Anasayfa » GÜNDEM » Hapishane’den Korona Notları-2

Hapishane’den Korona Notları-2

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden Ercan Akpınar’ın yazmış olduğu Korona Notlarının ikinci bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz.

19 Mart 2020, Perşembe

Koronavirüsü önlem paketinden sermayeye teşvik, işçi sınıfı ve emekçilere nasihat: Ellerinizi yıkayın ve dua edin!..

Dün Cumhurbaşkanlığı’nda koronavirüsü merkezli geniş katılımlı dostlar istişarede görsün toplantısı yapıldı. Yüze yakın katılım vardı sanırım. Tüm bakanlıklar ve ilgili kurumlar ile çeşitli kitle örgütlerinin temsilcilerinin (muhalefete dair kimsenin olmadığını belirtmeye gerek yok) bulunduğu toplantı aslında bir gaz alma çabasından başka Bir şey barındırmıyordu içeriğinde. Her katılımcının 3-5 dakika konuşabildiği, herhangi bir tartışmanın yaşanamayacağı dolayısıyla burjuvazinin dahi olsa “ortak aklının” yakalanamayacağı kendiliğinden anlaşılır. Siyasi iktidar salgın sürecinin olası olumsuz sonuçlarının politik yansımalarını şimdiden engellemek adına “biz en geniş istişarelerde bulunduk, her kesimin görüşlerini aldık” diyebilmek için bir algı çalışması yaptı. Hepsi bu! Toplantı sonrası Erdoğan’ın yaptığı açıklama ve oradaki kararlar daha önceden Saray’da oluşturulmuş şeylerdi. Bu “şeyler” toplantı sonucuymuş gibi yansıtıldı sadece!..

Önlem paketinde ise beklendiği gibi kaynaklar sermayeye, kırıntılar ve nasihatler işçi sınıfına düştü. Dini, İslamcı argümanlarla sunulan bu paket halkın yaşadığı sorunlara hiçbir çözüm üretmediği gibi onların hiç dikkate alınmadığının da ilanıdır. 100 milyar TL hacminde olduğu söylenen paketten sosyal yardımlar adıyla emekçilere ayrılan kısım 2 milyar TL sadece. %2 ! Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki gelir adaletsizliği katsayısı burada da kendini açıkça göstermiş. Sermayeye 98 milyar, emekçilere 2 !..

Koronavirüsü salgının dünya ekonomisi ile birlikte zaten krizde olan Türkiye ekonomisini de dibe çekeceği artık gizlenemeyecek ölçüde açık. Erdoğan’ın belegatına ve vücut diline yansıtmaya çalıştığı rahatlık ve özgüven oluşacak sosyo ekonomik tablonun ardından dağılıp gidecektir. Burjuva iktisatçılar daha şimdiden trilyon dolarlık kayıplarda, dünya ekonomisinin en iyi tahminlerde bile %5 küçüleceğinden bahsediyorlar. Dünya emperyalist kapitalist ekonomisine bağımlı olması nedeniyle onun yaşadığı sorunları kendisi katlanarak yaşamak zorunda kalacaktır. Ve zaten yanlış ekonomi politikalarının kayganlaştırıcılığıyla da savrulduğu derin resesyondan daha yeni yeni çıkma emareleri gösterirken salgın nedeniyle tüm üretim ve ticaretin durma noktasına gelmesi sorunların çok daha şiddetli yaşanacağını gösteriyor.

