Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Gezi, Greif ve proleterleşme süreçleri – II

Gezi, Greif ve proleterleşme süreçleri – II

Mekan, kültür, yaşam tarzı, kimlik sorunları…

Neoliberal kapitalizmin, kamuoyu yönetiminde vurguyu sanayi ve üretimden piyasa, tüketim ve kentli yaşam tarzına doğru kaydırmıştır. Üretim ilişkileri, emek süreçleri, çalışma koşullarında en dehşetengiz değişimler yaşanırken, bunları olabildiğince görünmezleştirmeyi, ilgiyi ve algıyı sınıflardan statü ve yaşam tarzı farklarına doğru kaydırmayı başarmıştır. Kapitalist üretim ilişkileri, emek süreçleri, sınıf ayrım ve karşıtlıkları, ve bunlardaki neoliberal dönüşüm ve derinleşmeyi dikkate almayan yaklaşımlar, bunlardan soyutlanmış, postmodern mekan, kültür, yaşam tarzı, kimlik siyasetiyle, bunlar üzerinden işçi sınıfının parçalanıp bölünmesine, neoliberal sınıf kapanının tahkimatına hizmet ettiği ile kalmaktadır. Marksist tarihsel-diyalektik materyalizm ve bağımsız sınıf stratejisi ve politikalarının temelini oluşturan üretim ilişkileri analizi, hiçbir zaman küçük burjuva solun literatürüne girmemiş, en dar sendikalist biçimiyle çalışma koşullarına, o da giderek sosyal liberal ezilenciliğin içinde eritilen güvencesizlik ve iş cinayetlerine indirgenmiştir (ve tabii bunlar da liberal reformist kamuoyu ve seçim siyasetinde ilk bordrodan atılanlardır!). Sınıf özürlü siyasetin indirgendiği mekan, kültür, kimlik, yaşam tarzı sorunlarının, hiçbir boşluk bırakmamacasına genişleyip derinleşen kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin kapsamına girdiği bile görülmemektedir.

Bu, günümüzde öne çıkan mekan, kültür, kimlik sorunlarının önemsiz olduğu anlamına gelmez; bağımsız sosyalist sınıf stratejisi ve politikaları kapsamında, sınıf ekseninden ele alınıp yürütülmeleri gerektiği anlamına gelir. Bu yapılmadığında kaçınılmaz sonuç, işçi sınıfı içindeki farkları (neoliberal parçalama ve katmanlaştırma politikaları çerçevesinde) ideolojik-kültürel kodlara (önyargılara) onu da yeniden (vahşi sömürü ve iktidar mekanizmalarını hem tahkim eden hem de örten) simgesel sermayeye çeviren neoliberal postmodern burjuva egemenliğine tabiyet, ve bu çerçevedeki orta sınıf politikalarına tabiyet kaçınılmaz olur.

İşçi sınıfı içindeki fark, ister sanayi-hizmet, ister kafa-kol emeği, ister mekansal ayrımlar açısından bakılsın, sınıf ayrımlarına göre çok daha azdır, ve hepsi geriye doğru daha da azalma eğilimindedir. Eğitimli, kafa emekçisi, “beyaz yakalı” işçi kesimleri hızla genişleyip işçi sınıfı bileşimi içindeki oranı yükselirken, ücret, küçük statü ve ayrıcalıkları aynı hızla erimekte ve bu kesimler üzerindeki göreli ve mutlak artıdeğer sömürüsü şiddeti aynı hızla artmaktadır. (Örneğin “beyaz yakalılar”ın ortalama ücretleri ortalama işçi ücretinin 90′lı yıllarda 4 kat üzerindeyken günümüzde 2 kata kadar düşmüştür.) Daha önemlisi kafa emeği, hizmet emeği, eğitimli emeğin de büyük ölçüde endüstrileşmesi, mesleki özerkliğini yitirmesi, giderek kendini mesleği ve çalıştığı iş ile ayıramaz hale gelmesidir.

page_koc-universitesinde-taseron-iscilerin-kadrolu-olma-talebi-reddedildi_605573614Tüketim ve yaşam tarzı farkına da sınıfsal bakış

