Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Gezi, Greif ve proleterleşme süreçleri

Gezi, Greif ve proleterleşme süreçleri

Greif direnişinin uğradığı devlet saldırısından sonra aynı gün 7 ilde yapılan eylemler ve İstanbul Cafeağa’da Gezi dayanışmaları ile birlikte örgütlenen kitlesel dayanışma etkinliği, Gezi ile işçi sınıfı arasında daha içsel bir bağ kurulması açısından her iki yönden atılan bir adım oldu.

Halen Gezi üzerinden kurgulanagelen liberal oportünist ittifak ve seçim stratejilerine karşı, işçi sınıfının neoliberal sınıf kapanıyla bölünüp parçalanmış kesimleri arasında bir köprü kurulabilmesi açısından önemlidir.

Gezinin tabanını oluşturan yeni işçi kitlelerinin burjuva ve orta sınıf engelleri ve hegemonyasından ayrışabilmesi, bağımsız sınıf oluşumu ve dinamiklerinin gelişebilmesi için önemlidir.

İşçi direnişlerinin yalıtılmışlık ve kuşatılmışlığa karşı toplumsal-sınıfsal bir dayanak kazanabilmesi, sendika bürokrasilerine mecbur olmadan tabandan dayanışma geliştirmesi ve yaygınlaştırabilmesi için önemlidir.

Neoliberal kent dizaynında işçi sınıfı

İstanbul’da toplam istihdam içinde ücretli emekçilerin oranı 1980′den günümüzde yüzde 52′den yüzde 80′e çıkmıştır. Buna karşılık sanayi işçilerinin toplam istihdam içindeki oranı yüzde 39′dan yüzde 20′ye düşmüştür. Yüzde 20′ye düşen sanayi istihdamı içinde de, metal, otomotiv, plastik, cam gibi işçilerin kolektif davranma yeteneğinin görece daha yüksek olduğu sektörlerin oranı ise daha hızlı düşmüştür. Aynı zaman diliminde finans şirketlerinde (banka, borsa, sigorta, vd) çalışanların oranı ise yüzde 5′ten yüzde 11′e yükselmiştir. Bir yandan metropollerin hızlanan sanayisizleştirilmesi, diğer yandan bölgesel finans merkezi olarak yeniden dizayn çerçevesinde, İstanbul’da en çok 2020′ye kadar finans çalışanlarının sayısının sanayi işçilerinin sayılarının birbirine yaklaşması şaşırtıcı olmayacaktır.

1001061_402058029912611_1405362050_n
Sanayi kent merkezinden giderek daha uzağa, olabildiğince sınıf bilinç ve örgütlenmesinin daha geri olduğu yeni işçi havzalarına ve ikinci, üçüncü kuşak sanayi kentlerine sürülürken, kent merkezlerinde finans, hizmet, büro, ticaret, turizm, iletişim, kültür, sanat, eğlence şirketleri istihdamı çok hızlı bir büyüme içindedir. Kent merkezleri ve yakın çeperindeki semtlerde toplumsal yaşam ve ilişkiler, buna göre yeniden şekillenmiştir. İstanbul’da hizmet sektöründe ücretli çalışanların en yüksek olduğu semtler sayı olarak Kadıköy, Bahçelievler, oran olarak yine Kadıköy, Beşiktaş, Şişli’dir. İmalat sanayi işçilerin en yüksek olduğu semtler ise sayı olarak Bağcılar, Gazi Osman Paşa, Küçükçekmece, oran olarak ise bir uçta Kıraç, diğer uçta Tuzla-Pendik havzasıdır. Bu dağılım neoliberal kent dizaynı ile, işçi sınıfının mekansal, sektörel, kültürel olarak nasıl bölündüğü üzerine bir ilk fikir verir. İşçi sınıfının bu mekansal, sektörel, kültürel bölünmesi, aynı zamanda -bir dizi farklılık ve başka etkenle birlikte- genel bir eğilim olarak Gezi Direnişine katılan kesimleri ile AKP’ye oy veren kesimleri arasındaki bölünmeye denk düşer. Gezi’ye katılan yeni işçi kitleleri, ağırlıklı olarak kent küçük burjuvazisi ve onun “yeni orta sınıflar” (kendilerini mekansal, kültürel, eğitsel olarak ayrıcalıklı gören kentli genç profesyonel meslek sahipleri) denilen katmanından işçi sınıfına doğru çözülen kesimleri, beyaz yakalı işçiler, hizmet işçilerinin kent merkezine daha yakın oturan ve/veya çalışan kesimleri, yarı işçileşmiş üniversite öğrencileri, Alevi, Kürt işçiler ve kent yoksullarından oluşuyor, sanayi işçilerinin ise oldukça sınırlı bir kesimini kapsıyordu. Gezi’ye uzak duran kesimleri ise, yalnızca Anadolu’daki 2., 3. kuşak sanayi kentlerindeki değil, İstanbul-Bursa-Kocaeli-Sakarya sanayi havzası işçilerinin büyük bölümü, kentin daha çeperlerinde oturan ve çalışan hizmet işçileri ve kent yoksullarının büyük bölümü oluşturuyordu. Yalnızca bu verilerden dahi, işçi sınıfı içindeki neoliberal mekansal, sektörel, kültürel bölünmenin derin ve yakıcı önemini görmek mümkündür.

