Renault Flins işçisi, CGT şube sekreteri Ali Kaya, geçtiğimiz hafta Paris’te katıldığı panelde Bursa Renault grevine ilişkin deneyimlerini anlatmış, Fransızca anlatımı sırasında işçilerin “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü Türkçe aktarmıştı. Kendisiyle bir araya geldik; Bursa Renault grevine ilişkin deneyim ve önermelerinin yanı sıra Fransa’daki sınıf hareketine dair düşüncelerini konuştuk.

Ali Kaya ile buluşacağımız yer PSA Citroen fabrikasının olduğu, Paris’in kenar bir semtiydi. Buluşma öncesinde gardan çıktığımızda bizi bir nehir karşıladı. Seine nehrinin deltalandığı, etraftaki her şeyin yeşile büründüğü, suyun ağır ağır aktığı, güzel bir yer. Bir kısmı sağlam, bir kısmı yıkık sadece ayakları kalmış bir köprünün karşısından suyun akışını seyrettik. Nehrin kenarındaki plakette 1800’lerde devrin ünlü yazarlarının buradaki bir restoranda bir araya geldikleri, köprü altına ağ kurulup balık avladıkları, kadınların çamaşır yıkarken sohbet edip şarkı söyledikleri yazıyordu. Köprü 1944 yılında Fransa Alman işgalindeyken Müttefikler tarafından bombalanmış, kullanılmaz hale gelmişti.

Ali’ye ilkin Bursa’ya ilişkin izlenimlerinin ne olduğunu sorduk:

“Birimizin kartı bazmazsa hepimiz greve gidelim”

– Grev günü, hatta öncesi Cuma günü ben gitmeye karar verdim. CGT’ye “N’apıyorsunuz” dedim, onlar adına gitmedim, onlar kararsızdı, kendi adıma gittim. Renault işçisi olarak. Ama ben gidince CGT bunu resmileştirdi.
İki işyeri arasında işçi değişimi vardı. (Yılda ortalama 15-25 işçi Fransa-Renault’ya formasyon için geliyor.) Tanıdıklarım vardı oradan. Benim bağım olan insanlar solcu ama militan değil. O yüzden de anlatımlarında “filtre” yok. Fakat bu mücadelenin içinde militan oldular. Gittiğimde BMİS (Birleşik Metal) beni kendi ilişkileriyle tanıştırdı. Orada işçilerin moralini ve düşünce seviyesini gördüm. İşçilerle militanlar arasında kuyu vardı.
BMİS’in greve yönelimi yok. Birkaç kişiyle bağları var, kontrolü yok. Ama temsilcilerin bir kısmı, ve haksız da değiller, bir aşamada BMİS’e mecbur kalacağız diye düşünüyorlar. Yasal sebeplerle. Şimdi ama daha erken. Kimse sendikaya güvenmiyor.

Grev nasıl başlıyor, işçiler nasıl bir düşünüşle hareket ediyorlar?

– Bir alt örgütlenme yok. ’98 tecrübesi var. 2012 daha canlı bir tecrübe. Sıradan işçi de biliyor mücadeleye başlaması gerektiğini. Problem maaş; sendika değil. Türk Metal’e çarpması, 1) TM böyle olduğu için, 2) Mücadele çok siyasi olmadığı için. Yoksa direkt patrona çarpar. TM it! İşçilerin itin sahibine saldırması lazım.. İşçiler doğrudan patronla karşı karşıya gelmek istemiyorlar. Bilinçli olsalar direkt ona yönelirler.
Renault greve başlamadan önce birçok etap geçti. Sakal bırakma, çatal kaşık vurma, servislere binmeme… Çoğu gerici, sarkık bıyıklı işçilerin. Orada bana gel bize yardımcı ol sendika kuralım diyenlerin face sayfalarına baktım, öyleler. Temsilciler solcu, ama dinci insanları yönetiyorlar.
Örgütlenme seviyesi… Mücadelede maaş masaya koyuldu. Böyle zamanlarda ilkin işten atma olur. Kendi kararları vardı, biri atılırsa herkes iş durduracak diye. İlk istifalar başladığında her vardiyada işçiler kapıda bekliyordu. Beraber giremezsek, birinin kartı basmazsa hepimiz greve gidelim diye. Ayın 15’inde herkes içeriye giremedi, işten çıkarma olunca girmiş olanlar da dışarı çıktılar, grev oldu. Önce sakal, çatal bıçak, sonra da bu. O zaman kurul yoktu.

