devletin, düzenin çöküşü karşısında sınıf savaşımının yükseleceğinden endişe ediyorlar. Sosyalizmin cazibesi yükseldikçe güvenlikçi, faşizan, siyasal baskı politikaları da gündemleşiyor. Bu sürecin nasıl toparlanacağı kestirilemiyor. Bedeli kimler ödeyecek, sürecin sonunda “yeni dünya” kurulurken kimler enkaz altında kalacak? Bugünlerde burjuva devletlerin, siyasetçilerin derdi hastalığı yönetmek ve çözüm üretmekten ziyade fırtınadan sağ çıkabilmek. Hazırlıklar daha çok oraya dönük. Küçük-büyük tüm güçler açılacak yeni döneme hazırlanıyorlar ama gidişat oraya ulaştıklarında çok perişan ve yıkık bir halde olacakları yönünde.

Türkiye’de de işler siyasal iktidar/Saray için hergeçen gün daha da sarpa sarıyor. Yönetememe krizi hiç bu kadar derin olmamıştı. Gün geçtikçe yeni rejim tipinin devlet organizasyonunun gösterilmeye çalışıldığının aksine siyasal-ekonomik olarak yeterlilikten çok uzak olduğu, kriz yönetimini ellerine yüzlerine bulaştırdıkları yönündedir. Cuma akşamı ilan ettikleri garip sokağa çıkma yasağının ardından yaşananlar hastalığın yayılma hızını muhtemelen yeni boyutlara taşıyacaktır. “Bilim Kurulu” denen organizasyonun süreç yönetiminde hiçbir insiyatifi olmadığını gösteren bu gelişme, siyasal iktidarın içine düştüğü yönetim beceriksizliğinin de resmi oldu. Ardından İçişleri Bakanı’nın istifa parodisi sergilendi. Saray’da işlerin karıştığı, krizde iktidar içi güç mücadelesinin kızıştığına yoruldu. Kriz sürecinin ağırlığı hükümetin üzerindeki baskısını arttırdıkça sorumluluktan kaçmak ya da rakiplerini tasfiye etmek için iktidar içi mücadele artacaktır. İktidar yönetemedikçe iç organizasyonu da dengesizleşecek birbirlerini çelmeler hale geleceklerdir. Mayıs ayından sonra yeni gelişme ve yeni krizler hiç de şaşırtıcı olmaz. Ne de olsa kriz denen şey, bir olanları ayrıştırıp, ayrı olanları biraraya getirir ve kriz çözülemediği sürece de ayrışma ve birleşmeler kaotik bir hal alırlar ve herşey dengesizleşir.

16 Nisan 2020, Perşembe

Emperyalist kapitalizmin tarihinin en derin ekonomik siyasal, toplumsal kriz sürecini yaşıyoruz. Koronavirüsü Pandemisi Çin’den Avrupa’ya oradan ABD’ye dalga dalga yayılarak sermaye düzeninin neredeyse tüm kurumlarını sarsıp dönüşüme zorluyor. Kapitalist dünya ekonomisinin içine girdiği krizin yarattığı ve yaratacağı tahribatın sistemi bir yıkıma götüreceği ve buradan bir kendiliğinden devrim doğacağı gibi safiyane düşünceler de yeniden serbest kaldılar. Kendiliğindenciliğin, siyasal ekonomizmi yaşanan her derin bunalımda benzer görüşleri dile getirse de (ve kabak tadı verse de) krizlerin tek başına devrimci bir rol oynama durumları yoktur. Devrimler siyasal öznenin önderliğindeki kitle hareketinin sonucunda oluşurlar. Örgütlü, planlı bir çalışmanın sonucu olarak yaşanır. Krizler devrimci mücadelenin olanaklarını büyütürler ama buradaki potansiyeli fiili güce dönüştürecek olan devrimci çalışmadır. Eğer işçi sınıfı örgütlü, planlı, militan bir devrimci süreçle kapitalizmin krizini devrimci bir kaldıraca çevirmez, kapitalizmin kendi halinde yıkılmasını beklerse Godot’yu bekleyen talihsizin durumuna düşer. Ve “galiba gelmeyecek” diye yenik bir ruh haline teslim olur…