Siyasal iktidar her sorun karşısında üretimi, tüketimi teşvik için aşırı finansallaşmayı, yani borçlanmayı çözüm olarak sunması bütün mal varlığını ipotek altına vermiş bir mirasyedi tavrıdır. Bugünün sorunlarını geleceğe katlayarak devretme ve sonrasına bakarız çaresizliğidir. Açıklanan yeni pakette de aynı anlayış vardır. Faizleri düşürerek borçlanmayı kolaylaştırmaları, herhangi bir geliri ve borç geri ödeme kaynağı olmayanları daha çok baskı altına alma dışında bir sonuç yaratmamaktadır. Devlete ödenmesi gereken vergi ve harçların 3-6 ay ertelenmesi de sadece sorunun ötelenmesidir. Salgın önlemleri nedeniyle işyerlerini kapatmak zorunda kalan küçük üretici ve esnaf burada oluşan kaybını telafi edemeyecektir. Ve çoğu işyerini kapatmak zorunda kalacaktır. Bu süreçte çalışanlara ücretleri düzenli ödenmeyecek; kapanan işyerleri nedeniyle ücretsiz izne çıkarılanlar faturalarını ödeyemeyecek, artık işsizlik toplumsal sefaleti yükseltecektir. Bu süreçte işsizlik fonunda birikmiş devasa kaynağı işsizlikle mücadele kapsamında kullanılması, işsizlere maaş bağlanması, işini kaybedenlere gelir desteği sağlanması ise hiç gündeme alınmıyor. Bankalara olan borçlarda, işçi ve emekçilerin, asgari ücretle çalışanların borçlarının faizinin silinmesi gibi, geri ödemelerin ertelenmesi gibi önlemler ise hiç mevzu bahis edilmiyor. Sermayenin ihtiyaçlarından işçi sınıfına sıra bile gelmiyor.

Her krizde dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Krizin ekonomi alanından yükselmesi de gerekmiyor. Siyasal-toplumsal tüm alanlarda aynı ilişkinin tıkayıcı sonuçlarıyla karşılaşıyoruz: üretici güçlerle üretim ilişkileri çelişkisi; üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıt çelişki her sosyo-ekonomik sorunu olduğundan daha büyük hale getiriyor. Üretici güçlerdeki, bilim ve teknolojide ulaşılan gelişmişlik aşaması azami karın yaratılıp korunmasına vakfedildiği için toplumun çıkarları gözardı ediliyor. Koronavirüsü salgını nedeniyle de aynı krizi yaşıyoruz. Kimya sektörününgelişmişlik düzeyi, bilimsel altyapı ve bilim insanlarının kolektif davranma eğilimi ve becerisinin araçları, devasa labratuar kaynakları tek bir ilişkinin korunmasına ve geliştirilmesine yönlendiriliyor, sermayenin azami kar ihtiyacının sağlanmasına. Üretici güçlerin ve toplumsal gelişmişlik düzeyi bu sorunu bir kriz haline gelmeden (kapitalizm halk sağlığı-önleyici tıp çalışmalarını bırakıp birey sağlığı uygulamasına -paran kadar ama!- yoğunlaştığı için hastalıkları oluşmadan engellemenin gereğine hiç girmiyorum) çizebilecek nitelikteyken, kimya, ilaç ve tıbbi malzeme üretimi sektörlerinin sermayenin denetiminde olması, burada halk sağlığının değil özel mülkiyetin çıkarlarının incelenmesini (bilim insanlarının adanmış bir tutkuyla toplumsal görevlerini yerine getirmek için canla başla çalışmaları da sermaye düzeninin bu eğilimi ve yönelimini değiştirmez. Bilimsel gelişmenin de önündeki engel siyasal barajlardır.) doğuruyor. Kaçınılmaz bir durum bu da. Krizin çapı İspanya örneğinde olduğu gibi, tüm özel hastaneleri kamulaştırmayı da getirse, özel mülkiyet düzeni orada kaldığı sürece yine aynı şeyler gelişecek, krizin sönümlenmesinin ardından, çöken özel hastane sistemi yeniden kamu kaynakları aktarılarak sermayenin hizmetine sunulacaktır.