Üretim ve emek süreçlerinden değil de, tüketim, kültür, yaşam tarzı açısından bakıldığında ilk elde fark daya büyük görülür. Ancak eskiden orta sınıfları tanımlamakta kullanılan, ev ve araba sahibi olmak, deniz kıyısında tatil, ev dışında yemek ve eğlenmek, ev ve iş dışı sosyal-kültürel aktivite, çocuklarını üniversitede okutmak, bilgisayar-telefon vb, bugün işçi sınıfının da -biçimleri farklı olsa da muhafazakar kesimler dahil- işçi sınıfının da çeşitli kesimlerine yayılmış durumdadır. İşçi ailelerinin yüzde 60′ının oturdukları ev kendilerine aittir, site ve apartmanda oturanların oranı yükselmektedir, yüzde 25′inin iyi kötü bir otomobili vardır, asgari ücretliler dahi borç harç 3-G cep telefonu alabilmektedir, ev dışı etkinliklere katılım da artmaktadır. Kayseri, Konya gibi muhafazakarlığın çok baskın olduğu kentlerde ya da metropollerin benzer semtlerinde akşam iş çıkış saatlerinden sonra kentten el ayağın çekildiği doğrudur, ancak neoliberal muhafazakarlığın da orta sınıflardan işçilere doğru yaydığı kenti piyasalaştırıcı sosyal içerme biçimleri; AVM’ler, belediyelerin kültür merkezleri, kadın lokalleri, çeşitli kent ve semt festivalleri, vd- olduğu da bir o kadar doğrudur. Orta sınıf modernizmi, muhafazakar kesimleri ev, aile, ibadet dışında bir yaşamı olmayan, dışa kapalı, statik olarak tasavvur ederken fena halde yanılmaktadır. Neoliberal muhafazakarlığın da bir kentsel modernizasyon biçimi olduğu görülmemektedir.

Kuşkusuz işten çıktıktan sonra kendini cafe ya da bara atan, deniz kıyısında yıllık tatilsiz olamayan, iş ya da okul arkadaşlarıyla “kadınlı-erkekli” bir evde kalan, akşam sosyal medya başında saatler geçiren, saatler süren pazar kahvaltısını arkadaşlarıyla dışarıda deniz ya da doğaya nazır yapan genç bir “beyaz yakalı” işçi ile, taşeron temizlik işçisi olarak günde 10 saat çalıştığı Maslak’taki plazadan Gaziosmanpaşa’daki evine gidip gelmek için de 3 saati de yolda geçiren, veya Güngören’deki tekstil fabrikasında çalışıp çay ocağı ve ailesi dışında bir sosyal yaşam olanağına sahip olmamış, deniz kıyısı ve kent merkezine yılda birden fazla gidemeyen işçinin yaşamları, duygu ve düşünce dünyaları arasında da kuşkusuz derin farklar vardır. Fakat illa kültür, mekan, yaşam tarzı arasında bir ayrım yapmak gerekiyorsa, bu da sınıf temelinde olmalı, ve karşılaştırma asıl burjuvazi ve üst orta sınıfların (jakuzili, spalı, helikopter pistli vb) yüksek güvenlikli ultra lüks banliyö/uydu kentleri, rezidansları, 7 yıldızlı otelleri, siteleri ile yapılmalıdır. Yoksa Gezi’ye katılan orta sınıflar, beyaz yakalı veya hizmet işçileri, asgari ücretliler, kent yoksulları ile bunların muhafazakar denilen kesimlerdeki sınıfsal muadilleri karşılaştırıldığında, tüketim düzeyleri, yaşam tarzları arasındaki farkın çok daha sınırlı olduğunu görmek mümkündür. Bugün sayıları 30 milyonu bulan işçi kitlelerinin yarısı asgari ücrete – ancak 12 saatlik mesaiyle en fazla 1500 liraya çıkabilen ücretlere- talim etmektedir, tüketse tüketse ne tükecektir ve birkaç saat yol süresiyle birlikte, kalan zamanında hangi kentsel sosyal-kültürel aktiviteyi yapacaktır?

