Anasayfa » DÜNYA » Fransa’da pandemi ve sınıf mücadelesinin geleceği (DP çevirisi)

Fransa’da pandemi ve sınıf mücadelesinin geleceği (DP çevirisi)

Plateforme d’enquêtes militantes (Militan Araştırmalar Platformu):

Sermayenin Saldırıları ile Emek Çatışmaları Arasında Fransa

Covid-19 pandemisi, Fransa’da, 2019’da halk isyanlarının yaşandığı bir dizi ülkede olduğu gibi, toplumları gündelik bazda kesen gerilimlerin ve çelişkilerin hem hızlı hem de beklenmedik biçimde yükselişi zemininde toplumsal çatışkıları daha bir şiddetlendirdi. Şu anda, bir aylık kapanma ve büyük bir krizden, 18 aylık yer yer isyana yakınlaşan ve büyük demokratik yaratıcılık içeren Sarı Yelekliler hareketinden, ve “emeklilik reformu”na karşı neredeyse 3 aylık genel grevden sonra, modern dünyadaki sınıf mücadelesi artık basitçe bir yeniden keşif olmanın ötesinde, geleceğin habercisi olarak görünüyor – eski dünyanın çöküşünün öznesel ve çelişkin süreçleri ve deneye ve radikal mücadelelere yeni alanların açılması.

Covid-19 epidemisinin emek ve sermaye uzlaşmaz karşıtlığı üzerindeki etkileri, ne kadar güçlü bir mücadele yörüngesinin açıldığı ve mevcut durumu şekillendirmekte olduğu görülmeden anlaşılamaz. Epidemiye karşı alınan önlemlerin “istisnailiği” boşlukta durmuyor, ama zaman içinde güçlenen sosyal, demokratik, ekolojik öz-örgütlenme formlarının canlı bir ağında gerçekleşiyor. Lakin, Fransız hükümeti nezdinde, durum ve pandemi başlangıcında sunduğu politik fırsat – hem sağlık hem de sosyal kriz- çok net görünüyor: Şehit retoriği ve milli birlik zırvasıyla silahlanmış olarak (mevcut kriz sırasında uluslar arası tartışmalara “savaş” kelimesini sokan Macron’du),  sermaye-devlet ilişkisini ve 2008 küresel krizinden sonra başvurulan neoliberal yönetişim biçimlerini yeniden düzenlemek için krizi fırsata çevirmek. Dolayısıyla, beklenmedik bir “küresel istisna durumu”ndan ziyade, epideminin başlattığı yeniden üretim krizinin farklılaşan bir yönetimi ile karşıkarşıyayız – ulusal ve Avrupa düzeylerinde idari ve yönetsel güçlerin yeniden düzenlenmesi çerçevesi içinde sosyal ilişkilerin materyalist bir analizine ihtiyaç var.

Fransa’da, bu kendini çeşitli biçimlerde gösteriyor, özellikle kriz karşısında çatırdayan sağlık hizmeti sisteminin eski yöneticileri, örneğin epidemik kriz yönetimini yürüten Genel Sağlık Direktörü Jerome Salomon, veya “Olağanüstü Sağlık Yasası” (Loi d’Urgence Sanitaire) yoluyla. Bu yasa alınacak önlemler konusunda pek istekli: Hem virüsün yayılmasına karşı mücadeleye hem de “ekonomik sorunlarla uğraşma”ya niyet ediyorlar. Gerçekte, bu, büyük ölçüde, mevcut iş yasasının askıya alınması anlamına geliyor. Ancak, Fransa’nın yılın ilk çeyreğinde girdiği resesyon durumu, epideminin sonuçlarının burada durmayacağına net biçimde işaret ediyor. İlk elde işten atmaları yasaklama önlemleri, giderek yerini “şirketlere yardım” sistemine bıraktı. Bu sistem işten atmaların sınırlanmasının işverenlere aktarılan fonlarla sağlanabileceği düşüncesine dayanıyor. 