Dünya işçi sınıfının ve emekçi halklarının çıkarının sosyalizmde ve toplumsal mülkiyet düzeninde olduğu bir kriz daha açığa çıkmıştır. Salgın hastalıkla mücadele ancak bütün kurumların, hiçbir çıkar çatışmasına girmeyeceği, rekabet değil dayanışma üretilecek koşullarda (Türkiye’de bugün siyasal rejim krizi nedeniyle, Saray iktidarı krize karşı dayanışmayı dahi tekeline alma, muhalefeti bastırma derdindedir. Hastalık, yaşanacak insan kaybından önce Saray’ın ve onun üzerinde yükseldiği iktisadi siyasi koşulların korunması derdine düşülmüştür.) gerçekleştirilebilir. Sosyalizm olsaydı, şimdi bütün bilim insanları, tıp fakülteleri, kimya-ilaç sanayii, devlet kurumları eşgüdüm ve çıkar birlikteliğiyle tüm kaynak ve bilgi birikimini, çözüm önerilerini merkezi bir havuzda toplayıp planlamalar yaparak ve buradan yine hızla çözümün pratik ihtiyaçlarına yönelebilirdi. Sosyalşzmde işsizlik diye bir sorun olmadığı ve tüm bireylerin gereksinimleri karşılandığı için koronavirüsü salgını sadece sağlık sistemiyle sınırlı kalır, bu sosyal ve iktisadi bir krize dönüşmezdi bugünün aksine. Ve biz yine biliyoruz ki, sosyalizm olsaydı, üretim süreçlerinin en temelinden başlayarak, koruyucu halk sağlığı tedbirleriyle, hastalıkların yayılıp genişlemesi engellenecek, gelişmiş toplumsal sağlık sistemiyle sorunları kontrol ve takibi daha kaynağından başlatacak yeteneklere sahip olurdu. Sağlıklı bir çevre, sağlıklı toplum diyalektik birliği toplumsal-siyasal-ekonomik yaşamın temel mottosu haline gelecek, ihtiyaçların maddi-manevi üretimi kar için değil toplumsallaşmış birey ve sosyalite için yapılacaktır. Doğanın ve insanın genetiğiyle, doğasıyla oynamanın sonucu sürekli yeni virüslerle karşılaşmaktır. Kapitalizmin kendisi virüstür. Hastalık değil, kapitalizm ve onun egemenlik ilişkileri öldürüyor çünkü.

Tüm dünya da emperyalist kapitalistlerin sorun karşısında çaresiz kalmaları ve rekabet halinde ilaç-aşı üretip tekel olmaya çalışmaları onların halk sağlığıyla değil azami karla ilgilendiklerini gösterir. Aksi halde rekabet yerine dayanışma, dar-kesimsel çabalar yerine ortaklığa kolektif davranmaya yönelirlerdi. Fakat bu kapitalizmin doğasında yok. Dünyanın tüm ülkelerinde, farklı sosyo-ekonomik düzey, kültürel-ulusal değerler, dini-mezhepsel, siyasal-ekonomik rekabet ve yıkıcı kar-çıkar arayışıyken, dayanışma ve ekonomik-siyasal çıkar, güç ve egemenlik ilişkilerini korumaktan uzak duramamaları da bu süreci besleyen bir karakteristik özelliktir. Onları bu durumdan ancak toplumsal bir devrim uzaklaştırabilir. Başka bir şey değil!..

20 Mart 2020, Cuma

Koronavirüsü günlerinde hapishaneler tam tecrit altında. Maksat virüsle mücadele mi, yoksa krizi fırsata çevirip tecriti daha da derinleştirmek mi belli değil. Yo, belli aslında. Tutuklu ve hükümlülerin haklarıyla bir problemleri olmasa salgın hastalık nedeniyle almak durumunda oldukları kimi önlemleri, tutsakların psikolojik sağlığını da koruyacak önlemlerle desteklerlerdi. Ama öyle yapmıyorlar. Şu an da avukat-aişe görüleri, kargo hizmetleri, hastane-mahkeme sevkleri (acil olanlar dışında), sohbet,spor etkinlikleri tamamen durduruldu. Bu kadar şeyi elimizden aldıktan sonra, telefon haftada ikiye (10 dakikalık bir ek görüşme hakkı verdiler) çıkararak bize lütufda bulunmadılar da değil ama!..