2286661-odciski-palcow-643-482Neoliberal parçalamanın bir diğer yüzü: Kimlik siyaseti

Neoliberal kapitalizm işçi sınıfını durmaksızın bölüp parçalamakta, katmanlaştırmakta, alt üst etmekte, sınıf içindeki bu farkları da sınıf bilinç ve karakterini parçalayan ideolojik-kültürel (dahası toplumsal-siyasal) kodlara dönüştürmektedir. Örneğin muhafazakarlığın temel kodları olan “din, aile, millet, vd” neoliberal sermaye temelinden dönüştürülmekte ve dışa açılmakta, aynı zamanda neomuhafazakar popülizm hem neoliberal sermaye sömürüsü ve iktidarını örtmekte ve genişletip derinleştirilmekte kullanılmaktadır. Giderek daha geniş işçi ve kent ve kır yoksulu kitlelerin “din, aile, millete” sarılmasının temelinde, neoliberal kapitalizmin ortaya çıkardığı, yıkıcı mülksüzleşme/göç, kentlere yığılarak proleterleşme, yoksullaşma, güvencesizleşme süreçleri vardır. Antep, Kayseri, Denizli, Manisa gibi 3. kuşak sanayi kentlerinin (hepsinde AKP’nin oyları yüzde 70 civarındadır) yanı sıra metropollerde giderek daha çepere ötelenen yeni sanayi havzalarının da saflarını dolduran son 30 yıldaki bu muazzam göç dalgasıdır. Neoliberal kapitalizm yıktığı kamusallığın doğurduğu “tehlikeli” sosyalizasyon ve toplumsal aidiyet boşluğunu (yeniden yapılandırılarak kapitalizmle kaynaştırılmış, onu yeniden üretir hale getirilmiş) “din, aile, millet, hayırseverlik, sosyal yardım” vb ile ikame edilmiştir.

Dikkat edilirse, bunlar aslen (kırdan kente) dev çaplı yeni proleterleşme süreçlerini neoliberal kapitalizme (vahşi sömürü iştihasına!) soğurarak dizayn ve disipline etme araçlarıdır. “Din, aile, millet..” ve bilimum neomuhafazakarlığın öncelikle ve asıl olarak proleterleşme süreçlerini soğurma, (“çok çalışma, verimlilik, etkinlik, rekabet, rasyonalite, projecilik, vizyon, misyon” vb gibi kapitalist temerküzle kaynaştırarak) disipline etme yönü görülmeden, deklase mekan ve kültür kodlamaları üzerinden yürütülecek mücadele, orta sınıf liberalizmi ötesine geçmez. Üstelik neomuhafazakar popülizm etkisi altına aldığı dev çaplı proleterleşme süreçlerini (sınıf bilinç ve örgütlülüğü açısından) salt pasifize etmekle kalmıyor, sunni müslümanlık, aile ve bilimum muhafazakar kodları temelinde aynı anda hem mağdur hem egemen bir millet kurgusu içerisinde bir “siyasal ve dahası mülki özne” olduğu vehmini de yaratmaktadır. Kitlelerin kitlelerden -öncelikle de sınıfsal, toplumsal ihtiyaçlarından- soyutlanmış ve yabancılaşmış “iradesi”, tabii ki temsili demokrasi üzerinden realize edilecek siyasal özne oldukları kurgusu… İşçi sınıfının sınıf olarak tümüyle siyasal, toplumsal, kültürel süreçlerin dışına sürülmesi, sonra da muhafazakar, ulusalcı, yurtsever, liberal burjuva/orta sınıf kimlik siyasetleri ile parçalanıp, bu temelde (kendi tepesindeki burjuva/orta sınıf kesimlere iliştirilmiş) “siyasal özne” olduğu kurgusu…

8ae81cec8b_normalYeni işçi kitlelerinin yakıcılaşan toplumsallaşma, kültürlenme, aidiyet ihtiyacı da sistem tarafından sömürülüyor

Dev çaplı genişleyen işçi kitlelerinin üretimden gelen kolektif güç, örgütlenme, saygınlık, meşruluk ve aidiyet duygusu neoliberal saldırganlık karşısında çok zayıflamıştır. Bir yandan dev çaplı toplumsal üretkenlik artışı ve kentleşme, eğitim düzeyinin yükselmesi, diğer yandan neoliberal atomizasyon, güvencesizlik ve yabancılaşma: Toplumsallaşma, kültürlenme, kimliklenme, aidiyet ihtiyacını çok yakıcılaştırmıştır. En sonu, burjuvazinin dar anlamda ekonomik olanın dışındaki tüm toplumsal, siyasal, ideokültürel yaşam alanlarındaki hakimiyeti de çok artmış ve etkinleşmiştir. Bu ağır denklemin sonucu, genişleyen temelden yeniden sınıfsal oluşum sürecindeki dev çaplı işçi kitlelerinin, -üretim/çalışma alanında kırılganlaşmayla birlikte- burjuva/orta sınıf sosyalizasyon ve (kimlik, kültür, mekan vd) siyaset süreçlerine soğurulabilmektedir.