Grevin örgütlenmesi

Kurulun yapısı nasıldı? Nasıl oluşmuştu?

Kurulda kim olur, kim cesaretlidir, dürüsttür, güvenilirdir… Seçim olmadı, doğal önderlikle oldu. Sonradan resmileşmiş gibi oldu. İlk karşı karşıya gelişlerde öne çıkanlar, söz söyleyenler. Toplantı olunca kim gidecek konusu üzerinden belirlendi. Grev başladı, sonra bunlar 10 kişi kadar, diğerlerini seçtiriyor. Vardiya ve atölye temsilcilerini seçtiriyor. Onlar daha resmi bir şekilde seçilmiş. Öncelikle bölümleri örgütlenmek için. Mesela 8 kişi biz fabrika temsilcisiyiz ama nasıl bağ kuracağız. Bir bölümden 8 kişi x 3 vardiya = 24 kişi. 200 atölye var. Bazı bölümlerde bir, bazı iki, bazı hiç temsilci yok. Başı çekenler sol görüşlü birisi de gerici.
Ben onlara görüşmelere gitmeden toplanıp tartışıyor musunuz, onaylanarak karar alıyor musunuz, işçilere oy verdiriyor musunuz, diye sordum. Gençler çoğu, ama militanlarda bile örgütlülük zayıflık. Tabii bu uzaktan ders vermek gibi olmasın da!… Örneğin toplantıya gitmeden önce 8 kişi konuşuyor, işçiler yok. Ama toplantıda karar vermiyorlar. O, sonra. Demokrasi işini formalize etmiyor yönetenler. “Ben geldim” dedim “mesela, pres bölümünde çalışıyorum, ben de gitmek istiyorum dedim toplantıya, beni nasıl engellersin toplantıya girmemi?”, “O olmaz,” dediler. Ben de dedim ki “Benim senden farkım ne, sen niye gidiyorsun? Onun için seçilmemiz lazım.”

Bütün işçilerin katıldığı toplantılar oluyor muydu? Birlikte karar alınıyor mu? Görüşme sonrası işçilere toplu iletilip onaylanıyor muydu?

Toplantı dedin ya, acil durumda telefonlarla toplanma oluyor. Fabrika normalde 6000 kişi. Ama orada en fazla 2000 kişi oluyor. Toplamak da zor. Vardiyalar her zaman durmuyor. Dinlenmeleri de gerekiyor. Bazı kararlar oylama ile, bazı kararlar bağırma ile alınıyor. Temsilciler işçilerin kontrolü altında.

Bunların içinde Türk Metal temsilcileri var mı? Yoksa onlar eylemler başlayınca tasfiye edilmiş mi?

Onlar likide olmuşlar, zaten 7-8 tanesi kendileri istifalarını vermişler.
Bir zayıf yön de, grevin fabrikalar arasında örgütlenmesi yok.

Fabrikalar arası kurul vardı, ortak açıklamalar çıktı.

Fabrikalar arası kurul dedin ama o formalize olmadı. Tofaş temsilcileri ile görüşüyorsun. O seçildi mi, sıradan biri mi? Günde kaç sefer toplantı oluyor? Bunlar soru….

Fabrikalar tek tek görüşme ve anlaşmaya gittiler. Üst bir örgütlenmeye gidemediler.

Koordinasyon olsaydı da böyle fabrikalar ayrı ayrı sözleşme yapabilirdi. Öbür fabrikaların temsilcisi de Renault idi.