grbuyuk

Neoliberal kentsel dizayn ise bütün hızıyla sürüyor. Buna göre Maslak, Beşiktaş, Şişli, Kağıthane’den Topkapı, Zeytinburnu, Güngören ve GOP’a kadar olan bölge bütünleşmiş merkezi iş alanı olacak. İkitelli ve Bağcılar, birinci derece, Pendik ve Esenyurt ikinci derece finans, ticaret ve hizmet merkezleri olması planlanıyor. GOP, Ümraniye, Kartal ise alt ticaret ve hizmet merkezleri… Başka deyişle İstanbul’da merkeze yakın ya da ana arteller üzerindeki son sanayi havzaları da (İkitelli, Topkapı, GOP, Güngören, Güneşli, Bereç, Esenyurt, Bentderesi, Bomonti, Halkalı, Ambarlı, Ümraniye, Kartal, Pendik…) adım adım tasfiye ediliyor. Sanayi için yeni yatırım alanları ise, bir uçta Kıraç ve Büyükçekmece, diğer uçta İstanbul İl sınırları dışına Gebze’ye kadar ötelenmiş durumda. Topkapı Şişe Cam ve Dudullu Packard, her yıl kapanan veya il çeperine ya da dışına taşınan çok sayıda büyük fabrikanın yalnızca son dönemki iki çarpıcı örneği. Sanayisizleştirme süreçlerinin toplumsal sonuçlarını, dünya (en dehşetlilerinden biri Detroit’tir) ve Türkiye’deki sayısız örneğinden biliyoruz: Sanayide çalışan işçilerin ve çevresindeki geleneksel işçi semtlerinin işsizleşmesi, belediye ve sosyal hizmetlerden yararlanamamaya başlaması, daha ağır yoksullaşması, “varoşlaştırılıp” kriminalize edilmesi, semteki küçük bir azınlığın yükselen rantlardan pay alması, katmanlaşıp parçalanma, toplumsal-psikolojik çöküntü. Ardından yerinden edilmeleri, ve rant, soylulaştırma operasyonları… Ancak yoksullaşma, çöküntü ve yerinden edilme kadar vahimi, metropollerde sanayi proletaryasının kolektif çalışma ve yaşam mekanlarıyla birlikte, mücadele birikim, değer, bilinç ve örgütlülüklerinin de neredeyse iz bırakmayacak biçimde tasfiye edilmesidir. Metropollerin sanayisizleştirilmesi, kentte kolektif emeğin toplumsal, mekansal, tarihsel dokuda görünmezleştirilmesinin, kentin toplumsal belleğinden silinmesinin, kendisine özgü kolektif yaşam, mücadele ve dayanışma alanlarını, değer ve sembollerini kaybetmesinin önemli bir yönünü oluşturuyor.