Bir işçi işyerinde bir işçidir, patronuna, şeflerine, ücret ve çalışma koşullarına, nesneleştirilmeye, köleleştirilmeye ve aşağılanmaya tepki duyar. Her yıl yüzlerce işyerinde sendikalaşma ve hak mücadeleleri, direnişler yaşanır. 2013′te işyeri temelli 500 civarında işçi direnişi -sol basına ve yerel basına yansıyanlar- az değildir ve bu sayı ve kapsadığı işçi kitleleri genel artış eğilimini sürdürmektedir. Fakat aynı işçi, her gün işten çıktığı anda bir nevi işçi olmaktan da çıkmakta, burjuva/orta sınıf egemenliğindeki alt kimlik kodlarıyla toplumsallaşmaya çalışmaktadır. Kendi işyeri ve iş saatleri dışında işçi sınıfı adına birşeyler yapmaya odaklanan öncü işçilerin bir yana, sendikacıların, solcuların, devrimcilerin sayısı da son derece azdır (hele ki, yılda 500 işçi direnişi ile kıyaslanınca!) Ya da “AKP, AKP karşıtları, Kürtler” türünden pek yüksek siyasi kategorilendirme açısından bile bakıldığında, her birinde yer alan işçiler tepelerindeki “kategorik” burjuva sınıf kesimleri ve partilerinden çok mu hoşnuttur? Hayır her birinde tepesindeki “kategorik” kapitalist güçlerden bilinçli veya sezgisel olarak rahatsız, hatta tepkili milyonlarca işçi vardır. Yine de onları desteklemekten başka çözüm bulamıyorlarsa, bunun basit nedeni, akacak bağımsız bir sınıf kanalı bulunmaması, bu kanalın dişle tırnakla açılması gerektiğidir. Her birinde, “kendi” burjuva kesimlerine yapışmış ve bunları “mecburiyet caddesi” diye işçi sınıfına pazarlayan orta sınıfların, bu işçi sınıfı kanalının kapalı tutulmasındaki rolü de mutlaka görülmelidir.

rdgmmv0qf1i_t2Proleterleşme: Engebelerle dolu bir süreç

Proleterleşme; asıl olarak da işçi sınıfının yeni ve daha yüksek bir temelden yeniden oluşumu, düz ve basit süreçler değil. Son on yıllardaki dev çaplı yeni proleterleşme dalgaları üzerindeki neoliberal sosyal içerme ve kontrol mekanizmalarının (neoliberal parçalama, katmanlaştırma, mekan-zaman, kültür, kimlik bölünümleri dahil) aşılmasını gerektirir. Geleneksel ve kentsel küçük burjuvaziden işçi sınıfına doğru çözülen yığınların sınıfa taşıdıkları orta ve ara sınıf eklektizm ve bulanıklığının aşılmasını gerektirir. Mücadele içinde yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfının bağımsız örgütlenme ve eylemlerinin güç ve meşruluğunun artmasını gerektirir.