Böylelikle, Fransız hükümetinin programında açık bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Bir yandan, ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya olan Macron politik projesinin, büyüme modelinin ve sosyal politikalarının “yeniden kurulması”nda pek ısrarlı, bunun kamu harcamalarının artırılması ve bazı kamu hizmetlerin, sağlık hizmetlerinden başlayarak “yeniden değerlenmesi” olacağını söylüyor. Diğer yandan, bu “yeniden kuruluş”, projesindeki ana öğeleri koruyup sürdürerek yapılıyor: iş yasasının “katılıkları”nın kaldırılması, ekonominin gerçek ekolojik gözden geçirilmesi gereğinin inkarı, büyük zenginlerin vergilerinin azaltılması ve toplumdaki zenginliğin yukarı doğru dağılımının devamı (yani Sarı Yeleklilerin büyük bir kararlılıkla mücadele ettiği ne varsa).

Bu hızla değişen koşullarda, hükümetin sosyal ve sağlık hizmeti önlemlerinin ilk etkilerinden biri, “vazgeçilmez” denilen ve çoğunlukla ücretli emek yelpazesinin aşırı-sömürülen kesimleriyle çakışan sektörlerde haftalık çalışma süresini 60 saate çıkarmak oldu, örneğin lojistik veya tarım-gıda sanayisi. Ek olarak, bu yasa, daha sonra telafiye dayalı izinleri de içeriyor, bazı hükümet üyeleri, epidemi sırasında kaybedilen üretimin telafisi için işçileri yazın çalıştırma olasılığından bahsediyor, kapatmalar “mutlu bahar tatillerinin” bir parantezi gibi kalacak görünüyor.

Dolayısıyla kritik politik soru bu gibi bir zamanda hangi sektörlerin vazgeçilmez olup olmadığıdır. Bu bakış açısından, Çalışma Bakanı Penicaud, çalışmayı reddeden inşaat işçilerini, kapatmanın daha ilk haftasında, “bozguncular” diye damgalamakta tereddüt etmedi. Bu koşullarda biz vazgeçilmez olmayan üretimin durdurulması talebini ileri sürdük: başka deyişle, yalnızca türlerin yeniden üretimi ve yaşamların korunması için gerekli olan üretimin sürdürülmesi. Bu “türlerin bilinci”, sınıf çelişkileriyle birleştiği zaman, aynı zamanda “sınıf”ın yeniden tanımlanmasını gerektirir, günümüzün “sınıf”ın çeşitlenen biçimlerde varolduğunu ve sürekli yeni bileşim ve dönüşüm sürecinde olduğunu varsayar. “Sosyal”, “cinsiyet” ve “ırk” faktörleri çalışma sürecindeki yeni çelişkilerle kesişir – bu çelişkiler aynı zamanda, ekolojik ve sosyal hak mücadelelerinden ayrılmazdır (sosyal yeniden üretim dediğimiz de budur).  

Bu kriz, bu yüzden, modern emeğin sosyal işbölümünü ve sömürünün yeni mantığını açığa çıkarıyor. Bir yandan, tele-çalışma genişliyor (bilişsel çalışma, bilgi, dil ve iletişimsel çalışma, vd) ve 19 milyon aktif emekgücü içinde 8 milyon işçiyi kapsıyor. Buna “serbest dijital emek” denilenleri, yani muazzam sosyal veri kitlesini (enformasyon, içerik tarzında) üreten herbirimizi de dahil edebiliriz. Bu veriler internet veri platformu tarafından toplanıp sermaye birikim çevrimine katılıyor.