2012-10-19-maslak-operasyonu“Yeni orta sınıflar”

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 90′lı yıllarda -özellikle ikinci yarısında- neoliberalizmin yükselişi ve finansal şişme ile altın çağını yaşayan “yeni orta sınıflar”, bu dönemde istim kazanmaya başlayan neoliberal (ekonomik ve kültürel) küreselleşme ve kent dizaynı, sanayi proleteryasının kent dışına sürülmesi, özelleştirme, taşeronlaştırma, soylulaştırma, finansallaşma-hizmetleşme süreçlerini hararetle desteklediler. Bunun nedeni, burjuvazinin acil olarak ihtiyaç duyduğu; orta düzey yönetici, finans, borsa, gayrımenkul, turizm, tasarım, projecilik, bilgisayar, hukuk, medya, reklam, yayıncılık, mimari, özel eğitim ve sağlık, organizasyon, kültür, sanat, spor, eğlence, gibi yeni iş alanlarında oldukça yüksek ücretler ve görece bir mesleki-yaratıcı özerklik ile çalışmaları, başlıca misyonları olan “geçmişin bir kalıntısı” olarak gösterdikleri işçi sınıfını ve yoksulları, Kürtleri, çingeneleri, ayakkabı çıkaranları, selpakçı çocukları, seyyar satıcıları, “göbeğini kaşıyanları”, “bir kilometre ötedeki deniz kıyısına gitmeyi bilmeyenleri”, çok çocukluları, işsizleri dışlayan ve alaya alan, yeni bir yüksek tüketimci, hazcı, yüksek eğitimli, soylulaştırıcı bir kent ideo-kültürü ve stilize edilmiş yaşam tarzı üretmeleri, neoliberal kentsel soylulaştırma süreçlerinden de kısmen nemalanmalarıydı. Kafeler, barlar, yeme-içme, gezme, fitnes, bakımlılık, kişisel gelişim, keşfetme, eğlenme, life style, kültürel-simgesel tüketim, daha serbest cinsellik, hazcılık, orta yaşlara kadar evlenmeme ve çocuk yapmama, bireysellik, kendini çalıştığı işten çok, eğitimi, tükettikleri, beğenileri, hobileri, yaşam tarzı, yaşadığı ve takıldığı mütena mekanlarla görünür kılma, mekansal ve kültürel olarak kendini “kitle”den ayırma, yoksullar, eğitimsizler, “kültürsüzler” ile kesinlikle -imaj ve simgesel sermaye rantını düşüreceğinden!- aynı muhitte bulunmak istememe tipik özellikleridir. Leman, Penguen gibi mizah dergileri, Cem Yılmaz, Vedat Milor, Perihan Mağden, Nil Karaibrahimgil, Orhan Pamuk, Acun Ilıcalı, Radikal Gazetesi ve ekleri, Ayrıntı Yayınevi, Birikim Dergisi, Cihangir ve Moda gibi mütenalaştırılmış semtler, futbolun bile daha entelektüelize ve estetize yorumcuları, CNBC-E ve MTV gibi kanallar, “Sex and the City”, Lost gibi diziler, Ekşi Sözlük, vd tipik temsilcileridir. Sınıfın adını bile duymak istemezler. Kolektif örgütlülük ve mücadelesi kadar sanayinin bir dönemki belirleyiciliğinden aldığı güç ve meşrulukla kent üzerinde (sınai emekgücünün sosyal yeniden üretimi konularında) belli talep ve iddiaları olan geleneksel sanayi proletaryasını kendi meritokratik (eğitim, bilgi, kültür, imaj, tüketim, beğeniye dayalı kişisel yetenekleriyle) yükselme haklarına, eğitim, kültür ve tüketime dayalı “kenti hak edenler/etmeyenler” ayrımına başlıca engel ve tehdit olarak görürler.

“Yeni Orta Sınıflar” sanayi proletaryasının çözülmesinde, kent merkezlerinde fazlalık addedilip kent dışına sürülmesinde, soylulaştırılan eski sanayi ve işçi semtlerinin soylulaştırılmasında önemli bir rol oynamış olsa da, çok geçmeden sıra kendisine geldi. 2001 krizinden itibaren önemli bir bölümü işini, konum ve ayrıcalıklarını yitirmeye başladı. Bir yandan işsizlik, yüksek öğretimin yaygınlaşmasıyla yaptıkları işlerin vasıfsızlaşması, ücretlerin düşmesi, mesleki özgünlük ve özerkliklerini yitirme, diğer yandan küçük çaplı ev ve işyeri alıp restore ettikleri soylulaştırma pratikleri yolundan büyük çaplı mali oligarşik kentsel dönüşüm projelerinin üstüne oturarak onları da mütena semt ve mekanlarda giderek fazlalık ve tutunamaz hale getirmesi… Bir kısmı üst orta sınıf ve burjuvaziye doğru geçiş yaparken, daha geniş bir kesimi -küçük statü sahibi beyaz yakalı kent küçük burjuvazisi ile birlikte- bir dönem kendilerini eğitim, bilgi, kültür, yaşam tarzı ile ayırmak için her şeyi yaptıkları işçileşmeye doğru çözülme süreci hızlandı. Önemli bir nokta da, kent küçük burjuvazisi, beyaz yakalı emekçiler ve onların “yeni orta sınıf” addedilen en agrasif kolunun geniş kesimleri işçileşmeye doğru çözülürken, aşağıdan ve kent çeperlerinden, yoksul kesimlerden -lise ve üniversite eğitiminin yaygınlaşması, göçler, sanayide iş olmaması vb ile- kent merkezi ve hizmet sektöründeki istihdam artışına muazzam bir “hücum” ve yığılmanın baş göstermesidir.