En ağır tecrit koşullarına “mahkum” edilmiş durumdayız. Bunun ne zamana kadar süreceği de belli değil. Sağlık Bakanın’nın niyeyse sürekli gece yarıları açıkladığı vaka sayıları geometrik bir şekilde katlanarak ilerliyor. 10 günde vaka sayısı 600’ü buldu. Yapılan test sayısı arttıkça bu rakam Mart ayı sonunda birkaç bini bulacaktır. Siyasal iktidar olayları kontrol altına almakla algıları kontrol altına almayı iki farklı süreç olarak değerlendirip, olayları kontrol yerine medya üzerindeki baskısının da kolaylaştırıcılığıyla algıları kontrol etmeye kafa yorduğu için salgının boyutu her geçen gün daha da büyüyerek ilerleyecektir. Medyanın önüne çıkıp ( “doğru haber resmi bilgidir” diyerek haberciliğe yeni bir yorum da getirdi Sağlık Bakanı!) gerçekleri değil, duyulmasını istediklerini, çarpıtılmış gerçeği kendi prizmalarından kırılmış bir şekilde sunuyorlar. Hapishanede olduğumuz ve gecikmeli verilen gazeteler ile TV dışında bir haber kaynağımız olmadığı için durumun ne vehametde olduğunu bilmiyoruz. Şu tecrit yoksunluğu altında bile ama gerçek durumun bilgisinin paylaşılmadığını görüyoruz. Önlem almakta gecikildiği ve özellikle Umreci hacıların büyük bölümünün karantinaya alınmadan bırakılmaları salgının tüm ülkeye yayılmasını getirecektir. Türk Tabipler Birliği(TTB) durumun farkında olmalı. Onlarda toplumsal bir paniği tetiklememek adına bildiklerini tam olarak açıklamayarak yanlış yapıyorlar. Gerçekleri toplumdan saklamak her zaman egemenlerin sorumsuz davranışlarına cesaret verir. Toplumsal sorumluluğu olan kuruluşların tümünün bu duruma karşı gerçekleri her hal ve şart altında duyurmaları etik sorumluluklarıdır. Burdan kaçmak egemenlik ilişkilerinin destekleyiciliğine düşürür. Saray’ın ciddi bir salgın tehlikesi koşullarında dahi ideolojik duruşundan taviz vermemesi öğretici olmalıdır. TTB gibi kurumları, sol-muhalif yapıları, kitle örgütlerini muhatap almamak, toplantılara çağırmamak iktidarın izlediği bir çizgi. O iktidarının selametini herşeyin önünde görüyor. Sol-muhalif, devrimci, demokrat kişi ve kurumlarda bu süreci tersten, sınıfsal uzlaşmaz karşıtlık ekseninde görebilmelidir. Alternatif mücadele araç ve bilgilendirmeler yaparak hatta nesnel durumu eğip bükmeden olduğu gibi nakletmelidirler. Gerçek durum tam olarak bilinmeden gerekli tedbirlerde tam olarak alınamaz; devlet ve onun dönemsel yönetim gücü olan siyasal iktidarın krizi yönetememesi karşısında tamiri değil, bu ilişkileri yoketmeyi hedefleyen bir devrimci bakışıdır, gelişimidir esasında “tedbir” denen şeyin stratejik anlamı. Tüm muhalif unsurları iktidarın kendilerine çizdiği oyun alanı sınırlarını yıkıp geçmelidir diyeceğim ama yapıp ettikleriyle sürekli ona yeni meşruiyet alanları açmanın ötesinde Bir şey yaptıkları da yok. Sonuçta bahsi geçenler sistem içi muhalif kesimler. Onlardan uzlaşmaz karşıt tavırlar beklemek gerçekçi olmaz. Sınıfsal durumlarının gereği ve ihtiyacı neyse onu yapıyorlar. Sosyo-ekonomik, siyasal sorun ve krizleri aynı şiddette yaşamıyoruz sonuçta.