Diğer yandan, kamu veya özel hizmet emeği, ve neo-Taylorist kol ve zihin emeği var. Bu sonuncu işçiler, ücret kayıpları veya işsizlikten en fazla etkilenenler, işyerlerinde metaların ve insanların dolaşımı nedeniyle bulaşa (özellikle sağlık hizmeti işçileri) en fazla maruz kalanlar. En sonu, “kendi hesabına” çalışan işçiler, işsizlik sigortasının yeniden düzenlenmesiyle işsizlik sigortası kapsamından çıkartılmış olan işsizler, veya aşırı güvencesiz koşullarda bulunan, ücretlerini ek iş yaparak, enformal veya kayıtsız işlerde çalışarak dengelemeye çalışanlar var. Kayıtsız işçilerin bu durumunun görmezden gelinmesi, özellikle sağlık açısından çok ciddi bir problem. En sonu, yeniden üretim – kelimenin en geniş anlamında- işçilerinin bu krizin stratejik sinir merkezini oluşturduğu vurgulanmalı.

Bu gözlem temelinde iki mücadele perspektifi gündeme getirilebiliyor. Bir yandan, üretim zincirlerinin, örneğin otomobil üretiminin, parasal değerlenmeye değil acilen yeniden üretim temelinde ortak yaşam amaçlarına dönüştürülmesi talepleri yükseltiliyor: “Otomobil değil solunum cihazları üretelim!” Bu çerçevede, Fransız hükümeti Michelin gibi şirketlerin üretim organizasyonunu değiştirmeye “razı olduğunu” açıklamış olsa da, asıl sendikal tabanı oluşturan işçilerin bu doğrultudaki mücadelelerinin bu kararı zorunlu kıldığını hatırlatalım.

Verili durumda, emek cephesinden, üretimin demokratik kontrolü sorunu, kendini iki biçimde gösteriyor. Birincisi, yukarıda belirttiğimiz gibi, üretim zincirlerinin türün yeniden üretim gereksinmelerini karşılayacak tarzda dönüştürülmesi, bu yeniden üretim, neoliberal hükümetlerin sağlık sisteminin 40 yıllık “rasyonalizasyonu” sürecinde bir yana bıraktıkları bir görevdi. İkincisi, depolar, dağıtım merkezi ve fabrika işçilerinin, patronları irrasyonalizm ve korkutucu hurafelerle iştagal ederken, uyguladıkları hijyen özyönetimidir. 

Geçtiğimiz haftalarda, halen yaşamlarını riske ederek çalışanların apaçık reddiyeleri temelinde grev hareketleri gerçekleşti veya hazırlanmaya başladı: örneğin kargo/kurye paket teslimat işçileri. Neredeyse 1 aylık bir kapanmadan sonra, çoğu şirket çalışırkenki sağlık koşullarını ancak cuzi olarak değiştirdiler. Buna ek olarak, işçilerin “çalışmadan kaçınma hakkı”nı kullanması zor. Çoğu posta/kargo ofisi, örneğin, şimdiden greve gittiler, ve işyeri denetimleri halen 1.5 metrelik “sosyol mesafelere” uyulmadığını gösteriyor, ki aktif olan çoğu işyerinde buna uyulması zaten imkansız. Bu bağlamda sendikaların tepkisi de giderek daha fazla merkezi hale geliyor, ama bulaş nedeniyle normal işleyişe göre organize olmaları zorlaşıyor, sendika temsilcileri işyerlerinde dolaşamaz hale geliyor. Ama bir grev ilanı, kamu hizmetlerindeki, veya sendikalı olsun olmasın sağlık önlemlerine en az riayet eden Amazon gibi işyerlerinde, herhangi bir işçinin greve gitmesini sağlamaya yetiyor, bulaşın açıkça arttığı yerlerde en ılımlı sendikalar bile grev çağrısı yapmak zorunda kalıyor.

11 Mayıs’ta ilan edilen “bulaşın tedrici azalması” planı, şimdi işçilerin büyük kesimlerini üretime göndermek biçiminde algılanıyor. Macron ve neoliberalizmin çoğu öbür temsilcilerinin gereksinmelerinin ekonomi makinesini yeniden işletmek olduğu açıktır, diğer taraftan, kolektif yaşamın yeniden üretiminin savunulması ve örgütlenmesi gereksinmesi ise özerkliğe ve sosyal özörgütlenmeye daha fazla alan açacaktır. 