Renault’nun talebi hepsini arkasında topladı. Bosch’ta yüzde 60 artış sağlandı, biz de bunu istiyoruz, dediler. Renault işçileri önceki mücadelelerde de hep ilk başlayan ve öncü olan. ’98’de de, 2012’de de ilk harekete geçen.

Bosch’un yüzde 60 değil, yüzde 14’le yüzde 60 arasında ama kıdeme göre de değişiyor. Aslında talebin tek olması avantajdı, hala da avantaj… Pratik organizasyon için işçilerin kendilerinin örgütlenme yapması şart. Şu anda mücadele belli bir seviyededir. İşçilerin talebi ekonomiktir, siyasi değil. Bazı yorumlar var böyle ama ben o ikisi arasındaki köprüyü öyle yapmıyorum.

Direkt demokratik bir taleple çıkmıyorlar ama dolayımdan o bağlantı oluşuyor.

Seçim dolayısıyla işçilerde illüzyon var. İşçiler hükümet bizden taraf diyor. Talepleri MESS kabul etmiyor diyorlar. Hükümet çözüm istiyor, yönetim istiyor, ama MESS istemiyor diye düşünüyorlar. Ama bu sorun çabuk çözülür. Bak şimdi de mücadele sürüyor zaten.

Öncesinde Ali Babacan, dün Ekonomi Bakanı “Çok zararımız oldu” diyorlar. “Seçim döneminde bu manidar” dediler. Dış mihrak söylemi ile eylemi karartmaya çalışıyorlar. Hükümet ve TÜSİAD geriliminden dolayı hükümet istiyor, TÜSİAD istemiyor diye bir düşünce mi var?

Evet. CNNTürk aradı. Telefonda “Renault’nun Fransa’dan yolladığı üretimi tekrar alacağı için seviniyor musunuz?” diye sordu.

Bakanların açıklamalarına işçiler ne diyor? Hem de seçim döneminin etkisi nedir?

Diğerleri işçi lafı bile etmiyor. Oy ile mücadele bağı direkt kurulamaz. AKP belediyeleri yardım getirdi, Nilüfer belediyesi (CHP) getirdi. Ama işçiler gücünü anladı. Çok uzaktan geliyoruz, çok geriden başlıyoruz. 2012’de 30 kişi atıldı, hiçbir şey olmadı. 2 prim artı senelik zam aldılar. Ben buradaki primleri anlattım onlara. Şimdi her sene 12. ay 600 TL alacaklar. Temsilciler kabul edildi, resmileşti. Bu bir devrim. Öbür fabrikalar işe başladı. Üstelik Renault’nun problemi parayı vermek tamam ama her şeyi de kabul etmek istemiyorlar. İşçiler biz burada eyleme bir pause (ara) koyalım, biraz bu verilen sözlerin sonucunu görelim diyor. Temsilcilere kişisel baskılar da oldu. Savcılık, polis falan. Vali görüşmede temsilcilerin gözüne bakarak “İlerde problem yaşarsınız, siz sorumlu olursunuz, Sen başlarsan işçi de başlar” demiş. Şimdi bunun söylendiği kişi kendisini tehdit altında hissediyor.

Grev sendikaların dışından başladı, ya devamı?

’89 daki işçi eylemleri sendikalardan doğmadı. İşyeri komiteleri oluştu, hareket onların önderliğinde gelişti. Şimdi de yasadışı grev sendikaların dışından başladı. Zayıf bir işçi örgütlenmesine dayanıyor. Gelişkin bir sınıf örgütlüğü bilinciyle değil bir zorunlulukla, Türk Metal gibi temsilcileri seçtirmeyen, işçilere saldıracak bir gücü hazırda tutan faşist, mafyatik bir sendikaya karşı tavır alınarak. Şimdi yeni bir sınıf örgütlenme biçimi doğuyor, işçi kurulları. Avrupa işçi hareketinin deneyiminde de var bunlar. Sendikadan ayrı ama onu sendikaların karşısına koymadan, sendikaları reddetmeden onlar üzerinden ilerlemek hareketi güçlendirir mi yoksa onu bırakıp sendikayla mı devam etmeli? İşçiler arasında yeni bir sendika kurma, Birleşik Metal’e geçme tartışmaları da başladı…