Emperyalist kapitalizmin yaşadığı krizleri eğer karşı bir devrimci mücadele yoksa belli bir sermaye yıkımının ardından aşmayı başarır, tarihsel örnekleri de vardır yeterince. Bugün de kapitalizm ciddi bir krizden geçiyor ve yıkım düzeyi görüldüğü kadarıyla emsalsiz olacak. Kriz süreçleri işçi sınıfını yoksullaştırıp, işsizlik ve sefaletin kitlesel boyutunu arttırdıkça onu harekete geçiren ve normal süreçlerdeki sınıf bilinci ve eyleminin gelişim süreçlerine nazaran çok hızlı bir dönüşüm sağlar. Eğer bu süreci karşılayacak, işçi kitlelerinin eylemini yönetecek, yön verecek komünist devrimci bir önderlik oluşmamışsa sınıfın kendiliğinden kabarmaları da bir süre sonra sönümlenir. Burjuvazi sopa ve havuç taktiklerini kullanarak hareketi bastırmanın yollarını bulur. Dünya genelinde sınıf mücadelesinin, sosyalist hareketin geri düzeyini dikkate alacak olursak sermaye düzeni kendi içinde sınıf mücadelesinin seyrine paralel yeniden yapılanmaya çalışacaktır.

Koronavirüsün kapitalist dünya ekonomisini bir çöküşe sürüklemesini önlemek adına çeşitli arayışlar var. Keynesyen sosyal devlet uygulamalarının neoliberalizmin ekonomik-siyasal politikalarıyla çok çelişmeden hayata geçirilmeleri tartışmaları bunlardan biri. Sosyal devlet uygulamaları belli reformları gerektirir bunlar da ancak sınıf mücadelesinin baskısıyla gelişir. İşçi sınıfında bir kıpırdanma ve hoşnutsuzluk hali olduğu görülse de bunun bir kitlesel mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey mali oligarşik tekelci burjuvazinin bu krizin bedelini emekçi sınıflara ve bağımlı-yarı sömürge ülkelere ödetmeye çalışacağıdır.

Dünya burjuvazisi krizin gereği olarak bir parçalanma hali de yaşıyor. uluslararası kurumların yaşadığı kriz, onlar üzerindeki siyasal çekişmeleri de büyütüyor. Krizi en çabuk yoldan atlatıp ekonomisini yeniden ayağa kaldırmak isteyenler, pandemiye bir sorumlu da arıyorlar. Ekonomideki kriz siyasal üstyapıdaki çekişmeleri de arttırıyor. Pandemiyi kontrol altına almak için uygulanan karantina önlemleri ve sosyal yardım zorunlulukları kapitalist devletleri çok zorluyor ve biran önce buradan çıkmak istiyorlar. O yüzden salgın zirve noktasındayken kimi “normalleşme” adımlarının hazırlığının propagandasını yapıyorlar. Kitlelerdeki bunalmışlığı da kullanarak ekonomik-sosyal yaşamı açmanın yollarını arıyorlar. Salgın kontrol altına alınamaz ise bir noktada kapitalist ekonominin selameti herşeyin önüne geçer ve yaşanan olağanüstü günlerin de kolaylaştırıcılığında faşizan siyasal eğilimlerin yeni ekonomi politikalar dayatmasıyla karşılaşabiliriz. Sık sık söylenen “sorun küresel, çözüm yerel” mottosu sağcı-totaliter-faşizan eğilimleri güçlendirebilir.