Okulların Mayıs başından itibaren yeniden açılması, anne-babaları işe döndürmenin yolu olarak uygulanıyor, eğitim işçilerini yığınsal bulaş riskine maruz bırakıyor. İşe geri dönmek için hangi sözlerin verileceği sorununa ilişkin yazmak için henüz erken olsa da, ulusal eğitim sistemi ve diğer sektörlerdeki güvencesiz işçilerin harekete geçmesi mümkün görünüyor, çünkü “emeklilik reformu”na karşı harekette kararlılıklarını yeterince göstermişlerdi. Dolayısıyla ulusal eğitim sisteminde grevin daha yaratıcı biçimlerine gelecekte tanık olabiliriz. 

Gerçekte, kitle hareketlerinin birleşimi artık hareketlerinin daha uzun sürdürebilme yeteneğine ve deneyimine sahip. Sarı Yelekliler Meclisleri ve onu oluşturan genel ve yerel karar süreçleri kadar, genel grev süreçleri de bunu başarması, burjuvazinin her gün uzun ve daha uzun mücadele baharlarından korkmasına yol açıyor, bunu birkaç yıl boyunca ertelemenin yollarını arıyorlar. Bu çerçevede, bunun için büyük planlar yapıyorlar, örneğin SUD-dayanışma sendikasının istemi üzerine, 14 Nisan’da Amazon’un faaliyetlerini yüzde 10’a indirmesi için mahkeme kararının, MEDEF’in (Fransa’nın en büyük patronları örgütü) müdahalesiyle ertelenmesi ve daha uzun çalışma saatleri ile sonuçlanması, buna mükemmel bir örnektir.

Ek olarak, genellikle görünmez veya güvencesiz işlere yol açan yeniden üretim emeğinin tanınmasına ilişkin talepler de aynı yönde gidiyor: Ekonomik krizin bulaşla bütünleşmesi, Fransa’da vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi için mücadeleleri düşündürüyor ve kuruyor (servet vergisini yeniden getirmek, istihdam ve rekabet vergisinin kaldırılması, vd). Ki bunun kamu sektörüne büyük yatırımların yapılabilmesi, zenginliğin daha iyi bir dağılımı ve kemer sıkma politikalarının genel reddi için gerekli olduğu düşünülüyor.

Tüm bu mücadeleler, hiçbir şeyin normale dönmeyeceğini garanti ediyor, hele ki Fransa’da, ki macronizmin politik makinesi yine şu kamu sektörünü parçalama reform ve planlarıyla birlikte yeniden başlamayasın.  

Bu bağlamda ve basıncı yoğunlaştırmak için, müdahalenin ve arayışın bugünkü temel meselesi, apaçıktır ki, sosyal yeniden üretimin alternatif özörgütlenme biçimlerini zamanında yaratmaktır. Kiralar sorunu, ev emeği, kadınlara karşı şiddet sorunu, temel mücadele pratikleriyle mutlaka bütünleştirilmelidir, halk dayanışma tugayları ve diğer dayanışma grupları şimdiden bunu yapmaya çalışıyorlar.

Bu arayışın bir diğer perspektifi, krizin ekolojik bileşenine dair bakış noktamızı sağlıyor: mevcut ekolojik krizin kendini içinde bulduğumuz durumun bir parçası olması, çalışma saatlerinin küresel olarak azaltılması ve sağlık mücadelelerine ekolojik bir perspektifle müdahale gibi konuları ekolojik hareketin merkezine taşıyor. Ekolojik Mücadeleler Paris Meclisi, büyük ölçüde buna eğilim gösteriyor, küresel yeniden üretim krizine yol açan ekosistem tahribatı sürecinde ekolojik sorunu siyasallaştırma girişiminde bulunuyor.

Ek okuma: Plateforme d’enquêtes militantes: http://www.platenqmil. com/

ACTA: Nous sommes en guerre! (Savaştayız!)