Bu yukarıdan ve aşağıdan, kafa ve kol emeğine dayalı kentsel ve hizmet merkezli proleterleşme süreçleri hem iç içe geçmeye, hem de -tabii ki- neoliberal emek organizasyonları ile çok parçalı, çok katmanlı, daha güvencesiz bir hal almaya başladılar. Beyaz yakalı meslekler, hizmet ve büro işleri, yeni iş alanları ve merkezlerinde, yukarıdan aşağıya çözülüş ile aşağıdan gelen büyük dalganın yer yer iç içe geçmesi, ortak mekan, çalışma ve eğitim mekanlarını paylaşmasıyla, yukarıda bazı karakteristiklerini vermeye çalıştığımız “Yeni Orta Sınıf” kültürü, yeni işçi ve işçileşen öğrenci kitlelerin belli kesimlerine taşınmaya, yaygınlaşmaya, popülerleşmeye, giderek bir kitle kültürü haline gelmeye başladı. Bunda kuşkusuz kent küçük burjuvazisi ve onun YOS kesimlerinin alt sınıflara çalışma ve yaşam koşulları olarak aşağıdan gelen yeni işçi kitlelerine daha fazla yakınlaşması kadar, sosyal medya, eğitim, kentsel kültür ve yaşam tarzının yaygınlaşması, ve kuşkusuz asıl olarak da üretim ve yeniden üretimin toplumsal ilişkilerindeki kapsamlı dönüşüm süreçleri temel bir rol oynadı. Ve yine kuşkusuz, YOS kültürü kendini mütanalaştıran küçük bir azınlığın kültürü olmaktan çıkıp daha alt sınıflara, yeni işçi ve işçileşen kitlelere doğru yayılırken ve onlar tarafından yeniden üretilirken, olduğu gibi kalmadı, ciddi dönüşümlerden de geçti. Büyük çoğunluğu halen kendisini işçi olarak görmekten kaçınsa da, en azından işçi ve emekçilere, ezilenlere karşı eski dışlayıcı ve alaya alıcı çizgileri yumuşadı, daha hayırhahlaştı. Bireysellik, öznellik, özerklik, mutlaka kendini ifade ve görünür kılma gibi yanları elden bırakmadan, kendini daha geniş kitlelerden ayırmadan tam tersine kitlelere ifade etme, kitlelerden biri olma gibi yeni çizgiler kazanmaya başladı.

64_1732sayfa_3Kent merkezlerinin finans, hizmet, ticaret temelinde yeniden yapılandırılması ve hizmet işçileri