Şimdi şöyle bakıyorum ben. Somut durum budur. Mücadeleci işçilerin sendika dışından olması bu kurulları inşa etmeye yardımcı olur. Bu bizim seçtiğimiz bir şey değil. İşçinin örgütlenme tecrübesini hızlandırıyor. Ama burjuvazi şunu da anladı. Mücadele anlamında işçilerin sendika dışında olması onlar için kötü. Avrupa burjuvazisi daha tecrübeli Türk burjuvazisinden. O bu sendikaları daha bağımsız bırakır. Onun için BMİS tam uygun. Şu anda mücadele yükselirse sendikaya ihtiyaç yok. Ama gerileme döneminde, normal dönemde, sendika işçilerin kendini koruyabilmesi için gerekli bir kurumdur.

Yasal bir gereklilik olarak mı, TİS vb için? Renault’da, Tofaş’ta …, işçiler fiilen kendi temsilciliklerini kabul ettirdiler.

Yasal, onun da dışında örgütlenme okuludur sendikalar. Öyle kullanılabilir. İyi mi değil mi problem değil. Örneğin Renault’da durum böyle devam ederse kötü olur. İşçiler arasında hangi sendika tartışması var. Sendika, tartışılacak bir şey değil. Bir seviyeye kadar sermayeye yardımcı olur. İşçiler radikalleşirse sendika polis rolü oynar.

BMİS’e giderlerse işçilerin sendikal demokrasi basıncı olur mu? TİS süreçleri vb. işçiye sorulmadan karar alınmamasını sağlar mı? Yönetim üzerinde kontrol, dönüşüm gerçekleşir mi? Yoksa bir sonuca ulaşmış olmakla edilgenliğe mi dönerler; mevcut sendikal yapı onları pasifize eder ve olduğu gibi devam mı eder?

Bence TM tarzına dönmez ama işçilerin mücadele, mobilizasyon seviyesine bağlı. Karar çiğneme şu an olmaz ama ilerde olur. Sadece siyasi militanlar faaliyet yürütürse ona karşı frenler. Ama maddi güç veriyorlar. BMİS’in olduğu fabrikaları görüyoruz orada devrim mi oluyor!

BMİS?

BMİS işçilere yaklaşamıyor. Bildiri dağıtamıyor. Alternatif olmadığını biliyor. Burjuvazinin bu tek sendika sistemi değişmedi. Bizim amacımız sendika-işçi kopukluğunun olmaması.

Destekçilere karşı tutum

Çıkan haberlerde, anlatımlarda işçilerin dışarıdan destek için gidenlere soğuk davrandıkları, katı bir tutum aldıkları , “Neden geldin?” diye sordukları yer alıyor? Oysa grev ve direnişlerde işçiler dışarıdan gelen desteği sevinçle karşılar, davalarını anlatmak ve duyurmak için bir fırsat sayarlar, yalnız olmadıklarını hissederler, burada niye farklı oldu?

Ben Pazar akşamı gittim, beni içeri bırakmadılar. İnsanı rahatsız eden bir durum… Ama ben içerde olsam belki ben de yapardım. Eylemi yürüten, işçilerdi. Sonra bana “Öyle yapmasak fabrika önü Gezi’ye dönerdi,” dediler, “tüm solcular gelirdi”. İçeriye sadece Renault kartı taşıyanları alıyorlardı, bunun üzerine Renault yönetimi polislere kart yaptırdı. Onlara bir yöntem önerdim, bölüm bölüm işçiler bir araya gelin, toplanın, tanımadıklarınızı dışlayın diye. Toplandılar bölümde, 6 kişi ortada kaldı, çünkü onlar hiçbir bölümden değildi. İşçiler flic’leri (polis) dışladılar böylece.