Fransa’da koronavirüs zamanlarında sınıf mücadelesinin sertleşmesi

Emmanuel Macron 16 Mart’taki ikinci başkanlık konuşmasında şu yüksek sesle ve açıkça ilan etti: “Savaştayız!” 20 dakikalık konuşmada tam 6 kere tekrarladığı bir ifade. Görünmeyen, her gün yeni toprakları fethederek ilerleyen, yeni sosyal ve coğrafi alanlara sızan bir düşmana karşı sağlık savaşı. Zor bir savaş, bu yüzden tüm devlet aygıtlarının harekete geçirilmesini gerektiriyor, ve tabii olağan yasal süreçlerin de baypas edilmesini gerektiriyor. Öyle bir savaş ki, kazanılması için “enfants de la patrie”nin (vatan evlatları-bn) koşulsuz desteğini gerektiriyor. Sadece milli birlik zaferi garanti edebilir. Onsuz savaş çabası başarısız olacağa benzer. “Devlet ödeyecek!” diyor Cumhurbaşkanı bize. Bu muğlak vaadin bir politik geçerliliğinin olup olmadığına inanmak size kalmış. Yine de, pandemi mevcut konjonktürde büyük bir kırılmayı ifade ediyor. 2016 İş Yasasına karşı hareket, sonra Sarı Yeleklilerin 2018-19 hareketi, sonra Emeklilik Reformuna karşı 2019-20 grevi ile birlikte, zamanımızın büyük politik meydan savaşlarından birini temsil ediyor. 

Baskılar

Cezayir Savaşından bu yana – Beşinci Cumhuriyetin kurulma anı- Fransa’yı sarsan krizlerin çoğu olağanüstü hal hareketleri yoluyla gerçekleşti. Mayıs 68 istisnasıyla, politik güç dengelerinin halk isyanlarıyla tehlikeye girdiği her seferde, iktidardaki hükümetler yasal çerçeveyi geçici olarak askıya aldılar. Bu yasal aygıtın sömürgeci genetiği iyi bilinir ve yakın tarihteki kullanılış biçimi tarafından teyid edilir: 1980’lerde üç kere “Denizaşırı Bölgeler”e harekat, 2005’te banliyo isyanlarına karşı harekat, ve 2015-17 döneminde terörist (IŞİD-çn) saldırılarına karşı kesintisiz harekat. 2017’den itibaren, olağanüstü hal durumu olağan yasaya dönüştürüldü, yürütmenin karar alma gücünü artırdı ve devletin güvenlik aygıtının yargı ve polis organlarının manevra yeteneğini artırdı. 

Çoğu Batı demokrasilerinde çalışmaya otoritaryan dönüş, bu yüzden Fransa’da özellikle belirgin. Korona krizi zaten varolan bu eğilimleri hızlandırdı, Olağantüstü Sağlık Yasası da önce olağanüstü normlardan esinleniyor. Her zaman olduğu gibi, yasal aygıtların somut uygulanışı soyut bir homojenlikte değildir, sosyo-coğrafi bölgelere ve bunların özgül sınıf ve ırk dolayımlarına bağlı olarak farklılıklar gösterir. Bu açıdan, sömürgeleştirilmiş bölgeler, işçi sınıfı mahalleleri, hapishaneler, idari toplama merkezleri (CRA), göçmen yerleşimleri ve sosyal ve sağlık-sosyal kurumlar; asker, polis ve hapishane ve yargı otoritelerinin tacizlerinin, şiddetinin ve adaletsizliklerinin öncelikli alanlardır. Diğer Fransız kolektifleriyle birlikte hazırladığımız “Sağlık Olağanüstü Hali Gözlemleri” raporunda ortaya koyduğumuz gibi, mevcut kriz devlet güvenliği mantığını ve onun kontrol ve disipliner pratiklerini yoğunlaştırma fırsatı verdi. Zengin bölgeleri ve kent merkezlerine polis ve medya tarafından “pastoral yönetişim” manzaraları sunulurken, sömürge alanlarında, işçi mahallelerinde, toplama kamplarında devletin baskı aygıtının “sağ eli” seferberlik halinde.  