Emperyalist kapitalist devletlerde, ABD, İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya vd. salgının çok hızlı yayılıp büyük tahribat yaratmasıyla, Çin gibi ülkelerde daha az zararla atlatılması karşı karşı konulup buradan kimi siyasal sonuçlar çıkarmaya çalışanlarda var. burjuva demokrasilerinin (artık ne kadar kaldıysa!) böylesi büyük sorunları yönetemediğini söyleyip Çin gibi totaliter devletlerin ancak bu sorunların hakkından geleceği propaganda ediliyor. Güçlü devlet, güçlü iktidar, güçlü lidere ihtiyaç var deniyor. Halbuki bu neoliberalizmin egemenliğinde zaten uygulanan ve neredeyse birkaç on yıldır dünyayı yöneten anlayışın ifadesi. Bu duruma gelinmesinin nedenlerini çözüm olarak sunabilmek başlı başına bir gözbağcılık. Çin’le diğer ülkeler arasındaki tek fark, bahsi geçen emperyalist, kapitalist ülkelerdeki devlet dışı organizasyonların, örgütlenmelerin sürecin denetimini ve bilgisini kontrol etmesi ve devletin tekeline bırakmamasındandır. Ne yaşanıyorsa açığa serebilmeleridir (ki buna rağmen gerçek durumu tam olarak verebildikleri de söylenemez). Çin’de ise böylesi kurumlar yok, devletin açıkladığı rakamlar neyse onunla yetiniliyor. Ve bunlar çoğunlukla gerçek durumun çok küçük bir parçası oluyor. ABD ve Fransa’nın çin’e ve DSÖ’ye artan baskılarının ardından Çin’in ölüm ve vaka sayılarını güncelleyip %30 kadar arttırması bu durumun ifadesidir. Bu güncellemeye rağmen Çin halen gerçek sayıları vermemektedir. Yani salgınla mücadele açısından çok da bşr fark yoktur. Siyasal rejim ne olursa olsun, neoliberal ekonomik politikalar ve sermaye yoğunlaşmasının azami kar ihtiyacına göre kurumlaşmış tüm kapitalist ülke ve devletlerin sağlık sistemi birbirine çok benzer ve böylesi salgınlarla mücadele edecek yeterlilikten uzaktırlar. Onların birbirlerinin alternatifi olmadığı ortadadır. Dünya burjuvazisinin bir kesiminin Çin’in devlet biçimini övmesinin altında yatan gelecekten duydukları korkudur. Ezilen-sömürülen yığınların eyleme geçmesini, sınıf mücadelelerinin, sosyalizm baskısının engellenmesinin onlara göre siyasal baskı ve zoru arttıracak ve uygulayabilecek bir devlet ve ideolojiye ihtiyaç vardır. Güçlü devlet, güçlü liderden kasıtları ve muratları budur.

Sermaye düzeninin tekrar istikrar kazanması, emperyalist düzenin işleyişinin korunması oluşacak derin rekabet ortamında mümkün olmayabilir. Üretici güçlerdeki kayıpların telafisi için yoğun bir mücadele oluşacaktır. Geç kalanın, hata yapanın toparlanma şansı olmayacağı için bir kurtlar sofrası kurulması gecikmeyecektir. Riskleri göze alan, inisiyatifli davranan güçler durumunu toparlama şansına sahipken, asıl kaybedeni ve kazananı belirleyecek olan şey sermaye birikimi ve üretici güçlerini kimin koruduğu olacaktır. Kabaca kim borç verecek, kim borç alacaktır. Kabaca durum budur. ABD emperyalizminin FED ve Swap piyasaları aracılığıyla onlarca ülkeye milyarlarca dolar aktarması embesil Trump’a rağmen inisiyatifini kaptırmaya niyeti olmadığını göstermektedir. Süreçteki tek rakibi de Çin’dir. Diğer ülkelerin sürece önderlik etmeye güçleri-nefesleri yetmeyecektir. O nedenle Çin’i siyasal-ekonomik olarak baskılamaya, salgını yaymakla suçlamaya devam ederek onu dünya pazarları ve siyasetinden yalıtmaya çalışmaktadır. Fakat emperylistler arası neler yaşanırsa yaşansın sürecin belirleyeni dünya işçi sınıfı olacaktır. O önüne konan faturayı ödeyecek midir, ödemeyecek midir? İşte bütün mesele buradadır.

2008-9 küresel krizinin depresyonundan çıkmayı bir türlü başaramamış emperyalist kapitalizmin koronavirüs krizinin zincirleme reaksiyonlarıyla, artı-değer üretimindeki realizasyonu sağlayamaması resesyonun kıyısındaki dünya kapitalist ekonomisini çok derin bir krize sürüklemiştir. Kapitalizmin yapısal krizlerinin sınırlandırıcılığında görülen bu kriz sistemin tarihsel sınırlarına olan baskıyı arttırmaktadır. Tarihsel sonuna yaklaşan kapitalizmi siyasal olarak da yıkıma götürecek olan bu koşullar, sermaye sınıfının direnme kapasitesini de dikkate alırsak sürece yayılmış, kendi içinde sıçrama ve duraklamaları barındıran uzun soluklu bir sınıf savaşımı sürecine yol açacaktır. Krizin başka çözülme şansı yoktur. Temeldeki çelişki çözülmedikçe kapitalizm her seferinde şiddeti artan şekilde yeni ve daha şiddetli krizlere savrulacaktır. Üretimin ve emeğin toplumsallaştığı koşullarda üretim araçlarının özel mülkiyeti büyük bir çelişki olarak durmaktadır. Bunun da çözümünün tek yolu üretici güçlerle üretim ilişkileri çelişkisini, burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi proletarya lehine çözmektir. İnsanlığın önündeki temel görev budur. Bu kendiliğinden olmayacak, onu ellerimizle söküp almamız gerekecektir.

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*