“Solcular buraya gelirse anlaşmamız güçleşir, bizim davamız ekmek davası, başka bir yöne çekilmesine imkan vermeyelim” mi düşünüyorlardı?

Solu bırakmama sebebi 1) Taban gerici 2) Mücadelenin çıkarları için. İkisi karışık bir durumda. Bu, mücadelenin düzeyi ile bağlantılı.

Peki Gezi ile ilgili işçiler olumsuz mu düşünüyorlardı?

Tabii. Gezi’de Aleviler, solcular, eski asker aileleri katıldı, işçiler yoktu.

İş kulelerinde çalışan beyaz yakalı işçiler, semtlerden gelen genç işçiler vardı. Kendi sınıf talepleri ile değil ama varlardı. Sanayi proletaryası, Bursa, Gebze, bunlar Gezi’ye uzaktı.

Benim arkadaşım Türkiye’de Renault’dan emeklidir, o, AKP’ye karşı katıldı. Ama işçi talepleri ile katılmadı. Tek problem AKP oldu. O zaman kimse işçi talebi konuşmuyordu.

Sıra işçi sağlığına da gelecek

Renault’da temel konu ücretti dedin. Çalışma koşulları ağır. Üretimin temposu hızlanmış durumda. Dijital kontrol sistemleriyle birlikte işçiler üzerindeki kontrol ve denetim artıyor. Eskiden az da olsa kaçamak yapabilirken şimdi onu da yapamıyorlar. İşçiler 1 dakikada, 57 saniyede araba çıkartılıyor diyor. Çalışma koşullarının ağırlaşmasına, üretimin temposunun artmasına karşı bir talep yok mu? Sen bunun ortaya çıkardığı hastalıklardan söz ediyorsun…

Bu var ama onu geride tuttular. İş koşulları çok zor. TM’e isyanın sebebi bir de odur. Bel fıtığı, boyun fıtığı gibi hastalıkları hiç sorun etmiyorlar. Ama bu sorunlar yeryüzüne çıkmadı. Bence o konuyu fazla öne sürmediler. Çünkü genel bir talep olmadı. Grev ondan patlamadığı için o konu geri planda kaldı. O şimdi bölüm bölüm yaşanacak, genel talep yapamazsın. Bölümler birbirinden farklı. Mesela bizim bölümde saatte 10 dakika pause var. Montajda daha farklı. Günde 26 dakika pause. Ama bu sorun ikinci etapta.

Ali, “İşçiler işbaşı yaptıktan sonra telefonla konuştuğumda bana ‘Biz işe başladık, önceden tenezzül edip merhaba demeyenler -fabrika yöneticilerini kastediyor- bize işe başlamanızı unutamayız diyorlar” diye anlatıyor.

Bu işçilerin eylemle neyi kazandıklarının açığa çıkması. Özgüven, işçi onuru. İşçilerin bundan duydukları sevinci,ona verdikleri önemi gösteriyor.

Buradakiler onu bilir. (Fransadaki kapitalistleri, yöneticileri kastediyor)

Buradakiler neyi biliyor?

Grev yaşıyorlar, işçinin psikolojisini biliyorlar. Bilek gücü ortamını daha iyi anlarlar. Yöntem, böyle durumlarda iyi davranmak. Renault yönetimi, buradakiler tecrübeli, oradakiler işten atmaktan başka bir şey bilmiyor.

Türkiye’de önceki faşist rejimin yöntem ve tecrübeleriyle hareket ederler. Bastırma ve zorbalıkla sonuç alma, fabrikalarda da ilk uygulanan bu olur. İki gün önce bir röportajda Türkiye’deki kapitalistlerden birisi, ana şirket bize “80 cent için üretim mi durdurulur, verin” diyor, biz onlara bu artışın neden verilmemesi gerektiğini anlatıyoruz diyordu.

Şimdi işçiye başka türlü bakması lazım.