“Forces de l’ordre”ın (düzen güçleri-çn) 100 bin üyesine (jandarma, polis, asker) ek olarak, bu, belediye polisi, kırsal muhafızlar, Paris belediye ajanları veya bekçiler, dronlar ve mobeseler gibi belli organ ve kurumlarla genişletilmiş durumda. Otoriter devlet aynı zamanda, normal kamu uzam-zamanında normalleşen eylem alanlarını artan ölçüde kapatıyor. Kamu alanındaki bu ayrımcı pratikler, toplumlarımızı yapılandıran eşitsiz maddi yaşam ve çalışma koşullarını yansıtıyor. Sağlıkları pahasına kitlesel olarak çalışmaya zorlananlar alt sınıflar. Ölümcül virüs tehdidine maruz kalanlar, ve aynı zamanda Covid-19 kriziyle iç içe geçen krizlerin en zararlı etkilerine maruz kalanlar, her zaman sosyal merdivenin alt basamaklarında olanlar.

Sömürüyü sorgulamak

Sağlık, ekonomik, sosyal, ekolojik gibi çoklu boyutları beklenmedik biçimde bütünleştiren mevcut kriz, Fransa’da neolberal hükümet politikalara karşı güçlü sosyal mücadelelerin uzun bir döneminden sonra ortaya çıktı. Dahası, üretim ve yeniden üretim – ya da, daha net biçimiyle, kapitalist (değer) üretim tarzı ile sosyal (emeğin) yeniden üretimi arasındaki çelişkiler- evrenlerinin karşılıklı bağımlılığının altını çizerek, sosyal yeniden üretimin emek ile sermaye arasındaki savaş meydanının büyük bir meselesi olduğunu açığa çıkardı. Bunu Sarı Yelekliler hareketi ve ondan sonraki emeklilik reformuna karşı hareket de zaten ortaya koymuştu.

Paris bölgesinde, pandemi metropol alanındaki sosyal eşitsizlikleri ve bunların mekansal şekillenişini daha da çarpıcı hale getiriyor. Parislilerin yaklaşık yüzde 17’si krizin hemen başında ikinci bir yerleşime kaçarken, Seine-SaintDenis bölgesi, ki Fransa’nın en yoksuludur, en yüksek ölüm oranlarının kaydedildiği yerdi. Bu farklılık nasıl açıklanabilir? Konut koşulları ve hastanelerin kaynak yetersizliği kuşkusuz merkezi bir rol oynuyor, ama bunların “vazgeçilmez” sektörlerde istihdam edilen emekgücünün ana gövdesini oluşturan alanlar olduğu unutulmamalı: bulaş sırasında çalışmaya devam eden çöp toplayıcıları, lojistik işçileri, temizlikçiler, ulaşım ve kişisel bakım işçileri… Macron’un politikalarına karşı son sosyal hareketlerde sokağa çıkanların “ön cephesi”nde yer alanlar, şimdi ekonomiyi pandemi sırasında ayakta tutanlarla – sosyal yeniden üretimi sağlayanlarla- büyük ölçüde aynı kesimlerdir.   

Dolayısıyla kriz neoliberal politikaların etkilerini daha görünür hale getirmekle kalmadı, ama aynı zamanda, kitle özdeneyimini bütünleştirme potansiyeli üretti: sosyal kutuplaşmayı yoğunlaştırdı, sınıf çıkarlarını daha belirgin hale getirdi, “biz” ve “onlar” imgelemini güçlendirdi – ki bu da Sarı Yelekliler hareketi tarafından gündemleştirilen bir şeydi. Bu sınıf dayanışmasının (işyerlerinde ve işçi mahallelerinde) somut deneyimlerine dayanan yeni politik inisiyatiflerin zeminini sunuyor, militan kar ve eylem süreçleri için stratejik bir alan.