Bağımsız sınıf örgütlenme ve eylemlerinin meşruluğu sorununa değinmemiz ilk elde şaşırtıcı görünebilir. Kuşkusuz her işçi eylem ve direnişi bizim için, işçi sınıfının halen oldukça sınırlı olan öncü ve mücadeleci kesimleri için meşrudur, fakat bu meşruluğun daha geniş işçi kitlelerinin etkin destek ve dayanışması, sahiplenmesi ile ortaya konabilmesi gerekir. Özellikle de, sendika bürokrasisi ve orta sınıf liberal işçi siyasetinden sıyrılmış, bağımsız, fiili, militan taban inisiyatifine dayalı eylemlerin ve daha ileri -siyasal, devrimci, sosyalist- mücadele istemlerinin sınıfsal-toplumsal aktif meşruluğunun yaygınlaşması yaşamsal önemdedir. Vurguladık: Önceki dönemde sanayi proletaryası üretimdeki kolektif örgütlülük ve mücadelesi kadar sanayinin ve modernizmin belirleyiciliğinden, sosyalizm deneyimlerinin kazanım ve basıncından da kaynaklanan bir sınıf gücü ve meşruluğu taşıyordu. Günümüzde ise burjuvazi gibi orta sınıflar da işçi sınıfını sınıf olarak tanımamakta, en dar, geri ve parçalı kısmi ekonomik-sendikalist mücadele sınırları içine gömüp -gerçi sendikalaşma bile fiilen gayrımeşru sayılmakta-, siyasal, toplumsal, kültürel yaşam ve mücadelelerin dışında tutmaya çalışmakta, küçük burjuvaziden işçi sınıfına doğru çözülen geniş kitlelerin büyük bölümü kendilerini işçi olarak görmekten kaçınmakta, işçi mücadelelerine tanınan meşruluk alanı liberal reformist ezilencilik ile sınırlanmaya çalışılmaktadır. İşçi direnişleri yoğun devlet, özel güvenlik, bazan mafyatik baskılar, sendika bürokrasisin entrika ve engelleri, yoğun ideolojik-kültürel-manipulatif kamuoyu oluşturma kampanyaları ile kuşatılıp tecrit edilmeye çalışılmaktadır.

293157_434591593230237_2138145299_nBir çıkış yolu olarak, toplumsal ve sınıfsal mücadeleler arasında tabandan bağ kuruş

Bu ağır sınıf kapanının kırılmasının yolu, Gezi gibi fiili toplumsal-sınıfsal direniş ve hareketler ile Greif gibi fiili kitle grevlerinin gelişimi, özellikle de her birinde eksik, zayıf kalan yanların diğeri tarafından bütünlenip geliştirileceği aşağıdan, bağımsız sınıf temelinden bağlaşımıyla ilerleyecektir.

Ağırlığını yeni işçi kitlelerin ve işçileşme sürecindeki katmanların oluşturduğu Gezi, içerisinde yer alan orta ve üst-orta sınıf kesimlerinin kontrolüne girmedi, ancak onlardan da ayrışamadı ve bir dizi konu ve momentte onların koyduğu sınır ve geri çekiciliği aşamadı. Haziran Direnişi’yle ortaya çıkan bölge, semt forumlarının bir dizisinde beyaz yakalı ve/veya güvencesiz işçi komisyon ve forumları oluşturuldu, bölgelerinde bulunan işçi direnişleriyle dayanışma kararları alındı. Ancak bunların da büyük bölümü, dar antiAKPcilikle sınırlı ve işçi sınıfını küçümseyen orta sınıf ve liberal reformistlerin, “apolitik” olduğu vb gibi gerekçelerle baskı ve engellemelerine maruz kaldı. Buna karşın Gezi, bir dizi il ve bölgede beyaz yakalı, güvencesiz işçiler, kadın emeği gibi platformları ortaya çıkardı ya da canlandırdı, sonrasında bazıları sönümlense de bazıları süreklilik kazandı. Greif ile gecikmiş dayanışma etkinliği ve eylemleri ise, Gezi’nin muazzam sosyal medya, eylem, etkinlik potansiyeli düşünüldüğünde halen oldukça sınırlı da kalsa, önemli bir adımdır. Daha önemlisi ise Greif ve mekanı neresi olursa olsun tüm işçi direnişleriyle daha etkin ve eylemli dayanışmanın, asıl olarak da bizzat Gezi’nin tabanını oluşturan işçi kitleleri ve işçileşen katmanların bağımsız sınıf örgütlenme ve mücadelesi dinamiklerinin (sınıf oluşumu sürecinin) bir itilim kazanması olacaktır.