Böylesi bir salgın sürecini hapishanelerde karşılamanın olumsuzluğunu yaşamak durumunda olmaz, virüsle yüzleşmek durumunda kalmayız umarım. Tutsakların tedavi koşulları her dönem zordu, bu dönem daha da zor olacak. Kovid-19 hapishanelere sıçrarsa eğer kitlesel ölümler gerçekleşir. Tutuklu ve hükümlülerin tedavisine gereken önemin verilmeyeceği malum. İktidar bu nedenle baskıyı azaltmak için adlileri ceza indirimiyle tahliye çalışmaları başlattı. Siyasi tutsakları bu kapsama dahil etmeyecekleri de malum. Bizlerin salgından etkilenmemiz onları çok da rahatsız etmez, perde gerisinde helva dağıtmalarına yol açar sadece!..

23 Mart 2020, Pazartesi

Koronavirüsü pandemi ilan edildikten sonra küresel bir kriz halini aldı. (Tersi de doğrudur; küresel kriz halini alınca Pandemi ilan edildi). Virüsle mücadele etmekte zorlanan kapitalist sağlık sistemi de bu krizin en yoğun yaşandığı alan oluyor haliyle. Neoliberalizmle birlikte sağlık sisteminin piyasalaştırılmasının sonuçlarıyla daha keskin yüzleşilmesini sağlayan Kovid-19 virüsü, sağlık sistemindeki özel mülkiyet düzenini ve buna bağlı azami kar çabasının toplum sağlığını geriye ittiğini de gösteriyor bize. Toplumsal ihtiyaçlarla özel mülkiyet düzeninin azami kara dayalı hareket biçimi bu salgında uzlaşmaz bir şekilde karşı karşıya geliyor. İspanya’da tüm özel hastaneler kamulaştırıldı, ABD’de sağlık malzemeleri üreten firmaların kamulaştırılması tartışılıyor. Toplumsal mülkiyetin üretici güçlerin geldiği şu aşamada bir zorunluluk olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Bugünlerde koronovirüs salgınının ardından hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, sosyo-ekonomik, siyasal düzende kökten değişimlere neden olacağı konuşuluyor. Biraz da tarihsel analojiler kurularak bu sonuca ulaşılıyor ama o benzerlikleri kurmadan bile toplumun ihtiyaç ve beklentileriyle kapitalist sistemin işleyiş ilkelerinin arasındaki açı farkının büyüyeceğini ve bilinçsel bir kırılmaya gidileceğini görmek zor değil. Artık şu görülüyor: üretici güçlerin, bilim ve teknolojinin, üretimin toplumsal gelişmişlik düzeyinin tüm insanlığın ihtiyaçlarını çok rahat bir şekilde karşılayacak düzeydeyken; kapitalist özel mülkiyet düzeni ve onun siyasal yapısının bu sürecin önünde engel olduğu gerçeği… Bu gerçek koronavirüsü salgını sayesinde çıplak bir şekilde ortaya çıktı. Ve şu da görüldü ki kapitalist sağlık sistemi neoliberal “paran kadar sağlık” düzenine öylesine girmiş ki, toplum-halk sağlığı uygulamalarından uzaklaşmış önleyici hekimlik ve sağlık sistemi karlı bir alan olmadığı için geri plana atılmış, özel hastanelerle piyasalaştırılan sağlık sistemi böylesi toplumsal sağlık sorunlarıyla başa çıkacak durumdan çok uzaklaşmış bir haldedir. O bireylerin sağlık sorunlarına yoğunlaşırken toplumu bir kenara atıvermiştir. İşte bugün dünya genelinde acısı çekilen tam da budur.