Fransa’da hiç kimse “Benim ailemde işsiz yok” diyemez

Biraz burayı da konuşalım? İşçi hareketinin Fransa’da güçlü deneyimleri ve mücadele birikimi var. Eylemlerde bir devamlılık da var. Ama CGT, geriye doğru tekrarlar yapıyor. 1 Mayıs geçen yıla göre zayıftı, okullardaki eyleme katılım yüzde 25’te kaldı, sağlıkçıların eylemi de benzer oranda kaldı. Siyasal düzeyde sağ partiler UMP, FN yükseliyor, kriz-durgunluk etkisine karşın sol bütün kesimleriyle geriliyor ve karşı bir yükseliş yok.

Büyük problem, bizde işsizlik 10 yıldır artıyor. Fabrikalar kapanıyor. Tüm işçi ailelerini etkiliyor bu. Hiç kimse benim ailemde işsiz yok diyemez. O riski herkes yaşıyor. İşçinin morali kırıldı. Kaç senedir biz bununla yaşıyoruz. Sendikalar, özellikle de CGT sendikası Sarkozy döneminden beri burjuvazinin ve hükümetin gözüne iyi görünmeye çalışıyor. Kendi rolünü “sosyal partner olmak” diye tanımlıyor. Sosyalist Parti hükümette zaten. Sosyalist Parti geldikten sonra ilk defa bu yıl 9 Nisan’da eylem oldu.

Evet, bu yürüyüş 1 Mayıs’tan daha iyiydi. Daha kalabalıktı.

O yürüyüşten önce CGT yönetimi yolsuzluk sebebiyle değişti. Yeni yönetici eski Renault işçisi, benim merkez temsilcim. O kendini göstermek için yürüyüşe çağırdı. Ama rutin geliyor. Sendikalar mücadeleci değil. Yapsalar başarırlar demiyorum ama onu da yapmıyorlar.

Sendikalar böyle ama işçilerde bir mücadele birikimi olmuyor mu?

İşçiler biz bir şey yapamayız, yönetenler çok güçlü diyorlar. Sendikalar bir boka yaramıyor. Biz de bunun ortasında mücadele veriyoruz.

Ama Bursa da patladı böyle. İşçilerin çoğu İç Anadolu bölgesinden göçmüşler. Toplumsal gericilik birikimi yoğun, bir şey olmuyor deniyordu.

Şartlar aynı değil. Türkiye’nin ekonomik durumu 10 senedir düzeliyor. İlerliyor. Hükümet, tamam sizin sıranız da gelecek diyor. O şartlarda yaşıyor. Bursa Renault’da ben 2012’de işten atmalar olduğunda burası 5-10 sene kendine gelemez demiştim.

Otomotivde üretim artış halinde evet. İç pazarda da dış pazarda da satışlar yükseliyor. İşçiler de bunları biliyorlar. Ama işçi mücadelerinde iki durumda yükseliş olur. Birincisi, ekonominin yükseliş dönemi, işçiler ücretlerde artış ve yeni haklar talep ederler, ikincisiyse koşullar çok kötü olduğu zaman hak kayıplarını azaltmak ve isyan biçiminde patlamalar olabiliyor…

Bence ne o ne ikincisi, otomatik bir şey yok.

Yok tabii otomatik.

Bilmiyorum… Sınıfın gücü somuttur. Gerçek bir gücü vardır. Her an patlama olabilir yani, burjuvaziye güvenebiliriz! Biz kendi çalışmamıza bakalım…

Sendika dışı örgütlenme ve işyeri meclislerinin Avrupa işçi hareketinde de bir yeri var. İşçi meclisleri 1920’lerde yayılan bir örgütlenme biçimi. Türkiye’de ’89 bahar işçi eylemleri de sendikaların dışında işyeri komiteleri önderliğinde gerçekleşti. Geriye doğru baktığımızda işçi hareketi tek bir örgütlenme biçimine bağlı değil. Sendikalar giderek öne çıkıp kurumsallaşıyor. Sendikaları yok saymadan işçi hareketinin bu örgütlenme biçimleriyle yürümesi konusunda ne düşünüyorsun? Bence CGT dahil sendikalar aşırı kurumlaşmış. Doğal bir demokrasi ortamı olması…