Hizmet sektöründeki üretim ilişkileri aşağıdan gelen dalgayı da bu açıdan dönüştürücü bir özelliğe sahiptir. Birincisi, hizmet emek süreçlerinin büyük bölümü, çok sayıda insanla yüzyüze, sözlü veya yazılı dolaysız ilişki ve iletişim temelinde gerçekleştiğinden, sınai emekten farklı olarak duygusal emek de içerir. Duygusal emek süreçleri, en az kol emeği ve zihin emeği kadar tüketici olmakla birlikte, jestler, mimikler, ses tonu, vurgular, karşısındaki en seri biçimde duygusal olarak da okuyup ikna etmek, etkilemeye dayandığından farklı duygusal becerileri de gerektirir. Ne söylendiği kadar, hatta ondan çok ne tür bir duygusal etki yaratıldığı önemlidir. Yukarıdan, YOS’tan gelen duygusal haz ve arzu politikalarıyla aşağıdan, duygusal etkinleşme ve paylaşım ile bütünleşirken onu da dönüştürür. YOS’un duygusal haz ve arzu stratejileri, sınırsız bir tüketime, meta-marka-piyasaya, her şeyi ve asıl kent-mekan, tarih, kültür, doğa, bilgi, cinsellik, özgürlük, beğeni, eğlence, kendini ifade etme ve gerçekleştirmeyi de -bunlarla stilize ve estetize edilmiş bir kentsel yaşam tarzıyla- piyasalaştırmaya dönüktür. Aşağıdan gelen kentsel dalga, YOS’un duygusal haz ve arzu politikalarının bazı çizgilerini devralırken, onu da dönüştürmüştür. Haz ve arzu politikalarını piyasalaşmadan bir ölçüde ayırmış, kente, doğaya, topluma, kendisi gibilere sorumluluk duygusu ile bütünleştirmiştir. Kendini ifade ve gerçekleştirmeyi, kente, doğaya, yaşama el koyanlara karşı bir toplumsal mücadele, dayanışma, paylaşım dinamiği ile birleştirmiştir. Haz ve arzu, yaşamı toplumsal olarak birlikte savunma ve yeniden şekillendirme olanağı, bu temelde bir yararlılık, anlamlılık ve özgürleşme duygusuyla birleşmiştir. Haziran Direnişi ve sonrasında, hem orta ve üst-orta sınıflara özgü kendini mekansal, kültürel olarak ayırma ve ayrıcalıklaştırma çizgilerini, hem de aşağıdan gelen kentsel dalganın, haz ve arzuları neoliberalizmden ayrıştıp toplumsallaştırarak özgürleştirme dinamiği içeren çizgilerini görmek, asıl bunları birbirinden ayrıştırabilmek önemlidir. Çünkü bu Haziran Direnişi’nde yer alan farklı, çelişkin sınıfsal eğilimlerin bir ifadesidir. Kendini diğer işçilerden -hele ki sanayi işçilerinden- ve kitlelerden ayırma ve neoliberal sömürü ve piyasayı -bir nebze stilize edilmiş biçimiyle- içselleştirerek ayrıcalıklı bir birey olarak tanımlama çabası… İle kendini kandırma çabaları ne olursa olsun sömürülen işçi kitlelerinin, hemen hiçbir ayırdedici vasfı, statüsü, güvencesi olmayan ya da kalmayan, makyaj, topuklu ayakkabı, kravat ve metazori gülümseyişlerle paketlenmiş sermaye-meta despotizmini, fazladan işkencenin bir biçimi olarak görme arasındaki çelişki, gerçekte içselleştirilmiş sınıf çelişkinin giderek derinleşen biçimlerinden biridir.

callcenter1233151824

İkincisi, hizmet işçileri, plaza, AVM, ofis, market vd işçilerinin en alt katmanlarının bir bölümü dahil, neoliberal kentin vitrini olarak ve sermayenin sinir uçlarında çalışmak durumundadır. Asgari ücrete on saat çalışıyor olsa bile, bakımlı, iyi giyimli, makyajlı, topuklu ayakkabılı, takım elbiseli kravatlı, traşlı olmak, bu nezihleştirilmiş mekanların neoliberal modernist emek disiplini despotizminin bir biçimidir. Hizmet üretim ilişkileri ve emek süreçlerinin de, artan ölçüde teknolojiye, performans sistemine, en basit ve standart hareket ve işlemlere bağlanarak endüstrileşmiş ve nesnelleştirilmiş olmasına karşın, bu biçimde stilize edilen emek-sermaye ilişkisi iki farklı eğilim yaratır: Aldığı ücret ve çalışma/sömürülme koşulları ne olursa olsun, bu nezihleştirilmiş sermaye-meta ortamlarında bulunmayı bir meta-statü simgesi olarak görmek… Ya da son dönemlerde plaza, AVM, beyaz yakalıların yazı ve mektuplarında artan örneklerini gördüğümüz biçimde, bu “bakımlılığı”, metozori “gülümseyişleri”, topuklu ayakkabıları, inceltilmiş sermaye despotizm ve emeğin kendine yabancılaştırılmasının bir biçimi olarak görmek ve tepki…

Yazımız, 2. ve son bölümüyle devam edecek…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*