Koronavirüs salgını sadece kapitalist sağlık sisteminin çürüyen halini gözler önüne sermedi. Bunun dışında kapitalist sistemin bir bütün olarak işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarları ve beklentilerinin aleyhine kurumlaşmış, herhangi bir sosyal yapının olmadığı da görüldü. Salgın nedeniyle alınan önlemlere bakıldığında önceliğin sermayeye ve kapitalist ekonominin işleyişine verildiği, emekçi halkın çıkarlarının gözardı edildiği görülüyor. Evde kalması istenenlerin çalışmak zorunda olduğu gerçeği görülmeden çağrılar yapılıyor. Fabrikalar, madenler, atölyeler çalışmaya devam ederken virüs işçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını vuruyor. Yaşamını kaybedenlerin ezici çoğunluğunun işçi sınıfından olması bu gerçeğin ifadesidir. Bu sistem toplumsal bir sorumluluk, baskı hissetmedikçe geniş işçi ve emekçi kesimlerin işiyle, aşıyla, sağlığıyla ciddi bir şekilde ilgilenmez. Siyasal sistemde kitleleri bu duruma razı etmek için çalışmaktadır. Rıza sağlamanın yöntemleri ise bazen kırıntılar, bazen sopa olur.

Ortaçağ’da yaşanan Veba salgını, Avrupa nüfusunun neredeyse yarısının ölümüne yolaçmasının ardından feodal düzene karşı burjuvazinin siyasal, ahlaki, felsefi karşı çıkışı ve mücadelesi de daha fazla toplumsallaşmış ve eski düzenin artık ihtiyaçlara yanıt veremezliği ve ömrünün tamamlandığı görülmüştü. Bilim de, felsefe de, ekonomik alanda yaşanan gelişmeler yeni düzenin yolunu döşerken feodal düzen önce tökezliyor, sonra yıkılıyordu. Dinin egemenliği yerini bilimin egemenliğine bırakıyor, kilise Aydınlanmacı hareketin karşısında siyasal gücünü yitiriyordu. Veba salgını bu süreci hızlandırdı, merkezi feodal otoritenin güçten düşmesini, devrimci sınıf olan burjuvazinin yükselmesini koşulladı. Ve yeni dünyanın kapılarını açtı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında yayılan İspanyol Gribi sadece Avrupa’da milyonları kırıp geçirirken, kapitalist dünya düzeninin, emperyalist dönemin sancılarını daha da şiddetlendirdi. Savaş ve krizlerin yıkımıyla birleşen hastalık toplumsal-siyasal-ekonomik olarak zaten sarsıntıda olan tüm denge ve egemenlik ilişkilerinin krizini daha da derinleştirdi. Gelişen işçi sınıfı tüm Avrupa’da burjuvazi karşısında ilerler ve mevziler kazanırken büyük adım Rusya’da gerçekleşti ve proleter Ekim Devrimi’yle dünya’da yeni bir dönem açıldı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bugün de birçok kişi koronavirüsü salgını ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını; kapitalist sistemin bir bütün olarak hesaba çekileceğinde hem fikir görünüyor. Toplumsal sonuçları olan krizlere hiçbir kapitalist devletin hazırlıklı olmaması, devasa büyüklükte sermaye ve tekellere sahip emperyalist-kapitalistlerin nasıl da çaresiz kaldıklarını, toplumsal üretici güçlerin yarattığı değerlerin nasıl sermayeleştiği ve bunların derde deva olmaktan çıktığı görüldü. Bu salgın, kapitalizmin ürettiği ve dolaştırdığı bir salgındır. Bu hem tıbbi açıdan, hem siyasal, hem ekonomik açıdan böyledir! Azami kar çılgınlığının, doğal çevre ve insanın genetik düzeniyle oynamanın, kapitalist endüstrileşmenin kimyasal atıklarla çevreyi kirletmesinin, ilaç sanasinin, sağlık endüstrisinin aşırı üretimi teşvik için “hastalık üretimine” yüklenmesinin, gereksiz ve aşırı ilaç tüketimiyle insanların-toplumun bağışıklık sistemini çökertmesinin sonucudur tüm bunlar. Zayıflamış bir toplumsal bağışıklık düzeyiyle yeni tipte bir virüse yakalandığınızda karşılaştığınız tablo budur: Yüzbinlerin ölümü!..