Bence olmaz… Fransa’da ve fabrikalarda mücadeleci işçilerin hepsi sendikalara sığınıyor. Sendika yönetimleri bürokratik. Ama taban mücadeleci, darbe yiyen, patrondan zulüm yaşayan onlar. Yarın patlak olursa bu sendikalardan geçiyor. Dışında olmaz. Kendini patrona karşı öne sürenler hep mücadeleci insanlar. Hem avantaj sendikalar, çünkü toplu bir birleşim. Hem de dezavantaj, çünkü yönetimi bürokratik. Yönetimin denetimi büyük değil. Ben sordum “Türkiye için ne yapalım” diye. İşçiler “Boş ver onları sen git” dediler. Sendikanın derdi aidatları toplamak. Biz kirayı ödeyelim ama evin içinde istediğimizi yapalım!

Fabrika sorunlarını bütün işçilerle, meclis tarzı birlikte konuşmak? Yaptığınız grev sırasında sizin fabrikada da gördük: Sendikalar var, işçilere sendikalar olarak ayrı ayrı gidiliyor. Bu sendikalar olarak gidişin dışında fabrikadaki sorunları işçiler olarak bir araya gelerek, sendika sınırlarına hapsetmeden birlikte konuşmak gibi daha farklı bir gidiş olamaz mı? Daha dolaysız, doğrudan işleyecek bir demokrasi, yüzyüze.

Biz her zaman deniyoruz. Ama işçiler çoğu zaman gelmiyor. Biz her hafta bir bildiri koyuyoruz. Bu da mesela Bursa’yla ilgili bildiri. (Dağıttıkları bildiriyi çantasından çıkartıp veriyor.) 4000 işçiye haftada bir sefer bildiri dağıtıyoruz.

İşçilerde sosyalist düşünceye uzaklık neden?

Bizde 30 senedir sosyalistler iktidarda (gülüyor). Bana “kırmızı” diyorlar. Militanların olduğu yerde biz onların aralarındayiz. “Kırmızılara güvenilir” diyorlar. Ama kendisini sorgulamıyor bile.

Fabrikayla sınırlamadan konuşursak, çünkü işçiler, sadece fabrikadaki çalışma koşulları, sadece sömürülme üzerinden düşünmüyorlar, günlük yaşamın, ihtiyaçlarının içerisinden düşünüyor ve ne yapacaklarına karar veriyorlar. Kapitalizm altındaki yaşama, bugünki yaşama nasıl bakıyorlar? Yeni bir yaşam’dan ne anlıyor işçiler?

Kapitalizmin kötü olduğunu yaşıyorlar. Onun dışında ne yapılabileceğini kimse düşünmüyor. Eski işçiler biraz anlıyor ama imkansız diyor. Eskiden Komünist Partisi’nin her tarafta militanı vardı. Her fabrikada, her kentte, köyde vardı. Şimdi yok… Her birisi bireysel düşünüyor, olanın içinde kendi için ne yapacağını belirliyor, buna göre davranıyor.
Ben Türkiye’den döndüm, atölyede dolaşırken arkadaşlar bana “Biz ne zaman böyle yapacağız” dediler, “Ne oldu” diye sordular, “Gördün mü, 130 TL kazanmışlar, biz ne yapacağız” dediler. Cesaret aldılar. Türkiye’deki mücadele buradaki işçilere de cesaret veriyor. Sendikalar -yöneticiler- deforme olduğu için üretimin Fransa’ya kaymasını düşünüyorlar. İşçiler ise “Bursa’da işçiler ayda 500 Euro alıyor” diyorlar, milliyetçilikle hareket etmiyorlar. Kazanıma seviniyorlar.

Röportaj için teşekkür ederiz.