Ama pandemi, Macron için de, uzun süreli sosyal muhalefetle karşılaşan politikalarını yeni yöntemlerle sürdürme fırsatı da sunuyor. Mevcut krizin riskleri, sağlık olağanüstü hali çerçevesi (yasal çalışma saatlerinin uzatılması ilk elde, ama aynı zamanda emek hareketliliğini kontrol etmek için büyük veri teknolojilerinin kullanımının sistematize edilmesi) tarafından meşrulaştırılan yeni tedbirler için bir laboratuar haline geliyor. Emek ilişkilerini yeniden yapılandırma fırsatları yaratıyor, bunlar “yeniden yapılandırma” bakışıyla “milli birlik” çağrılarıyla meşrulaştırılıyor, çünkü, bildiğimiz gibi, amaçları bu krizin faturasını orta ve uzun dönemde işçi ve orta sınıfların ödemesi olacak, tıpkı 2008 krizinde yaptıkları gibi. Uzun erimde bu yeniden yapılanmanın alacağı yön, araştırmanın bir diğer stratejik alanıdır. Şu resmi “kutsal birlik” (“kutsal birlik” ifadesi, 1. Dünya Savaşı sırasında solun siyasal ve sınai mücadeleden imtina edip “milli birlik” uzlaşmasına girmesine atıfta bulunuyor) konsensusunun arka planında sosyol hoşnutsuzluk ve itaatsizlik biçimleri bazı sektörlerde kendini göstermeye başlıyor (örneğin kamu ulaşımı, hastaneler, yaşlı bakım evleri, lojistik, eğitim, süpermarketler…). Sağlık önlemleri ve güvenlik yoksunluğundan kaygılanan işçiler seslerini yükseltiyor. Üretim ile yeniden üretim, karlar ile yaşam arasındaki bu çelişki, bulaşın azaldığı anda kendini dramatik biçimlerde gösterecek. Gelecek çelişkilerin zeminini geliştirmek için, bizim dikkatimizi hükümetin “genel seferberlik” – yani emeğin “virüse karşı milli savaş” adına kendini feda etmesi- çağrısına karşı şimdiden yükselen direniş alanlarına yoğunlaştırmamız gerekiyor.

Metropoldeki Partizanlar

Fransa’daki durumun en çarpıcı özelliklerinden biri “sonraki güne” odaklanılmasıdır. Otonom hareketin en radikal damarlarından İnsoumise’e (Fransa’da sol sosyal-demokratlar) kadar, Troçkist soldan Yeşillere kadar neoliberal ortak duyuya teslimiyet tarzında bir konsensusun oluştuğu görülüyor: “devleti dinleyelim, onu en fazla eleştirelim, sonra ne olacağına bakarız”. ‘Bir hükümet biçimi olarak kriz’ teorisyenlerini görmek çarpıcı olsa da, müdahalelerini “sonraki güne” ertelemeleri, 2016’dan beri kesintisiz mücadeleler sırasındaki hareket ve durumlardaki ani değişimlere yanıt verme yeteneksizliklerini yansıtmaya devam ediyor. Online etkinlik girişimlerini bir yana bırakırsak, kendimize yalnızca geleceğin, tıpkı koronavirüs gibi, uzun zaman önce başladığını, ve daha az öldürücü bir dünyanın gelişmesinin daha iyi günlere bırakılamayacağını hatırlatabiliriz.

“Sonraki gün” mantığına karşı, Milan’daki yoldaşların “sağlık özsavunma tugaylarının” örgütlenmesi çağrısı, bize daha tercih edilir bir hipotez gibi geliyor. Çünkü bu durumun birikimi ele alıyor ve Batı Avrupa’daki neoliberal yönetişiminin kumanda krizini tanımlıyor, Paris’ten Brüksel’e, Lyon’dan Nantes’a ve Fransa ve İtalya’daki birçok başka şehre yayılma yeteneğine sahip. Lega’nın Lombardy’si, Macron’un Fransası ve Johnson’un Britanyası, hep pandemi karşısında açıkça silahsızlandırılmış bölgelerdir. Fransa’da, bir aylık kapatmadan sonra, dünyanın 6. büyük ekonomisi, yalnızca 10 bin solunum cihazı üretebilmiştir, yeterli maske ve dezenfaktan jeli güvencesi bile verememiştir. Dayanışma ve özörgütlenme inisiyatiflerinin başarısının ise herşeyden önce gözler önüne serdiği neoliberal devletin başarısızlığıdır. Paris’te ana hastanelerinden birinin FFP2 maskeleri bir aşevi işçileri tarafından temin edildi, bakım evleri aktivistler tarafından tedarik edildi, ve sosyal yardımları dağıtan posta işçileri bile partizan dayanışmasına dayanmak durumunda kaldı, çünkü yöneticileri onların tüm maskelerini (24 milyon adet) Fransız polisine vermişti.  