Durum bu. Kapitalistler ne yapıyor peki? Doğaları neyi gerektiriyorsa onu!.. krizi fırsata çevirmenin, azami karı korumanın çabasındalar. Büyük ilaç ve kimya tekelleri AR-GE’ye hız vermiş, ilaç ve aşı bulma çabasında rekabet halindeler. Toplum sağlığını değil, sermayelerinin geleceğini düşünüyorlar. Rekabet aşı ve ilacın biran önce bulunmasını geciktiriyor. Güç birliği ve bilgi birikiminin kolektivizasyonu yapılamadığı (pazar paylaşımını yapamazlar o zaman) ilaç-aşı üretimi de gecikiyor. Bedelini de işçi sınıfları, yoksullar ödüyor her zaman olduğu gibi.

Bu krizin ardından da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!.. toplumun çıkarlarıyla sermayenin çıkarlarının karşılaştığı daha da açığa çıkacak ve sosyalizme-toplumsallığa olan yöneliş her alanda artacaktır. Proletarya toplumsalcılığı ve demokrasisi bu süreçte kendi ideolojik-siyasal duruşunu gelecekten bugüne bakarak “komünizm olsaydı ne olurdu?sorusuna cevap üreterek, toplumsal-sınıfasal eşitsizlikler ve gelir adaletsizliklerine (dünyanın en zengin 26 kişisinin serveti en yoksul yüzde 50’nin kazancına eşit mesela!) vurgu yaparak kitlelerdeki arayışlara çözüm-yanıt üretilebilir. Sağlık sisteminin kamulaştırılması gibi şeyler kapitalizm orada durdukça geçici, konjonktürel bir adım olur ve bir süre sonra piyasaların baskısı yine özelleştirmeyi getirir. Bu çözüm değil! Piyasa ilişkisi tümden reddedilmelidir.

29 Mart 2020, Pazar

Koronavirüsü tüm gündemi kaplamış durumda. Sosyal yaşamın tüm parametreleri bu salgın hastalığın belirleyiciliğine girdi. Salgının şiddeti, ölümler arttıkça yönetemez hale gelmiş kapitalist rejimler durumu idare etmenin ötesine geçemiyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla bu salgın hastalık yayılıp, toplumsal bağışıklığı belli ölçüde yaratıp, tahribat hızı düşene kadar tedavi yöntemi, ilaç-aşı vd.leri bulunamayacak. Çeşitli ülkelerden ilaç geliştirme haberleri gelse de bunların Kovit-19 tedavisi için yeterli olmadığı çok geçmeden açığa çıkıyor. Kapitalist emperyalistlerin kendi aralarındaki güç rekabeti bu ilaç ve tedavi bulunması konusunda da yaşanacak bir süre ama, esas rekabet koronavirüsü sonrası ortaya çıkacak. Hem sermaye kesimlerinin kendi aralarında hem de burjuvazi ile proletarya arasında. Çünkü hastalığın sosyo-ekonomik sistem ve siyasal düzeni, tüm güç ve egemenlik ilişkilerini yeniden formatlama gücü var. daha şimdiden hastalık sonrası oluşacak yeni dünyanın nasıl bir yer olacağı, siyasal-ekonomik-toplumsal ilişkilerin nasıl şekilleneceği konuşulmaya başlandı.