Gezi’nin meşruluk sorununa getirdiği etkin çözüm de tarihsel öneme sahiptir. Meşruluğunu seçimlere, yasalara, devletin bekasına, düzen içi/düzen parti, sendika, kurumlarına, türk bayrağı ve mustafa kemal’e, veya liberal reformist Kürt siyasal hareketine vb yani düzen içi/düzen kurum, mekanizma ve sembollerine dayandırmaya çalışan burjuva ve orta sınıf kesimlerine karşılık, Gezi milyonların aşağıdan tarihsel, fiili ve öz mücadele inisiyatifine dayalı yeni ve daha yüksek bir meşruluk anlayışı inşaa etti. Kent, mekan, doğa, kadın, gençlik, beyaz yaka, alevi, kürt, lgbti, birey, sosyal medya, kültür, sanat, dayanışma, paylaşım, aşağıdan demokrasi, yeni kitle örgütlenmesi biçimleri gibi sorunlara dair mücadele dinamiklerini de harmanlayıp bütünleştirerek toplumsal-siyasal meşruluk alanını genişletti. Bu gibi konularda sonraki mücadelelere de meşruluk alanı açtı. Yalnız işçi sınıfı, üretim ve işyerlerindeki mücadeleler konusunda bir meşruluk alanı yaratamadı, bu konudaki iç sınır ve engelleri belirgindir. Diğer taraftan türban, cami, faiz lobisi gibi kodlamalar üzerinden gelen toplumsal meşruluğunu kırma saldırılarına yanıt vermekte zorlandı. Bir diğer sorun da, meşruluğu bilgi, kültür, eğitim düzeyi, yaşam tarzı farkı gibi kendisini ayrıcalıklı hissettiği konulara sıkıştırmaya çalışan orta sınıf anlayışlarıyla yeterli sınırları çekemedi.

Greif ise 48 alt taşerona bölünmüş işçilerin mücadele birliğini sağlaması, taşeronluğun kaldırılmasını temel mücadele istemi kılması, aynı tekelin İstanbul’un ta öbür ucundaki fabrikasıyla da örgütlenme ve mücadeleye bütünleştirmeye çalışması, aşağıdan taban inisiyatifi ve örgütlenmesine dayalı fiili kitle grevi ve fabrika işgali olmasıyla önemlidir. Çürümüş sendika bürokrasisi kadar neoliberal mekan ve muhafazakar kimlik sorunlarıyla da boğuştu. Greif direnişi üzerine yapılan çoğu yüzeysel değerlendirmede bu son ikisine (mekan ve kimlik sorunları) kayıtsızlık nedeniyle bunları vurgulamak özel bir önem taşır. Greif işçilerinin direnişi, neoliberal işçi sınıfı kapanının yalnızca tek değil tüm yönlerine karşı (çürümüş liberal sendika bürokrasisi, neoliberal parçalayıcı ve katmanlaştırıcı üretim ve emek organizasyonu/taşeronluk, kent merkezinden 2.5 saatlik mesafeye ötelenmiş sanayi havzaları, fabrikanın da birbirinden 3-4 saatlik mesafadeki ayrı fabrikalara parçalanmış olması, kent çeperine yığılmış yeni proleterleşme dalgaları üzerinde neomuhafazakar sosyal içerme ve kimlik tahakkümünün etkisi..) mücadele etmek zorunda olmasıyla önemli bir deneyimdir. Greif direnişi bu neoliberal sınıf kapanlarının bazılarını çok net aştı, bazılarını kısmen aştı; fakat sendika bürokrasisi ve taşeronluk sorunu kadar halen pek farkında olunmayan, yeni işçi kitlelerinin sınıflaşma süreçleri açısından aynı ölçüde öneme sahip mekansal-zamansal ve kimliksel bölünümü sorunlarının yakıcılığını gündemleştirmiştir. Bunlara sendika bürokrasisi kadar orta sınıf ve liberal reformist blokajı da (kent merkezinde olmayan direniş ve mücadelelere, işçi direnişlerine, hele ki kent çeperine yığılmış yeni sanayi havzaları ve işçi kitlelerine, muhafazakarlığın etkisinde olan işçi kitlelerine ilgisizlik, kayıtsızlık, hatta Greif’teki aşağıdan, fiili-meşru mücadele anlayışına karşı sendika bürokrasisini destekleme, Greif direnişinin metazori ruhsuz haberleri dışında sansürleme, dayanışma, eylem çağrıları yapmama, vd) eklenmelidir.