Halk inisiytiflerinin sayısı katlandı ve sadece tugaylar adı altında faaliyet yürütenlerle sınırlı değil. Dayanışma bağları, mahallelerde, sokaklarda ve binalarda gelişiyor ve güçleniyor. Eskiden devlet idaresi veya özel çekirdek aile içi alanı olarak tanımlanan, ve belli sosyal gruplara özgü olarak normalize eden görevler, şimdi tamamen kolektif örgütlenme konusu haline geliyor. Diğer taraftan, çok uzun zamandır, sosyal etkileşimlerin sadece ekonomi ve tüketim tarafından şekillendirildiği saf geçiş alanları, yaşamın merkezinde duran yerler haline geliyor, egemenliğin direnişi proveke ettiğini ve “bir politik nesne olarak yaşamın büyük değer kazandığını ve onu kontrol etmeye çalışan sistemin karşısına dikildiğini” hatırlatıyor. 

Bu inisiyatiflerin amacı, uzun zamandır devletle el ele çalışan humanist örgütlerin yerini almak değil, ama yeni bir politik yörünge izlemektir. Onlar yalnızca mevcut düzenden kopuşun değil, aynı zamanda gelecek yeni dünyanın ipuçlarıdır, özörgütlenme pratiklerinin gerçekleştirilmesi devlet-merkezli bakışı yıkma potansiyelini taşır. Tugayların bir diğer önemli özelliği, “evde kal”mamızı isteyen politik dizgeye karşı uluslar arası örgütlenme çerçevesini geliştirebilecek olmalarıdır. Devletlerin savaş metoforlarına muhalefet için Direniş hayalinin neşeli ironilerini yapmanın ötesinde, pandemi bağlamında uluslar arası bir kurumlaşma temel bir ihtiyaçtır. Potansiyel kitle pratikleri ve gösterdikleri sorun ve talepleri ertelememek de çok önemlidir. Kitlelerin sağlığına ilişkin nüfus-düzeyinde pratikler var mıdır? Herkesi kaplayan korkunun yerini bir eylem grubunun dayanışmasına katılmanın gururu alabilir mi? Yaşamda kalma paniğine karşı, sosyal hareket özel eşyaları toplumsal eşyalara dönüştürebilir mi?

Bizim cephede ayrışma nadir ve sürekli, inatçı, yeniden üretilebilir ve yaratıcı kitle politikası ışıldıyor. Görev ise çok daha büyük ve aciliyet daha yakıcı. Koronavirüsü üreten dünyanın alaşağı edilmesi, daha parlak olası bir yarını bekleyemeyecek kadar acil olsa da, uzun ve sabırlı bir pratik yolculuğa kilitlenmekten geçiyor. Geçen yüzyılın başlarında genç bir adamın söylediği gibi:

“Komünizm sosyal yaşamın her noktasından yükseliyor, her yerde çiçek açıyor. (…) Bir yol sıkı sıkıya kapanmışsa, bir başkasını buluyor, bazen en öngörülemez olanı.” İlk kolektif metnimizde, sosyalist geleneği ve canlanan ekolojik hareketleri karakterize eden iki iyi bilinen kelimeye yer vermemizin nedeni budur: komünizm ya da yok oluş!

Ek okuma: ACTA: https://acta.zone/

KAYNAK: https://notesfrombelow.org/

file:///C:/Users/ben/Downloads/notesfrombelow.pdf

Çeviri: Devrimci Proletarya

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*