İki uzlaşmaz karşıt sınıf olan burjuvazi ve proletaryanın çıkarlarının ifadesi olan üç ayrı görüş öne çıkıyor. İlki, liberalizm; piyasacı görüşün güya eleştirisi üzerine kurulmuş, burjuva liberal demokrasiyi (artık ne kadar kaldıysa!) totolitarizm-faşizm yönünde ilerletmeye çalışan, güçlü devlet, güçlü liderlik vurgusu taşıyan, siyasal gücün bir merkezde toplanmasını savunan ve asıl odağı tekelci burjuvazinin en gerici ve bağnaz kesimlerinin olduğu görüş. İkincisi, sosyal devlet ilkesine dönülmesini savunan, Keynes’i mezarından kaldırıp yardıma çağıran görüş. Bugünki krizlerin, aşırı üretim de dahil olmak üzere sosyal devletin-refah devletinin yokluğunav bağlayan, neoliberal piyasacılığın toplumu yıktığını savunan, karşıt sınıfların çıkarlarını uzlaştırmaya çalışan ama kapitalist temel ilişkilerini koruyan bu görüşün odağında ise liberal burjuvazi ve sosyal demokrat, sol liberal çevreler var. Üçüncü görüş ise, emperyalist kapitalizmin tekelci aşamada çürüyüp asalaklaştığı ve üretici güçlerin (dolayısıyla toplumsal çıkar ve ihtiyaçların üretiminin) önünde engel olduğu ve sosyalizme doğru aşılması gerektiği ve odağının proletarya ve onların temsilcilerinin görüşüdür. Tarihsel eğilim üçüncü görüşe uygun olsa da verili siyasal toplumsal durum ilk iki görüşün tekelci burjuvazinin çıkarlarının egemenliğinde harmanlanmış halinin konjonktürel olarak güçleneceğini gösteriyor. Devrimci proletarya eylemli bir şekilde baskısını arttırırsa kimi sosyal tavizlerle ilk görüşün güç kazanacağını söylemek yanlış olmaz. Emperyalist mali oligarşik düzenin uzun bir zamandır bu yönde ilerlediği ve dünya üzerinde gerici, muhafazakar, siyasal gücün bir merkezde toplandığı yönetimlerin güçlendiği malum. Bu salgın hastalığın yönetiminde, kontrol altına alınamamasında bu rejim biçimlerinin ciddi payı olduğu, daha çok askeri alana ve çabuk kar getirici sektörlere yöneldikleri, toplumsal sağlığı koruyucu alanlardan hızla çekildikleri ve halk sağlığına çok küçük bütçeler ayırdıkları görüldü. Bu gerici rejimlerin yönetim biçimlerinin eleştirisiyle birlikte kapitalizmin ömrünü tamamladığı ve artık toplumun ihtiyaçlarına yanıt veremediği, veremeyeceği üzerinden üçüncü ideolojik – siyasal duruşun propagandası güçlü kitlesel zeminler kazanabilir. Dünya proletaryası, tekelci burjuvazinin bu salgını fırsat bilip sosyo-ekonomik, siyasal haklara saldırmasına karşı şimdiden uyanık olmak, sınıfsal – siyasal örgütlülükleriyle sürecin aktif özneleri olduklarını pratikte göstermek, savunma durumundan biran önce çıkıp insiyatif almalıdırlar. Koronavirüsü süreci kapitalist sistemin yönetim biçimlerinde ciddi değişiklikleri meydana getirecek ve dayatacaktır. Doğal ki mali oligarşi de bunu fırsata çevirmek isteyecektir. Proleter kesimlerde bu kriz sürecini toplumsal talepleri güçlendirmek için beklemeden önlemler almalı, politik-pratik olarak daha aktif olmalıdır.

Bu salgının ekonomik-siyasal-sosyal sonuçları daha çok proletarya, kent ve kır yoksulları arasında görülecek. Demokratik hak ve özgürlükler “sosyal mesafe” gereği gasp edilecek. İşsizlik, yoksulluk, sefalet artacak, temel ihtiyaçlara ulaşım her geçen gün daha da zorlaşacak. Salgın yaz aylarını da kapsayacak şekilde sürer ve tarımsal üretim geriler, krize girerse eğer büyük bir gıda krizi ve açlık isyanları dönemi de açılır. Kaotik, belirsizliklerle dolu bir gelecektir önümüze açılan, gri bir pusun ardına gizlenmiş olan!…

(Devam edecek)

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*