Dolayısıyla Gezi-Greif köprüsünün kurulmuş olması çok önemli ve tarihsel bir adım olmakla birlikte bundaki gecikme ve sınırlılıklar, işçi sınıfının iki kesiminin (“mavi/beyaz” yaka, kafa/kol emeği, kadrolu/taşeron, sanayi/hizmet emeği, kent merkezi ve kent çeperindeki işçiler, yanısıra alt kimliksel ayrımlar) birbirine bakış ve algı kodlarıyla da birleşik proleterleşme, birbirinin yakıcı sorun ve önceliklerine hitap etme (birbirinin gözündeki meşruluk), birleşik örgütlenme, mücadele, dayanışma sorunlarına da işaret eder. Kolay olmadığı ve olmayacağı açıktır. Fakat bu yoldan ilerleyerek atılması gereken daha çetin bir adım: Greif gibi işçi direnişlerinde Gezi tabanındaki yeni işçi kitlelerine hitap etmek ve meşruluğunu artırmak için -işçi kadın komisyonu ve 8 Mart emekçi kadın etkinliğiyle yapıldığı gibi- kadın, gençlik, kent, mekan, doğa, sosyal medya gibi önemli toplumsal mücadele sorun ve alanlarını bağımsız sınıf mücadelesi kapsamına alması, Gezi tabanındaki ağırlığını beyaz yaka ve hizmet işçilerinin, işçileşen öğrencilerin ise “öteki” işçi kesimleri için daha yakıcı ve öncelikli görünen taşeronluk, güvencesizlik, 6-8 saatlik işgünü insanca yaşanacak ücret, eğitim, sağlık, örgütlenme ve eylem özgürlüğü gibi mücadele sorunlarına daha güçlü ve görünür alan açması temel önemde olacaktır.

Ankara’da Özelleştirme İdaresi Önüne ve Kurtuluş Parkı’na direniş çadırı kurmak isteyen Yatağan işçilerinin uğradığı polis saldırısını ve sendika bürokratlarının günlük “nöbet” tutucak 70 işçiyi bırakıp diğerlerini apar topar geri götürmesinin de gösterdiği: Kent, mekan, özellikle merkezi mekan sorununun, işçi direnişlerinin salt görünürlüğünün ötesinde, meşruluk ve mekan-zaman üzerinde sınıf mücadelesi sorunu olduğunu da vurgulayalım.

Önümüz 1 Mayıs. 1 Mayıs’a bu yazıda Gezi-Greif üzerinden bir giriş yapmaya çalıştığımız sınıf/proleterleşme süreçleri analiz ve sorunları açısından bakmak, bu temelde yeni bir sıçrama dinamiği olmasına odaklanmak önemli olacaktır. 1 Mayıs, çıkışıyla olduğu gibi dünyadaki ve Türkiye’deki tarihi boyunca işçi sınıfının zaman (8 saatlik iş günü hakkı) mekan (kentsel mekan ve özellikle kent merkezleri üzerinde inisiyatif, kolektif mekan, merkezi alanların sınıfsal-toplumsal eylem ve yaşama açılması, vd), ve işçi sınıfının siyasal-toplumsal sınıf olarak yeniden oluşum süreçleri açısından çok özel bir anlam taşır. Bu 1 Mayıs’a Gezi’yle, Greif gibi işçi direnişleriyle zenginlenmiş ve güçlenmiş olarak giriyoruz. Bu 1 Mayıs’ı işçi sınıfını seçimler, sendika bürokrasisi ve orta sınıf liberal reformist siyasetlerden ileri doğru ayrıştırmak, neoliberal sınıf kapanını (seçim kapanı dahil) Gezi ve tüm parçalanmış kesimleriyle işçi sınıfının tabandan sınıf temelinden birliğini yaratarak kırmada bir adım daha atmak, zamanda-mekanda özgürlük, kahrolsun ücretli kölelik düzeni, kahrolsun banka, borsa, holding, müteahhit egemenliği, kahrolsun neoliberal kapitalizm ve devleti, yaşasın sosyalist işçi sınıfı, yaşasın sosyalist işçi demokrasisi, yaşasın sosyalist kent ve yaşam ruhuyla değerlendirmeliyiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*